Hüseyn Kaya
Kış yakındı. Öğleye yakın ısınan hava, güneşin kaybolmasıyla yerini üşüten bir serinliğe bırakıyordu. Yaz boyu parkları süsleyen çiçeklerin, güllerin gecenin soğuğundan nasibini almaya başladığı zamanlardı. Ağaçlar usul usul vedalaşıyordu yapraklarıyla. Günler kısalmaya, akşam ezanı erkenden okunmaya başlamıştı. Çay ocakları kapı önlerinden sandalyeleri, masaları toplamışlardı bile. Şehrin en bilinen çay ocağında dünyanın gidişatından, insanlardan, kitaplardan ve şiirden konuşmuştuk. Onunla sohbet etmek bana iyi geliyordu, her şeyden önemlisi zihnim dağılıyordu. Yaşı benden hayli büyük olduğu için sorular sorardım zaman zaman fakat o, sorularıma cevap vermek yerine yaşadıklarını anlatırdı, yazmayı düşündüğü şeyleri söylerdi. Onun anlattıklarından çıkarımlar yaparak cevabı ya kendim bulurdum ya da sorumun anlamsızlığına düşünüp unuturdum. Yine de onunla konuşmak, şehre ve hayata dair daha önceden okumadığım bir kitabın sayfalarını çevirmek gibiydi. Masadaki bardağın dibindeki son yudumu aldıktan sonra ceketini sandalyeden aldı:
-Çıkalım artık, bu akşam babam gelecek şehre, dedi. İstersen seni de tanıştırayım.
Bu baba hitabının nereden geldiğini anlayamamıştım ama mesele sadece tanışmaksa neden olmasın diye düşündüm. Üstelik “babam” derken hep ciddi ve sinirli görünen yüzü sade bir tebessümle aydınlanmıştı. Babasının yıllar önce bu dünyadan göçtüğünü biliyordum ama merak etmiştim.
-Olur, dedim. Zaten yarın boş günüm, dersim yok.
Dışarıda hava soğumaya dönmüştü fakat üşüten bir soğuktan öte serinlik hakimdi.
-Babanız nereye gelecek, dedim.
-Büyük Otel’in önüne geçelim usul usul, dedi. Biz oraya gidinceye kadar o da gelir. Babam bir tanedir, diye devam etti. Sohbetini seveceğinden eminim. Onu her gördüğümde bir huzur doluyor içime. Günlerce devam eden bir huzur. Pek kimse bilmez onunla bağımı, senin de vaktin geldi geçiyor, tanıyınca seveceksin eminim. Ben geç tanıdım onu ama senin tam zamanın.
Bir yandan bahsettiği kişinin kim olduğuna dair tahminde bulunmaya çalışıyor bir yandan da anlattıklarının etkisiyle evhamlanıyordum. Sıradan şeyler değildi anlattığı ve daha önce bu yönünden hiç bahsetmemişti kendisinin.
Büyük Otel’in önüne yaklaştığımızda küçük bir kalabalık vardı.
-Gelmiş bile, dedi. Haydi kapıda yakalayalım.
Kapının önündeki herkes neşeliydi. Tam ortada duran ve diğerlerinden yaşça biraz büyük duran biri, herkesle birer birer selamlaşıyor, etraftakilere hal hatır soruyordu. Bir anda kalabalığın ortasında bulmuştuk kendimizi. “Baba” olduğunu düşündüğüm yaşlı adam karşımdaydı ve elimi uzatırken benim de yüzüme buruk bir tebessüm yapışmıştı ki yaşlı adamın yüzü ciddileşti, yüzüme bakarak sordu:
-Daha önce tanıştık mı seninle?
Bu yüze ve sese aşinaydım. Yüz yüze görüşmemiştik hiç ama tanıyordum. Benim cevap vermeme fırsat vermeden arkadaşım araya girdi:
-Tanışmaya geldi sizinle, edebiyat öğretmeni. Aynı zamanda şiirleri, denemeleri de var.
Etraftaki insanların neşesi devam ediyordu fakat Baba tok, ciddi bir sesle kaşlarını çatarak hemen yanında duran orta yaşta birine:
-Çeyiz var yanımızda değil mi, diye sordu.
Adam önce bana sonra sorunun sahibine bakarak cevap verdi:
-Boş geldik efendim, haberimiz yoktu ama burada ayarlarız yarın.
Baba mütebessim ve şefkatli bir sesle bize döndü. Yol yorgunu olduğunu, yarın akşama doğru beklediğini, yarın akşama kadar gerekli hazırlığın yapılacağını söylüyordu.
Arkadaşımın yüzüne bahar gelmiş gibiydi ama hava daha da serinlemişti ve içimdeki evham kocaman bir karanlığa dönüşmüştü. Etraftaki insanlara bakıyordum, hürmetlerine bakıyordum. Sohbetlere kulak misafiri oluyordum. Huzursuzdum, hiç tanımadığım ve sanki başka bir dil konuşan insanların arasında yabancı gibiydim. Daha da kötüsü sanki herkes benim yabancı olduğumun farkına varmıştı bu kısa konuşmalardan sonra. Yarını bekleyecektim ve ne olacaksa olacaktı artık. Otelin önünden ayrılırken kendimle derin bir tartışmaya girmiştim bile.
Tanışmak istemiyorum, diyebilirdim. Kalabalığı görünce müsaade isteyip ayrılabilirdim arkadaşımın yanından. O da çok sevdiği ve yabancısı olmadığı insanlarla belki daha fazla görüşürdü. Hem madem onun farklı dostları, akranları, babası vardı benimle niye vakit geçiriyordu ki? Bende eksik bir şeyler mi görmüştü yoksa samimiyetimizden dolayı mı beni Baba’sıyla tanıştırmak istemişti? Çeyiz, hazırlık gibi kelimeler geçmişti, bunlar neyin nesiydi? Yürüsem iyi olacaktı, yorulana kadar dinginleşene kadar yürümeliydim. Küçücük bir kelime ya da ayrıntı ruhumda yuvarlanıyor, yuvarlandıkça büyüyor ve bir çığa dönüşüyordu. Kendimi kurtaramıyordu yaşananları ya da yaşanacakları düşünmekten.
Eve döndüğümde kan ter içindeydim. Akşam namazının vakti çıkmak üzereydi. Namazlar, dualar da nasibini almıştı bu tuhaf ruh halimden. İnsan bir anda kendi hayatının dışına düşebilir miydi? Kendine yabancılaşır mıydı? Kendimi tanıyamaz durumdaydım. Kendi ırmağından başka bir suyun içine düşmüş balık gibiydim. Bir kalbim istila altındaydı, ruhum ve beynim de bu istiladan nasibini almıştı. Bunca yorgunluğun ardından erkenden uyurum düşüncesindeydim ama nerde? Gece boyunca kah sızdım kah ayıldım. Sabaha doğru artık teslim olmuştum uykuya ki tuhaf bir rüyanın içinde buldum kendimi. Daha önce bu kadar canlı ve etkileyici bir rüya görmemiştim hiç. Çok garip bir coğrafyadaydım. Etraf tamamen yemyeşildi. Devasa yapraklar, kocaman ağaçlarla kaplıydı etraf. Yeşilin her tonu vardı ve koyu yeşil yoğunluktaydı. Ayaklarımın altında ise küçük bir çayır vardı. Çayır aşağılara doğru uzanıyordu, ben yüksek bir yerdeydim, sarı çiçekler vardı çayır boyunca. Bu çiçekleri tanıyordum bir yerlerden. Birkaç tanesine eğilip baktım, sarı çiçeklerin bir kısmının rengi uçlara doğru önce turuncuya sonra kızıla dönüşüyordu. Çiçeklere baktıktan sonra gökyüzüne de bakma ihtiyacı hissetmiştim. Simsiyah bulutlar vardı, elimi uzatsam dokunabilecektim sanki bulutlara. Gökyüzünden bakışlarımı indirirken karşımda yeşillikler içinde bir yükselti ve yükseltinin eteklerinde bir tünel girişi gördüm. Hareketsizce etrafı süzmeye devam ediyordum. Tünelin içi karanlık görünüyordu ve girişinde birkaç tahta vardı yerinden oynamış. İçimde garip bir huzurla uyandım. Bu kadar net bir rüya olamazdı. Yorgundum ve nasıl olsa biraz sonra yeniden uykuya dalar, uyandığımda bu rüyayı unuturum diye düşünüyordum ama unutulacak gibi değildi az önce gördüklerim. Birkaç kez daha uyudum, uyandım. Her uyanışımda gördüğüm rüya aynı tazelikle kendini hatırlatıyordu.
Gün başladığında sadece akşamı beklemeye başladım. Başka hiçbir şeyin önemi yoktu. Akşamı düşünmek huzursuzluğu da beraberinde getiriyordu. Huzursuzluğum tahammül edilemeyecek hâle geldiğinde sabaha doğru gördüğüm rüyayı hatırlatıyordum kendime. Bu rüya bir sığınak oldu gün boyu zira gözlerimin önüne bu rüyayı getirdiğimde başka bir âleme geçiyor gibiydim.
Öğleden sonra arkadaşımla buluştuk çarşıda. Havadan sudan konuşmaya başlamıştık ki yorgun durduğumu söyledi.
-Sabaha kadar uyuyamadım, dedim. Garip bir his var içimde.
-Rüya gördün mü hiç, diye sordu.
Gördüğüm rüyayı anlattım. Başka şeyler de görmüş olabileceğimi ama başka bir şey hatırlamadığımı söyledim.
-Baba’ya bu rüyayı anlatmalısın, rüya önemli bu işlerde, dedi. Onun rüya yorumlama ehliyeti vardır, bu rüya da bence boş değil. Şu gün olmuş ben rüyalarımı anlatırım hatta bir kenara. Bir defterin olsun rüyalarını yazdığın, unutursun yoksa.
İçimden la havle çekiyordum ama onun umurunda değildi hiçbir şey. Yine edebiyat konuştuk; şiirden, tasavvuftan biraz da müzikten bahsettik. Abdestsiz ne yazı yazabilirim ne de şiir, diyordu. Tamamladığı her metinden sonra kıbleye döndüğünü ve yüksek sesle metnini okuduğunu anlatıyordu. Hoşuma gitmişti anlattığı şeyler, mantıklı geliyordu bana. Edebiyat ve müzik dünyasından birkaç meşhur ismi zikretti ve onların da Baba ile olan muhabbetini anlattı. O anlattıkça içimdeki boşluk büyüyordu. İkindi namazından sonra nihayet beklediğimiz vakit gelmişti ve Baba’ya doğru yürümeye başladık. Susuyordum. Oysa bir gün öncesine kadar ne kadar sade bir hayatım vardı. Yürüdüğümüz caddede ilk kez bu kadar sıkıntı ve endişe ile atıyordum adımlarımı. Yol bitsin istemiyordum lakin görüşme mekanına yaklaştıkça sanki bir fanus zihnimi, kalbimi içine alıyordu. Haftada birkaç kez geçtiğim yerler yabancı bir mekâna dönüşüyordu. Yanımdan geçen insanların hepsi yabancıydı sanki ve başka bir şehre düşmüş gibiydim. Binanın dış kapısından içeriye adım attığımızda artık zihnim de kalbim de susmuştu. Akışına bırakmıştım her şeyi. Birkaç basamak çıktıktan sonra bir kapının önünde durduk. Arkadaş gayet nazik bir eda ile kapıyı tıklattı, birkaç saniye sonra kapı açıldı. Loş bir odaydı burası ve küçücük bir lamba ile aydınlatılmıştı. Yerde büyükçe bir post seriliydi. Odadaki tek koltukta Baba oturuyordu. Loş odanın sessizliği verdiğimiz selam ile bozuldu.
-Safa getirdiniz, dedi Baba. Buyurun oturun.
Yerdeki beyaz postu gösterdi bana. Ayakta duran ve dün de Baba’nın yanında gördüğüm adama dönerek:
-Çeyiz hazır mı, diye sordu Baba.
-Hazır efendim, dedi adam sessizliği incitmekten çekinircesine kısık bir sesle ve hemen küçük ahşap bir sandığı Baba’nın yanındaki sehpanın üzerine koydu.
Arkadaşımı aradı gözlerim loş odada, yanımdaydı ama iki dizinin üstüne oturmuş, boynunu bükmüş küçülmüş, küçülmüştü. Sekiz on yaşlarında bir çocuk gibi kalmıştı adeta. Gözlerini yerden kaldırmadan kısık bir sesle:
-Efendim, dedi. Arkadaş bir mana görmüş bu gece isterseniz size anlatsın.
Çeyiz sandığına ilişti gözüm. Küçücük ahşap bir sandıktı ve kapağı aralanmıştı. Büyükçe bir takkeyi seçebildim sadece. Herkes suskundu. Terlemeye başlamıştım. Uykusuzdum ve gergindim.
-Şaşkınlıkla mana ne, dedim. Neyi anlatmam gerekiyor?
Başını önünden kaldırmadan ve kısık bir sesle dün gördüğüm rüyadan bahsettiğini söyledi arkadaşım.
Baba devam etti konuşmaya:
-Besmele çekilmeden rüya anlatılmaz, dedi. Önce besmele çek sonra anlat bakalım.
Uzun bir rüya olmadığını söyledim önce ardından besmele çekip gördüklerimi anlattım. Anlatırken arada bir yüzüne bakıyordum lakin o, boşluğa bakıyordu. Mütebessimdi. Rüya bittiğinde bu kadar, diyerek sustum. Oda halen loştu ve Baba normal bir ses tonuyla konuşmaya başlamıştı.
-Bu yolda rüyalar önemlidir, bu da güzel bir rüya, hayr olsun. Yeşil, cennettir. Bazı lügatlerde bile cennetin karşılığı yeşil olarak verilir. Koyu yeşil… Cennet hep yeşil olarak anlatılır. Şimdi gördüğün her şeyin ne anlama geldiğini birer birer anlatalım. Yeşili zaten söyledik, o siyah bulutlar var ya tam tepenin üzerinde bulunan…
-Evet, çok yakınlardı, dedim.
-Onlar felsefenin, pozitivist düşüncenin kara bulutları ve dağılması lazım, dedi. Önünde bir tünel var ve karanlık… O tünelden karşıya geçmelisin bu bulutlardan kurtulmak için. Karanlıktan geçmek için de sana bir fener lazım, ışık lazım, dedi. Rüyanın yorumu böyle. Peki, çiçekleri biraz daha anlatır mısın hepsi sarı mıydı? Nasıllardı, neye benziyorlardı?
-Hepsi sarı değildi, dedim. Bazılarının ucu... dediğim anda o devam etti.
-Turuncuya çalıyordu değil mi? Belki biraz kızıla?
Şaşırmıştım. Bu sözleri söylerken yüzündeki ve sesindeki tebessüm sanki odayı aydınlatıyordu.
-Evet, dedim tam olarak anlattığınız gibi. Peki bunun yorumu nedir?
Artık yüzündeki ve sesindeki tebessüm bir ışıltıya dönmüştü:
-Onun yorumu bana kalsın, dedi. Onun yorumunu yapmayacağım, kalsın.
Çok merak ediyordum ama kesin bir ifade ile söylemişti rüyamın bu kısmını yorumlamayacağını. Sadece ikimiz konuşuyorduk artık. Gözüm hemen yanında duran çeyiz sandığına takılıyordu ara sıra.
-Tasavvufa ilgin nereden geliyor, dedi.
-Özel bir ilgim yok, dedim. Edebiyatı, divan edebiyatını, tekke şairlerini severim. Cezbe ile yazılan şiirleri de hissederim.
-Divan şiirinin tümünde vardır tasavvuf hatta bu işlerle en az ilgisi olan Nedim’de bile tasavvufi izlere rastlamak mümkündür, diye devam etti.
Konunun edebiyata gelmesi içimi biraz rahatlatmıştı ki uzun sürmedi bu rahatlık. Birkaç cümlenin ardından derin bir nefes aldı ve sordu:
-Peki, şimdi evet mi hayır mı?
-Neye evet, neye hayır, diye hızlıca cevap verdim.
Kalbimin sesini duyuyordum neredeyse, terliyordum.
-O tüneli birlikte geçmeye evet mi hayır mı, dedi.
Konuşan, cevap veren ben değildim sanki. Biri benim yerime konuşmaya başlamış gibiydi. Dilime, dudaklarıma sahip olamıyordum:
-Hayır elbette, cümlesi döküldü dilimden. Benim esasında böyle bir niyetim yoktu, sizinle tanışmaya gelmiştim sadece, tanıştık, sohbet ettik kısa da olsa. Okuduğum kitaplar var, ilham veren isimler var, ben onların ışığı ile geçerim o tüneli, dedim.
Gayri ihtiyari ağzımdan çıkan cümleyi gerekçelendirmeye çalışıyordum. Sözlerim odadaki huzuru dağıtıyordu, karanlığı çoğaltıyordu. Arkadaşım hareketsiz bir biçimde halen aynı şekilde yanımda oturuyordu. Galiba tanışma merasiminin sonuna gelmiştik.
-İyi düşünmek lazım elbette, dedi. Lakin bu işler öğrenilmez zira bilenler söylemez, söyleyenler de bilmez. Bu bir hâldir. Kitapla, şiirle yaşanacak tecrübe edilecek bir şey değil. Bazıları şu posta oturur ve düşünmeden evet, der. Kalkar gider üç ay sonra başka posta oturur ona da evet, der. Gösterilen her posta oturur ve evet, diyerek ayrılır. Böylelerinden olmamak lazım. Hayır, demene kırılmadım. İyi düşünmek lazım.
Usulca yerimden kalktım, müsaade istedim. Kırılmadım, dese de kırılmış, dağılmış, dökülmüş bir şeyler vardı ortamda, müsebbibi ben değildim bu halin. Son bir kez masada duran, bana sorulmadan benim için hazırlanan küçük sandığa baktım göz ucuyla. Evet, desem belki daha büyük bir sızı duyacaktım. Evet, desem belki bu sandık büyük bir yüke dönüşecekti sırtımda bir ömür taşımam gereken. Arkadaşımı orada bırakarak ayrıldım. Kapının önünde dolaşan, konuşan insanlar vardı, göz göze geldik birkaçıyla. Hızla binadan çıktım. Az önce döktüğüm ter şimdi beni üşütüyordu. Hiçbir şey düşünmeden yürüyordum. Hızlı adımlarla yürüyordum. Evet, dememe mani olan ve benim yerime hayır, cevabını veren biri vardı ve yanımda yürüyordu. Evet, desem bir şeylere ya da birine ihanet etmiş gibi olacaktım. Eve kadar yürüdüm. Kendime kıza kıza yürüdüm. Arkadaşıma da kızıyordum ama şimdiden sonra galiba bitmiş bir arkadaşlıktı bu. Onu mahcup ettiğim en azından zor durumda bıraktığım fikri de ara sıra kalbime batıyordu. Böyle olmamalıydı, söylemeliydi niyetini, detayları anlatmalıydı. Benim böyle bir bağım var, istersen sen de benim bağlı olduğum yere bağlan, deseydi. Süre verseydi bana düşünmek için. Kendi hikâyesini anlatsaydı mesela, Baba’yla nasıl tanıştığını, ondan öncesini ve sonrasını anlatsaydı. Hikâye anlatmayı çok severdi halbuki. Kendisinden on beş yaş küçük birini apar topar posta oturtmak da neyin nesiydi? Hızlı yürüyordum ama yol bitmiyordu bir türlü. Sonunda eve ulaştım. Hiçbir şey olmamış gibi girdim kapıdan.
Peş peşe düşünceler akın ediyordu beynime. İki gündür yaşadığım her şeyi başa sarıyor kendimi haklı çıkararak konuyu iç dünyamda kapatmaya çalışıyordum. Konuşmaları hatırlıyordum tekrar tekrar. Rüyamı hatırlıyordum. Sonunda verdiğim kararın hayırlı olduğuna kendimi ikna ettim. Bunca yılı Baba’sız geride bırakmıştım. Gençliğimin en buhranlı ve karamsar günlerinde neden karşıma çıkmamıştı? Düşünmeden evet, derdim o zamanlar. Şimdi evet desem hayatım belki ilerleyen yıllarda daha dingin olurdu ama bir şey vardı yerinde olmayan, beni huzursuzluğun bulanık suyunda çırpınmaya iten bir şey… Akşam, rüya gibi geride kalmıştı. İki gündür bir rüyanın içinde gibiydim zaten. Gözlerim kendiliğinden kapanıyordu lakin rüya görmekten korkuyordum.
Ertesi sabah çok geç ve yorgun uyandım. Neyse ki derslerim öğleden sonraydı. Geride kalmıştı her şey ve iki günlük bir rüya gibiydi yaşadıklarım. Kahvaltı yaptıktan sonra bir ağırlık musallat olmaya başladı üzerime. İyi uyumuştum fakat gözlerim kendiliğinden kapanır olmuştu. Oturduğum yerde gözlerim kapanıyordu, etraftaki sesleri duyabiliyordum. Oturduğum yerden kalkmak istiyordum fakat ne mümkün? Bir anda karşımda Baba’yı gördüm. Tıpkı dünkü gibi karşımdaydı. Bana bakıyor ve yarım saat, kırk beş dakikada kendisine ulaşabileceğim bir yerde olduğunu söylüyordu.
-Şehrin hemen çıkışındayım, Taşlıdere diyorlar buraya, şayet kararını değiştirdinse bir şansın daha var, yetişebilirsin, dedi.
Gözlerimi açtım. Salavat okudum. Felak ve Nas ile devam ettim. Bu meseleyi içimde bu kadar derinleştirdiğim için kendime kızmaya başladım yine. Bundan sonra hep böyle mi devam edecekti? Bu kadar zayıf ve sarsıntıya açık bir kalbim yoktu benim. Yürüdüğüm yoldan, düşüncelerimden hiç endişeye düşmemiştim. Öfkem kendimeydi. Abdest aldım ve günün geri kalanından başlayarak zihnimi, kalbimi arındırmam gerektiğine kendimi ikna ettim. Öğleye doğru toparlanmıştım bile. Sınıf çoğu zaman bir sığınaktı benim için. Sınıfa girip kapıyı kapattığım anda dünya dışarıda kalıyordu, öğretmenliğe başladığım günden beri böyleydi durum. Okul bahçesine adım attığım andan itibaren iki gün önceki hayatıma döndüm. Zaman zaman ders aralarında içimde burukluk hissetsem de gün çabucak bitti. Akşamı sınav kağıtlarına ayırdım. Moralim düzelmiş; içimdeki fırtına, yerini dinginliğe bırakmıştı. Birkaç sınıfın sınav kağıdını bitirdikten sonra arkadaşım geldi aklıma. Kırgınsa gönlünü almalı ve bu arkadaşlığı devam ettirmeliydim. Kim vardı ki küçücük şehirde konuşulacak, çay içilecek?
Elim telefona uzanmıştı bile. Neyse ki sesinde bir kırgınlık yoktu yahut ben öyle hissediyordum. Bir gün önceki akşamdan dolayı üzgün olduğumu söyledim.
-Nasip, dedi, nasip meselesi bu işler.
Ben yanlarından ayrıldıktan sonra olup bitenleri, Baba’nın benim hakkımdaki intibaını merak ediyordum. Münasip bir dille birkaç soru sordum fakat cevap vermek istemiyor gibiydi:
-Senden biraz sonra da ben ayrıldım, dedi?
Mevzuyu değiştirme çabasındaydı, farklı şeylerden bahsediyordu ancak sabah yaşadığım hadise tüm tazeliği ile zihnimde yeniden tekrar etmeye başladı. Sordum:
-Tekrar görüşmediniz mi kendisiyle ne zaman ayrıldı misafirimiz şehirden?
-Öğleye doğru yolcu ettik Baba’yı, dedi. Taşlıdere’de kahvaltı yaptık yarım saat, kırk beş dakika kadar. Birkaç bardak çay içtik sonra uğurladık.
Kelimeler uçup gitmişti zihnimden. Hatırlayabildiklerimi de bir araya getirip cümleye dönüştüremiyordum. Az ilerde masada duran sınav kağıtlarına kaydı gözüm.
-Nasip, dedim tonu azalan bir sesle.
Evet, dememekle hata mı etmiştim? Sabah o hali yaşadıktan sonra yola çıkıp Taşlıdere’ye gitmemekle hata mı etmiştim? Bilmediğim bir istasyonda, hangi yöne gideceğini bilmediğim bir treni kaçırmanın hüznü vardı içimde. Yolculuğa çıkmak gibi bir niyetim yoktu oysa. Aylarca devam edecek bir karmaşanın ortasındaydım. Tepemde bulutlar vardı evet, karşımda da yıkık dökük, karanlık bir tünelin girişi. Ömür boyu bu tünelin önünde mi duracaktım, ömrüm boyunca bulutlar tepemde mi dolaşacaktım? Yoksa tünele doğru mü yürümeliydim? Gözlerim alışırdı belki karanlığa. Belki tünele adım attığım anda birini bulurdum yanımda. Rüyaların öneminden bahsetmişti, belki başka rüyalar da görürdüm. Başka bir şehirde karşılaşma imkânımız yok muydu bir daha? Rüya, yakaza olmayan bir yerde yine karşılaşabilirdik ve o zaman yine sorabilirdi: Evet mi?
Sorular ve düşünceler zihnimde durgun bir suya atılan taşlar gibiydi. Her soru, her düşünce zihnime düştükten sonra genişleyen halkalar bırakıyordu. Hiçbir şey hissedemeyecek, düşünemeyecek kadar bitkin düştüğümde aklıma sadece sarı çiçekler geldi, ucu turuncuya ve kızıla çalan sarı çiçekler. Tebessüm ettim.
şubat, 2026, sivas