sühan dergisi arşivi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sühan dergisi arşivi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Temmuz 2025 Pazar

yitik düşler dergisinin eski sayfaları arasında

ayşe bağca

yayın tarihi: 23.01.2015 14:23 
Kitap Haber

Geçmiş zaman olur ki...
Yazmak kimine yazgıdır, kimine ruhuna biçtiği kaftan, kimine ateşten denizler içinden sürdüğü kağıttan gemi... Yazmak kelamın kaleme biçtiği kader, yazmak aşk içre keder...
Pencerelerimizden daha salkım söğütler çekilmemişken, bir erik ağacı her sabah serçelerle söyleşmeye dururken, yağmur daha incitilmemiş bir toprağa yağarken... Öyle bir zamandı işte, zamanın ne içinde ne dışında.
İnsan ki önce kar suyu, sonra dere, sonra ırmak, sonra denizlerden okyanuslara yol alan bir damlanın serencamı... Ne zaman ki okyanusla buluşur; hem kaybolur hem kendi olur. Okumak akıntı, yazmaksa sandaldır bir bakıma. İşte "hür tefekkürün kalesi" dergilerle buluşmak da bu biteviye akıntıda bulmaktır kendini.
Sene Kasım 2000, posta adresinde Kayseri yazıyor. Elimizde nur topu gibi bir edebiyat seçkisi, adı "Yitik Düşler". Yayın kurulu M. Sait TÜRKOĞLU, Recep Şükrü GÜNGÖR ve Hüseyin KAYA'dan oluşuyor. Tekmili iki yapraktan mütevellit, sıcacık, ruhu dolduran yazı ve şiir şöleni. Araladıkça sayfaları her kelime koca bir dünyaya aralanıyor insanın önünde.
Ben daha lise öğrencisiyken tanışmak kısmet oldu "yitik düşler"le. Yazma aşkının yeni filiz verdiği bir dönemde doğru zemini bulmak elbette çok mühimdir. İşte bu bakımdan dergilerin bir okul oluşu, yazarlığın ve şairliğin çıraklığının icra merkezi oluşu kuşku götürmez bir gerçektir. Elbette ki yetenekler de göz ardı edilmemeli fakat ustaların dizi dibinde kendine şekil verme bahsini asla es geçemeyiz. Okumanın ve okuduğunu anlamanın ve dert edinmenin menbaına inmektir dergiler. Okur ve yazarın dergiyle kurduğu bağ bunun kıymetini bilenler için paha biçilmez bir duygudur.Belki bu yüzden "yitik düşler" en çok benim dergim oldu. Bir yola çıkış, bir kuşanmışlıktı benim için. Yazılar gönderip basılması için beklemekten ziyade değerli ağabeyim M. Sait TÜRKOĞLU'nun derginin arasında küçük kağıtlara düştüğü notlar benim için daha değerliydi. Yazarak şekil bulmanın başlangıcı burasıydı benim için. Bir yari bekler gibi dergi beklemeyi öğreten, postacının bahçe kapısından ne zaman gireceğini pencerelerden izleten, okumayı ve yazmayı sevip özümseten çok değerli bir misyonu vardı bu derginin. Gerçekten de önsöz başlığında olduğu gibi yeniden su yürümüştü dalımıza yaprağımıza.
"Şimdi soğumamış yürekleri bu mütevazi sofraya çağırıyorum. Yükte hafif pahada ağır sermayenizle buyurun." (sayfa:1 sayı:1 Yeniden Su Yürüdü Dalıma Yaprağıma) Bu çağrının anlamı büyüktü. Sır çağrıyı anlamaktan geçiyordu.
Yitik Düşler, çıktığı süre içerisinde pek çok önemli isimle yürüyüşüne devam ederek amatör isimler için de saygınlık uyandıran bir ortam oluşturmuştur. Berat Demirci, Nurullah Genç, Cihan Okuyucu, Mustafa Özçelik, Tayyib Atmaca, Mehmet Aycı,Hasan Ejderha, Hasan Ahmet Gökçe, Cafer Keklikçi, Cevat Akkanat, Bünyamin K., Mustafa Uçurum, Yaşar Elmas, R. Şükrü Güngör ve ismini sayamadığımız o dönem amatör olan günümüzde büyük yazınsal ürünlere imza atmış pek çok ismin varlığını dergide görmek mümkün olmuştur.
Recep Şükrü Güngör'le gerçekleştirdiğimiz küçük bir sohbette kendisi yitik düşler için, "çok romantik bir dergiydi" tanımını kullanmıştı. Yüzümüzde tebessüm bırakan bu tanımlamanın elbette bir nedeni vardı. En içli şiirler, en kalbi yazılar bu sayfalardan göstermişti kendini. Samimi ve kalbe çağrıda bulunan nice eserle belki de bu tanıma neden olmuştur.
Bu dergiye emeği geçen tüm herkese sonsuz teşekkürler...

    HURMA AĞACI/ HÜSEYİN KAYA
    "Keşke dedi, bundan önce ölseydim de unutulup gitseydim" Meryem/24
    yüzümü sırtıma yükle
    yedi deniz on üç ırmak getir ayaklarıma
    aşk adına ne varsa al götür benden
    vur beni mor dağlara
    çürüyen yerlerimi taşımaktan usandım
    usandım bu içimde
    yaralı bir bedevi gibi yürümekten de
    gün geldi
    ve dert oldu bu hayat bu başıma
    efendim
    sana geldim
    hurma ağacım ol
    acılarıma
    (sayfa:1 sayı:1)

kaynak: https://www.kitaphaber.com.tr/yitik-dusler-dergisinin-eski-sayfalari-arasinda-k1825.html

bebelere balon, dedelere özel sayı!

 

yılmaz mete er

yayın tarihi: 14 Şub 2007 - 06:28

İki ayda bir yayınlanan Sühan dergisi özel sayılarla gündem üstü yerini koruyor. Sivas tan sesini edebiyat alemine duyuran dergi son sayısını "Dede"lere ayırdı. Şair ve yazarlar dedelerini Sühan da anlatıyorlar.

Büyük aileler dağılıyor ve yerini çekirdek aile alıyor. Ve özlemle hatırlamaya çalıştığımız çocukluk dönemlerimizin hatırlamaya değer özel anları da azalıyor. Artık çocuklar dedelerinin dizi dibinde oturup masal dinlemiyorlar, onların bilmeceli konuşmalarına ?kapılmaya fırsat bulamadan televizyonun, bilgisayarın oluşturduğu ?oyun gündemiyle ergenliğe adım atıyorlar. Haksızlık etmeyelim, nice çocuğun hâlâ unutamadığı dedesi var. Ve dedeler unutulmaz. Öykülerde, şiirlerde, düzyazılarda geçmişe dönüşlerde ?dede lerin yeri nedir sorusunun cevabı havada kalabilir belki ama, Sühan dergisi yaptı yapacağını ve yazar taifesine ?dede lerini anlattırdı. Sühan deyince akla özel sayılar geliyor elbet. Hüseyin Kaya nın seçiciliğiyle edebiyat dünyasının ?ortak alanı na yansımayan konular Sühan da bir araya geliyor. Bir bakıyorsunuz "Yenge"ler eşlerini anlatıyor, bir bakıyorsunuz "oyuncak"lar dökülmüş ortalığa, büyük şair ve yazarlar çelik çomak oynuyor ve güzel günlerini anlatıyor.

Dede yazılarından oluşan 16. sayıyla okuru selamlayan Sühan çok iyi bir iş çıkarmış ortaya. İsterseniz önce giriş yazısına bakalım ve sonra hayattaysa sevgimizi gösterelim, rahmetli oldularsa birer fatiha gönderelim dedelerimize ve Sühan ın sayfalarını çevirmeye başlayalım.  "Kimimize kendi isimlerini vermişlerdir, kimimiz kulağımıza okunan ezanın ardından ismini ilk onlardan duymuştur. Tıpkı çocuk ruhumuza ömür boyu benzerini bir daha tadamayacağımız sevinçleri, mutlulukları yaşattıkları gibi hiçbir sınıfın hayat bilgisi dersinde göremediğimiz yalnızlığı ve ölümü de ilk onlar yaşatır, tattırırlar bize. Böyle böyle alıştırır hayat karanlığına gözlerimizi. (?)

Sahi sizler de, bir tatlı su çeşmesi önünde tek eliyle bastonuna yaslanırken, tek eliyle küçücük su bidonunu doldurmaya çalışan veya öğlen namazı için ağır adımlarını bahane ederek ?kim bilir hangi sebepten- bir saat evvel evinden çıkan ve yaramaz ilkokul talebeleri gibi kol kola yaz kış demeden camii yollarında usul usul salınan dedeleri gördükçe çocukluk günlerinizden esen bir hafif rüzigarla ansızın dedenizin hayalini yanı başınızda buluyor musunuz?"

Berat Demirci "Tarih yapan dedem" başlığını attığı yazısında yazmak konusunda en mütereddit olduğu ana götürüyor bizi: "Her nesil kendi tarihini yeniden yazar, yoluna yürürken de bazı şeyleri taşımaktan vazgeçmek zorunda kalır. Dede, tarih yazacak eylem repertuarıdır; benim dedem ve nesli küçük hamleleriyle o kudreti en zayıf anlarında bile sergiledi ve bu faniden göçtüler. Tarihi anlamak dedem gibi vasat insanların küçük hamlelerindeki derinliği hissetmekle mümkündür." Metin Önal Mengüşoğlu "Dede/siz"de hüzünlü bir öyküye misafir ediyor bizi. "Sarıkları gül kokulu yiğitler" diyor Şaban Abak ve işte hafız dedesinin en acı günü: "1909 doğumlu olan dedem, 1918 de Cinis in ahalisinin Taşnak terör örgütü mensubu Ermenilerce camiye doldurulup kurşuna dizilmeleri sırasında bütün akrabalarını kaybetmiş bir yetimdi. 9 yaşındayken yaşadığı bu şoku, caminin bitişiğindeki küçük medresenin çöktüğü 1969 yılında, yani dedem 60 yaşındayken, Ermenilerin katlettiği köy ahalisinin topluca gömüldüğü yerin bulunmasıyla yeniden yaşamıştı."

İbrahim Tenekeci, dedesiyle çekilmiş fotoğrafı olmadığı için burukluk yaşadığını söylüyor. Turan Karataş "Ne torun oldum, ne dede!" dediği yazısında "dedelere bayılıyorum. Bir de o aksakallı, mütebessim çehreli olanlar yok mu? Benim hiç dedem olmadı ya, ondan mı acep" notunu düşüyor. Mustafa Muharrem son yüzyılı "dedesizlik çağı" olarak tanımlıyor ve ekliyor: "Biz dedelerimizi sadece savaşlarda, salgın hastalıklarda, takrir-i sükûnda kaybetmedik. Dünya patronajında, siyasal akılda, edebiyatta, müzikte, masalda; insaniyetimizi incelten, varlığımızın kıvama ermesini sağlayan her biyografik, her biyolojik noktamızdan dedemizin kovuluşunu izledik"

Edebiyatın, sinema gibi güzel sanatlarının özel işlenmiş kahramanlarından birinin "büyükbaba" olduğunu söyleyen Ertuğrul Aydın, Dede Korkut un yanı sıra romanları da gözden geçirerek ?büyükbaba lara bakıyor. Son olarak Ahmet Turan Alkan ın "Dede yüzü görmemiş bir yazardan dört kısım, tekmili birden bir dede yazısı"nın da Sühan da yer aldığını ekleyip şu yazarları okumayı da unutmayalım: Nâzım H. Polat, Mehmet Konukçu, Mustafa Yiğit, Sadık Yalsızuçanlar, Kâmil Yeşil, Mehmet Aycı, Hasan Akçay, Halim Şafak, Adem Turan, Nihat Dağlı, Metin Mert, İsmail Bingöl, Gökhan Akçiçek, Recep Ş. Güngör, Mustafa Oğuz, M. Said Türkoğlu, Abdurrahman Karakaş, Şeref Yılmaz, Şemseddin Yapar, Bahaeddin Özkişi.  Tel: 0 505 351 54 11

kaynak: milli gazete, kültür sanat 

bitirmenin güzelliği

cevat akkanat
yayın tarihi: çarşamba, 30 nisan 2008

Beş sene önce tam da bu mevsimde ilk sayısı ile okurlarını selamlayan Sühan, elinizde tuttuğunuz sayı ile ağır aksak yürüyüşünü nihayete erdirmiştir.

Sühan dergisi, Dergiler, Gâvur Dostlarımız, Yenge, Oyuncak, İstasyon, Dede, Sivas gibi özel sayılarından sonra "Tamam-ı Sühan" (Özel) sayısı ile yayın hayatına nokta koydu. 18 sayı yayımlanan dergi, bundan sonra "ne Sühan ismiyle, ne de başka bir isimle" geri dönmeyecek.

Derginin "Tamam-ı Sühan" sayısında, konuyla ilgili yazılar yer alıyor. Kapanma kararını aylar önce yazarlarına duyuran dergi, bünyesinde, onların "veda" niteliği taşıyan hüzünlü satırlarını taşıyor. 

Sühan'ın son sayısında bendenize ait bir yazı da yer alıyor. "Hülasa: Sühan " başlıklı bu yazımı, Sühan'ın her şeyi olan değerli kardeşim şair Hüseyin Kaya nın müsaadesiyle buraya alıyorum:

*

Sühan, "benim" diyebileceğim ve "Üç Beş Dergi, Üç Beş Hayat " tanımlaması içinde değerlendirmekten gurur duyacağım dergilerden birisi

Çok değil, daha üç yıl olmuş Sühan ın "dergiler" özel sayısı yayınlanalı. Ocak-Şubat 2005, 10. Sayı. Başlığını "tırnak" içinde yukarıya çıkardığım yazımı Sühan ın bu nüshasından okuyabilirsiniz.

Söz konusu yazımda bir zamanlar "mutfağında" bulunduğum dergilerle ilgili gönül bağlarımı açıklamış, bu dergilere ömür vermiş olduğumuz yol arkadaşlarımla ilgili hatıraları yad etmiştim: Bireşim, Yoğunluk, Nitelik, Kırağı, Seviye, Karçiçeği dergileri ve onları yaşatan "ölümsüz" arkadaşlarım

O yazımda, yayınladığım ve yayınlamaya devam edeceğimi düşündüğüm Likâ ya temas etmeyeceğimi bildirmiştim. Onun "hâlâ cephe de olduğu"nu da aynı yazının son cümlesinde özellikle belirtmiştim. Artistik bir cümle olarak müthişti bu. Zira Likâ o zamandan bu yana bir daha yayınlanamadı. Bunun gerekçesini işbu yazımız içinde ister istemez zikredeceğiz, fakat Likâ ya münasip gördüğümüz artistik pozun o haliyle devam edeceğini, yani ki bizden onunla ilgili olarak beklenebilecek bir "veda" yazısına burada da imza atmayacağımızı da belirtelim

"Söz"ü bu noktada tekrar "Sühan"a avdet ettirmeliyim. Ben ve aynı sayıda yer alan yazar arkadaşlar, bilebilir miydik birkaç yıl sonra Sühan için de duygu dolu bir "veda" yazısı yazacağımızı (Gerçi benimkinde duygu sallık pek bulamayacaksınız ama )

Türkçe nin güzel bir deyimi vardır: "Sözden subandan (sühandan) anlamak" diyedir. Genellikle cahil beşer için, menfî bir nidayla kullanılır: "Sözden sühandan anlamıyor!" denilir. Şimdi, biliyorum, sözden sühandan anlamayanlarla başım derde girecek. Öyle ya,  burada sözümü ne kadar "Sühan"la süslesem,  aynı beşer güruhu, anlamamayı tercih edecek Bu yüzden, sözümü sühanımı kısa kesmem gerekecektir, ki bu aynı zamanda Sühan ın kalitesini anlatmak için fazla lakırdıya gerek olmadığı içindir

"Sühan ın kalitesi"ne dair bir dizi örneğe girişmenin bir anlamı yok elbet! Onun, edebiyat "yiğido"suna harman yeri olduğunu sayfaları arasında yaptığınız okuma gezintilerinden anlamış olmalısınız. Böylesi bir seyahati şimdiye kadar yaşama bahtını tadamamışlar için vakit geçmiş sayılmaz elbet: Sühan ın 18 sayılık külliyatı, Türk edebiyatının tahtına oturmuş, onları bekliyor

Böylece, Sühan da ortaya konulan edebî tavır ve tarzın mahiyetine dair tafsilata girmeyeceğimi açıklamış oldum. Bununla birlikte, Sühan la anılması gereken ve büyük bir ihtimalle benden başka kimsenin değerlendirmeye almayacağı önemli bir duruma temas etmekten kendimi alamayacağımı belirteyim. İşte bu aşamadayız.

Bu önemli durum, 6 Haziran 2004 te kabul edilen ve 26 Haziran 2004 te yürürlüğe giren 5187 Sayılı (yeni) Basın Yasası nın basın yayın dünyasında açtığı tahribatlardan ötürü takınılan tavırdır. Söz konusu yasayla, işini bir yolla halleden ensesi kalınların dışında, pek çok dergi kapanma noktasına gelmiş yahut cezalı duruma düşmüştü. Yasa koyucunun keyfiyetine karşı itiraz edebilecek güçte zannedilen basın yayın organlarının ve kültür, sanat, basın, yayın âlemlerini temsil eden birtakım derneklerin (Haydi isim vereyim: Basın Konseyi, Türkiye Yazarlar Birliği, Edebiyatçılar Derneği, Memur Sen, Gazeteciler Cemiyeti, vs.) seyirci kaldığı olumsuz gelişmeye, Sühan ın ileri uçta olduğu birkaç dergi ve bu dergileri yayınlayan arkadaşlar tepki göstermiş ve durum kamuoyunun dikkatine sunulmuştu. 2004 Eylül ünün ortalarına doğru yapılan faaliyet, Sühan  (Hüseyin Kaya) öncülüğünde başlamış, Likâ adına Cevat Akkanat ve Viranşehir Memleket dergisi adına Eyyüp Azlal onunla ortak hareket etmişlerdir.

Şu halde, Sühan ın sayfalarında olup bitenlerle ilgili tespitlerden ziyade, basın yasasının getirdiği olumsuzluklara karşı takındığı tavrı dikkate sunuş amacım, derginin (veya dergiyi çıkaran Hüseyin Kaya nın) bu konuda yaptığı hamlenin kaydını ilk ve son kez Sühan ın sayfalarına düşmektir. Şöyle ki, derginin 8. Sayısından sonra yürürlüğe giren söz konusu basın yasası, Sühan ın 9. Sayısını birkaç ay geciktirmiştir. Derginin 9. Sayısında bu meseleyle ilgili malumat verilmez. (Böyle tevazu olmaz tabii ki!) Sadece kapaktaki sunuş yazısının başlığında "bu dergi, o dergi değildir heveslenmeyin" denilir. Çünkü iki sayı arasındaki sürede adı geçen yasanın zorlayıcı maddeleriyle ilgili birtakım önleyici çalışmalar yapılmıştır.

Şimdi, kendisinde ve hatta birkaç internet medyası ve gazete haberi dışında yazılıp çizilmeyen bu durumu, neden burada gündeme getirdiğim daha iyi anlaşılmıştır.

Söz bu aşamaya geldiğine göre, Sühan ın dikkatlere arzettiği meselenin, "Açık Mektup"  başlığıyla basına yansımış olduğunu belirtelim. Söz konusu duyuruda yeni basın kanununun bir tür sansür vasıtası olduğu özellikle vurgulanmış, ayrıca, oluşan menfî manzaranın ortadan kaldırılması için çözüm önerileri sunulmuştu.

Sühan ın (ve Likâ ile Viranşehir Memleket dergilerinin) ilk adımıyla kaleme alınan ve internet ortamında imzaya açılan "Açık Mektup"a daha sonra Varlık, Ay Vakti, E, Kaşgar, Kitap Haber, Şiiri Özlüyorum, Ada, Yom Sanat, Yasak Meyve, Gonca, Orkun, Edebi Pankart, Editör, Vesvese, Toplumsal Tarih, Arkeoloji ve Sanat, Kavram ve Karmaşa gibi dergiler destek vermişti.

Görüldüğü gibi, Sühan, içeriğindeki kaliteli ürünleriyle olduğu kadar, takındığı toplumsal ahlâkîlikle de merkez (İstanbul) dergilerinin önüne geçmiştir.

Sühan ı uğurladığımız bu son sayıda onun adına, "övünmek gibi olsun" diyor ve farklı bir yönünü tarih sayfalarına kaydediyorum.

*

NOT: Sühan a ulaşmak tabii ki hâlâ mümkün. huseynkaya@gmail.com; www.suhandergisi.com ve 0505 351 54 11 gibi iletişim yolları Sivas a ve Sühan a çıkmaya devam ediyor.
P. K. 205, Ulucami, BURSA - www.cevatakkanat.blogcu.com

kaynat: milli gazete

tanıkları, yitik dergileri anlatıyor

 yayın tarihi: 21.04.2010 15:33
www.tyb.org

Sivas’ta çıkan Sühan dergisi, 10. sayısında kayıp dergilerin izini sürüyor.

Tayyip Atmaca, “Dergiler de insanlar gibi doğar, büyür ve dünyadan nasiplerini alırlar ve göçüp giderler.” derken, bir dönem Yitik Düşler’i çıkaran M. Said Türkoğlu, derginin artık çıkmayışını, “Yitik Düşler, yapmak istediklerini yapamadığını anlayınca çekildi.” diyerek özetliyor.

Gurbet, Mina, Karçiçeği ve Palandöken dergilerinin öyküsünü yazan Doç. Dr. Turan Karataş ise “Kabuk Bağlamayan Yara: Taşra” başlıklı yazısında bu dergilerin kendisi için anlamını ve taşradaki misyonunu, “...Hemen birçok ‘yazıcı’nın yazı hayatının bir döneminde taşra dergileriyle bir ünsiyeti, hiç değilse bir kesişme noktası olmuştur. Taşralı ve taşrada biri olarak bu satırların yazarı da, nâçizane kalem tutabiliyorsa, söz konusu dergilere çok şey borçludur: En azından yüreklenmek, yüreklendirilmek bağlamında...” sözleriyle dile getiriyor.

Gurbet, Mina, Karçiçeği, Palandöken Özülke, Endülüs, Yansıma, İpek Dili, Kırağı, İnsan Saati, Taşra, Kertenkele, Hazan, Yitik Düşler, Kum Yazıları, Polemik, Ihlamur, Irmak Yazıları, Süveyda, Yoğunluk, Nitelik, Martı ve Ruzigâr, Sühan’da hikâyeleri anlatılan dergiler. Turan Karataş, Hüseyin Akın, İbrahim Yasak, Mustafa Muharrem, Tayyip Atmaca, Bünyamin K., Hayrettin Orhanoğlu, Müştehir Karakaya, M. Said Türkoğlu, Selçuk Küpçük ise dergide yazısı olan isimlerden bazıları. Üstad Recai Güllapdan da yazılarıyla dergiye zenginlik katmaya devam ediyor.

Sühan’ın 10. sayısı güzel ve anlamlı bir sayı olarak dergilerle ilgilenenlerin kitaplığında ayrı bir yere sahip olacak gibi görünüyor. (Çiçekli Caddesi No: 73 Sivas. www.suhan.cjb.net)

kaynak: tyb.org

16 Temmuz 2023 Pazar

sühan'ın 'dede' özel sayısı

 



mustafa yiğit

siz hiç böyle bir “özel sayı” gördünüz mü?

Sivas’ta çıkan ve Türk edebiyatının yüz akı olmayı sürdüren Sühan, içimizi ısıtan, masalsı bir konukla 16. sayısıyla bizlerle buluştu.

Geçtiğimiz aylarda “yenge” özel sayısıyla adından çokça söz ettiren dergi bu sefer de, babalarımızın, analarımızın ataları, “dedelerimiz”i Sühan’ın başköşesine oturmuştu.

“Beyazdan çok griye çalan sakallarıyla, diz yapmış kadife pantolonlarıyla, yaz kış sırtlarından çıkarmadıkları ihtimal lacivert ceketleriyle dolaşır dururlar ağır ve ağırlaşan adımlarla hayatın kenar mahallelerinde ve hep birbirlerine benzerler aslında dedelerimiz.“ diyerek söze başlıyor “dede” özel sayısı.

Evet, Sühan yazarları derginin bu sayısında “dedelerini” anlattı.

Hepsinin dedeleri farklı farklıydı.

Kimi İttihatçı bıyıklı, kimi kaytan bıyıklı, kimi bembeyaz sakallı, nur yüzlü, kimi bey soylu, kimi alim, kimi eşkıya, kimi Çanakkale kahramanı.

Kiminin kösteği var, kimi tesbihiyle uyur, kimi bastonsuz evden adımını atmaz..

Ama pek çok ortak noktaları da vardı.

Bir kere bütün dedelerimiz tarihti.

Tarihin tozlu sayfalarında yol almışlar, çoğu da Osmanlı’yı görmüşlerdi.

Sona eren bir devrin son yolcularıydı onlar.

Bir kısmı Osmanlının sonu Cumhuriyetin başlangıcında yaşamış, milli şeften, Mustafa Kemal’e kadar pek çok devlet adamıyla bir şekilde maceraları olmuş, bazen “köylü milletin efendisidir” diye onore edilmişler, bazen de “softa-yobaz” yaftasıyla tarih dışı sayılmışlardı.

Bazıları İnönü’yü severdi, bazıları Atatürk’ü. Bazıları ise Abdülhamitçiydi. .

Pek çoğu günümüzde yaşamıyor olsa da, demokrat partiden 70’lerin siyah beyaz televizyon dönemlerine kadar hayat sürmüşler ve bazılarımızın kulağına ezan okuyan olmuşlardı. Sonra da göçüp gitmişlerdi.

Pek çoğu renkli fotoğrafları, dijital kameraları, cep telefonlarını görmemişlerdi.

Siyah beyaz karelerin içindeki dedelerimizdi onlar.

Onlar ya at sırtındadır, ya eşek. En babayiğidi faytona binmiştir. Taksiye binen ise bir elin parmağını geçmez.

Kredi kartıyla hiç tanışmamışlar ve torunlarının kredi kartlarıyla boğuştuklarını ise hiç mi hiç bilmeyeceklerdi.

Düğünde oynar, cenazede ağlarlardı.

Bayramlarda tatile çıkmazlar, evin büyüğü olarak başköşede otururlar, misafir ağırlarlardı.

Pek çoğu köyde yaşamıştı. Kısacası dedelerimiz kıtlığın, yokluğun içinde yaşamıştı.

Hikâyelerinde bulgur ve ayran baş aktördü.

Ancak onlar sanayi toplumunun değil, tarım toplumunun kendi kendine yeten, kanaatkar insanlarıydı.

O yüzden de pek çoğu “Allah devlete millete zeval vermesin” diyerek toplumsal huzurdan yana olmuşlar, biz torunları gibi yanlış bir heves içinde bulunmamışlar; anarşiye, devrimin yeşiline, kırmızısına hiç pirim vermemişlerdi.

Yani İslamcılık, liberallik, solculuk, sağcılık gibi melanetlerle hiç mi hiç bulaşmamışlardı.

Hepsinin atasözü niteliğinde sözleri vardı, biz torunlarının kulağına küpe olacak. Ama ağız dolusu küfürler eden dedelerimiz de vardı kızınca.

Dedelerimizdi onlar, kimi sert bakışlı kimi gözü yaşlı.

Kimi haşin, kimi çocuksu.

Lakapları farklı, hikayeleri farklı, anlattığı masallar farklı ama adları ortaktı: Onlar “Dede”ydi.

***

Derginin yazarları işte bütün bu özellikleriyle dedelerini kaleme almışlar.

Çok samimi, çok sıcak, okuyunca kimi zaman ağlayacağınız, kimi zamanda kahkahalarla güleceğiniz dede portreleriyle karşımıza çıkmışlar.

Sühan’ın bu sayısını, koca çınarların sürgünleri olan biz torunlar muhakkak okumalıyız. Geçmişle bağlarımızı koparmamak için, torunlarımız için arşivimizde bulundurmalıyız.

Büyüklerimizi bize hatırlatan, dedelerimize, ninelerimize yeniden yeniden dua etmemizi sağlayan bu sayıdan dolayı tüm Sühan ekibine şükranlarımı sunuyorum.

Ve son olarak dedelerini bizlerle paylaşan hayırlı torunlara sesleniyorum:

Teşekkürler; Berat Demirci, Nazım H. Polat, Metin Ö. Mengüşoğlu, Şaban Abak, İbrahim Tenekeci, Mehmet Konukçu, Turan Karataş, Mustafa Muharrem, Ertuğrul Aydın, Sadık Yalsızuçanlar, Kamil Yeşil, Mehmet Aycı, Hasan Akçay, Halim Şafak, Adem Turan, Nihat Dağlı, Metin Mert, İsmail Bingöl, Gökhan Akçiçek, Recep Ş. Güngör, Mustafa Oğuz, M. Said Türkoğlu, Abdurrahman Karakaş, Şeref Yılmaz, Şemseddin Yapar, Bahaeddin Özkişi, Nazım H. Polat, A. Turan Alkan, Sadi.




kaynak: memleket.com.tr 5 mart 2007

edebiyatın kılcal damarları: taşrada edebiyat dergiciliği/Sivas örneği: Sühan dergisi



Evren KARATAŞ ÜLGER Hoca’mıza ait çalışmanın tamamını aşağıdaki bağlantılardan okuyabilirsiniz.



https://doi.org/10.29000/rumelide.131623

dergisiz kaldım yastayım

 



Bir dönem çıkardığı dergilerle edebiyat dünyasında iz bırakanlar dergileri kapanınca ne yapar, ne hisseder? Derin bir boşluk, huzursuzluk ve sudan çıkmış balık hissi şıklardan sadece bazıları.
Eski dergicilere “Dergi çıkaran kişiler dergisiz kalınca ne yapar? Dergisiz kalmak bir boşluk oluşturur mu? Kendi dergisinde yazmakla başka dergilerde yazmanın farkları nelerdir, nasıl bir duygudur?” diye soran dunyabizim.com sitesinin yaptığı soruşturmaya şair ve yazarlardan ilginç cevaplar geldi. Güneysu, Kırağı ve Ardıç dergilerinin mutfağında bulunan Tayyip Atmaca, Rûzigâr ve Sühan dergilerinin mutfağında bulunan Hüseyin Kaya ile Kardelen ve Düş Çınarı dergilerinin mutfağında bulunan Nurettin Durman dergiciliğin bir tür bağımlılık ve tiryakilik olduğu konusunda hemfikir. Tayyip Atmaca’ya göre “Dergiler de İnsanlar gibi doğar, yaşar, büyür ve sonunda ömürlerini tamamlarlar.” Atmaca, “Önemli olan ömrün hitam bulduğu zamanın farkına varmaktır.

Eğer bir ya da birkaç dergi ile gönül bağınız varsa -ya da kendinizi o dergide misafir olarak görmüyorsanız- bu dergilerin kapanması ile birlikte siz de içinize kapanıyorsunuz. Bazı dergilerde yazsanız da kendinizi orada misafir olarak görürsünüz. Gönül bağınızın olduğu dergide yazmak insana heyecan veriyor” diye konuşuyor.

Ölenle ölünmez rahat ol!

Hüseyin Kaya’ya ise dergisiz kalan bir editörün durumunu şöyle özetliyor: “Eğer genç yaşta dergi çıkarmış ve tez vakit sonra dergisiz kalmışsanız, derhal ve daha büyük bir heyecanla yeni dergi planları yapmaya başlarsınız. Şayet orta yaşları geride bırakmışsanız derginiz kapandığında; eleğinizi duvara asar ve kıyıya çekilirsiniz. Okumak, yazmak ve yazdıklarınızı yayımlatmak için daha çok vaktiniz olur. Çocuklarınıza daha çok vakit ayırır, çarşı, pazar, postane, kargo gibi mekânlara daha az yol uğratırsınız. Beklenmedik yerlerde çalan telefonlar, kapıya gelen dergiler, kitaplar azalır. Dergisiz kalmak elbette önceleri büyük bir boşluk oluşturur ancak meşhur meseldir; ölenle ölünmez.” Dergiciliğin başka faaliyetlerle kıyaslanmayacak bir bereketi, güzelliği, zevki olduğunun altını çizen Kaya, başka bir dergide yazmanın daha rahat ama aidiyeti daha eksilten bir durum olduğuna dikkat çekiyor: “Başkalarının dergilerinde yazmak halk otobüsüyle eve gitmek gibi biraz. Zaruretler dışında kimseyle muhatap olmadan, orta ya da arka koltuklarda yalnızca dışarıyı seyrederek... Çok keyifli değil belki fakat kafanız rahat.”Kardelen ve Düş Çınarı dergilerinin mutfağında bulunan Nurettin Durman dergi çıkaranların dergisiz kalınca sudan çıkmış balığa döndüğünü söylüyor: “Bir müddet kıvranır, sağına soluna bakar acaba kimseler onun dergisiz kaldığının farkındalar mı yoksa dünya devridaimini çaktırmadan devam ettiriyor mu? Çünkü artık alışılmış bir tiryakilik gibi bu dergi meselesi hep onunla birlikte yaşamıştır. Evinde, çocuklarının yanında, sofrada... Yapışık, bitişik, yoksa psikolojik mi demeliydim” diyen Durman, bağımlılığa dönüşen bu ilişkinin vahametini şair-yazar yönü de bulunan psikiyatr Dr. Kemal Sayar’a danışmak gerektiğini hatırlatıyor. “Dergi özlemi fena bir şeydir. Zaman geçer, ‘eski bir dergici’ diye anılmaya başlar. Gene zaman geçer, ha falan yıllarda şöyle bir dergi çıkarmıştı diye anılmaya başlar” diyen Durman’a göre dergisiz kalmak fena bir huzursuzluk sebebidir.

Kaynak: Star gazetesi 1 Kasım 2012 Perşembe 07:00

kapanan dergiler


          

özcan ünlü


İlk gençlik dönemimin hırçınlığına, küçücük sayfalarında açtığı farklı dünyalarla gem vurmuştu dergiler. Bazen, birkaç mısra, bazen bir kitap tanıtımı, bazen bir öykü, çoğunda içine girmeye çalıştığım dünyanın pencere önünde duran dergilerden çoğu, bir bir kaybolmaya başladığında, hayatımın en acı dönemlerini yaşamıştım. Dergiler neden 'çıkamaz' olur ki diye içli bir sitemde bulunurdum sahiplerine ve hatta kızardım... Çok sonraları, dergilerin de insanlar gibi yaşayan birer organizma olduğunu anlayacaktım ve fakat yine de kayıp gidenlerin ardından üzülecektim; hatta bazılarına içim öyle burkulacaktı ki, aklıma her düştüklerinde derin bir keder kaplayacaktı kalbimi... Onları 'hür tefekkürün kaleleri' olarak öğretmişlerdi ya bana, sanki sohbetlerde, konferanslarda, kitaplarda, radyo mikrofonlarında, televizyon ekranlarında söylenmeyenler gizliydi satır aralarında. Öyle ki, yolumuzu aydınlatan bir çok insan, sanki kelime halılarının altına saklamıştı bütün sırlarını da, halının ucunu kaldırıp onları görmemizi isterdi. "Hitab-ı aşkı kim anlar kiminle söyleşelim" diyerek yeni sayısını yayımlayan Sühan, bir önceki sayısında önemli -hatta çok önemli- dosya konusuyla, hüznümün bulvarlarında dolaşan dergileri yeniden hatırlatmayı sürdürüyor. 100. sayı dolayısıyla, geçen ay, Türkiye'de dergiciliği masaya yatıran Ankara merkezli Hece'yi okurken, kültür hayatımızdan kayıp giden dergileri yeniden hatırlamıştım. Fakat, sevgili Hüseyin Kaya dostumuzun Sivas'ta hazırladığı Sühan'ın sayfalarında iki sayıdır devam eden dergi yolculuğu unuttuğum diğer dergileri de hatırlamama vesile oldu. Kimi fotokopi, kimi fanzin, kimi naif, kimi rock, kimi folklorik bir tarzda çıkan fakat yayımlandıkları dönemde ciddi ilgiler gören bu dergilerin günümüz edebiyatına kazandırdığı isimlere baktığımda, ne kadar önemli fonksiyonlar üstlendiğini bir kere daha teslim ettim. Kahramanmaraş'ta çıkan "Andırın Postası"ndan Ordu'da yayımlanan "Kum Yazıları"na, Adana/ Osmaniye merkezli "Güneysu" ve "Kırağı"dan Tokat'taki "Kızılırmak"a, Trabzon'daki "Gelecek"ten Burdur'daki "Burak"a, Erzurum'daki "Palandöken"den, Kayseri'deki "Eşik"e, İstanbul'daki "Kardelen", "Bürde" "Kayıtlar"dan İzmir'deki "Kırkikindi"ye, Bursa'daki "İpek Dili"nden Çorum'daki "Seviye"ye kadar, daha birçok derginin, edebiyat ve sanat hafızamıza önemli işler ve isimler bıraktıklarını bir kere daha anladım. Sühan, özellikle kapanan dergilerin hafızamdaki külünü biraz daha eşelemiş oldu. "Keşke" dedirtti; "Keşke bu dergiler yaşayabilseydi..." Çünkü, her dergi 'yeni şeyler' söylemek isteyenlerin bir harman yeridir. Kendini istediği gibi ifade edebileceği bir fırsatlar/ imkanlar tarlasıdır. 94. yılını kutlayan Türk Yurdu dergisi de, benzer bir özel sayıyla okurlarını selamladı. Merkezdeki dev aynasına bakıp kendinden küçükleri adam yerine koymayan dükalara karşı iki sayı çıkaran Sühan gibi, Türk Yurdu da, özellikle fikir dergiciliği konusunda isim yapmış ve fakat artık kapısına kilit vurmuş dergileri hatırlatıyor okurlarına. Türk Ocakları Genel Merkezi'nin yayını olarak yaklaşık bir asırdır okurlarıyla buluşan Türk Yurdu hakkında günümüzün önemli fikir ve sanat adamlarının kaleme aldığı yazıların yanı sıra bir de soruşturmaya yer verilen dergide "Türk Edebiyatı", "Tarih ve Toplum", "Hareket", "Türk Düşüncesi", "Boğu-Batı", "Milli Folklor", "Toplum ve Bilim", "Ocak", "Töre", "Emel", "Hayat", "Dergah", "Çınaraltı", "Türklük", "Birikim" vb. gibi dergilerin maceraları, bizzat dergi yöneticileri ve sahipleri tarafından kaleme alınıyor, yorumlanıyor, hatırlatılıyor. Hayalin ve umudun tükendiği yerde sarılırız edebiyata ve sanata... Ve onları bulabilmek için dergilerin kapılarını aşındırırız. Fakat bilmeyiz ki, bu dergiler sırf biz kendimizi "rahat", "huzurlu" ve "mutlu" hissedelim diye çıkmazlar. Sevdiğimiz, bizden bildiğimiz ve gördüğümüz dergileri yaşatamazsak eğer, söz biter; başlar vakti sükûtun... Sonra kiminle söyleşiriz?..



kaynak: türkiye gazetesi 2005-05-16 01:00:00

sühan'dan "yenge"ye özel...

kaynak: milli gazete 16 şubat 2016

Şair kardeşim Hüseyin Kaya şimdiye kadar örneğine rastlamadığımız bir projeyle bizi haberdar ettiğinde, heyecanlanmıştık. Sühan dergisinin 13. sayısını "Yenge Özel" olarak düşünmüştü. Bir yazıyla bu sayıda yer alma düşüncemiz ne yazık ki gerçekleşmedi.

Dergi yayımlandı, her ilgili gibi, bizim de elimize ulaştı. Bazılarını daha önceden görüp inceleme imkanı bulduğumuz halde, baştan sona bütün yazıları tekrar okuduk. Genel olarak iki kategori karşımıza çıkıyordu: "Yenge"lerimize olumlu ve güzel duygularla yaklaşan şair ve yazarların yazıları bir yanda? Diğer tarafta ise, marazlı tutumlarıyla bizi şaşırtanların harap halleri?

"Yenge"lerimize örnek bir tavırla yaklaşanların başında Berat Demirci, Metin Önal Mengüşoğlu, M. Said Türkoğlu geliyordu. Bu sahici ve samimi iki yazar, beslendikleri medeniyet kaynağının merkezinden doğan duygularla okuyucuyu sarıp sarmalıyordu. Sözgelimi Berat Demirci "Aile, medeniyetin Hakk katında hakikatidir." şeklindeki ilk cümlesiyle  kendi konumunu ortaya seriyordu. Çağın hâkim global dünyasınca işgal edilmek istenen aile kurumunun aslî değerlere bağlı olarak korunması konusundaki görüşleri de burada özellikle öne çıkarılmalıdır. Mengüşoğlu ise, "Emsalsiz Sevda" başlığını taşıyan yazısında, Müslüman ve şair ? yazar bir "eş"in nasıl olması gerektiğini bütün yönleriyle bizlere aktarıyordu. O, "Emsalsiz Sevda"sını çocukluktan gençliğe, öğrencilikten esnaflığa, yokluktan varlığa, hayatın çeşitli dönemlerinde yaşadığı olaylar ve yoğun duygular eşliğinde anlatıyordu. "Saadet yuvasının türbedarı" olarak görür "yenge"mizi. Bu arada, hatalar - doğrular, acılar ? sevinçler, hasretler ? vuslatlar? Hemen her insanın başına gelebilecek bu durumlar, herhangi bir söz oyununa gerek duyulmadan dikkatlere sunulur?

"Edebiyat adamının nazik durumu"nu "Edebiyat adamı, dikkatli bir seçimle kurduğu aile ortamında sanatçı duyuşun gereklerine göre değil, hayatın gereklerine göre beklentiler içine girmelidir." ikazıyla tamamlayan M. Said Türkoğlu nu da okuyucuya işaret ettikten sonra, geçelim öte tarafa?

Adları lazım mı bilmem; eşya, eşhas ve kâinat karşısındaki tutum ve duruşları tahribata uğramış izlenimi veren bir grup şair-yazar ise içinde bulundukları karmaşa hâlini "Yenge"ye yönelik tutumlarında da sergilemişler. Onların bu marazîlikleri "şairlik" (yahut "öykücülük") apoletine olan "müptelalık"tan kaynaklanıyor olabilir. Fakat bu, "bağlılık" iddiasında bulunulan temel atlasın dışına çıkmanın bir başka tezahürü değil midir? Medeniyet algımız, hayatı ve unsurlarını, sözgelimi "şairlik"le "yenge"yi ayrı tutum ve davranışlarla mı değerlendirmeye  almamızı öngörüyor? Yoksa hepsi, tek ahlâk anlayışıyla mı yaşatılıp yürütülmelidir?

Sorumuz boşuna; şairane bir artistliğin peşine düşme sevdası elbette bir bilinçli bir tercihin sonucudur.  Bu olumsuz tercihin sahipleri, kendilerine benzer olumsuzluklarla donanmış karşı cinsten bazılarının dikkatini -haliyle-  çekmiş olacak ki, şamar yemekte geç kalmadılar. Günlük bir gazetede, feministçe duyuşun yüksek bir gösterisi olarak patlatılan şamar, piyasaya karşı "caka" satma şanını tepe tepe kullanan "sabıkalı" şair ve yazarların "havalılık" derecelerini bir miktar daha artırmış olabilir. Fakat işin öte yüzleri de yok değil mi? Çünkü onlar kesinlikle hak gaspı yapmışlardır. Hak gaspı yaptıkları "yenge"lerin (şimdilik) itirazî yazı yazma imkân ve ihtimalleri olmadığından (ki gâsıplardan kimisi bunu açıkça belirtiyor), bu gaspın derecesini bilmiyoruz. İşin diğer bir yüzü, "temsilcisi" olarak gösterildikleri (çünkü haklarında yazı kaleme alan bayan yazarlar onlar için ?İslamcı sıfatını kullanıyor) kesime sıçrattıkları kötülüktür, bu ne olacak?

Sühan ın "Yenge" sayısında kalem oynatma riskini içinden geldikleri dünya bakımından alanlar ise, farklı bir değerlendirme birimine bağlı olmakla birlikte, üçüncü grubu oluştururlar. Halim Şafak ve Fuat Çiftçi bu grubun üyeleridir. Geçmişten beri yaza geldikleri bir ortamın dışına (bildiğim kadarıyla) ilk kez çıkma cesaretini gösteren bu isimleri tebrîk etmek bize düşmez. Onlar ortam dışına çıkma eylemlerine çıkarken kendilerine gelebilecek "yoldaş kurbağalar"ın "vak vak"larını elbette kestirmişlerdi. Dolayısıyla, kendileri hakkında belli bir çevrede yapılan "efe"lenmelere, yazılıp çizilenlere pek aldırış etmemelerini tavsiye edebilirim.

*

Sühan Sivas ta, Anadolu nun bağrında samimi bir şair tarafından yayımlanıyor. Hüseyin Kaya, "çete" ağlarıyla örülmüş ve "kişiliksizlik" batağına saplanmış "merkezî" edebiyat ortamına aldırış etmeden, el değmemiş konular ediniyor kendisine. Derginin "Yenge" sayısı bu konulardan birisiydi. Şimdi sırada diğerleri var: Oyuncak, istasyon ve diğerleri?

(Sühan a ulaşmak için: 0 505 351 54 11 ? Çiçekli Cad. No: 73, Sivas (huseynkaya@gmail.com)

27 Haziran 2023 Salı

sühan dergisi arşivi

merhum sühan dergisinin pdf mumyaları ve sühan'a dair her şey yakında buralarda...