deneme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
deneme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Kasım 2022 Cuma

ruhumuzun kayıp kıtası

Ne atlaslarda, ansiklopedilerde  yeri var  ne kartpostallarda, posterlerde resmi. Sınırları nereden başlar, nerede biter, belli değil. Bayrağı, tarihi var mı; bilemeyiz. Hayal mi, rüya mı, gerçek mi? Bu soruların cevabı bile belirsiz zihnimizde. Yaşarken kıymetini çok anlayamadığımız, sınırlarının ardına düşer düşmez özlediğimiz, aradığımız ülke; çocukluk ülkesi. 

Yasalardan, öğretilmişlerden uzak; gözün gördüğünden aklın aldığından azade sonsuzluk alemi…  Çocukluğunun ülkesinden hepten uzaklaşanın, o ülkenin lisanını tümüyle unutanın, oraya dair anılarını diri tutmayanın, o ülkenin şarkılarını kalbinden çıkaranın  hatırlayacak neyi kalır ki dünyada? 

***

Nereliyim ben? Çocukluğumdanım. Falanca ülkeden olduğum gibi çocukluk ülkesindenim ben.

Exupery

Bir yaz yağmurudur çocukluk; hangi zamanda, nerede yaşanmış olursa olsun. Fark ettirmeden ıslatır da bizi ömür boyu kurumaz elbisemiz, saçlarımız, kalbimiz. Bir kuşluk düşüdür çocukluk; biter ve bir ömür hatırlatır kendi gerçekliğini. Bir ömür izini sürer, hayra yorarız çocukluk düşünü; yürüdüğümüz yollarda, hayatın her evresinde yeniden tabir eder, yorumlatırız. Zamanla anlarız ki herkesin gördüğü bir rüyadır bu ve aynı düşü gören başka çocukların, çocuklarımızın gözlerinde ararız kendi rüyamızı, buluruz da… Gün gelir yalnız kendi çocukluğumuzu değil, çocuklarımızın dahi çocukluğunu özleriz. Neyi özler ki özlemeyen çocukluk günlerini, neyi arar ki aramayan çocukluk masumiyetini?

Kimileri kendisinin hâlâ büyümediğine inanır, inanmak ister; kimileri ara sıra da olsa çocukça düşünebildiğini, yaşayabildiğini zanneder. Kimileri için  zaman zaman uğranıp gezilen temiz anılar müzesidir çocukluk diyarı; kimileri için tozlanmaya bırakılmış suskun, acı fotoğraflar albümü. 

***

Zaman atının sırtına binip hızla yanımızdan uzaklaşan, bizi faniliğin ortasına terk edip giden, ayrılmak zorunda kaldığımız şeylerin ilki ve en değerlisidir çocukluk. Onun uzaklaşmasıyla uzaklaşır renkli kalemlerimizden, ağız göz çizdiğimiz güneşler, bulutlar, çiçekler. Onun uzaklaşmasıyla kurumaya yüz tutar bahçemizdeki iğde, saksımızdaki çiçek. Onun bizi terk etmesiyle kapı önlerinde kalır kediler. Onun uzaklaşmasıyla ellerimiz, yüzümüz büyür, kanatlarımız önce küçülür, sonra kaybolur. Giderken çocukluğumuz; çiçekten bir iz bırakır zihnimizde, kalbimizde bakıp bakıp kendisini hatırlayacağımız, yeniden çocuk olmayı arzulayacağımız. Biz onda kalsak da onunla kalsak da bende yaşıyorsun, bende yaşayacaksın, desek de takvimlerin, aynaların, dünyanın yüzümüze çarptığı gerçekler, masalların gerçekliğinin önüne geçer çoğu kez. 

Bazen bir koku, bir tat, bir yerlerde rastladığımız eski bir çalar saat; bazen eski bir kitap, bir şarkı, cıvıltısı caddeye taşan bir okul bahçesi, sabahın erken vakitlerinde duyduğumuz bir kuşun sesi çocukluğumuzla aramızdaki mesafeyi hatırlatmaya yeter. Bir de eski resimler vardır, ansızın bir kitabın arasından karşımıza çıkan, bir akraba ziyaretinde önümüze konulan. Çocukluk günlerinden kalma her eşya, her fotoğraf bir sihirli kapıdır bizi geçmiş zamanlar yurduna, çocukluğumuzun huzurlu adasına götüren. 

***

Çocuk kalbimdeki kuş

Benim çocukluğumsun

(Mustafa Ruhi Şirin)

Ne yalanlığı, faniliği vardır dünyanın çocukluğumuzda ne de zamanın baş döndüren hızı. Dünü ve yarını olmadan, arkaya bakmadan, yarını düşünmeden, bulunduğu vakti kabullenmek, elinde ve kalbinde olanla yetinerek yaşamaktır çocukluk, sonsuz bir âlemde. Güneşin tebessümüne inanırız, yıldızların sayılabileceğine, meleklerin biz uykudayken yüzümüze tebessümler çizeceğine. Kuşların dilini anlayıp ağaçlarla konuşabileceğimize inanırız bu demlerde. 

Gün dolanır, ay dolanır. Heyecanla beklenen bayramlar, mevsimler bir bir geçer içimizden, yanımızdan. Uçuşur yapraklar takvimlerden. Hiçbir yere uzanamayan kollarımız, minicik boyumuz uzar; sesimizin ve gökyüzünün rengi değişir. Eskimeye başlar tenimiz de dünyadaki her şey gibi. Daha evvel hep aynı yuvarlakta dönen, sonsuzluğu kovalayan akrep ve yelkovan artık sayılarla ilerler. Zamansızlıktan zamana, sonsuzluktan dünyaya atılır kalbimiz bir kum saatinden usul usul dökülen taneler gibi. Dünlerle avunur, yarınların endişesiyle titrer kalbimiz. Telaffuz edemediğimiz, anlamını bilemediğimiz kelime kalmaz sözlüklerde.  Öğreniriz dünyanın dilini, unutarak çocukluk ülkesinin lisanını.

                                                                    ***

Hayatımızın hangi döneminde olursak olalım; hepimizin içinde kısık sesle söylenen bir ninni, hepimizin kalbinde fısıldanarak tekrar edilen masal tekerlemesidir çocukluk.

Esasında yaşamaktan yorulduğumuzu hissettiğimiz an başlarız çocukluk cennetinden uzaklaşmaya. Tanımaktan, anlamaktan, anlatmaya çalışmaktan usandığımızda, heyecanı bittiğinde yeni başlayacak günün, bayramlar yitirdiğinde neşesini, yağmura tutulmaktan korkmaya başladığımızda çoktan dünyasına adım atmışızdır büyüklerin. Heyecan biter, keşif biter, bütün kainatla olan aşinalık kendisini yabancılığa bırakır. Yeni bir dil öğrenir dilimiz, yeni bir lügat konulur önümüze sayfaları ince. Tatlı bir rüyadan hüzünlü bir rüyaya düşer yolumuz. Büyür ve akıllanırız. Taburcu olmuş bir hastanın, geride kalmış bir yolculuğun, çoktan geçilmiş bir yaz mevsiminin yorgunluğudur gözlerimizden okunan. Acemisi olduğumuz bir dünyada yürür ayaklarımız, bakar gözlerimiz, dokunur ellerimiz heyecansız ve sevgisiz. 

Yetiştirilecek işler, verilecek sınavlar, beklenen tatiller arasında çoktan unutmuşuzdur çocukluğumuzu da farkına bile varmayız çoğu zaman bu hakikatin. Sorulmadan konuşmayan, her şeyi bilen, hiç bir şeyi merak etmeyen, sebepsiz ağlayamayan, sevinemeyen bir canlıya dönüşürüz kalabalık dünyada, telaşlı ve yorgun. 

Kapı pervazlarına kurşun kalemlerle aldığımız boy ölçülerimiz, yağmurlu günlerde beklerken babanın, ağabeyin, ablanın dönüşünü eve pencereye yansıyan siluetimiz gibi silinir, kaybolur. Artık masallara, rüyalara, yalanlara değil de bir yalana kanarız: dünyaya.  Ne sevebiliriz çocukluğumuzda sevdiğimiz kadar bir kimseyi ne de kimseler sever bizi çocukluğumuzda sevildiğimiz gibi. 

***

Nerdesin çocukluğum,

Küçüklüğüm nerdesin?

(Cevdet Kudret)

Onlarca yıl yaşarız, onlarca mevsimi geride bırakırız yeniden çocukluğumuza, çocukluğumuzun ülkesine erişebilmek adına. Yaşadıkça anlarız, çocukluğumuzdur dünyadaki cennetimiz ve anlarız  önce çocuklar adım atar cennetin kapısından. Çocuk geldiğimiz dünyaya, çocuk gibi veda edebilmek için terleriz yokuşlarda, uçurum kıyılarında, sarp kayalıklarda. Koşa koşa içine daldığımız dertler, tasalar, gamlar, kasavetler yaraladığında kalbimizi dünya çölünde, en çok çocukluk adasındaki aydınlık mevsimleri özler, o günlerin hatırasına tutunuruz. 

Çocukluk; kimimizin en kısa ve en güzel rüyası, kimimizin ömür boyu süren gerçeği,  kimilerimizin ise çoktan geride kalmış hüzünlü hikayesi... Ruhumuzun, kalbimizin kayıp kıtası çocukluk; hepimizin yaşadığı, hepimizin içinde bir parçası yaşayan görkemli ülke. 

ekim 22





en çok ağaca benzer insan


Neresinde olursak olalım dünyanın, hangi mevsime, hangi iklime adım atarsak atalım; gittiğimiz her yerde onları, onlardan birini görmek arzusu var kalbimizde hep. Onlarsız dünya ıssız, onlarsız eksik bir şeyler yeryüzünde. Çorak bir dağ başında, bir akarsu kenarında, yükselen binalar arasında, metropollerde yahut köylerde, istasyonlarda, terminallerde, yol kenarlarında hep onları arar gözlerimiz ve gördüğümüzde onlardan birini; kalbimiz şenlenir, ruhumuz huzura teslim olur. Bulunduğumuz yeri onlar benimsetir ve onlar alıştırır bizi yeni mekanlarımıza ağır usul. Hayatta olduğumuzun sağlamasını onların varlığıyla yaparız farkında olmadan.  Bir mecaz var dünyadaki hikayemizde onların hikayesi ile kesişen. Ezelî bir aşinalık var onları bize yakın kılan. Bir şey var bizlere ağaçları sevdiren, onlarla hemhal eden.

Yılın dört mevsimi gözümüz üzerlerinde aslında ağaçların. Mevsimleri onları izleyerek takip ederiz, yılların çabucak geçtiğini ya aynaya ya onlara bakarak hatırlarız en çok. Kışın sert geçeceğini, baharın erken geleceğini onları seyrederek anlarız. Parkta yahut dağ başında onların gölgesinde huzur buluruz en çok, bunaltıcı yaz sıcaklarında. Bir dostu, arkadaşı sabırla saatlerce ayakta beklemeyi de onlardan öğrenmişizdir, yağmurda ıslanmayı, rüzgârda cezbe ile salınmayı, ırmaklara doğru ellerimizi, ayaklarımızı uzatıp kapılmayı da…

Kalem tutan küçücük ellerimizle önce ağaç çizmeyi öğreniriz. Çocukluğa ait bütün resim defterlerinin bir sayfasında mutlaka yer alır yeşil, şen yahut sararmış yapraklarıyla hüzünlü ağaçlar.  Anneden, babadan, kardeşten, yardan, yârandan başka en çok onlara sarıldığımızda dolar kollarımız, çarpar kalbimiz. Çocukluk ülkesinin başkentidir ağaç dipleri, ağaç dalları. Çocukluk ülkesinin tahtıdır, ağaç dallarına kurulmuş salıncaklar. Bu yüzden olsa gerek ağaç görünce ona dokunmak istemeyen, mutlu olmayan çocuk yok gibidir yeryüzünde.

En çok ağaca benzer insan da hüznüyle, neşesiyle, yalnızlığıyla, kalabalığıyla, gençliğiyle yahut ihtiyarlığıyla. Tıpkı bizler gibi onların da isimleri var: elma, söğüt, ardıç, gürgen, meşe… Onların da her iklimde yaşayamayanı, her toprağa kök salamayanı var, soğuğa dayanamayanı yahut sıcağa tahammül edemeyeni var. Tıpkı bizler gibi onlar da benzer yaşadıkları memleketlere, onların da ruhuna karışır kök saldıkları derinlerin, el açtıkları göğün rengi. En çok ağaca benzer insan zira onların da meyve vereni, vermeyeni var; çiçek açanı, açmayanı var. Onların da en küçük bir rüzgârda savrulanı, en deli fırtınalara meydan okuyanı, kendisine sığınanlara sahip çıkanları var. Bizler gibi içi dertten oyulmuş olanı da var kısacık güneşli günlere kapılarak yapraklarını gün ışığına uzatanları da.

Kaldırım ortasında yürümeyi unutmuş ve öylece kalakalmış bir insan gibidir şehirlerde bir kısmı ağaçların, yanından geçenlerden bir selam beklerler, hatırı sorulsun isterler. Parklarda suskun bilgeler gibi köklerini derinlere salarken bir kısmı, konuşurlar, dertleşirler belki de kendi aralarında ve derdine ortak olurlar parklarda maziyi yad eden, namaz vakti bekleyen, evine sığamayan ihtiyarların. Dağ başlarında yahut sakinleri çoktan göçmüş köylerde, ırmak kenarlarında yahut unutulmuş mezarlarda kuşların mihmandarı, bulutların kardeşi, gövdesini kemiren kurdun dahi dostudur ağaçlar.

İnsanlara benzer ağaçlar da. Mesela iri dallarıyla etrafı kuşatmış kocaman bir ağaç yanında bodur kalan, boy atmayan cılız bir ağaç varsa büyük ağaçtan korktuğuna, o yüzden büyüyemediğine inanılır. Kendi kendine sebepsiz kurumaya başlayan, içten çürüyen bir meyve ağacı varsa, küstüğü düşünülür hayata, etrafına. Gövdesinde şayet yara varsa ağacın, çamurla sıvanır, sarılır tıpkı insan gövdesi sarılır gibi. Öleceğini anlayan ağaçların vakitsiz çiçek açtığı söylenir bir de. Dilekler onlara fısıldanır, yalnızlıklar onlara anlatılır ve meyvesi varsa taşlanır yoksa korkutulur meyve vermesi için. Korkar da…

Evet ağaçlar da korkar; kol kavuşmaz kocaman gövdelerine, her şeye, herkese verdikleri güvene rağmen. En çok insandan, kendisine en çok benzeyenden korkar da yine de sakınmaz gövdesini, esirgemez dallarını, meyvesini, gölgesini insanlardan.

Ressamlar, şairler, bestekarlar, bilgeler, dervişler harf harf okur ağacın dallarındaki, yapraklarındaki, gövdesindeki hakikati.

Her ağaç bir başka bir bilgeliğin hocası. Kimi sabrı fısıldıyor benliğimize kimi nahifliği, kimi sükuneti fısıldıyor bize kimi cesareti, gücü, kuvveti, görkemi. Işığa, aydınlığa doğru başımızı çevirmeyi, bir yere ait olmayı, bir mekânı yurt edinmeyi, oraya kök salmayı, orada bir dünya kurmayı, cömertliği, sükuneti, derinliği ağaçlardan öğreniyoruz gayriihtiyari. Belki de bu yüzden yeni her evin önüne birkaç fidan dikiyoruz, yeni her binanın etrafını önce fidanlarla süslüyoruz.

Ağaçlar gibiyiz bizler de yeryüzünde. Korkuyu, acıyı, sevgiyi hissettikçe yaşadıkça kök salıyoruz toprağımıza, yapraklarımız çiçek açıyor. Dallarımızda kuşlar, gölgemizde çocuklar hayal gibi, rüya gibi, varla yok arası.


gün gelir insan anlayıverir

tek başına yaşlanan bir ağaç olduğunu

(Ayten Mutlu)

Ağaçlarla başlıyor hikayemiz, ağaçların hikayesi bizden çok önce başlamış olsa da. Ağaç; yoldaşımız, yazısı yazımızla yazılanımız. Ağaç; faniliğimizin aynası, hayat yolculuğumuzun sessiz hatırlatıcısı. Yalnız bahçelerde, parklarda, ormanlarda yaşamıyor ağaçlar. Ninnilere, türkülere, ağıtlara, masallara kadar dalları uzanıyor ağaçların; sözlerimize, hayallerimize, rüyalarımıza düşüyor yaprakları.

Ağaçlarla başlıyor ve sürüyor hikayemiz. Ağaçtan bir beşiğe konuyoruz dünyaya gelir gelmez, ağaçtan tavanları olan bir evde. Yeni yeni yürümeye başladığımızda ağaçtan bir çıkrığa tutunuyoruz minicik ellerimizle. Ağaçtan bir kaşıkla içiyoruz çorbamızı ağaç yer masalarına uzanarak. Evlerimiz ağaçtan, merdivenlerimiz, mescitlerimiz ağaçtan, sandalyemiz, masamız ağaçtan. Ocakta aşımız ağaçla pişiyor, ağaçla kaynıyor suyumuz. Yazın gölgesinde serinlediğimiz ağaç, kışın yanarak ısıtıyor yuvalarımızı. Ağaçtan kalemlerle, defterlerle geçiyor çocukluğumuz ağaç sıralarda, masalarda, karatahta önlerinde. Ağaçtan sazımız, sözümüze can katıyor, ahenk veriyor. Yolun sonuna gelip de tutmaz olduğunda dizlerimiz, yine ağaç yoldaşımız oluyor bir baston olup titreyen ellerimizde. Dünyadaki son yolculuğumuza uğurlanırken ağaçtan yapılmış daracık bir kutuya konuluyoruz. Bahçemize, bostanımıza, yol kenarlarına diktiğimiz ağaçlar diziliyor üzerimize, sonsuz uykuya uğurlanırken bedenimiz ve mezarımızın üzerine dikilen bir kuru tahtaya yazılıyor ismimiz.

Ağaçlarla bitiyor hikayemiz. Dikili bir ağacımız olsun için arşınladığımız yeryüzünde hepimizin dikili bir ağacı oluyor sonunda hikayemizin. Bir mecaz var dünyadaki hikayemizde onların hikayesi ile kesişen. Ezelî bir aşinalık var onları bize yakın kılan. Bir şey var bizlere ağaçları sevdiren, onlarla hemhal eden.

kasım, 22

 

 

 


6 Ekim 2022 Perşembe

okul yolu

 

Kendisine düşüncesi sorulmasa bile hemen her konuda bilgece konuşur çocuklar ve hayretle dinler büyükler; şaşkınlıkla, tebessümle dinler. Hangi coğrafyada dünyaya gelmiş olursa olsun; kelimeleri, alfabesi, sesinin rengi başka başka da olsa çocuğun eşyayı adlandırışı, kâinatı okuyuşu aynıdır. Aynı kalple, aynı ruhla yorumlar çocuklar dünyayı, hayatı. Olaylar karşısında yaptıkları mukayeseler, kurdukları cümleler, dertlerini anlatış tarzları hep birbirine benzer esasında bütün çocukların. Onlarla vakit geçirmek, onlarla irtibatta kalmak, uzak bir gezegenden, başka bir âlemden haber almak gibidir çoğu zaman. Sırrı çözülememiş görkemli bir medeniyetin lisanıdır konuştuğu çocukların ve o lisanı bilenler için dünyaya dair her sualin bir cevabı, her meselenin bir izahı vardır.

Kalpleriyle görür çocuklar, hisleriyle bilir, ruhlarıyla dokunur. Bozulmamış fıtratla dünya bulaşmamış bir saflıkla süslerler yeryüzünü. Hiçbirinin umurunda değildir büyüklerin umurunda olan şeyler. Büyüklerin büyük meseleleri onlar için mesele bile değildir. Hiçbir şeye sahip olmak, ait olmak istemezler; gökyüzü, bulutlar, yıldızlar, ağaçlar, kuşlar her şey onlardan bir parçadır, hiçbir şeye talip değildirler, her şeye dahildirler.

Ben bir çocuğum gözlerim mavi
Gökyüzüyle kardeşim
Biliyor musunuz

(Mevlana İdris)

Ne haber bültenleri dikkatlerini çeker çocukların ne maç skorları. Hava durumunu bile önemsemezler; ayları, mevsimleri ayırmazlar birbirinden. Yalnızca güzelliğini duyar, yaşarlar her mevsimin. Kış, yeryüzünün kardan bir elbiseyi giyinmesidir çoğu çocuk için. Kar tanelerinin birbirine benzemediğini ve her kar tanesini bir meleğin indirdiğini bilirler. “Kar gibi yağanı”, karlarla yağanı bilirler. Pencereleri, çatıları naif dokunuşlarla tıkırdatan yağmur; yeryüzüne göklerden ihsan edilmiş büyülü bir musikidir onlar için bu yüzden kar ya da yağmur yağarken koşarlar pencere, kapı önlerine, duramazlar dört duvar arasında. Güneşi selamlamak, ay dedenin yüzünü seyretmek saatlerce yahut yıldızları saymak büyük bir haz verir onlara.

Böceklerden bile korkan bazı büyüklerin aksine hiçbir hayvanı korkunç bulmaz çocuklar; yılanlar, aslanlar kurtlar dahi kardeştir, arkadaştır çocuklar için. Ne akreplerden korkar onlar ne örümceklerden. Ağaçlarla merhabalaşır, onlara sarılır;  saksıdan yahut parktan kendilerine bakan çiçeklere göz kırparlar; bulutlarla konuşur, rüzgârlarla oynarlar büyükler bitmeyen dertlerin ağında çırpınırken.

Endişeden uzak, her şeyin yerli yerinde olduğuna iman etmiş bir kalbin sonsuz rahatlığı ile dalarlar uykuya ve bu huzur yansır yüzlerine geceler boyu. Bu yüzdendir uyuyan bir çocuğun yüzüne bakarken büyüklerin duyduğu huzur.

***

Uçsuz gök hiç çırpınmaz başlarının üstünde, tedirgin su gürültüyle çarpar. Sonsuz dünyaların kıyısında çığlıklarla, oyunlarla buluşur çocuklar.

(Rabindranath Tagore)

Günler geceler böylece geçer cennet bahçelerinden kalan bir huzur ile. Uzun sürmez, vakit gelir, bir hazırlık başlar bir telaş büyüklerde. Her şeyi bilen, her şeyden anlayan çocuklar bu kez anlamaz neyin telaşıdır bu, sezerler sadece. Bir sabah, beton duvarları renkli boyalarla süslenmiş, etrafı demirlerle çevrilmiş kocaman okul bahçesinde çığlık çığlığa, gürültülü zil sesleriyle bozulur büyü.

Çalan ders zili değildir de bir tahliye borusudur sanki. Kalabalıklar, alkışlar, kahkahalar, suni tebessümler arasında bir el çeker alır çocuğu, melekler gibi yaşadığı cennetten. Her şeyi ezelden kalbine işlenmiş bir ilimle hatırlayan, hisseden çocuk ruhu sanki farkındadır başına geleceklerin, kendisine yapılacakların ve bu yüzdendir ağlayışı çoğu çocuğun, okulun ilk günü.

Yeryüzüne iniş, çocuğun ilk ayrılığıdır cennetten; okulun ilk günü ise çocuğun içindeki cennetten ilk ayrılışıdır. Yeni bir dünyaya adım atar bütün çocuklar okuldaki ilk günde. Yeryüzünde tadılacak sayısız hüzünlerin ön sözüdür okulda ilk gün; değişmenin, değiştirilecek olmanın acısı kanatır körpecik kalpleri. Bu yüzden o gün gözyaşları sel olur, bu yüzden o gün yaprakları içine kapanır pek çok çiçeğin.

Büyüklerin adına gerçek dedikleri dünya, üşütür bir eylül sabahı her çocuğun içini.

Ezelî bir ayrılıktır okula başlamak, ezelden ayrılıştır. Orada;  duvarları yüksek, gürültülü, geniş okul bahçesinde, hoparlörlerden çıkan sesler arasında saksıya alınmış bir bitkiye dönüşür çocuğun ruhu, akvaryuma konan bir balık, kafese konmuş bir kuşa dönüşür. Anne baba uzaklaşır, kuşlar, çiçekler uzaklaşır, yağmurlar, bulutlar ay dede ve yıldızlar uzaklaşır git gide.

Ümitle beklenen cumalar, yerini bırakır çabucak gelen pazartesilere. Neşeyle gelen şubat tatilleri, yaz tatilleri; bırakır yerini yeni dönemlere, sınıflara.

Her gün, her hafta, her ay, her sene biraz daha alışır çocuk okula ve eğitilir orada. Bir kez bile dağ başına çıkmadan ezberler dağ isimlerini atlaslardan. Bir kez yunmadığı nehirlerin ezberler uzunluğunu, öğrenir nereden doğduğunu, nereye döküldüğünü. Bir kez ufkuna bakamadığı, sahilinde yürüyemediği denizlerin haritalarda yerlerini bulmayı öğrenir. Uzak kıtaların, okyanusların adlarını sayar durur sınavlardan önce yollarda, sınıfında, uykusunda.  Çiçeklerin yerine renkli kitaplara, gökyüzüne bakmak yerine sınıf tavanlarına bakar. Bir zil sesi ile girer beton duvarlar arasına, başka bir zil sesi ile ayrılır soğuk duvarlar arasından. Rakamları da tanır sonra ve inanır en çok rakamlara.

Kantin, tost ve test arasında attığı her adımda biraz daha geride kalır çocukluğun billurdan ülkesi, her sene biraz daha değişir bakışları, yüzü elleri, sesi, kalbi. Tatil kitaplarındaki, ders kitaplarındaki çocukların yüzüne benzeyen bir yüz bulur kendisine, onların bakışlarına benzer bir bakış.

Öğrenir yaşını dünyanın, tarihini insanlığın, hesabını paranın, yaşın. Yağmur ve kar nasıl yağar öğrenir, yumurtadan civciv kaç günde çıkar öğrenir. Ağaçlar yeşermiş midir yol kenarlarında, okul bahçelerinde, çiçekler açmış mıdır parklarda, bayırlarda, bulutlar hep başka başka mıdır gökyüzünde, fark etmez. Kar, beyaz kâbustur; yağmur, doğal afet.

Kediler hastalıklı, köpekler kuduz, böcekler zararlı, yılanlar zehirli, kuşlar gürültücüdür onun dünyasında da. Hayret etmez gördüğü hiçbir şeye, hayret edilesi şeyler de söylemez, söyleyemez zaten. Mevsimlerin isimlerini sayar, günlerin, ayların isimlerini ve kutlanacak haftaları. Aferinler alır.

Unutur dilini fıtratın, kâinatın. Unutur kendisini çocukluğunda.

Büyüdü, akıllandı derler okula başladıktan sonra, kalmadı afacanlığı, ağabeyi de böyleydi, ablası da böyleydi.

***

Çocukluğuna veda edemeyenlerimiz müzmin çocuk unvanı ile hayatlarını sürdürse de kimimiz az, kimimiz çok ama hepimiz okullarda büyüdük, en çok okullarda yitirdik çocukluğumuzu. Okul sıralarında, teneffüslerde, sınavlarda unuttuk çocukluğun dilini.

Dünyanın her yerinde çocuklar, okullarda büyütülüyor en çabuk. Çocukluk en çabuk okullarda unutturuluyor.  Okul kapısından içeri adım atar atmaz geride kalıyor çocukluğun, fıtratın muhteşem ülkesi ve başlıyor dünya yolculuğu.  

Belki bir gün seçmeli çocukluk dersi de eklenir müfredata, unutmasınlar veya arada hatırlasınlar için çocuklar çocukluğunu.

mevlid'i okumak

 

Büyük, merkezî camilerin bahçe duvarlarında; işlek kaldırımların kenarlarında kitapların satılmaya devam ettiği yıllardı. Meydan Camisinin Şemsi Sivasî türbesi tarafındaki duvarlarda esans ve tespih yanında bir de kitaplar sergilenirdi satılmak üzere. Kapakları incecik ve renkli, formaları tel zımbalı, içi resimli bu kitaplar çoğunlukla birkaç yayınevi tarafından okuruna sunulurdu. O dönemde de vardı kitapevleri, kırtasiyeler ancak bu kitaplar daha ziyade okurunu cami önlerinde bulurdu.  Kerem ile Aslı, Emrah ile Selvi, Leyla ile Mecnun gibi halk hikayelerinin neredeyse tümünü bu sergide bulmak mümkündü. Gençlerin teveccühü bu seriye olsa da hemen yanı başında Dua Mecmuası, Namaz Hocası, Namaz Sureleri, Hazreti Ali Cenkleri, Kan Kalesi gibi kitaplarla birlikte mutlaka Mevlidi Şerif'e rastlamak mümkündü bu mekanlarda.  

Her ne kadar türlü vesilelerle mevlid ve mevlid şekeri gibi kelimeleri duymuş olsak da bizim neslin Mevlid'i iki kapak arasında gördüğü ilk mekanlar galiba bu türden yerlerdi. Mevlid'e yabancı değildik zira Mevlid Kandilimiz vardı ve Miraç, Berat geceleri kadar önemliydi bu Mevlid Kandilinin olduğu gece de. Ayrıca neredeyse okula giden herkesin ya sınıf arkadaşı yahut uzaktan tanıdığı, ismi Mevlüt olan birileri veya ailesinde bir Mevlüde teyzesi, halası, ninesi mutlaka vardı.

Mevlid yahut halk arasındaki söylenişiyle Mevlüt; hem çarşıda, pazarda, okulda evde hülasa hayatın içinde bir kelimeydi hem de birlikteliklerin, hüzünlü veya sevinçli günlerin tam ortasında Yasinlerle, Fatihalarla, salavatlarla peş peşe anılan manevi değer taşıyan bir kelimeydi çocukluğumuzda. Bu kelimeyi güzelleştiren unsurlar arasında şüphesiz çocuk ruhlarımıza sinen gül suyu kokusu ve kâğıt fişeklerle ikram edilen beyaz şekerlerin de payı büyüktü. Bilhassa ramazanlarda Mevlid okunacak camilerden mutlaka haberdar olunur, teravih namazı o camide kılınır, gül kokuları ve şekerlerle dönülürdü evlere.

Sünnet merasimlerinde hatta bir dönem düğün merasimlerinde bile davetiyelerin vazgeçilmez kelime grubu haline gelmişti "Mevlid-i Şerif'i müteakiben yemek" ifadesi. Asker uğurlanırken Mevlid okunduğu da olurdu, cenazenin kırkı çıktığında da. Hac dönüşlerinde de illa Mevlid okutmak adettendi. Mevlid okunurken ara ara kulağımıza gelen Türkçe kelimeleri yakalasak da anlamak gibi bir çabamız olmazdı çoğu zaman. Sırlı bir dünyadan gelen hikmetli nağmelerin ahengine bırakırdık çocuk kalbimizi, düşüncelerimizi. Kuran, Mevlid ve dua; ortak hislerle bir araya gelen insanların kendilerini sükunete, sonsuzluğa, iyiliğe terk ettikleri bir meclisin huzura yönelen sesiydi yalnızca. Mevlid okunur, Peygamber anılır; Mevlid okunur, dua edilir; Mevlid okunur dünyanın kasveti geride kalırdı büyük küçük herkes için.

***

Mevlid'in aslında Peygamber'imizin hayatını, ona duyulan sevgiyi konu alan bir şiir olduğunu, şairini, yazılma sebebini ise ancak lise çağlarımızda fark ettik. Ders kitabımızdaki Mevlid beyitleri kendiliğinden yerleşti kalbimize, zihnimize birkaç okuyuştan sonra. Mevlid'in sınıfta dahi okunabileceğini de o yıllarda sesi güzel olan arkadaşlar sayesinde anladık. Yalnızca Süleyman Çelebi'nin değil başka şairlerin de Mevlid yazdıklarını üniversite yıllarımızda öğrendik. Mevlid'i bir metin, şiir olarak okudukça, anladıkça ona ve şairine olan hürmetimiz, muhabbetimiz de büyüdü.

***

Bazı isimlerin, metinlerin, şiirlerin toplum zihninde kabul görmesi, insanların inanç dünyasında yer edinmesi mutlaka her millette, her dönemde rastlanılabilen bir durum ancak Süleyman Çelebi'nin Vesîletü'n Necât'ının bu denli büyük bir kabullenilişle yüzyıllar boyu aynı heyecan ve samimiyetle insanımız tarafından okunması, kana karışması ve kalpte yer bulması; eserin dil ve biçim özelliklerinden çok ötede bazı yaklaşımlarla izah edilebilir düşüncesindeyim zira Süleyman Çelebi'den önce Mevlid yazan şairimiz olduğu gibi sonra da yazılan Mevlidler mevcut. Üstelik Mevlid; yalnızca Türkçeye, Türklere has bir tür de değil. Bazen anlatım biçiminiz değil, neyi hangi niyetle anlattığınız önemlidir. Sanırım burada eseri yazdıran ruh, yazan kişinin samimiyeti ve niyeti bütün şeklî unsurların önüne geçiyor. Yazarın hislerinden, dünyasından, çabasından bir şeyler kelimelere sinerek okurun dünyasında aynı canlılıkla yer buluyor.  Bu yönüyle kalıcılığın, ölümsüz eser kaleme almanın sırrını da ifşa ediyor diyebiliriz Vesîletü'n Necât için. Süleyman Çelebi elbette bir edebî eser ortaya koyma amacıyla Mevlid'i yazmadı, belki de bu yüzden Mevlid bilinir, Vesîletü'n Necat bilinmez; Mevlid bilinir Süleyman Çelebi bilinmez halk arasında. Zaten bu tarz metinlerin sahipleri ne isimlerinin derdindedir ne de sanatsal bir eser ortaya koyma derdinde.  Lakin söz erbabı olmanın ve çağları aşan metinler bırakmanın kelime işçiliğinden ibaret olmadığını, ruhu olan ve ilhamını kalpten alan sahih sözün ruhlarda ve kalplerde yer bulduğunu da ispat eden bir yeri var Mevlid'in edebiyatımızda.

***

Sözden, sesten, nağmeden, şekerden, gül suyundan öte manevi bir kişilik aslında Mevlid ve kendisine tutunan herkesin ortak sesi, sevincinin veya kederinin şahidi. Mevlid; hepimiz için arınmaya, kurtuluşa ve hakikate çağrı. Hayatın, dünyanın, ömrümüzün bizleri karşı karşıya getirdiği her durumda altında toplanıp gölgeleneceğimiz bir şemsiye. Bir sığınak olduğu kadar bir tepki ve var oluş biçiminin de iması Mevlid merasimleri. Peygamberimizi yâd etmenin, onun biricik hikayesini tekrar tekrar dünyamıza nakşetme çabasının, dünyanın faniliğinin ve ebedî hakikatin hatırlanması için bir vesile. "Biz"i görme, "O"nu unutmama çabasının tezahürü biraz da.

***

Artık cami duvarlarındaki kitap sergileri yakın tarihin siyah beyaz fotoğraflarında kaldı yalnızca. Buralarda sergilenen halk edebiyatına ait diğer kitaplar da sahafların tozlu raflarında yalnızca meraklılarını bekliyor fakat Mevlidler, ilgili kitapevlerinin raflarında daha özenli baskılarla okuruna kolaylıkla ulaşabiliyor. Üstelik Mevlid, bazı merasimlerde bazı insanlar tarafından okunan ve huşu ile dinlenen bir metin olma vasfını da aşarak edebiyat hatta musiki meraklılarının da ilgi odağı haline geldi. Evet, artık okullarda, akrabalar arasında ismi Mevlüt ya da Mevlüde olan kişiye daha az rastlıyoruz; evet, Mevlid merasimlerindeki ikramlar biraz değişti, güncelleşti, zenginleşti. Çocuklar yahut gençler Mevlid okutulan camilere akın etmiyor eskisi gibi. Mevlid; düğün, nişan, asker uğurlama merasimlerinden de silindi silinecek gibi fakat dünyalarında, hayatlarında Mevlid'e yer ayıranlar bunun yalnızca bir gelenek olmadığının farkında ve sadece Mevlid okuyan değil Mevlid'i okuyan olma çabasında zihinler, kalpler var günümüzde. 

1 Temmuz 2022 Cuma

bir varmış bir yokmuş

Mekânlarda geçiyor ömrümüz açık yahut kapalı, dar veya geniş. Yaşadığımız, çalıştığımız, misafirliğe gittiğimiz, eğitim aldığımız, geçerken uğradığımız yerler işliyor kendi yolunun haritasını adımlarımıza, resmini kalbimize. Farkına varmasak da sürekli değişse de tıpkı eşyaya olduğu gibi mekânlara da bir şeyler siniyor ömrümüzün tılsımından. Mekânlar bizi kendi şekilleriyle biçimlendirirken biz de mekânları kendi rengimizle süslüyoruz ve bağlanıyoruz birbirimize görünmeyen bağlarla. Ferdî tarihimizin küçücük kalelerine, sığınıklarına dönüşüyor; bir bağ kurduğumuz, havasını teneffüs ettiğimiz, kendisinden bir şeyler alıp kendimizden bir şeyler verdiğimiz mekânlar. Yolumuz yıllar sonra tekrar düştüğünde mazisi bizde saklı bir mekâna, karışıyor gerçek ve rüya zihnimizde birbirine. Bir hayal perdesi kendiliğinden seriliyor önümüze ve izliyoruz kendi geçmişimizi, bir yabancı gibi.

Dinle solgun bahçenin kalbe anlattığını

(Ziya Osman)

Bazen birkaç sokak ötede bazen dağlar ardında, seneler sonra uğradığınız bir köyde bir kasabada yahut şehirde, bir köşe başında aniden kalbiniz yavaşlar, zamanın ve hayatın gerisine düşersiniz eski bir evin önünde. Damarlarınızda kan yerine o andan itibaren anılar dolaşmaya başlar, işte çocukluğumu bıraktığım ev, dersiniz şayet yanınızda birileri varsa.

Yollar, gökyüzü değişmiş olsa da bir iz ararsınız etrafta gördüğünüz her şeyde, burada yaşadığınıza dair bir şahit. Yarısı kaybolmuş bahçe duvarı, yaşlanmış meyve ağaçları, paslanmış pencere demirleri ve boyası solmuş asla çalamayacağınız kapı; yıpranmış bir fotoğraf gibi alır götürür sizi uzak bir zamana, uzak dünyalara. 

Kulağınızda anne, baba, ağabey, abla, kardeş sesleri, çocukluk arkadaşlarınızın neşeli çığlıkları önce yankılanır, sonra uzaklaşır. Varlığı belirsiz ürkek serçeler havalanır ne yana dönüp baksanız. Irmakların, dağların, denizlerin ardında kalmış bir masal âlemidir çocukluğun yaşandığı ev, mahalle; zamanın dışında başka bir dünya. Mezun olduğunuz mahalle okulu; ekmek, gofret, leblebi tozu aldığınız bakkal; kızakla, bisikletle indiğiniz yokuş, peşinde ayakkabı eskittiğiniz lastik top, gri bir hayal olur dalgalanır önünüzde.

Şayet çocukluğunuzun geçtiği ev çoktan yıkılmış, yerine yeni binalar dikilmiş ise yahut çok uzaklarda, başka şehirlerde kalmışsa yine de kaybolmaz, silinmez o mekânlar hafızanızdan. Ya rüyalarınızda çağırır sizi bahçesine ya hayallerinizde. Dünyanın neresinde, kaç yaşında olursanız olun, sizi terk etmeyen, sizi kendisine çeken, size kendisini hatırlatan bir efsun vardır çocukluğunuzun geçtiği mekanlarda, evlerde.

Çocukluğundan kopmayan, kopamayan çoğu kişi için çocukluğun geçtiği yerleri ziyaret etmek; hayatın dik yamaçlarında oturup nefes almak gibidir, puslu bir aynanın önünde yorgunluk ve şaşkınlıkla dünyanın faniliğine yeniden inanmak gibi.

Ben de yaşadım buralarda, dersiniz kendi kendinize sessizce; ben de oyunlara tutundum gerçeklerden daha fazla, ben de bayramlar eskittim çocuk kalbimde, tatiller bitirdim bu odalarda bu sofada, bu sokakta.

Sanırsınız ki adım atsanız içeri, yeniden çocukluk günlerinize döneceksiniz; sanırsınız ki o sihirli kapının ardında, olduğu gibi duruyor eski eşyalar ve zaman. Sanırsınız ki birkaç adım ötede çocukluğun bütün kokuları, tatları, sevinçleri, saflığı.

Bir çocuk yaklaşır yanınıza dilsiz ve mahzun, sizin çocukluğunuzdur.

***

Çocukluğumuzun geçtiği yahut kaldığı ev ne kadar önemli ise bizim için, o ev için de çocukluğunu onun çatısı altında geçirenler o kadar önemlidir. Çocuklar kadar ne süsleyebilir ki bir evin pencere, kapı önlerini? Çocuk seslerinden, gülüşlerinden başka hangi sesin yankılanması mutlu eder evleri? Evlerin, bakımsızlıktan değil çocuksuzluktan çürür tavanı, tabanı ve çocuk seslerinden değil, sessizlikten çatlar, yıkılır duvarları. Hiç değilse odalarında bir çocuğun büyümesine şahit olmamış ev; suyu kesilmiş bahçe gibidir, balıkları göçmüş ırmak gibi.

Çocukla şenlenir bahçeler de evler gibi, çocuklar için yuva kurar saçak altlarına serçeler. Güneş çocuklar hatırına kurutur balkonda, bahçede serili çamaşırları. Çocuklar için iki oda bir sofa evlere talip olunur, çocuklar için bahçeler çevrilir, bahçelere ağaçlar dikilir. Huzurla tüter içinde çocuklar uyuyan evlerin bacaları, çocuklar için ocaklarda şükürle kaynar tencereler. Çocuklar içindir çiçekler, çiçekli yorgan yüzleri, yastık kılıfları. Çocukla ruhuna ruh üflenir odaların, evlerin; çocukla anlamını bulur dört duvar ve bir çatı.

Çocukluk nasıl insanın anayurdu ise çocukluğun anayurdu da çocukluğun geçtiği evdir.

Küçücük ilk adımlar orada atılır dünyaya, ilk tebessüm orada gelip konar yüzümüze, ilk kaybedişler hayata dair, ilk hüzünler, ilk zaferler orada yaşanır. 

Oradan, çocukluğumuzun geçtiği evden adım atarız dünyaya, gençliğe, hayata. Dirseklerimizdeki kızarıklık,  dizkapaklarımızdaki ilk yara orada oluşur. Orada duyarız ilk kez yağmurun sesini, sobanın nefesini, kışın ayazını, baharın şarkısını…  Çocukluğumuzun geçtiği ev, hayat bilgisi derisini almaya başladığımız ilkokulumuzdur biraz da. Hayat boyu anlamı içimize kök salan kelimeleri burada işleriz kalbimize. Anne, baba nedir; kardeş, ağabey, abla neresine düşer kalbimizin o evde öğreniriz. Arkadaş, oyun nedir; o evde tanırız. Ufacık bir dünya olsa da küçüklüğümüzün geçtiği ev, büyük dünyanın içerisine kurulmuş; orada talimini yaparız hayatın, ayrılığın, sabrın, hastalığın, acının, kaybetmenin, yalnızlığın. Ufacık bir dünya olsa da o ev, büyür bizimle, genişler zihnimizde çoğalan anılarla.

Çiçeğin rengi soldu, bitti şarkısı kuşun

(Ziya Osman)

Çocuklar büyüyüp de evlerinden ayrıldığında, başlar duvarların rengi solmaya, kapılar gıcırdamaya. Çocuklar taşınır taşınmaz eski evlerinden başka şehirlere, mahallelere; pencere önlerinde çiçekler solmaya yüz tutar, ağaçlar kurumaya. Çocuklar evden ayrılır, serçeler çatılardan, ağaçlardan. Issızlaşan evlerden, her mevsimin rüzgârı bir taş, bir tuğla alır götürür bilinmez nereye.

***

Çabucak geride kalıyor ninniler, oyunlar, oyuncaklar, yollar, sokaklar, evler, seneler… Yalnızca çocuk sesimizi, yüzümüzün rengini, kalbimizin neşesini süpürmüyor zaman; yaşadığımız, gördüğümüz, tutunduğumuz her şeyden de bir parçayı kopararak geçiyor üzerimizden. Sayfalarını yalnızca bizim çevirebildiğimiz ve asla kimselere gösteremediğimiz bir albüm oluyor maziye dair her mekân hafızamızda.

Bir rüyaya, masala dönüyor mazi, yürüdükçe bizler dünya üzerinde ve eşyalar, nesneler, mekanlar sessiz sedasız uzaklaşırken bizden, silinmiş harfler gibi kalıyor izleri hayat defterimizde.

Çocukluğumuzun geçtiği evler, mekânlar; çocukluğumuz kadar uzakta olmasa da önlerine vardığımızda hepsinin kulağımıza fısıldadığı ilk cümle: Bir varmış, bir yokmuş...

26 Nisan 2022 Salı

kalbin kâğıda işlediği oya

 Önce ayrılıklar ayrıldı dünyamızdan, hemen ardından hasret terk etti kalbimizin ovalarını. Anadan, babadan, oğuldan, memleketten, dosttan, yârdan uzağa düşmenin sızısını duymaz oldu ruhlarımız. Sözlüklerde kaldı gurbetin, acizliğin, yoksunluğun, kimsesizliğin anlamı. Iraklar yakın oldu, yabanlar aşina  ve özlemler bitti, gurbetler bitti. 

Ahşap çerçeveleri ile odaları süsleyen solmuş resimlerin, bir bayram münasebeti ile uzak şehirlerden yollanmış kartpostalların izleri silindi duvarlardan. Çoğumuz için değeri kalmadı işlenmiş mendillerin, içli şiirlerin, manilerin, dağların yücesine baktıran türkülerin. 

Önce ayrılıklar ayrıldı dünyamızdan ve en sonunda mektuplar. Hasretin olmadığı dünyada mektuplar neye yarar? Saklanmaktan, okunmaktan yorulan ama eskimeyen mektuplar; hamaylı gibi döşte aylarca  taşınan mektuplar... 

Yalnızca kağıt, kalem, zarf ve puldan ibaret değildi muhakkak mektuplar. Mektup; zarfa konularak yollanan can parçası, çaresizliğin nişanesi, biraz göz nuru ve çokça yürek sızısıydı. Mektup, mahrem sığınağıydı imkansızlığımızın. Yolu beklenen, gelmeyince hüzünlendiren, gelince sevindiren, önce satır satır, cümle cümle okunan; ardından kelime kelime, harf harf ruha dokunan ümitlerin iksiriydi mektup. Sesini taşıyamasa da sahibinin, konuşurdu mektuplar gönderilen kişiyle başka bir dil, başka bir mecaz ile. Yalnızca selam, kelam, hâl, hatır değildi mektuplarla gönderilen, alınan. İçimizdeki dünyanın aralanan kapısı, açılan penceresiydi mektuplarda sıralanan her cümle, her kelime. Mektup bizden uzaklaştıkça kendimizden, kendimizle baş başa kalmaktan uzaklaştık, kendimizi seyretmekten beyaz sayfalar üzerinde yahut bir başkasının ruhunu dinlemekten mahrum kaldık. 

***

Mektup selam söyle benden sılaya

(Sivas Türküsü)

Sözün, takatin, sabrın, dünyanın bittiği yerde başlar mektup ve okuyan kadar yazana dahi bir teselli, bir merhem yaşamanın açtığı derin yaralar için. Mektup, bütün eksikliklerimizi, yarımlıklarımızı karşımıza alıp kanatmak kendimizi, deşmek yaralarımızı; bir büyülü ayna bir başkasını seyreder gibi seyrettiğimiz kendimizi. Mektup, dünya köprüsünden geçerken karşıya, altımızdan akıp giden zamanı durdurup başka bir mekana, kalbe sığınma arzusu; yüklerimizi üzerimizden bırakma isteği bir süreliğine olsa da. Uzletin köşesinde, kimseye anlatılamayacak ve tarifi yapılamayacak ağırılar sardığında kalbimizi, etrafımızdaki her şeyin kenarına düştüğümüzde, sesimiz bile bize yabancılaştığında, kelimeler gündelik anlamından sıyrılarak özüne döndüğünde içimizde, kağıt ve kalemin büyülü çağrısına edilen icabet mektup. Belki de bu yüzden ya gecenin en karanlık yerinde yazılır mektuplar yahut kimselerin görmediği sessiz bir kenarda. Kimseler görmesin isteriz mektup yazarken yüzümüzdeki, ellerimizdeki, bakışlarımızdaki efsunu zira mektup kadar mektubun içi kadar mektup yazmak da  mahrem bir hâldir. 

Elbette konuşmak da hafifletir yükünü insanın, dertleşmek, yürümek de. Bir türkünün nağmesine kapılmak, bir şiirin ahengine boyanmak, bir hayalin kanadına tutunmak teselli vermez olduğunda içimizdeki fırtınaya, sığındığımız son dulda kıyı, son limandır mektup. Konuşmanın değil, susmanın; ağlamanın değil yutkunmanın ülkesidir mektup yazdığımız mekan. 

Kervanlar dolusu hediye neyse uzaklardan gelen, satırlar dolusu mektup da odur bekleyen için. Yazılmak ve okunmak değildir mektubun her zaman muradı; ulaşmak haber taşımak da değildir bir diyardan bir diyara. Mektup; çiçek gibi, ağaç gibi canlıdır; nefes alıp verir, büyür, serpilir, çoğalır, çiçek açar ama solsa da yazıları kurumaz. Kokusu, ruhu, kalbi de varsa mektupların bu yüzdendir. Kalemin mürekkebinden, kağıdın rengine; harflerin şeklinden, cümlelerin sıralanışına kadar hep bir şeyler saklar, sezdirme çabasını taşır mektup ki yazılandan ziyade yazılmayan, söylenenden ziyade söylenemeyen çoğaltır mektubu, değerli kılar. Kendine susup başkasına konuşmanın adıdır mektup bazen. Mektup, gerçekten dokunmasıdır bir kalbin başka bir kalbe ve ruhların sarılması en çok mektuplarla mümkündür belki de. Mektupta yazılı olanlar değil, mektubun kendisidir aslolan. Mektup; kalbin, ömrün bir parçasıdır zarfa konularak yollanan. 

Harflerin sesli, sesiz, ünlü ya da ünsüz diye ayrılmadığı ancak noktanın virgülün dahi tek tek sayıldığı, okuyanına  ve yazanına göre değişen özge bir alfabesi, lisanı vardır mektupların. Kelimelerin anlamının sonsuzluğuna, yazının söz gibi uçup gitmeyeceğine bizi en çok inandıran mektuplardır belki de. Gece okunduğunda anlattığı başkadır mektupların, gündüz okunduğunda başka ve kelimeleri her okunduğunda yer değiştirir, libas değiştirir. Yazanın parmak izi, okuyanın içinde çiçeklenen gizidir mektuplar. 

Sabrı, beklemeyi, hasreti tanısak da yaşarken; tahammülü ve ümidi bize mektuplar öğretir. Kalemin ve kağıdın azizliğini mektuplar fısıldar bütün acılardan geçip de vurduğunda sükunetin sahiline ruhumuz. Fakirin, zenginin; sultanın, kölenin eşitlendiği ender makamlardandır bir mektubun eşiği.  Titreyen parmaklarla bir mektuba başlamak, bir zarfı açmak heyecanla, umutla yahut beklenmeden gelen bir mektubun büyüsüne kapılmak ve bir mektup geç kaldığında endişeye kapılmak hâlen hayatta olduğumuzun, hayata inandığımızın ispatıdır biraz da. 

Dünyaya uğramışlığımızın, hâlden hâle boyanmışlığımızın anısı ve eskimeyen gerçeğidir mektuplar;  ellerimizle, kalbimizle dokunabileceğimiz. Mektup; dünyamızdan dünyaya düşen mahrem bir gölge ve kederimizin, sevincimizin, ümidimizin, hayal kırıklığımızın mahcup şahidi, bizi bizden sonrakilere taşıyan büyülü bohça.

***

Kalemin kağıda işlediği kalp oyası, zarflarla diyardan diyara uçan, sahibine varıp varamayacağı bile meçhul ürkek bir güvercindi mektup kim tarafından kime gönderilmiş olursa olsun. Kiminin ucu yanmış ayrılığın ateşinden kiminin kenarında kurumuş birkaç damla gözyaşı... Yazanın parmağıyla, bakışıyla işlenmiş diye her harf, her cümle; koklanırdı, katlanıp zarfının içinde saklanırdı, açılıp tekrar tekrar okunurdu. Vefanın uzakta parlayan solgun yıldızı, sevginin ve ümidin karanlık köşelerde solmayan çiçeğiydi mektup birilerine gönderilse de gönderilmese de. 

***

Kime yazıyorsun bu mektubu? Elinde hiçbir adres yok...

(Cemil Meriç)

Kendine yazdığın ve okuduğun uzun bir mektuptu kalbin, rutubetli bir sandığa kilitli. Adını ve adresini unutarak okudun hiçliğini ömrünün kıyısında. Kelimeler, cümleler işledin yazgına acının oyasından, vakitsiz yağmurlarla yazıları birbirine karışan. Varlığından bir nişan, yokluğundan bir mecaz saydığın özlemlerin ve boğazına düğümlenen çığlığın mezarı oldu rüzgara bıraktığın her sayfa. Dilin varmıyor söylemeye, elin uzanamıyor artık kaleme. Yazdığın mektupları kıyısız bir denize bıraktın, yazamadığın mektupların dalgasında boğulurken kalbin. 


15 Nisan 2022 Cuma

yara

Bazı kelimeler vardır, telaffuz ederken hatta aklımıza geldiğinde dahi bir sızı oluşturan kalbimizde yahut bir ürperti duyuran bedenimizde. Anlamından ziyade çağrışımları, yaşanmışlığı, bizdeki karşılığının ağırlığıdır bu kelimeleri bizim için farklı kılan. Ya saklanır her şey o kelimeyi hatırlar hatırlamaz yahut hücuma geçer mazi sığınağını terk edip anılar. Yara, böyle bir kelimedir ve biz yeryüzünde dolaştıkça, nefes alıp verdikçe anlamı sürekli değişir; sızısı, resmi başkalaşır dünyamızda. Yara; yaşamanın, içinden geçtiğimiz zamanın ve hikayenin mecazıdır, kökü ruhumuzun derinliklerinde dolaşmış bir yumaktır. Bizimle büyür, değişir, eskir ve yürür bizimle yaralarımız.

Kimi geçer kimi kalır yaranın. Kimi konuşur, konuşturur sahibini ele verir kimi gizlenir, lal eder sahibini saklanır karanlığında hatıraların. Kimi yaralar kendiliğinden oluşur yüzümüzde, dilimizde, tenimizde, kimileri aşinalardan yadigardır kimileri biganelerden. Bazı yaraların merhemi olsa da bazıları merhem kabul etmez, bazı yaralar gül gibi taşınsa da sinede bazıları mahremdir kalbin en derin yerinde. Bazı yaralar tuza müpteladır bazıları dağlanmadan dönmez iyileşmeye. Çocuğun, gencin, yaşlının, zenginin, fakirin, gurbettekinin, sıladakinin herkesin bir yarası olduğu gibi var olan, can taşıyan hatta var olan her şeyin de bir yarası vardır aslında. Duvar yaralanır, gül yaralanır. Var olmanın nişanesi, yaşamanın belirtisidir yara. Yaşamak bir yaradır tenimizin üzerinde kabuk bağlamayan ve dünya yaralanmaların diyarıdır herkes, her şey için.

Öyle nazenin öyle naif bir beden ve kalptir ki insanoğluna bahşedilen; yaranın, yaraların sağanağında tamamlarız ömrümüzü saklansak bile kendimizin duldasına. Diz kapağımızda, elimizde, kolumuzda, ruhumuzda, kalbimizde yaralarla yürürüz dünya çölünde. Kapananları, uykuya yatanları, iyileşenleri illaki vardır yaraların ancak yara gider yeri gitmez. Yararının nasıl hafızamızda bir yeri varsa, yaranın da hafızası vardır ve unutmadığı gibi unutturmaz kendisine vatan seçtiği hiçbir yeri. Köklerinden yeşeren ağaçlar gibi istila eder bir kez kendisine kapısını açan her bahçeyi. 

Şiirler, şarkılar, hikayeler, mesneviler, filmler, romanlar hep bir yaranın şerhi, hep bir yaranın dilidir kendisini söyleten. Yaradır şairin ilhamı, neyzenin nefesi. Yaradır bir "ah"a yükleyerek bütün acıyı, âşığa unutturan kelimeleri. Geçmişin kalbimize, ruhumuza çizdiği haritadır yara, yalnız ehli görür ve anlar onun dilini. Aynı olmasa da benzer yarayı taşıyanlar aşinadır birbirine başka başka ülkelerde, başka asırlarda yaşamış olsalar bile.  

Ey tabib elden gelirse yaremi gel emleme

Yâr elinden gelmedir bu yareyi merhemleme

(Seyranî)

Dışarıdan bakıldığında sezilmese, bilinmese de her yara bir anıdır ve her yara bir hikâyedir küçücük dünyamızda çiçeklenmiş. Yaraya alışmak, yaşama alışmaktır ve yarayı durmadan kanatmak, hayattan kaçıp kendi dünyamıza sığınmaktır biraz da zira yara, sahibini yabancılaştırır her şeye, kendisine bile. Nereye, neyle açılmış olursa olsun yara bir hatırlatıştır, sınır çizgisidir hakikatle aramıza çekilmiş. 

Biz yaramızı, yaralarımızı seçmeyiz çoğu zaman; bir anlık dalgınlık yahut küçük bir hata veya tedbirsizlik sonucu yara gelir ve bulur bizi. Yara hep vardır, bizi bulmadan önce de. Faniliğin bizimle konuştuğu dildir, hayatın kalbimize çize çize işlediği kelimenin harfleridir yara. 

Dört harfli ve iki heceli bir kelime olsa da yara, içimizdeki lügatte anlamını sürekli tazeler, yeniler, çoğaltır. Kimi yaraların Lokman'da dahi yokken merhemi, kiminin merhemi kiminin yarasında derç edilmiştir. Bazen yâr, yaradır yârsızlığın bir yara olması gibi. Bazen dost bazen dostsuzluk yaradır yalnızlığın aynasında. Ayrılık bir yaradır mesela ezelden işlenmiş ruhumuza dünyevi vuslatların merhem olmadığı. Hasret de bir yaradır en mutlu anlarda bile kıymıktan kanatlarıyla kana bulayan içimizi. Gurbet, yaradır büyüğüyle küçüğüyle. Anlamak ve bilmek de yaradır; bilmemenin kalbimizi kanatarak attığı düğümden daha çok sızlatır içimizde bir yerleri. Sahipsizlik, yalnızlık, ümitsizlik, çaresizlik, yoksulluk, varsıllık yaradır sessizce en derinimize uzatan köklerini. Gitmek de yaradır, gidememek de. Söz de yaradır, sükût da ve zaman, zannettiğimizin aksine ilacı değildir iyileşmeyen yaraların, bizzat sebebidir. Zaman; kalbimizin, tenimizin üzerinde yürüyen ve dokunduğu, değdiği her şeyi çizen, yaralayan cam kırığı. Ölüm, kurtuluş olsa da görünen, görünmeyen bütün yaralardan; geride kalanlar için bir yaradır mezar taşlarında kanayan. 

Merhem dediğimiz, derman sandığımız, yaramıza sardığımız hiçbir şey, hiçbir yarayı iyileştirmez üzerini kapatsa, acısını dindirse de. Çünkü yara dünyadır, dünyadandır. Merhem yalnızca tesellisi, ümididir yaranın.  

Hep şikayet etsek de yaralarımızdan, yaraların sızısından çoğu yara, sarıldıkça değil sevildikçe güzelleşir ve teslim oldukça azaltır sızısını. Yarasını bağrında taşıyanın, bağrına basanın merhemle kalmaz işi. 

Yaralarımız kadar yaşarız yeryüzünde. Yaralarımızdan döküldükçe dünyaya benliğimiz, ömrümüz kendi hakikatini kazanır. Yarası olmayanın, yarasını bulmayanın ömrü yüktür kalbinde, omuzlarında.

Yüz yerde yüz yaram var

El sanır sağ gezerim

(Elazığ Türküsü)

Herkesten, kendinden dahi sakladığın yaraların gözyaşına sığınarak dinliyorsun batan güneşin ilahisini. Diline hücum eden sözleri söylemeye takatin kalmadı. Dağladığın yaralar, sıradağlar gibi uzanıyor kısacık ömründe, ruhunun vadilerinde. Tuz dökülen yaraların kurtlanmayacağını, dağlanan yaraların kapansa da iyi olmayacağını biliyorsun oysa. Dağların, ağaçların, kuşların, çiçeklerin dahi yaralarını görüyor, sızılarını duyuyorsun. Kaç yaralı ceylan varsa masallarda vurulmuş, kalbi kalbinde atıyor. Bir yaralı keklik çırpınsa bir türküde kanı senin yaprağına damlıyor. Anlıyorsun yarasız yaşanmadığını, dolaşılmadığını dünya ormanında. 

İyileşmeyecek yaraları bahçene, toprağına davet eden sendin. Ölmek için değil yaşamak için izin verdin ruhunda göğeren yaralara. Sendin elindeki merhemden saklayan yarasını. Taşlar, dikenler, çalılar arasından karanlıklarda yuvarladığın ruhunda; zehirli oklara, hançerlere sunduğun kalbinde oluşan kabukları kavlatarak çağırıyorsun artık aydınlığın adını. Yara kapanırsa unutmaktan korkuyorsun unutmaman gerekeni. Tanımadığın yaraların acısından tanıdığın acıların yarasına sığınıyorsun. Yakaramıyorsun, dilin yaralı; ellerini açamıyorsun, avuçların yaralı, başını kaldırıp da göğe bakamıyorsun, yüzün yaralı. 




5 Nisan 2022 Salı

üşümek

Eşiğimize erken düşmüş yorgun sonbaharın aydınlığında, yazdan kalma bir dalgınlıkla araladığımızda bir anda kapıyı veya sabahın bereketini davet etmek için açtığımızda pencereyi yahut bir ikindiüstü tutulduğumuzda ansızın rüzgara, yağmura bir ürperiş, bir titreyiş sarar kalbimizden başlayarak bütün bedenimizi. O anda silinir  çoğu zaman tebessümü hayatın, ayak seslerini de yanına alarak uzaklaşır içimizdeki kalabalık. Orada öylece kalıveririz çaresizliğin ve aczin kıyısında. Aldığımız her nefes eriyecek de olsa buzdan kalelerini kurmaya başlar ruhumuzdaki yalnızlık ülkesine. Üşümek, gelir ve ölümü hatırlatan soğuk kollarıyla önce sarar bedenimizi sonra ilerler damarlarımızda cam kırıkları gibi.

Üşümek, birdenbire hem dört yanımızdan hem içimizden yeşererek bizi kuşatan bir sarmaşıktır bağlar ayaklarımızı, yollarımızı, işgal eder savunmaya hazırlıksız yakalanmış topraklarımızı. Üşüdüm, der bırakırız dünyayı bir adım gerimizde. Üşüdüm, der bembeyaz durgun bir âleme düşeriz yalnız ve sessiz.

Bazen dışımızdan içimize doğru sarar bizi üşümek hissi bazen içimizden dışımıza doğru. Yutkunmak isteriz, yutkunamayız; konuşmak isteriz kelimeler donar dudaklarımızda. Nerede, ne zaman tutarsa tutsun bizi üşümek; çağrılmadan, haber vermeden gelir daima. Üşümenin soğuk parmakları dokunduğunda parmaklarımıza telaşlı bir seyircisi oluruz kendi ürperişimizin, titreyişlerimizin. Kimi gelir ve geçer üşümelerimizin kimi yoldaş olur kalbimize, ruhumuza. Üşümek; ayrı ayrı, renk renk. Dünya, bitip tükenmek bilmeyen üşümelerin yurdu. 

İçimizden, yanımızdan ayrılan herkes, her şey çoğu zaman telafisiz bir üşümeyi bırakarak bize, gider gittiği diyara. Gözlerimiz üşür beklemekten bir meçhulü, kulaklarımız soğuktan olduğu kadar sessizlikten de üşür bazen. Dizlerimiz, ayaklarımız üşür meçhule giden yolları arşınlamaktan. Yürüyünce, mekan değiştirince, sıcak bir sobanın dizinin dibine koşunca, üzerimizi sıkı örtünce, bir bardak çay içince yerini tatlı bir yorgunluğa bırakan üşümelerin yanında bir de büyük üşümeler vardır kapasak da pencereleri, kapıları bir şekilde gelip otağını kuran ve konakladığı yeri mesken tutan.

Elimizi tutan babamızın sıcacık eli bırakmak zorunda kaldığında elimizi, annemizin dizinden kalkmak zorunda kaldığında başımız veya duldasından uzağına düştüğümüzde yakın bulduğumuz kalbin, üşümenin her rengi soğuk bir desene dönüşür içimizdeki aynada. Üşümek, terk edilmektir tek başına hayatın ortasına.

Mevsim ne olursa olsun üşüye üşüye büyürüz, üşüye üşüye yaş alırız yeryüzünde.  Öylesine dilimize düşen bir türkünün de üşüttüğü olur bizi öylesine karşımıza çıkan bir şiirin de.

Çok üşürdük hep üşürdük üşümekti bütün yaşadığımız
Üşürdü ellerimiz aşkımız sonsuz uzun sakallarımız
(Turgut Uyar)

Sevincin rengi ansızın kaçıp da saklandığında Kafdağı'nın ardına, beklenmedik bir veda sahnesinin ortasında bulduğumuzda kendimizi, avuçlarımızı kanatan cam parçalarının elmas olmadığını öğrendiğimizde, acılarla dolu renksiz bir hayata uyandığımızda bir güzel rüyanın en güzel yerinden ve içimizi ısıtan sesler silindiğinde içimizden, buz tutar bakışlarımız, üşürüz. Efsununu yitirdiğinde bütün sözler ve tebessümler, kuşların sesi kesildiğinde ve sararıp solduğunda ümitlerle büyüttüğümüz bütün çiçekler, bir kötü haber aldığımızda ansızın, sarıya döndüğünde bahçemizdeki ağaçlar, savrulur yangınlara uzattığımız ellerimiz, üşürüz.

Mevsimlerin, zamanın atıyla dalsa da sokaklarına şehirlerin, rüzgarların kanatlarında dağlarına tırmansa da köylerin, üşümek hep zamansız ve mekansız bir zelzeledir sarsan ruhumuzu. Biz her ne kadar onu kışın kardeşi, rüzgarın, ayazın dostu, yoksulluğun nişanesi bilsek de yoktur üşümenin dostu, kimsesi. Üşüyenler kadar yalnızdır üşümenin de kendisi.

Üşümek; dışında kalmaktır bütün şehirlerin, kasabaların, köylerin, evimizin ve odamızın. Üşümek; ötesine savrulmaktır ümitlerimizin, hayallerimizin; ansızın yabancısı olmaktır yaşamanın. Yoksulluğun ve yoksunluğun bazen de hastalığın, yaranın ruhumuzda büyüyen dikenidir üşümek. Üşümemek için kurarız yuvamızı, evimizi, köylerimizi, kentlerimizi. Üşümemek için çalışır, çabalar, terleriz ucu görünmeyen yokuşlarda. Çocuklar üşümesin diye anneler, babalar ömrünü yorgan eder onların ömrüne. Üşümekten korkuyoruz çünkü o, verdiği her şeyi tekrar isteyişi hayatın, terk edişi bizi dünyanın, açlık kadar büyük terbiyecisi insanlığın. Üşümekten korkuyoruz çünkü o, ayrılık kadar ölümün de hatırlatıcısı.

Üşümek bir yabancının soğuk elleriyle dokunmasıdır ruhumuza en tenha ve hazırlıksız vakitte. Üşümek bir rüzgar, yalnızlık ve çaresizlik kuşlarının kanatlarından yüzümüze savrulan. Üşümek, ayrı düşmelerin uğuldayan ormanında kaybolmak; sessizliğin içimizde sürekli büyüyen çığlığı. Üşümek, her geçen gün renkleri silinen hayatın kalbimize düşürdüğü ağıt, yaprağını yüzümüze döken yalnız ağacın suskun şiiri. Üşümek, göze almaktır yaşamayı.

Üşümekten, üşümelerden nasibini alan yalnızca bizler değildir şüphesiz. Her şey üşür, ya soğuktan ya düştüğünde uzağına kendisinin. Üşüdüğünden titrer gökyüzünde yıldızlar, üşür yeryüzünde libasını rüzgara kaptırmış ağaçlar. Üşür parklarda, saksılarda uzak iklimlerin misafiri çiçekler. Dağ üşür yankılandığında bir mazlumun feryadı sinesinde, taş üşür rastladığında taşlaşmış bir kalbe. Dağda kurt, yuvada kuş üşür. Irmaklar akar, denizler dalgalanır üşümemek için. En sıcak evler, odalar üşür uğurladığında sahibini başka diyara. Sevgiler, hasretler, sevinçler de üşür ne kadar hazır olsalar da kışa, ayaza. Her şey üşür; kitaplar, defterler, sayfalar, cümleler, yanlış manaları sırtında taşımaktan yorulan kelimeler ve yerini yadırgayan noktalar, virgüller de.
Kış gelir, virgül üşür
(Ülkü Tamer)

Hayata değil, üşüten rüyalara uyanıyorsun her sabah açtığında gözlerini. Ellerine baktığında bir yabancının ellerini görüyorsun, aynaya baktığında başka başka insanların yüzlerini. Beklediğin kelimeler yorgun kelebekler gibi uzak baharlardan kopup dönmüyor hazan görmüş bahçene. Kim baksa gözlerine üşüyor, üşüyorsun. Üşüyor sesini duyan serçeler. Kim seslense adınla bir ürperti sarıyor içini. Alıp da verdiğin her nefes, derin bir iç çekiş gibi. Havada donuyor âhın yükselemeden göğe. Üşümesin diye dualara sarıyorsun kalbini bilmediğin nakışlarla örülmüş. Üşümesin diye kalan günleri ömrünün, çıkmıyorsun içinden sokağına hayatın. Yaslandığın her duvar üşütüyor sırtını ve dokunan her el titretiyor ellerini. Yalnızlığın, yoksunluğun, bitmeyen bir buz çölünün ortasında yaşamak zorunda kaldığın küçük kıssanı hiçliğe taşıyorsun ve geçsin diye üşümen toprağı düşlüyorsun.

ocak 2022