Hüseyn Kaya
Her şey eski bir kitabın arasından düşen tek sayfa ile başladı. Yıllar önce daktiloyla yazdığı bir sayfaydı bu. Fuzûlî’ye ait bir kıt’a yazılıydı teksir kâğıdında. Ne zaman ve ne için yazmıştı bu sayfayı, düşündü fakat hatırlayamadı. Her harfi inceledi uzun uzun. Daktilosunun şeridi yeni olmalıydı, kâğıdın arkasına bile mürekkebin izi çıkmıştı. Gerçi çok sık şerit değiştirmezdi. Istampa mürekkebi ile ıslatırdı daktilosunun şeridini ta ki şerit iyice incelip kullanılmaz oluncaya kadar böyle kullanırdı. Büyük bir boşluk hissetti içinde, Fuzûlî’den ya da şiirden uzaklaşmış olmanın boşluğu değildi bu, galiba daktilodan uzaklaşmış olmanın boşluğuydu. Teksir kağıdını masaya koydu, kitabı ise aldığı yere. Bir daktilonun tuşlarına parmaklarının en son ne zaman dokunduğunu düşündü, bunu da hatırlayamadı. İlk kez dokunduğu, kullandığı daktiloları hatırladı. Eskimiş şeritler, karbon kağıtları, daktilo silgisi… Ardından tuş sesleri, satır sonu zilinin sesi, şaryo sesi… Ortaokuldaki daktilografi sınıfını hatırlayınca orta okul yılları geldi aklına ve hüzünlendi. Diğer sınıfların neredeyse iki kat büyüklüğündeydi daktilo sınıfı ve ayrıca içinde yalnızca öğretmenin girebildiği küçük bir tamir atölyesi de vardı. Yaklaşık kırk kişi sınıf listesine göre kapıda tek sıra halinde dizilir, ders zili çalar çalmaz sırayla sınıfa girilirdi. Normal sınıflardaki gibi yan yana oturulmazdı burada. Her öğrenci için bir masa ve sandalye vardı, masaların üzerinde de üzeri örtüyle kapatılmış bir daktilo. Öyle hemen örtüyü açıp kullanmaya başlamamışlardı daktiloları. Kürsünün arkasındaki duvarda iki karatahta büyüklüğünde kocaman bir klavye resmi asılıydı. Bu resmi bir kartona çizmelerini ve evde bu karton üzerinden alıştırma yapmalarını istemişti ilk derste öğretmenleri. Birkaç hafta boyunca yalnızca örtüyü aralayarak bakabilmiş, dokunabilmişti daktiloya. Daktilonun önünde oturmanın bir tekniği vardı: Sol ayak önde, sağ ayak düz olmalıydı. Daktilonun üstündeki örtü iki elle uçlarından tutularak kaldırılmalı ve masanın sol tarafındaki bölmeye katlanarak konulmalıydı. Bunca detayı hatırlaması normal miydi? Yıllar ne çabuk geride kalmıştı? Bilgisayar hayatına girdikten sonra daha da hızlanmıştı hayat. Bir daktilonun tuşlarına parmaklarının en son ne zaman dokunduğunu bir kez düşündü. Üniversite öğrenciliği yıllarında bir daktilosu vardı ve tam bu daktiloyla ilgili şeyler zihnine üşüşmeye başlamıştı ki anıların taarruzundan kendine kaçacak bir kapı araladı. Evet, hayatındaki en büyük eksiklik daktiloydu. Daktiloyla bağını kestikten sonra her yıl bir dalıyla daha vedalaşan yaşlı ağaçlara, az yazan birine dönüşmüştü. Yazmak için notlar aldığı onca hikâye ve deneme vardı lakin hiçbirini yazamıyordu yıllardır. Bilgisayar denilen icat, hayatı hızlandırmış fakat onun yazmasını yavaşlatmıştı. Bir daktilo bulmalıydı ve onunla yazmalıydı kaç zamandır içinde taşıdığı şiirleri, hikâyeleri.
Ertesi gün ilk işi antikacıları ve sahafları dolaşıp çanta tipi bir daktilo edinmek olacaktı. Gece boyunca daktilo markalarını sıraladı zihninde. Mutlaka F klavye olmalıydı, Alman ya da Japon üretimi olmalıydı temin edeceği daktilo. Çift renkli, siyah ve mavi şeritler de almalıydı. Birkaç top teksir kâğıdı temin etmeliydi. Artık her yerde fotokopi kağıtları vardı, bir türlü sevememişti bu kağıtları hele de birkaç kez elini kestirdikten sonra. Kâğıt değil jiletti mübarek. Ya teksir kâğıdı bulamazsam, diye düşündü. Teksir kâğıdı şarttı, en kötü ihtimalle bir matbaaya gider, gazete kâğıdı kestirirdi teksir kâğıdı ebadında. Silgi ve karbon kâğıdı da gerekebilirdi fakat bunları temin etmenin de en az daktilo temini kadar vakit alacağına kendini ikna etti. Kibar ve çanta tipi bir daktilo bulmalıydı öncelikle. Teksir kâğıdı, silgi, karbon kâğıdı sonradan temin edilebilirdi. Uykusu bir türlü gelmek bilmiyordu. Hayatındaki bir eksikliği keşfetmenin ve onu tedarik etmenin heyecanı dağıtmıştı tüm uykularını. Daktilo ile kaç sayfa yazmışımdır gençliğimde diye kendine bir soru sordu? Belki beş yüz, belki bin… Yüzlerce sayfa yazmıştı üniversite öğrenciliği yıllarında. Hocalarından birinin ders notlarını bile daktilosuyla temize çekmişti. Ne kadar keyif almıştı bu görevden. Sadece keyif almamıştı sınavlarda da yüksek notlar almıştı. Farkında olmadan çalışmıştı dersin notlarını daktilo ile yazarken. Yüzünde kimselerin göremeyeceği bir tebessüm oluştu. Öğrencilik yıllarında idarecilerin odalarında ya da ilerleyen yıllarda resmi dairelerde gördüğü her daktiloya bir tanıdığa rastlamış gibi bakardı. Kiminin mutsuz, kiminin neşeli olduğunu düşünürdü daktiloların. Devlet dairelerindeki büyük şaryolu daktilolar biraz kibirli gelirdi ona. Düşünmekten, zihnindeki anılar albümünde gezinmekten yorulduğunda çoktan uykuya dalmıştı bile.
Sabah hayli geç ve uyandı, içinde adını koyamadığı bir sevinç vardı. Kahvaltıyla vakit kaybedemezdi.
Kısa bir hazırlıktan sonra çarşının yolunu tuttu. Sanki bir gecede sokaklar değişmiş, şehir değişmiş hatta dünya değişmişti. Gökyüzü, ağaçlar, yollar bambaşka görünüyordu gözüne. Çok az uyumasına rağmen yıllarca uyumuş gibiydi. Tanımadığı insanlara bile tebessüm ediyor, selam veriyordu zaman zaman. Eski eşya satan birkaç dükkân biliyordu hatta bu dükkanlardan birinin vitrininde daktilo da görmüştü ancak büyükçe bir daktiloydu bu. Almak istediği makine o değildi. Buradan başlamalıydı hayalindeki daktiloyu aramaya, içerde başka daktilolar da olabilirdi. Öğleye kalmadan daktilomu alırsam, öğleden sonra da kâğıt, silgi gibi işleri halledebilirim düşüncesiyle adımlarını hızlandırdı. Dükkânın önüne geldiğinde önce vitrine baktı yine birkaç saniye. O daktilo halen vitrindeydi. Üzgün görünüyordu sanki ama hayalindeki daktilo bu değildi ki. Dükkânın kapısından içeri adım attı. Her yerde eski eşyalar vardı; sandıklar, kilimler, gülabdanlar, radyolar, kocaman duvar saatleri hatta ansiklopediler… Şaşkın şaşkın etrafa bakınmaya başladı. Çocukluğuna, gençliğine ait bu kadar eşyayı ilk kez bir arada görünüyordu. Eskiciden çok müze gibiydi burası. Az kaldı buraya ne için girdiğini unutuyordu ki bir sesle dükkâna gelme amacını hatırladı. Şık ve temiz giyimli, mütebessim ellili yaşlarda biriydi sesin sahibi:
-Efendim hoş geldiniz, yardımcı olmamı ister misiniz, özellikle aradığınız bir ürün var mı?
-Vitrindeki daktiloyu gördüm de dedi. Başka daktilolarınız da var mı acaba, bir daktilo almak istiyorum. Çantalı olanlardan, küçük boy, f klavye.
-Vitrindeki daktilo zaten dekorluk, dedi dükkân sahibi. Çalışmıyor. Siz sadece dekor amaçlı mı kullanacaksınız yoksa bir şeyler de yazmak ister misiniz arada?
Tam niyetini kısaca anlatmaya hazırlanmıştı ki adam devam etti:
-F klavye dediğinize göre ara sıra bir şeyler yazmak da istiyorsunuz. Çok şanslısınız. Yakın zaman önce bir daktilo getirdiler satmam için. Pırıl pırıl bir daktilo. Hem de F klavye, diyerek dükkânın arka köşesine doğru yürümeye başladı.
Birkaç eşyayı kaldırdı, birkaçının yerini değiştirdi. Nihayet gerçekten de hoş bir çantayı eline alarak döndü. Kulplu değil askılı bir çantaydı bu hem de deri görünümlü. Bir yandan daktiloyu anlatıyor bir yandan da çantadan çıkarmaya çalışıyordu. Daktiloyu eski sehpalardan birinin üzerine koydu ve tuşlarına basmaya başladı. Şaryo kilidinin yerini bilmediği için tuşlar sıkışmıştı bile. Daktiloya daha fazla eziyet etmesine müsaade etmedi dükkân sahibinin ve hemen sehpanın yanındaki eski sandalyeye oturdu, şaryonun kilidini çevirdi, tuşları yerine gönderdi. Birkaç kez ara çubuğa, tab tuşuna bastı. Tuş dizilimine baktı daktilonun. Makinayı biraz uzağa itti bir kez daha baktı. Parmaklarını on parmak düzeninde tuşların üzerine yerleştirdi. Derin bir nefes aldı, oyuncağına kavuşmuş çocuk gibiydi. Çok eski bir makine değildi bu ama güzel duruyordu, üstelik neredeyse hiç kullanılmamıştı. Daktilo çantasını eline aldı bu kez. İçinde büyüklü küçüklü cepler vardı çantanın. Daktilonun kullanma kılavuzu vardı ceplerden birinde. Ne sararmış ne de nem almıştı. Dükkân sahibi sürekli bir şeyler anlatıyordu ama onu duymuyordu bile. Daktilonun şeridine dokundu parmağıyla, hâlen ıslaktı şerit. Yenisini buluncaya kadar idare edebilirdi bu şeritle. Daktiloyu özenle çantasına yerleştirdi:
-Efendim, beğenmedinizse başka birkaç daktilo daha var, dedi dükkân sahibi. Biraz vaktiniz varsa onları da çıkarayım ancak en temizi buydu. Çok eski, koleksiyonluk var bir tane ama arzuhalciymiş eski sahibi, hayli yıpranmış makine.
Önündeki sehpada dün geceden beri hayalini kurduğu daktilo duruyordu işte. Bu makinaya baktıkça kaç zamandır dünya ile arasına gerdiği perde aralanıyor, hayatının kuruyan gözelerine su birikiyordu. Küçük bir temizlik yapmak gerekiyordu makinaya her ne kadar temiz olsa da. Tozunu, pasını silmeliydi, parçalarını yağlamak gerekirdi. Bunlar zaten zevk alacağını düşündüğü şeylerdi. Şimdi sıra kâğıt bulmaya gelmişti. Önce yarım hikayeleri bitirmeliydi. Ardından bir kenara not aldığı deneme konularına geçmeliydi. Daktilo ile şiir yazılmazdı zaten ama şiir eskizlerini daktiloya aktarmalıydı. Sanıyordu ki daktiloyu önüne alıp kâğıdı takar takmaz kelimeler su gibi akacak. Sanıyordu ki kâğıdın birini bitirip diğerini takacak dakikalar içinde. Sanıyordu ki yazmasına yıllardır engel olan görünmeyen seddi bu koltuk altına bile sığabilen, elde taşınabilen daktilo ile kaldıracak ve kapakları açılmış bir baraj gibi cümleler, dizeler akacak akacak.
Pazarlık etme ihtiyacı bile duymadan dükkân sahibinin istediği ücreti ödeyerek dışarıya yönelmişti ki adam tekrar etti:
-Çok şanslısınız, yakın zaman önce getirmişlerdi bu daktiloyu.
Aynı sözleri ikinci kez duyuyordu. Şanslıydı galiba evet, tam hayalindeki daktiloyu bulmuştu ama yakın zaman önce daktiloyu getiren kimdi? Böylesine temiz ve güzel ve yer kaplamayan bir daktiloyla neden vedalaşmak ihtiyacı duymuştu ki sahibi? Eski eşyalara sahibinin hayatından bir şeylerin sineceğini düşünürdü hep ve bu yüzden kimseye eski eşyalarını vermediği gibi kimsenin eşyasına da talip olmamıştı bugüne kadar. Dükkândan ayrılmaktan vazgeçti, döndü:
-Sormayı unuttum, biliyorsanız anlatır mısınız bu daktilonun hikâyesini? Vaktiniz varsa tabii ve mahsuru da yoksa sizin için.
-Siz oturun, ben bir çay söyleyip geliyorum, dedi satıcı.
Birkaç dakika geçmeden döndü ve önce bu işe nasıl başladığını anlatmaya başladı. İşlerin iyi olmadığından, insanların evlerinde eski eşya görmeye tahammül edemeyişlerinden, artık dükkâna getirilen eşyaların hepsini almak istemediğinden bahsetti önce. Konuşmayı seven biri olduğu belliydi. Karşısında oturan müşterinin sohbetten sıkıldığını ve eşyalara göz gezdirdiğini fark edince asıl konuya girdi.
-Evet, daktilonun hikayesini sormuştunuz. Aslında buraya bırakılan eşyaların hepsinin hikayesini bilmem. Zaten insanlar genelde tek parça eşya da getirmezler lakin bu daktiloyu genç bir çocuk getirdi geçen aylarda. Elinde sadece bu daktilo vardı ve babasının gençlik hatırası olduğunu söyledi.
Bu sırada hızlı adımlarla çaycı içeri girdi, önce müşterinin sonra dükkân sahibinin önüne çayları bırakıp hızla ayrıldı dükkândan. Çaydan ilk yudumu aldığında sabah kahvaltı yapmadığını hatırladı, bardağı masaya bırakırken biraz da karşısındaki adamın yeni bir konuya geçmesine engel olmak için söze girdi:
-Babası gazeteci ya da şair filan mıymış bu gencin?
-Evet evet, yerel gazetelerde köşe yazarlığı yapmış, kitapları filan da varmış. Hatta ismini de söyledi oğlu ama şimdi unuttum. Belki de tanırsınız eski sahibini. Sizde de bir şair tipi var aslında, içeriye adım atar atmaz sezdim bunu.
On dakika önceki heyecanından eser kalmamıştı. Çayın tamamını içmeden yerinden doğruldu.
-Size bereketli işler diliyorum. Benim bazı işlerim var onları da bugün halletmem gerek, diyerek dükkândan ayrıldı.
Diğer malzemeler için de biraz dolaşmak istiyordu lakin elinde tuttuğu daktilo onu eve doğru sürüklüyordu. Daktilonun eski sahibini düşünüyordu, oğlunun bu daktiloyu antikacıya bırakırken yaşamış olabileceği şeyleri. Üzülmüş müydü acaba bu daktiloyu bırakırken? Üzülse bırakmazdı buraya. Babamın yadigârı diyerek saklamak zor bir şey miydi bu küçücük makineyi? Satın almamıştı da emanet almıştı sanki bu çantayı içindekiyle beraber. Bir daktilonun yahut eşyanın sahibinden daha çok yaşaması acı bir şeydi aslında. Henüz evine bile götürmediği daktiloyu sahiplenmenin sevinci, yerini ondan ayrılacak olmanın hüznüne bırakmaya başlamıştı:
-Benim hikâyem bittiğinde senin hikâyen nasıl devam edecek, diye fısıldadı daktiloya.
Ya senelerce tozlanacak, küflenecekti bir köşede ya da çocukları tarafından böyle bir antikacıya bırakılacaktı. Belki de evden kalabalığı gitsin, düşüncesiyle yoldan geçen bir hurdacıya verilecekti. Gerçekten tanıdığı birinin olabilir miydi daktilo? Velev ki tanıdığı birinin olsun, ne değişecekti ki? İyi şeyler düşünmeliydi. Yeniden daktiloya fısıldadı:
-Yeni sahibin benim bundan sonra.
Bu cümle, garip bir mahcubiyete dönüştü kalbinde ve bu cümlenin ardından biraz ağırlaşmaya başladı elindeki çanta. Çocuksu bir utançla sustu, etrafına bakınarak adımlarını biraz daha hızlandırdı. Evine ulaşır ulaşmaz daktilosunu çantasından çıkardı ve çalışma masasına koydu. Eski sahibinin parmak izlerini aradı tuşlarda, kelimelerini, cümlelerini. Tuşların ucunda mürekkep lekesi bile yoktu. Rahmetli hiç incitmemiş ki makineyi, dedi içinden. Daktilonun şeridini biraz gevşetip işaret parmağı ve başparmağının arasında ovuşturdu. Parmaklarına baktı, şeridin mürekkebinin iş göreceğini düşündü. Daktilonun bakımına geçmeden önce biraz hasret gidermeliydi tuşlarla, şaryoyla. Kitaplığının alt raflarından aldığı kağıtlardan birini özenle daktilosuna taktı, satır aralığını ayarladı. Yarım hikâyeleri, temize çekeceği yazıları, şiir eskizlerini unutmuştu bile. Yıllar öncesinden, en baştan başlamıştı yazmaya: “Kara kara kartallar karlı iyi tarla ararlar.”
Tuş sesleri, satır sonuna yaklaşınca duyulan ince zil sesi, şaryoyu satır başına iterken odaya yayılan ses… Küçük bir orkestranın şefi olduğu hissine kapılmıştı. Eski bir şarkının kederli ahengi, kalbinde ince bir sızıya dönüşüyordu. Sayfanın sonuna geldiğinde yorgun parmaklarıyla daktilonun merdanesini gevşetti, kâğıdı çıkardı, harflere uzun uzun baktı. Kâğıttan başını kaldırdığında gözü daktiloya takıldı. Bir emanet gibi duruyordu masanın üzerinde.
ocak, 2026, sivas