bayram namazı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bayram namazı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Haziran 2026 Cumartesi

bayram sabahı

hüseyn kaya

Bu saatte dışarıya çıkmaya çok alışık değildi. Tabiat yeni yeni uyanıyor; yüzüne, ellerine değen serinlik ruhuna bir tazelik ilham ediyordu. Belki sabahın değil de bayramın verdiği bir histi bu. Son birkaç yıldır bayram namazına tek gidiyordu, çocuklarını götürmüyordu, götürmek de istemiyordu. Uykulu çocuklarını sürüyerek bayram namazına getirenleri anlıyordu ama artık o devirlerin geçtiğine inanıyordu. Bayram yoktu ki ortada namazı olsun. Çocukların kendiliğinden uyandığı ya da gece boyunca heyecandan uyumadığı bayramlar geride kalalı çok olmuştu. Bayram, dedi içinden bayram… Bayramla ilgili şiirler geçti zihninden birer birer. Abdurrahim Karakoç’u yâd etti kalbinden. Bayram, eskiden isim olarak da kullanılırdı. Çocukluğunun geçtiği mahallede köşe başındaki yaşlı bakkalın adı Bayram amcaydı. İlkokulda, yan sınıfta adı Bayram olan bir çocuk vardı ama son yıllarda adı Bayram olan hiç kimseye rastlamamıştı. Recep, Şaban, Ramazan adını taşıyan yaşlı ya da orta yaşlı tanıdıkları vardı fakat Bayramlar sanki silinmişti her yerden. Şevval ismine de rastlıyordu arada fakat Bayram… Bu düşüncelerle ilerlerken birilerinin apartman ya da bahçe kapısından camiye gitmek için yola çıktığını görüyordu. Kimilerinin kolunun altında karton kutu parçaları vardı kimilerinin seccade. Yıl boyunca iki safı geçmeyen cemaat, bayram namazlarında camiye sığmaz olurdu. Onlar için hâlen önemliydi demek ki bayram namazı. Ara sıra uykulu gözlerle babalarının, ağabeylerinin elinden tutmuş, başlarında hac hediyesi takkelerle ilerleyen çocuklar da görüyordu yolda. 
Mahalle camisinin bahçe kapısı önünde durdu, cemaat dışarıya taşmış, neredeyse bahçede bile yer kalmamıştı. İnsanlar evden getirdikleri sergilerin ya da camideki âtıl halıların üzerine oturmuşlardı bile. Keşke bir karton parçası ya da seccade yanıma alsaydım açık havada kılardım namazı, diye hayıflandı. Birileri ısrarla aralara, kenarlara sıkışmaya çalışıyordu. Kimseyi rahatsız etmek istemedi. Caminin içine girenlerin dönmediğini fark edince ayakkabılarını eline alarak şansını denemek istedi. Son cemaat yeri bile kilitlenmiş durumdaydı. İçerisi nefes alınacak gibi değildi. Birilerini itekleyerek sıkıştırarak en ön safa ilerleyenlere baktı. Sabah namazından beri bayram namazı vaktini bekleyen ihtiyarları itekleyerek, sıkıştırarak aralarına oturmaya çalışanları gördü, la havle dedi ve hızla kendini dışarıya attı. Ya geç kalmıştı ya da herkes için çok önemliydi bu namaz. Bahçenin de dışına çıktığında, saatine baktı, bayram namazına yarım saat vardı. Yerleşimin çok fazla olmadığı şehrin en ucundaki iki katlı cami geldi aklına. Birkaç kez cuma namazına gitmişti buraya ve hayli tenha idi. Hızlı yürürse oraya yetişebilir ve ferah bir bayram namazı kılabilirdi. Bir kere evden çıkmıştı, cami çok kalabalıktı, diyerek evine dönemezdi. Yola koyuldu ve adımlarını hızlandırdı. Bayram mıydı gerçekten? Bu insanlar için bayram ve bayram namazı bu kadar önemli miydi yoksa sadece bir alışkanlığın tezahürü müydü gördükleri? Belki yaşı ilerlediği için böyle şeyler düşünmeye başlamıştı belki yaşadığı şehre yabancılaştığı için. Çocukken yaşlılardan sık sık duyduğu o cümleler geldi aklına: Ramazanların eski tadı yok, bayramların eski tadı yok…  Tatsız, tuzsuzdu her şey ve tatsız tuzsuz olan sadece ramazanlar, bayramlar değildi. Eskiden tadı var mıydı? Galiba yine yoktu fakat umut vardı. Büyükler bayram, diyor mutlu oluyordu. Üstelik bayramlık alınıyordu çorap bile olsa bayram pazarından. Şeker oluyordu evde ve kolonya. Berberlerde tıraş sırası gece yarılarına kadar sürerdi. O zaman da anlam veremezdi bayram tıraşı için arife gününü bekleyenlere. O zamanlar her köşe başında baklavacı, tatlıcı yoktu. Sofra sinilerine ev hanımları yapardı baklavayı ve fırınlarda kızartılırdı sıra beklenerek. Ertesi güne saklanan ayakkabılar, bayramlıklar… Bayram bu muydu? Sakal tıraşı bile olmadığını hatırladı. Elini yüzünde gezdirdi, sakalını kaşıdı. Bir kez köyde bayram namazı kılmıştı, hem de kahvaltı bile yapmadan uykulu gözlerle gitmişti camiye. Caminin ahşap işlemelerini çok sevmişti. Üstelik dedesinin imzası vardı mihrabın üzerinde. Tavan oymalarını, ahşap süslemeleri izlemekten hutbeyi dinleyememişti bile. Dinlese de anlayamazdı ki zaten. Namaz bitip de çıktıklarında kapıda uzun bir kuyrukla karşılaşmıştı. Namazı kılan sıradaki kişiyle bayramlaşıyor ve en ucuna duruyordu kuyruğun. Bayramlaşmayan kimse kalmıyordu. Dakikalarca sürmüştü bu bayramlaşma. Ardından eve gitmeyi düşünürken köyün en altına mezarlığa doğru bir akın başlamıştı. Çiğ düşmüş otların arasında dolaşarak dedesinin, ninesinin mezarını bulmuştu babası, amcaları ve her mezarın başında durup dualar okumuşlardı. Herkesin yüzünde hüzün vardı. Mezarlıktan döndükten sonra ancak kahvaltı sofrasına oturmuşlardı. Kahvaltı diye bir şey yoktu ki… Sabah yemeği vardı; sütlaç, süzme bulgur pilavı ve patates çorbası bayram menüsüydü. Bir de sini bağlanırdı bayramda. Bayram namazından dönülünceye kadar bir şey yenilip içilmezse bir oruç sevabı daha kazanılacağına inanırdı tüm köylü. Bunu din kültürü ve ahlak bilgisi öğretmenine sormuştu da öğretmen kahkaha atmıştı, bayram günü oruç olmaz ki, diyerek.
Caminin kapısına ulaşmıştı. Dışarda kimseler yoktu, bu hayra alametti ve namaz hayli yakındı. Alt kat doluydu, üst kat tenhaydı ve genelde çocuklar, gençler vardı burada. Ayakkabılarını en yükseğine koydu ayakkabılığın. Zaten kimsenin işine yaramayacak kocaman ayakkabılardı, namaz sonrasında yerinde bulamamak gibi bir endişesi yoktu. Üst kata süzüldü, etrafı ahşapla kaplanmış beton, kocaman bir sütunun yanına oturdu. Namazın başlamasına on dakika vardı ve habire birileri geliyordu. Artık bu kat da dolmuştu ama en azından caminin içindeydi ve oturacak bir yeri vardı. Arada bir geriye dönüp gelenlere bakıyordu, artık arkası kesilmişti namaza gelenlerin. Namaz başlamak üzereydi ki kirli sakallarıyla ve dördüncü düğmeye kadar açık çiçekli gömlekli bir genç çıkageldi ve onu direğe doğru ittirerek yanına çöktü. Mecburen bağdaşını çözmek zorunda kalmıştı. Gencin namaz oturuşuna pek alışkın olmadığı belliydi. İki ayağının üzerinde eğreti bir oturuşla çökmüştü yere. Kolundaki tespihin gümüş sallaması hayli uzundu ve ihtimal camiye girerken attığı sigaranın kokusu, parfümünün kokusunu bastırıyordu. Özenle vaizin son cümlelerini dinliyor, derin derin nefes alıyordu. Vaiz namazdan önceki dua faslına geçmişti ve genç iki kolunu sağdaki soldaki adamların yüzüne denk gelecek biçimde yukarıya kaldırmış, ellerini açmış ve boynunu bükmüştü. Samimi görünüyordu. Vaizin her duasının sonuna cemaat büyük huşu ile aminler ekliyordu. O ise araya yalnızca etrafındaki insanların duyabileceği şekilde kendi dualarını serpiştirmeye devam ediyordu bulduğu her fırsatta:
-Pislik insanların şerrinden sen uzak tut Ya Rabbi. Ya Rabbi, şu mübarek bayram sabahının hatırına pislik insanları benim karşıma çıkarma, pislik insanlara fırsat verme Ya Rabbi.
İmam bayram namazının tarifine başladığında namaz vakti de girmişti. Cemaat birkaç saniye içinde ayağa kalkmıştı, saflar hizalandı. Müezzin, dışarda kalan birkaç kişi için safların sıklaştırılması istedi. Aşağıdan birileri sürekli camiye sonradan gelen kişilere üst kata çıkmalarını, üst katta boş yerin olduğunu söylüyordu. Üst kat da neredeyse tamamen dolmuştu. Bayram namazı vakit namazlarından farklıydı ve kılarken şaşırmamak için en iyisi imamın göründüğü bir yerden göz ucuyla onu izlemekti ama üst katta böyle bir şansı yoktu. O yüzden imamın namaza dair kısa hatırlatmasını iyice dinledi. Birkaç dakikalık namaz için sabahtan beri yaşadıklarını düşünecekti ki namazda bir hata yapmamak için zihnini toparladı. 
Her bayram namazında olduğu gibi tarife rağmen yanlışlıkla rükûa gidenler sonradan toparlayanlarla kısacık namaz bitmişti işte. Biraz sonra kurtulacaktı tütünle karışık parfüm kokularından ve bir bayram namazını daha eda etmiş olmanın huzuruyla evine dönecekti. Gerçekten huzurla mı dönecekti? En azından bayram namazına gitmemiş olmanın huzursuzluğunu yaşamayacaktı. Hutbe başlamıştı ki yanındaki genç yine kendinden geçercesine duaya başladı:
-Ya Rabbi etrafımdaki pislik insanlara beni bulaştırma, Ya Rabbi pislik insanların şerrinden uzak tut, Ya Rabbi pislik insanlarla muhatap etme. 
Namaz, hutbe, bayram kelimeleri silinmişti zihninden. Sokaklarda her gün gördüğü tiplerden biriydi aslında yanındaki adam.  Mahalle köşelerinde, kahvehane önlerinde onlarcası vardı bu gençlerin. Ayakkabının arkasına basarlar, bir ellerinde tespih diğer ellerinde sigara ile dolaşırlardı. Kendilerine benzeyen insanlarla gezerlerdi. Konuşma tarzları hep aynıydı. Dayı, diye başlarlardı söze. Birbirlerine ilginç şakalar yaparlar garip şeylere kahkaha atarlardı. Onların bu hallerinden hiç rahatsız olmayan bir anneleri mutlaka olurdu. Aralarının iyi olmadığı bir de babaları… Hayat tarzlarını cahilliklerine verirlerdi anneler bu gençlerin. Babalar evde avare avare oturan bir evlat görmek istemedikleri için belki de tüm vakitlerini sokaklarda geçiriyordu bu gençler. 
Göz ucuyla yeniden yanında oturan genç adamı süzdü, belli ki rahatsızdı bu genç bir şeylerden ya da sorunlar yaşamıştı etrafındaki insanlarla.
Bütün duaları pislik insanlardan uzak durmak adınaydı. Hutbenin sonundaki dualarında da aynı cümleleri tekrarladı durdu genç adam. Namaz tümüyle bittiğinde tespih salınan kolunu önce soldaki adama uzattı:
-Allah kabul etsin, hayırlı bayramlar.
Sonra ona döndü, iki elini birden uzattı:
-Allah kabul etsin abi, dedi yüzünde eğreti duran bir tebessümle.
 Dizlerini kırıp oturmaktan ayakları ağrımıştı belliydi ama yüzünde bir aydınlık vardı. Dualarının kabul olduğundan emin adımlarla merdivenlerin yolunu tuttu, bileğinden tespihini eline doğru sıyırdı ve ayakkabılığa doğru ilerledi. 
Dışarda hareketlilik artmıştı. Camiye yardım çağrıları küçük grupların neşeli bayramlaşmalarına karışıyordu. Çocukların yüzünde tebessüm, yaşlıların bakışlarındaki hoşnutluk…
Ayakkabılarını yerinden aldı, tanıdığı kimse yoktu camide. Eve doğru ilerlerken zihninde aynı dua yankılanıyordu:
Pislik insanların şerrinden sen uzak eyle Ya Rabbi.