hüseyn kaya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hüseyn kaya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Şubat 2026 Pazartesi

SATI BİBİ

 Hüseyn Kaya

Köyün en aşağısında, şosenin hemen kenarında toprak damlı o ev, yaz kış hep sessizdi. Ara sıra az ilerisinden duran köy otobüsleri, yazları tozu dumana katarak geçen traktörler bile bu evdeki sessizliği bozamazdı. O evi ziyaret etmek; onun için köy içinde başka bir köye gitmek gibiydi. Üç kişi yaşıyordu evde, üç yaşlı insan: anneannesi, dedesi ve dedesinin kız kardeşi Satı Bibi. Anneannesiyle dedesi çoğunlukla ev, bostan, tarla işleriyle meşgul olurlardı ve eve geldikten sonra birkaç cümlenin ardından susarlardı. Satı Bibi, evin diğer sakinleri döndüğünde ya kendi köşesine ya da odasına çekilirdi. Hani ara sıra tavandan gelen tıkırtılar ya da tandırdaki ateşin çıtırtıları olmasa sessiz bir filme dahil olmak gibiydi o evde vakit geçirmek. Anneannesi ve dedesinin onu sevmediğini bile düşünürdü her ziyaretten sonra. Oturma odasının badanalı duvarında kibrit kutuları ile yapılmış resim çerçevelerinin içinde diğer torunların resimlerini gördükçe bu düşüncesi biraz daha ağır basardı. Bazen de suçu kendinde, ailesinde arardı. Babaannelerinin evi köyün en yukarısındaydı. Her yaz oraya gelir, günlerce kalır, ahır, ağıl, tarla işlerine yardım eder sadece şehre dönmeye yakın günlerde birkaç saatliğine ziyaret ederdi anneannesini ve dedesini. Bazen bu ziyarete annesi de eşlik ederdi. Böyle zamanlarda yaşlıların tavırlarının annesine karşı da aynı olduğunu sezerdi. Annesinin çocukluğunu, gençliğini gerçekten bu evde geçirip geçirmediğini bile sorgulardı sessizlik çölünde. Belki de bu insanların mizaçları böyleydi. Neyse ki Satı Bibi vardı ve ortalıkta kimse olmayınca özlemini, sevgisini, ziyaretten duyduğu sevincini kısa cümlelerle de olsa belli ediyordu. 
Hiç evlenmemişti Satı Bibi zaten görme engelli biriyle kim evlenirdi ki? Bu evde emanet gibi, sığıntı gibi yaşadığı her hâlinden belliydi ama alışmış olmalıydı bu hayata. Sanki huzurun, sükunetin hüküm sürdüğü başka bir hikâyenin içinden bu dünyaya gelmişti. Âmâ olması onun için büyük bir sıkıntı gibi görünmüyordu, bir kez bile şikâyet ettiğini duymamıştı bu durumdan. Satı Bibi’nin gözleri sonradan mı görmez olmuştu yoksa doğuştan mı böyleydi? Her ziyaret öncesi bu soru aklına geliyordu lakin kimseye soramamıştı. Satı Bibi’nin üzüleceğini düşünerek onunla da bu konuyu hiç konuşmamıştı. 
Toprak damlı eve doğru attığı her adımda sessizlik büyüyordu. Kimi zaman inatçı bir sineği elinin tersiyle kovalıyor kimi zaman önünden kaçan bir kertenkeleye elindeki değnekle sataşıyordu. Köy yerinde değneksiz gezilmezdi. Herhangi bir evin, bostanın kenarında ansızın bir köpekle göz göze gelmek mümkündü. Güneş etkisini azaltamaya başlamıştı ki anneannelerinin evin kapısı karşıdan göründü. Evin hemen önündeki küçük kuru dereyi geçer geçmez artık hedefine ulaşmış sayılırdı. Adımlarını biraz daha hızlandırdı çünkü Satı Bibi evin az ilerisindeki çeşmenin yanındaydı. Bu manzaraya aşinaydı, gündüz vakitleri Satı Bibi namazda değilse ya dışarda hindilere, tavuklara yem veriyor olurdu ya da namaz hazırlığında. Dereyi koşar adım indi, Satı Bibi kendine doğru yaklaşan ayak seslerini fark etmiş, sesin geldiği yöne dönmüştü bile.
-Bibi ben geldim, dedi. Ver elini öpeyim. 
Acemisi olduğu bir mutluluk konmuştu Satı Bibi’nin boşluğa yönelmiş yüzüne. Çocuk, henüz kurumamış elini öptü yaşlı kadının. Satı Bibi, her zaman olduğu gibi ellerini onun yüzünde gezdirdi, sonra bağrına bastı:
-Büyümüşsün yine maşallah, hoş geldin, dedi. Her sene az daha büyüyorsun. Annen iyi bakıyor herhalde sana. Ablalarını geçeceksin az daha büyürsen he mi?
Yaşlı kadın, çocuğun ellerini küçücük bir kuşu tutuyormuşçasına avuçlarının içine aldı. Nazar değmesin diye dualar okudu ve yüzüne üfledi çocuğun. Ardından yine ellerini çocuğun yüzünde gezdirdi, hafif terleyen yüzüne dökülen saçlarını eliyle bir tarafa doğru taradı. Çocuk, yılda bir kez gördüğü bu ilgi ve şefkatten memnundu. El ele tutuşarak eve doğru yürümeye başladılar. O kısacık mesafede Satı Bibi; çocuğa annesini, babasını, kardeşini sormayı ihmal etmedi. Eve girdiklerinde anneannesi ocak başındaydı, meşguldü. Dedesi ortalıkta görünmüyordu. Eşikten içeriye adım atar atmaz Satı Bibi çocuğun elini bıraktı ve duvarı takip ederek avludaki sekinin yanına kadar gidip oturdu. Yeleğinin cebinden çıkardığı boncukları aşınmış tespihini eline alarak bir şeyler okumaya başladı. Satı Bibi hep böyleydi, varlığını hatırlatmak istemiyor gibiydi kimseye. Şayet dışarda ise kapının önündeki tuz taşında, içerde ise sekinin bir kenarında tedirgin bir kuş gibi tünerdi. Satı Bibi’nin yanına oturdu çocuk. Ne okuduğunu anlamaya çalışıyordu bir yandan. 
Anneannesi, onun geldiğinden habersiz, bir yandan terekteki tabakları düzenliyor bazen ocağın başına dönüyor, tencereyi karıştırıyordu. Çocuk yerinden kalkarak ebesine yaklaştı:
-Ebe, ben geldim dedi. Annemin, ablalarımın işi vardı. Onlar şoseye indiğimiz sabah otobüs beklerken uğrayacaklar. 
Anneannesi, elini oradaki bezlerden biriyle sildi ve torununa uzattı. Ardından yanaklarından öptü:
-Gelsinler de ne zaman gelirlerse gelsinler, o evin işinin bittiğini görmedim ki hiç, diyerek işine döndü. Yemek hazırlıyor olmalıydı. 
-Yardım lazım mı ebe, dedi çocuk. Yapacağım bir şey var mı? 
Anneannesi koluyla sekinin bittiği yerdeki direği işaret etti:
-Şuradaki dastarı sekiye ser, hamur tahtasını da üzerine koy illa yardım etmek istiyorsan. Yoksa otur bibinin yanına. 
Dastar, dediği sofra beziydi ninesinin ve ekmek tahtasını da tepsinin altına koyarlardı. Köyde neredeyse bütün sofralar bu şekilde kurulurdu. Babaannesinin evinde iki kedi vardı ve hamur tahtası kurulur kurulmaz gelip altına girerlerdi. Kedi bile yoktu bu evde. Keşke olsa biraz onunla vakit geçirirdim diye düşünmüştü ki hamur tahtasının yaslandığı direğin az yükseğinde taşa benzeyen bir şey gördü. Direğin bir kenarına sıkıştırılmış gibiydi. Uzanabileceği bir yerde değildi. Anlam veremedi taşa benzeyen bu nesneye. Hoyrat, garip bir duruşu vardı bu şeyin. Sormadan edemedi:
-Ebe, buradaki taş ne işe yarıyor?
Ebesi başını bile kaldırma ihtiyacı hissetmedi bu soruyu cevaplamak için. Dedesinin de ebesinin de kulağının az işittiğini biliyordu. Belki de duymamıştı ebesi. Sofra bezini serdi, üzerine hamur tahtasını yerleştirdi. Ebesi tepsiyi getirip tahtanın üzerine koyarken konuştu:
-Taş değil o, kuru dalak… Sığır dalağı…
Kurban Bayramı’nda kaburga kemiklerinin tuzlandığını ve örtmenin altına iple asılarak kurutulduğunu biliyordu. Kışın çorbalara konurdu bu kemikler. Kurbanda koyun kesilmişse onun gözlerinin de kurutulduğunu biliyordu. Kuruyan gözler bir ipe takılır ve çocuklar hastalandığında çimdirme suyunun içine konurdu. Göz değmesine iyi geldiğini söylerdi annesi. Dalağın kurutulduğunu ilk kez duymuştu. Satı Bibi tüm sakinliğiyle olduğu yerde oturuyordu. 
Sofra hazır olduğunda dedesinin eşikten içeri adım attığını gördü ve yanına koştu, elini öptü. Diğer dedesi gibi tütün kokan elleri yoktu ama onun parmakları kadar sert ve kocamandı elleri. Artık ezberden cevap verdiği birkaç soru da dedesi sordu, ardından avludaki çeşmede ellerini yıkayarak sofraya oturdu. Sessizlik derinleşiyordu git gide. Ebesi küçük bir tabağa böldüğü yemeği Satı Bibi’nin önüne yarım yufka ekmek ile bırakmıştı bu esnada. Satı Bibi tespihini yeleğinin cebine koyduktan sonra eliyle tabağı, ekmeği yokladı. Kaşığı buldu ve yemeğe başladı. Boşluğa dönük yüzü, şükür ve saadete açılan bir pencereydi. Önündeki sofrayı unutmuş, onu izliyordu. Dedesine ve ebesine karşı küçük kalbinde büyük bir sitem belirdi o an. Neden sofraya onu da davet etmiyorlardı ki? Neyse ki Satı Bibi hâlinden memnundu. Sekideki sofrada iki yaşlı ve bir çocuk hiçbir şey konuşmadan yemeklerini yediler. Aslında sadece onlara eşlik etmek için oturmuştu sofraya, yine de birkaç lokma aldı ve kenara çekilip Satı Bibi’yi izlemeye devam etti. Çabucak bitirmişti tabağındaki yemeği. 
Biraz daha beklese akşam karanlığına kalabilirdi. Dedesinin, ninesinin elini öperek köyden ayrılacakları günün sabahı şoseye inmeden önce uğrayacaklarını yeniden söyledi. Satı Bibi’nin yanına gitti ve ellerini tutarak sessizce konuştu:
-Bibi, yine geleceğim. Tek gelmeyeceğim bu kez; ablalarım, kardeşim, annem, babamla geleceğiz.
Satı Bibi oturduğu yerden kalkmadan çocuğa sarıldı, kokladı, eliyle yüzünü, saçlarını okşadı birkaç kez:
-Ayağına taş değmesin kuzum, Hızır yoldaşın olsun. Geldin gönlümüzü şen ettin, Allah da senin gönlünü şen etsin, dedi. 
Eve girerken dış kapının kenarına dayadığı değneğini eline aldı kuru dereyi geçerek babaannesinin evine doğru yola koyuldu. Her adımda sessizlik biraz daha geride kalıyordu. Başka bir dünyadan ait olduğu dünyaya doğru yürüyordu. Değneğini bazen omzuna koyuyor, bazen baston gibi kullanarak adımlarına dahil ediyordu. Anneannesinin evini ziyaret etmek, köyde geçen günlerin sonuna yaklaştıkları anlamına geliyordu. Dizleri ezilmiş, incelmiş pantolonunu, seneye giyemeyeceği naylon ayakkabılarını burada bırakarak döneceklerdi birkaç gün sonra. Kış gelinceye kadar köy aklından çıkmayacaktı. Kuzuları özleyecekti, gözeleri, bayırlardaki pınarları, kayalardan aniden havalanan yabani güvercinleri, kapıdaki köpeği, sofra tahtasının altındaki kedileri, yusufçuk kuşlarının sesini… Yol boyu etrafa baktı, tütmeye başlayan tandır bacalarına, sürü sürü uçan kuşlara. Sığırcıkların, ağustos böceklerinin ve adını bilmediği kuşların seslerine kulak verdi. Eve döndüğünde güneş kaybolmaya yüz tutmuştu. Kapının önündeki yaşlı köpek, onu görünce yattığı yerden zincir sesleriyle kalktı, üzerindeki tozu bir hamlede silkeledi, sevgi gösterilerine başladı. Amcalarının, yengelerinin ve onların çocuklarının sesi ablalarının seslerine karışıyordu. Köpekle biraz ilgilendikten sonra kapının önündeki acı pınarda elini, yüzünü yıkadı, içeri girdi. Evde olmadığının kimse farkında bile değildi. Herkes bir şeylerle meşguldü tandırın etrafında. Tandırın az önce yakıldığı belliydi çünkü İçerde hafif bir duman ve is kokusu vardı. Annesi tandırın başından ayrılarak geldi:
-Nasıllar, iyiler mi deden, eben?
-Aynı, dedi her zamanki gibiler. Satı Bibi de iyi, ben zaten en çok onu seviyorum o evde. Beni sadece o seviyor. Onlar diğer torunlarını daha çok seviyorlar.
Annesini üzmüştü bu sözler. Yeniden tandır başına döndüğünde çocuk da peşinden gitti:
-Anne, o kuru dalak senin zamanında da var mıydı o evde, ben ilk kez gördüm, dedi.
Annesi bir yandan tandıra çalı çırpı ilave ederken cevap verdi:
-Satı Bibi’nin dalağı o. Nasıl ilk kez gördün. Senelerdir orda duruyor. 
Bu cevabı beklemiyordu çocuk. 
-Satı Bibi’nin değil sığır dalağı imiş. Taş gibi bir şey. 
-Tamam işte, onu bibim kullanır. Ocaktır bibim, başka köylerden bile ona gelirler o dalak için. 
Çocuk etraftaki tüm seslere kulağını tıkamış annesini dinliyordu:
-Seni hiç dalak tutmadığı için haberin yok bu işlerden. Dalaklananların uğrak yeridir anamgilin ev. 
Dalak tutan arkadaşlarını biliyordu. Kuzuları otlatırken uzun süre koşunca ya da hızlı yürüyünce bazı arkadaşları karnında bir yeri tutup acıyla kıvranıyorlardı dalağım tuttu, diyerek. Bir keresinde karnı ağrıdığında arkadaşları ona da söylemişlerdi senin dalağın var diye ama umursamamıştı. Annesi devamını getirmedi anlatacağı şeylerin. Bir süre etrafında gezindi, yeni şeyler söylemesini bekledi ama annesi için çok da önemli bir mesele değildi sanki bu. Annesi, oğlunun hareketsiz ve sessiz bir halde beklediğini görünce devam etti:
-Satı Bibi ocaktır.
Bilmece, tekerleme gibi bir cümleydi bu. Ocak ve Satı Bibi arasındaki alaka bir türlü yerine oturmuyordu aklında, muhayyilesinde.
-Ocaktır yani şifa dağıtan biridir ama sadece dalak tutanlar gelir ona. Satı Bibi dalaklarını keser ve dalağı kesilen kişiyi bir daha dalak tutmaz. Duran emminin de dalağını kesmişti zamanında. Başka başka köylerden ona dalak kestirmeye gelirler. 
Ocak kelimesinin karşılığı biraz şekillenmişti zihninde fakat aklı iyice karışmıştı çocuğun. Gözleri görmeyen biri, insanların dalaklarını nasıl kesiyordu, canları yanmıyor muydu dalağı kesilenlerin. Kuru dalakla bunun ne ilgisi vardı? Satı Bibi’nin iyileştirdiği isimleri sayıyordu annesi arada. Anlattıkları büyü veya mucize gibi şeylerdi annesinin. Gözleri sonuna kadar açılmış pürdikkat annesinin anlattıklarını dinlemeye devam ediyordu. Bir an boş bulundu ve heyecanla annesinin sözünü kesti:
-Peki, nasıl dalak kesiyor ki? O yaşlı ve gözleri görmeyen biri.
Annesi sabırla ve biraz da gururla anlatmaya devam etti:
-Dalak tutan kişi Satı Bibi’nin önüne uzanır ve karnını açar. Satı Bibi eliyle ağrıyan yeri bulur, ardından o direkteki dalağı ağrıyan yerin üzerine koyar. Bu esnada okur, üfler. Kuru dalağın üstüne okudukça bir çuvaldız batırıp çıkarır. Bu işi defalarca yapar. 
-Çuvaldız batmaz mı, dedi çocuk hayretle.
-Hayır, dedi annesi. Çuvaldızı sonuna kadar batırmaz. Şişleyip geri çeker. Benim çocukluğumda bıçakla yapardı bu işi ama bıçağı kaybetti bir ara. Sonradan çuvaldızla devam etti. 
Annesi anlattıkça hayreti ve Satı Bibi’ye olan hayranlığı artıyordu çocuğun. 
-Dedem, ebem kesse ya gelenlerin dalaklarını ya da dalak böyle kesiliyorsa neden herkes bibimi yoruyor, dedi.
Tandır başındaki son işlerini de yapan annesi ilk kez oğlunun yüzüne bakarak konuşuyordu:
-Herkes dalak kesemez, ocak olmak lazım. Satı Bibi el almış. Eskiden köy köy gezen dervişler varmış, ben de hatırlamıyorum. Satı Bibi daha çocukken bir derviş alayı gelmiş, dedengile misafir olmuş. Bibimin halini görünce dervişlerden biri ve ona dalak kesmeyi öğretip el vermiş. Muhannete muhtaç olmasın, demiş. Dalağı kesilen kişi Satı Bibi’ye ufak tefek bir şeyler bırakır. Elin vergisi canın sevgisi…
Tıpkı anneannesinin evinde yaptığı gibi sofra dastarını serdi avludaki büyük direğin yanına, hamur tahtasını üzerine koydu, etrafına minderleri dizdi. Kadınlar için ayrı, erkekler için ayrı bir sofra kurulurdu bu evde. Ekmeğin, ayranın, kaşıkların ve tabakların sofraya dizilmesine yardım etti. Dışarda hava kararmaya dönmüş, içerde gaz lambaları yakılmıştı. O, yalnızca Satı Bibi’yi düşünüyordu. Ne çok şey öğrenmişti bir günde. Bunları sınıf arkadaşlarına anlatsa kimse inanmazdı. Belki sadece Yasemin inanırdı. Yasemin zaten her şeye inanırdı. Öğretmenine anlatsa o da inanmazdı böyle şeylere. Zaten evimizde televizyon yok, dediğinde öğretmeni bir tuhaf bakmıştı. Şimdi bir de Satı Bibi’yi anlatacak olsa… Daha fazla soru sormadı annesine. Gaz lambasının aydınlattığı avlu onun için bambaşka bir dünyaya dönüşmüştü o akşam. Satı Bibi’ye el veren dervişleri düşünüyordu. El vermenin ne olduğunu düşünüyordu. Satı Bibi’nin ellerini düşünüyordu, onun avuçlarının içinde kendi ellerini… Kadınlar da avlunun bir kenarında yemeklerini yemişler, avluyu toparlıyorlardı gaz lambasının ışığında. Yengelerinden büyük olanı ayaklarını uzatmış, çocuğunu dizlerine koyduğu bir minderin üzerine yatırmış uyutmak için sallıyordu. Bir yandan da kısık bir sesle ninni söylüyordu:
Hu hu hu derviş
Derviş bir gelin almış

6 Şubat 2026 Cuma

Ezelî Bir Tanışıklık, Ebedî Bir Muhabbet ve Hürmet


 

Hüseyin Kaya

Dünya her zaman güneşli bir yaz sabahıyla karşılamaz insanı. Bazen hikâyemizin kahramanı değil, izleyeni oluruz. Gündüzlerin gecelerden daha uzun olduğu zamanlar vardır hepimizin ömründe. Rüyalar yorumsuz, hayaller uzak, gerçekler ise anlamsızdır böyle zamanlarda. Yolun kıyısında oturur ve bir ses bekleriz, bir fısıltı, küçük bir işaret belki… Yeniden yürümeye, yola düşmeye bizi davet eden bir el yahut hâlimizi anlayacak bir bakış, yorgun başımızı yaslayacak bir omuz ararız. Tüm yollarımız kapalıysa, elimiz kolumuz bağlıysa hiç değilse bir kalbe ahımızın, sesimizin değdiğini bilmek isteriz. 

Kimi zaman da dertsizlikten dert çıkarırız, dünya boğar her hâliyle ve uzaklaşmak isteriz içinde bulunduğumuz her şeyden. Zamanı, mekânı geride bırakmak ve sonsuzluğu solumak isteriz. Böyle zamanlarda gönül bahçesinin kapılarını bize aralayan, dinginliğin sahilinde bizi misafir eden, biz anlatmadan bizi anlayan ve ruha, kalbe şifa sunan birkaç insan ya vardır ya yoktur etrafımızda. Hüseyin Akkaya, benim için böyle bir ağabey, dost ve hocadır her şeyden evvel ve bitmez tesellilerin limanı, huzurun istasyonudur.

Yalnızlığa kanat çırpan kuşların

Âşiyânı ben olurum her akşam

                        Hüseyin Akkaya

Bazı insanlar vardır, yaşadıkları şehri güzelleştirir.  Şehre anlam, sokağa ruh, zamana kıymet katarlar. Bu insanlarla aynı şehirde, aynı çağda hatta aynı dünyada yaşadığımızı düşünmek, hafifletir hayatın yükünü. Biliriz ki kendimize bile söyleyemediğimiz şeyleri emanet edebileceğimiz bir insan var yeryüzünde. Biliriz ki anlatmadan bizi anlayabilen bir kalple aynı dünyadayız, aynı şehirdeyiz. Hüseyin Akkaya, bu şehri güzelleştiren ve şehre anlam katan birkaç insandan biridir benim için.

Gönlüm kırık yüküm gam dünya ağır yol uzun

Ne zaman seni duysam kalbimde bir inşirah

                                               Hüseyin Akkaya

Her duruma münasip bir dizesi mutlaka vardır heybesinde. Sözün bittiği yerde seçerek söyler dizelerini. Bazen kendinin olur okuduğu dizeler bazen başka başka şairlerden okur. Bazen bir mesel aydınlığı ile aralar kapıları. Sözleri; kanayan, acıyan yerlere sürmekte mahirdir. Hangi söz hangi yaraya basılmalı, bilir.   Kurduğu her cümle, söylediği her dize insanı, kalbi onarmak içindir. Kelimelerle, şiirle derman sunan bir şifacıdır yaralanmadan yaşamanın mümkün olmadığı bu dünyada. 

Zamanın karanlığında bir ermiş edasıyla yanan sessiz ışıktır o. Hoca, ağabey, dosttan öte bir sığınak, bir yol arkadaşı. Hem söylemeyi hem susmayı öğreten bir derviş. O; kelimeleri bir perde gibi değil, bir pencere gibi kullanır. Onun okuma tarzıyla kulağınıza işlenen bir şiir artık o sesle yerini alır kalbinizde. Ne zaman o şiir aklınıza gelse, bir yerlerde rastlasanız Hüseyin Akkaya’nın sesiyle birlikte gelir. Kendisine ait bir şiiri bir kez dilinden dinlemişseniz artık o şiiri başka türlü okumanız, dinlemeniz mümkün değildir.

Yıldız ışığında kayan sözcükler

Bir yanar bir söner ne yapsın şâir

                                Hüseyin Akkaya

Kendisiyle baş başa kaldığı nadir zamanlarda bir dizenin kanatlarında kelimelerle sabahı karşıladığı olur kimseler bilmese de. Kaleminden kâğıda dökülen her mısra, uzaklarda parıldayan bir hakikatin kapısı, yaşanmışlığın mecazıdır. Sözün peşinden yürümek yormaz onu çünkü her kelime, bir yük değil bir yoldaştır ona. İmgeleri çağırırken uykuyu yolcu eder pencerelerden bazı geceler, imgeler onun ruhunun aynasıdır ve o bu aynalarda kendini değil, kendindeki sonsuzluğu arar hep.

Ne desem eksik kalır bittiği yerdir sözün

Her an yeni doğarsın kalbimin aynasından

                                                                                 Hüseyin Akkaya

Biliyorum, tek dostu ben değilim Hüseyin Akkaya Hoca’mın. Onun dostluğu büyük bir nehrin ayrı ayrı kolları gibi kıyısından geçtiği her toprağı yeşerten türden. Her yaştan, her camiadan farklı coğrafyalarda dostları vardır onun gönül haritasında. Her dostuna kalbinin, sevgisinin, merhametinin, bilgeliğinin ayrı parçalarıyla ulaşır.  Kimseyi birbirine benzetmeyen, her bir dostuna kalbinin ayrı bir rengiyle dokunan bir gönül hâli onunki.

İnsanlarla aynı dilden değil, aynı gönülden konuşur.  Kimi zaman dünyadan bîhaber bir çocuk olur yanına sokulan kimi zaman hayatın karmaşasından bunalan bir genç. Yaşlılar, yalnızlar, bîçareler, yoksullar, dertliler için bir ziyaretgâhtır gönül bahçesi.

Yalnızca yakın çevresinin değil; yeryüzündeki bütün yalnızların, mazlumların, düşkünlerin, yoksulların, hastaların derdini ve kederini hissedip onlar için de hüzünlenen bir kalp taşır göğsünde ve onlar için elinden bir şey gelmediği zaman dudaklarında titreyen dualarla, saklamaya çalıştığı gözyaşlarıyla andığı yaralı kuşlar vardır şefkatinin gölgesinde soluklanan. Şefkatten, merhametten bir bulut gibidir tanıyanların üzerinde.  Kimin kendisine ihtiyacı varsa ürkütmeyen bir incelikle onu hisseder ve süzülür üzerine. Bazen bir sabahın ümitsizliğinde ses olur bazen bir öğlenin sıcağında su olur bazen bir akşamın yalnızlığında yaslanılacak omuz olur. İyiliği; görünmezliğin içinde taşır, bir sözle bir ömürlük dostluk kurmanın ustasıdır. 

Sessiz şarkıların nevâsıyız biz

Kırılmış kalplerin duâsıyız biz

                         Hüseyin Akkaya

Her tanışmanın bir hikâyesi vardır dünyada ve bazı tanışmalar aslında yalnızca yeryüzünde karşılaşmadır. Zamanla, mekânla ilgili değildir bu türden aşinalıklar. Gözler değil, ruhlar tanır ve hatırlar birbirini. Hoca’mla tanışıklığımın hikâyesi böyle sessiz ve dilsiz biraz da. Hüseyin Akkaya’nın bendeki hikâyesinin hepsi bir cümle aslında: Ezelî bir tanışıklık, ebedî bir muhabbet ve hürmet… Bizi yeryüzünde yakın kılan şiir de hüzün de teselli de hatta ismimizin birbirine yakınlığı da bu cümlenin içinde.

Farz et yüzyıl yaşadın yüz daha ekle ey cân

Yorumu yarım kalmış bir rüyâ gibi hayat

                                                  Hüseyin Akkaya

Belki onun unuttuğu benim unutamayacağım siyah beyaz fotoğraflar var şimdiden çerçeveleyip gönlümün duvarlarına astığım, zaman zaman önünde durup “ah” dediğim. Sivas terminalinde serin bir gece vakti beni yolcu ediyor Hocam fotoğraflardan birinde, hüzünlü bir tebessümle. Otobüs terminalden ayrılıncaya kadar ayrılmıyor beklediği yerden ve otobüs hareket edince bir dost samimiyetiyle, ağabey sevgisiyle, baba şefkatiyle el sallıyor. Hangi sebeple, hangi ile gidiyorum hatırlamıyorum. Hatırladığım tek şey, seni terminale ben bırakırım, ısrarı Hoca’mın. Bir başka fotoğrafta sabahın erken vaktinde kapıda beni bekliyor. Seni ameliyata ben bırakacağım, cümlesi yürüyor kalbimin üzerinde harf harf, kelime kelime. Yol boyu onun varlığını, yakınlığını bir dua gibi hissediyorum. Bir başka fotoğrafta önce Divriği yolundayız, ardından bir konakta ondan Yunus’u dinliyoruz, yanımızda İbrahim Yasak ağabey de var. 

Eski öğrencilerinden Hüseyin Akkaya’yı dinlerken bazen kendimi nasipsiz hissederim. Keşke Hocamla aynı sınıfta bulunsaydım, onun dersini dinleyen bir öğrencisi de ben olsaydım, onun sorduğu sorulardan sınavlara girseydim, ondan not alsaydım diye. Üniversite sıralarında onun rahle-i tedrisinde bulunmak nasip olmadı belki, lakin ömrümün ortasından itibaren onun talebesi oldum. Son nefesime kadar da ilim ve irfan yolunda onun talebesi olacağım. Böyle bir bahtiyarlığa eriştim. Bu bana yeter.

Kardeşi, dostu, arkadaşı oldum. Hatta bazen evladı gibi hissettim kendimi. Edebiyat, şiir dersi almadım ama hayat imtihanı için ondan insanın, insanlığın, dünyanın en derin hâllerini öğrendim. Benden çok önce yürüdüğü yollara ben henüz adım atıyorken ondan öğrendim hangi yol çakıllı, hangi yol çalılarla kaplı, hangi yol yokuş…

Ne Kerbelâlar biter ne Hüseyin tükenir

                         Hüseyin Akkaya

Her geçen gün biraz daha kuraklaşan bir coğrafyada beni şiire, insana, hayata, dostluğa, ağabeyliğe inandıran birkaç isimden biri Hüseyin Akkaya. İsminden kalbine, ruhuna düşen güzelliğin ve “ah”ın hüznü ile şehrin kaldırımlarını arşınlıyor. Bazen bir gazel bazen kaside bazen bir mesnevi ahengiyle adımlıyor ezberden bildiği sokakları. Yürüdüğü yollarda, oturduğu çay ocaklarında, davet edildiği mekânlarda huzurun, hüznün, yalnızlığın desenleriyle işlenmiş dizeler bırakıyor. Çarşıda, pazarda, dost meclisinde hep hüseynî makamında konuşuyor. Kâh bir Sivas türküsü, kâh bir Yunus ilahisi tütse bakışlarından yine de tebessümün sadaka olduğunu biliyor ve hesapsız dağıtıyor aşinaya, bigâneye. Zaman zaman kalbinden, bakışlarından taşan Kerbela hüznünü silmeye yetmiyor dünyalık telaşlar bile.

Aynalarda yaşamayı umarken, kırılmış aynalarda yüzünü arayan bir derviş. Yıldız ışığında kayan sözlerin merhametli avcısı. Güneşlerin gittiği diyarların hasretçisi. “Efendimiz” kelimesi geçtiğinde bir yerlerde, gözlerini kaçırırsa bakmayın, susarsa sormayın. O artık gözyaşının bile sustuğu bir makamdadır. 

 


31 Ekim 2025 Cuma

külbe-i ahzan’dan (hüzünler evi) seslenen hüseyin kaya

yazan: a. hamza şahinbey
kaynak: nakkasiye.com

Şiir uzak diyarlardan gelir ve konar şairin dimağına. Yazılanın şiir olup olmadığını ve kimin yazdığını dahi bildirir kelimeler. Bunu şiirin okunuşundan çıkarırız büyük çoğunlukla. Aksi takdirde yamalı bir elbise gibi sırıtacaktır ve sırıtır. Bize de bu şiiri! hangi fakir yazdı diye sormak kalır. Burada ise bu tür çağrışım ve zorlamalara gerek duymadan diyorum ki hüzünler evinden seslenen, dergi emekçisi bir şairin sesi ulaştı bize. Sivas ilinde edebiyatla içli dışlı bir hayat sürmektedir zannediyoruz zira geniş çaplı bir bilgimiz yok şair hakkında. Lamure Yayınlarından çıkan Çekil Gideyim Hayat isimli kitabı etrafınca kısa bir giriş yapacağız. Bu vesile ile Kaya’yı olmasa da şiirini bir nebze mahalle meydanına çıkarmanın güzelliğini de nasipleneceğiz.
Hüseyin KAYA lirik bir şair. Şiirlerinde tatlı bir masal havası esiyor. Çağlar boyu söylenen, söylendikçe artan ve güzelleşen sevgilerin şiirleşmesini gördük baştan sona. “Bir hüzün kıssasının ortasında” kırgınlığı ve yaşadıklarıyla “Çekil Gideyim Hayat” yakarışını ve biraz da serzenişini zorlanmadan etkileyiciliği de olan bir dille yansıtmayı bilmiştir şair.
“ne öldüm vebadan ne de üç elma düştü
bu hüzün kıssasının ortasındayım yine”

Hüznü bu denli içselleştiren, sahiplenen şair kitapta yer alan otuz şiir boyunca aynı lirik tavrı, tarzı sürdürebilmiş, bu seviyeyi her şiirinde aynı düzeyde tutabilmiştir. Bir şiirinin diğerinden daha iyi olduğunu düşünmek bile haksızlık olabilir yekdiğerine. Çağın koşullarının değişmesiyle değişen insan algısı, hüzün ve yalnızlığa karşı tutum, eski fakat eskimemiş değerlerin muhabbet mevzuu edilmesi vb. konularda çoktandır değişen duruşa içbükey bir bakış sunuyor şair. Bu şiirleri okurken eski zaman tatlarıyla tatlanıyor dilimiz. Hüzün ve sevmek fiili büyük hayati bir ihtiyaçtan da öteye gidiyor. Şairin hüzne dair dayanak noktası iki ana başlık altında toplanan bu otuz şiirde ziyadesiyle mevcuttur fakat bölümleri ayıran kısımlarda değinilen hadisler de çok şey anlatıyor okuyucuya. Yüzümüz sayfaya döndüğünde başlıkları şu şekilde, diri bir hüzünle buluyoruz:
Hüzünler Evi “sen beni kime bırakıyorsun” Hz. Muhammed (s.a.v.)
Kervanlardan Saklanan “ağlama kızım. Baban bir daha hiç acı çekmeyecek” Hz. Muhammed (s.a.v.)
Hüzne doymuş sözler de ancak bu başlıklar altında filizlenip gelişebilirdi. Kırgınlıkların ortasında kurulan bir şiir dili ile konuşmasına rağmen şair o ucuz ağlama sanatından medet ummuyor. Zaten biz de kalın bir örtü altında aralıksız burun çekerek mırıldanan sözlere şiir demiyoruz.
“Yeniden yaşasam dediğim bir günüm yok
Çekil gideyim hayat çekil gideyim senden”
“Açma bezirgânbaşı kapıyı benim için”
“Bundan sonra bin bahar gelse ne gelmese ne”
Kitabın ilk şiiri Çöl’den alıntıladığım bu mısralar da aslında harf ve başlık değişimiyle tüm kitap boyunca sürmekte, akıp gitmektedir. Şair etkileyici ve kalıp olabilecek mısra-i bercesteler yazmasının yanında en büyük özelliği bütünlüğü olan bir şiir yazmasıdır. Kısa olmasının getirdiği bir güzellik olsa gerek iz bırakan, akılda kalan bir şiirdir bu. Şiirlerini imgeye boğmayan şairin “çekil gideyim hayat” buluşunu da sevmek ile birlikte takdir ediyoruz.
“Mor dağlara saldığın suskun menekşelerin
Ve dağımda patlayan kızıl güllerin için
Ve en çok senin hep en çok senin için
Ben seni ağlayarak gideceğim ülkemden”
Hicret şiirinden alıntıladığım bu dörtlük aslında bu şiirin parçalanamayacağını çok iyi gösteriyor. Yine Nehir şiirine bakarsak;
“Yeryüzünde gördüğüm hiçbir rüya yetmiyor
Hayatı anlatmaya solgun bir çiçek kadar
Yaşadıkça üstüme hep üstüme geliyor
İçimde hıçkırarak ağlayan bir nehir var”
Kitap bu tip kısa şiirlerden oluşmasına rağmen acıyı dillendirmesiyle aslında büyük hacimli, kesintisiz bir şiir gibi duruyor. Ellerinizin arasından akıp gidecek gibidir. Tabi şunu da söylemek gerekiyor tek seferde okunan bu yoğunluktaki hüzün, yorgunluk hissi uyandırabiliyor ve dahi ağırlık hasıl oluyor zihinde. Şair ölçü ile yazdığı şiirlerin yanında serbest nazmı da başarıyla uygulayabilmiştir. Aynı zamanda ölçü ile yazıldığı belli olan şiirlerin mısraları bölünerek verilmesi de şairin kullandığı hoş bir yöntem. Bu ayrıma rağmen okuyuştaki kolaylık ve mısraların birbirini tamamlayıcılığı sayesinde kendine bağlayan yapısı var şiirlerin.
“Bana ne yaşamak de
Ne de denizi anlat
Hiçbir yerinde böyle
Böylece bu hayatın
Hiçbir yerinde aşkın
Her yerinde acının
Ben burada
Kaldım baba
Ben böyle yaşıyorum”
Birkaç alıntı ile şiirin ne dediği hususunda size yol açalım;
“Külüme tutundukça yeniden yanıyorum
Yeniden tutunayım Rabbim bir yol ver bana
Denizi geçenlerin adımları duadır
Ve şiir kanayanın yüreği de bir dua”
Bir köşeye yazdığımız mısraları da böylece sunalım ve şiir kanayan şaire daim olması dileklerimizi Bizim Mahalle’den ulaştıralım.
“Hayat
Ey acı hayat
Ey yaramı dişleyen
Daha çağırma beni
Daha
Çağırma beni”

7 Ağustos 2025 Perşembe

Serazat yahut Son Dönem Dergilerinin Yüz Akı

Ciddi anlamda ilk dergi tecrübemi yaşayalı tam otuz yıl oldu. 1995’te üniversite öğrencisi iken yayımladığımız Rûzigâr adlı dergiydi bu. Daha sonra 2000’lerin başında Sühan dergisini yayımladık ve ununu eleyip eleğini asanlar listesine dahil olduk o günlerden sonra. Yeni dergi düşüncesi zaman zaman zihnimi yoklasa da belki yorgunluktan belki kırgınlıktan bu düşünceyi fiile dönüştüremedim. Ben cesaret edemesem de etrafımdaki gençler, yakınımdaki arkadaşlar ara sıra dergi yayımlama teşebbüsünde bulundular. Bu dergilerin kimi her zaman olduğu gibi birkaç sayı dergiler mezarlığına törensiz defnedildi kimi çeşitli kurumlarla iş birliği içerisinde hayatını sürdürdü.

Dergiler eskiden koro halinde bir şarkıyı söylerken ufuklara bakıp yeni yollar belirlemek için vardı biraz da. Sayfaları sığınaktı çoğu zaman dergilerin, gölgelikti yaşamın kavurucu güneşine karşı. Dergilerle kurulan dostluklar, kardeşlikten öteydi. Her sayı ayrı bir heyecandı, dergiye dahil olan her isim ayrı bir zenginlik.

Ülkenin her köşesinde bir yandan yeni yeni dergiler yayımlanıyor, bir yandan da sessiz sedasız kayıplara karışıyor. Artık eskisi gibi matbaalarda vakit geçirmiyor dergi editörleri ya da sorumluları. Matbaadan alınan dergiler pullanıp, poşetlenip postaya verilmiyor. Gazetelerin kültür sayfalarında yeni dergi haberleri yer almıyor. Köşe yazarları nadirattan bahsediyor dergilerden, özel sayılardan ki bu dergiler de şirket ya da kurum dergileri oluyor çoğunlukla.  

Her Ali Haydar değil her seyfe denmez Zülfikâr

Keçecizâde İzzet Molla

Çok nadir de olsa gücünü samimiyetten ve heyecandan alarak yoluna devam dergilere rastlamak hâlen mümkün. Serazat, bu tarz nadir dergilerden biri ve en önemlisi. Nun Edebiyat dergisi ile tabiri caizse ile stajını tamamlayan kadro şimdilerde Serazat adlı dergi ile Türk edebiyatına hizmet etmeye devam ediyor. Yayıncılık anlayışından ödün vermeden, edebiyat çetelerine bulaşmadan, kimseye yaranma derdine düşmeden, her türlü kâr anlayışından uzak salt edebiyat adına yayımlanan bir dergi Serazat. Yayımlanan onca dergi içinde “dergimiz” diyebildiğim tek dergi. Genç yazarları okumak, ara sıra da olsa yüz yüze tanışıp onların heyecanını hissetmek, eşsiz bir duygu.

Serazat’ı benim için değerli kılan şeylerden biri de eskimeyen öğrencilerimle yeni öğrencilerimin adını aynı dergide görmek, onlarla zaman zaman aynı kapakta, sayfalarda buluşmak, edebiyatın birleştiren, kaynaştıran, tanıştıran, dostluklara vesile olan yönüne şahit olmak.

Dergi, kelimesinin hakkını sonuna kadar veren bir dergi Serazat.


Serazat, sayı 10, 2025

13 Temmuz 2025 Pazar

yitik düşler dergisinin eski sayfaları arasında

ayşe bağca

yayın tarihi: 23.01.2015 14:23 
Kitap Haber

Geçmiş zaman olur ki...
Yazmak kimine yazgıdır, kimine ruhuna biçtiği kaftan, kimine ateşten denizler içinden sürdüğü kağıttan gemi... Yazmak kelamın kaleme biçtiği kader, yazmak aşk içre keder...
Pencerelerimizden daha salkım söğütler çekilmemişken, bir erik ağacı her sabah serçelerle söyleşmeye dururken, yağmur daha incitilmemiş bir toprağa yağarken... Öyle bir zamandı işte, zamanın ne içinde ne dışında.
İnsan ki önce kar suyu, sonra dere, sonra ırmak, sonra denizlerden okyanuslara yol alan bir damlanın serencamı... Ne zaman ki okyanusla buluşur; hem kaybolur hem kendi olur. Okumak akıntı, yazmaksa sandaldır bir bakıma. İşte "hür tefekkürün kalesi" dergilerle buluşmak da bu biteviye akıntıda bulmaktır kendini.
Sene Kasım 2000, posta adresinde Kayseri yazıyor. Elimizde nur topu gibi bir edebiyat seçkisi, adı "Yitik Düşler". Yayın kurulu M. Sait TÜRKOĞLU, Recep Şükrü GÜNGÖR ve Hüseyin KAYA'dan oluşuyor. Tekmili iki yapraktan mütevellit, sıcacık, ruhu dolduran yazı ve şiir şöleni. Araladıkça sayfaları her kelime koca bir dünyaya aralanıyor insanın önünde.
Ben daha lise öğrencisiyken tanışmak kısmet oldu "yitik düşler"le. Yazma aşkının yeni filiz verdiği bir dönemde doğru zemini bulmak elbette çok mühimdir. İşte bu bakımdan dergilerin bir okul oluşu, yazarlığın ve şairliğin çıraklığının icra merkezi oluşu kuşku götürmez bir gerçektir. Elbette ki yetenekler de göz ardı edilmemeli fakat ustaların dizi dibinde kendine şekil verme bahsini asla es geçemeyiz. Okumanın ve okuduğunu anlamanın ve dert edinmenin menbaına inmektir dergiler. Okur ve yazarın dergiyle kurduğu bağ bunun kıymetini bilenler için paha biçilmez bir duygudur.Belki bu yüzden "yitik düşler" en çok benim dergim oldu. Bir yola çıkış, bir kuşanmışlıktı benim için. Yazılar gönderip basılması için beklemekten ziyade değerli ağabeyim M. Sait TÜRKOĞLU'nun derginin arasında küçük kağıtlara düştüğü notlar benim için daha değerliydi. Yazarak şekil bulmanın başlangıcı burasıydı benim için. Bir yari bekler gibi dergi beklemeyi öğreten, postacının bahçe kapısından ne zaman gireceğini pencerelerden izleten, okumayı ve yazmayı sevip özümseten çok değerli bir misyonu vardı bu derginin. Gerçekten de önsöz başlığında olduğu gibi yeniden su yürümüştü dalımıza yaprağımıza.
"Şimdi soğumamış yürekleri bu mütevazi sofraya çağırıyorum. Yükte hafif pahada ağır sermayenizle buyurun." (sayfa:1 sayı:1 Yeniden Su Yürüdü Dalıma Yaprağıma) Bu çağrının anlamı büyüktü. Sır çağrıyı anlamaktan geçiyordu.
Yitik Düşler, çıktığı süre içerisinde pek çok önemli isimle yürüyüşüne devam ederek amatör isimler için de saygınlık uyandıran bir ortam oluşturmuştur. Berat Demirci, Nurullah Genç, Cihan Okuyucu, Mustafa Özçelik, Tayyib Atmaca, Mehmet Aycı,Hasan Ejderha, Hasan Ahmet Gökçe, Cafer Keklikçi, Cevat Akkanat, Bünyamin K., Mustafa Uçurum, Yaşar Elmas, R. Şükrü Güngör ve ismini sayamadığımız o dönem amatör olan günümüzde büyük yazınsal ürünlere imza atmış pek çok ismin varlığını dergide görmek mümkün olmuştur.
Recep Şükrü Güngör'le gerçekleştirdiğimiz küçük bir sohbette kendisi yitik düşler için, "çok romantik bir dergiydi" tanımını kullanmıştı. Yüzümüzde tebessüm bırakan bu tanımlamanın elbette bir nedeni vardı. En içli şiirler, en kalbi yazılar bu sayfalardan göstermişti kendini. Samimi ve kalbe çağrıda bulunan nice eserle belki de bu tanıma neden olmuştur.
Bu dergiye emeği geçen tüm herkese sonsuz teşekkürler...

    HURMA AĞACI/ HÜSEYİN KAYA
    "Keşke dedi, bundan önce ölseydim de unutulup gitseydim" Meryem/24
    yüzümü sırtıma yükle
    yedi deniz on üç ırmak getir ayaklarıma
    aşk adına ne varsa al götür benden
    vur beni mor dağlara
    çürüyen yerlerimi taşımaktan usandım
    usandım bu içimde
    yaralı bir bedevi gibi yürümekten de
    gün geldi
    ve dert oldu bu hayat bu başıma
    efendim
    sana geldim
    hurma ağacım ol
    acılarıma
    (sayfa:1 sayı:1)

kaynak: https://www.kitaphaber.com.tr/yitik-dusler-dergisinin-eski-sayfalari-arasinda-k1825.html

bebelere balon, dedelere özel sayı!

 

yılmaz mete er

yayın tarihi: 14 Şub 2007 - 06:28

İki ayda bir yayınlanan Sühan dergisi özel sayılarla gündem üstü yerini koruyor. Sivas tan sesini edebiyat alemine duyuran dergi son sayısını "Dede"lere ayırdı. Şair ve yazarlar dedelerini Sühan da anlatıyorlar.

Büyük aileler dağılıyor ve yerini çekirdek aile alıyor. Ve özlemle hatırlamaya çalıştığımız çocukluk dönemlerimizin hatırlamaya değer özel anları da azalıyor. Artık çocuklar dedelerinin dizi dibinde oturup masal dinlemiyorlar, onların bilmeceli konuşmalarına ?kapılmaya fırsat bulamadan televizyonun, bilgisayarın oluşturduğu ?oyun gündemiyle ergenliğe adım atıyorlar. Haksızlık etmeyelim, nice çocuğun hâlâ unutamadığı dedesi var. Ve dedeler unutulmaz. Öykülerde, şiirlerde, düzyazılarda geçmişe dönüşlerde ?dede lerin yeri nedir sorusunun cevabı havada kalabilir belki ama, Sühan dergisi yaptı yapacağını ve yazar taifesine ?dede lerini anlattırdı. Sühan deyince akla özel sayılar geliyor elbet. Hüseyin Kaya nın seçiciliğiyle edebiyat dünyasının ?ortak alanı na yansımayan konular Sühan da bir araya geliyor. Bir bakıyorsunuz "Yenge"ler eşlerini anlatıyor, bir bakıyorsunuz "oyuncak"lar dökülmüş ortalığa, büyük şair ve yazarlar çelik çomak oynuyor ve güzel günlerini anlatıyor.

Dede yazılarından oluşan 16. sayıyla okuru selamlayan Sühan çok iyi bir iş çıkarmış ortaya. İsterseniz önce giriş yazısına bakalım ve sonra hayattaysa sevgimizi gösterelim, rahmetli oldularsa birer fatiha gönderelim dedelerimize ve Sühan ın sayfalarını çevirmeye başlayalım.  "Kimimize kendi isimlerini vermişlerdir, kimimiz kulağımıza okunan ezanın ardından ismini ilk onlardan duymuştur. Tıpkı çocuk ruhumuza ömür boyu benzerini bir daha tadamayacağımız sevinçleri, mutlulukları yaşattıkları gibi hiçbir sınıfın hayat bilgisi dersinde göremediğimiz yalnızlığı ve ölümü de ilk onlar yaşatır, tattırırlar bize. Böyle böyle alıştırır hayat karanlığına gözlerimizi. (?)

Sahi sizler de, bir tatlı su çeşmesi önünde tek eliyle bastonuna yaslanırken, tek eliyle küçücük su bidonunu doldurmaya çalışan veya öğlen namazı için ağır adımlarını bahane ederek ?kim bilir hangi sebepten- bir saat evvel evinden çıkan ve yaramaz ilkokul talebeleri gibi kol kola yaz kış demeden camii yollarında usul usul salınan dedeleri gördükçe çocukluk günlerinizden esen bir hafif rüzigarla ansızın dedenizin hayalini yanı başınızda buluyor musunuz?"

Berat Demirci "Tarih yapan dedem" başlığını attığı yazısında yazmak konusunda en mütereddit olduğu ana götürüyor bizi: "Her nesil kendi tarihini yeniden yazar, yoluna yürürken de bazı şeyleri taşımaktan vazgeçmek zorunda kalır. Dede, tarih yazacak eylem repertuarıdır; benim dedem ve nesli küçük hamleleriyle o kudreti en zayıf anlarında bile sergiledi ve bu faniden göçtüler. Tarihi anlamak dedem gibi vasat insanların küçük hamlelerindeki derinliği hissetmekle mümkündür." Metin Önal Mengüşoğlu "Dede/siz"de hüzünlü bir öyküye misafir ediyor bizi. "Sarıkları gül kokulu yiğitler" diyor Şaban Abak ve işte hafız dedesinin en acı günü: "1909 doğumlu olan dedem, 1918 de Cinis in ahalisinin Taşnak terör örgütü mensubu Ermenilerce camiye doldurulup kurşuna dizilmeleri sırasında bütün akrabalarını kaybetmiş bir yetimdi. 9 yaşındayken yaşadığı bu şoku, caminin bitişiğindeki küçük medresenin çöktüğü 1969 yılında, yani dedem 60 yaşındayken, Ermenilerin katlettiği köy ahalisinin topluca gömüldüğü yerin bulunmasıyla yeniden yaşamıştı."

İbrahim Tenekeci, dedesiyle çekilmiş fotoğrafı olmadığı için burukluk yaşadığını söylüyor. Turan Karataş "Ne torun oldum, ne dede!" dediği yazısında "dedelere bayılıyorum. Bir de o aksakallı, mütebessim çehreli olanlar yok mu? Benim hiç dedem olmadı ya, ondan mı acep" notunu düşüyor. Mustafa Muharrem son yüzyılı "dedesizlik çağı" olarak tanımlıyor ve ekliyor: "Biz dedelerimizi sadece savaşlarda, salgın hastalıklarda, takrir-i sükûnda kaybetmedik. Dünya patronajında, siyasal akılda, edebiyatta, müzikte, masalda; insaniyetimizi incelten, varlığımızın kıvama ermesini sağlayan her biyografik, her biyolojik noktamızdan dedemizin kovuluşunu izledik"

Edebiyatın, sinema gibi güzel sanatlarının özel işlenmiş kahramanlarından birinin "büyükbaba" olduğunu söyleyen Ertuğrul Aydın, Dede Korkut un yanı sıra romanları da gözden geçirerek ?büyükbaba lara bakıyor. Son olarak Ahmet Turan Alkan ın "Dede yüzü görmemiş bir yazardan dört kısım, tekmili birden bir dede yazısı"nın da Sühan da yer aldığını ekleyip şu yazarları okumayı da unutmayalım: Nâzım H. Polat, Mehmet Konukçu, Mustafa Yiğit, Sadık Yalsızuçanlar, Kâmil Yeşil, Mehmet Aycı, Hasan Akçay, Halim Şafak, Adem Turan, Nihat Dağlı, Metin Mert, İsmail Bingöl, Gökhan Akçiçek, Recep Ş. Güngör, Mustafa Oğuz, M. Said Türkoğlu, Abdurrahman Karakaş, Şeref Yılmaz, Şemseddin Yapar, Bahaeddin Özkişi.  Tel: 0 505 351 54 11

kaynak: milli gazete, kültür sanat 

bitirmenin güzelliği

cevat akkanat
yayın tarihi: çarşamba, 30 nisan 2008

Beş sene önce tam da bu mevsimde ilk sayısı ile okurlarını selamlayan Sühan, elinizde tuttuğunuz sayı ile ağır aksak yürüyüşünü nihayete erdirmiştir.

Sühan dergisi, Dergiler, Gâvur Dostlarımız, Yenge, Oyuncak, İstasyon, Dede, Sivas gibi özel sayılarından sonra "Tamam-ı Sühan" (Özel) sayısı ile yayın hayatına nokta koydu. 18 sayı yayımlanan dergi, bundan sonra "ne Sühan ismiyle, ne de başka bir isimle" geri dönmeyecek.

Derginin "Tamam-ı Sühan" sayısında, konuyla ilgili yazılar yer alıyor. Kapanma kararını aylar önce yazarlarına duyuran dergi, bünyesinde, onların "veda" niteliği taşıyan hüzünlü satırlarını taşıyor. 

Sühan'ın son sayısında bendenize ait bir yazı da yer alıyor. "Hülasa: Sühan " başlıklı bu yazımı, Sühan'ın her şeyi olan değerli kardeşim şair Hüseyin Kaya nın müsaadesiyle buraya alıyorum:

*

Sühan, "benim" diyebileceğim ve "Üç Beş Dergi, Üç Beş Hayat " tanımlaması içinde değerlendirmekten gurur duyacağım dergilerden birisi

Çok değil, daha üç yıl olmuş Sühan ın "dergiler" özel sayısı yayınlanalı. Ocak-Şubat 2005, 10. Sayı. Başlığını "tırnak" içinde yukarıya çıkardığım yazımı Sühan ın bu nüshasından okuyabilirsiniz.

Söz konusu yazımda bir zamanlar "mutfağında" bulunduğum dergilerle ilgili gönül bağlarımı açıklamış, bu dergilere ömür vermiş olduğumuz yol arkadaşlarımla ilgili hatıraları yad etmiştim: Bireşim, Yoğunluk, Nitelik, Kırağı, Seviye, Karçiçeği dergileri ve onları yaşatan "ölümsüz" arkadaşlarım

O yazımda, yayınladığım ve yayınlamaya devam edeceğimi düşündüğüm Likâ ya temas etmeyeceğimi bildirmiştim. Onun "hâlâ cephe de olduğu"nu da aynı yazının son cümlesinde özellikle belirtmiştim. Artistik bir cümle olarak müthişti bu. Zira Likâ o zamandan bu yana bir daha yayınlanamadı. Bunun gerekçesini işbu yazımız içinde ister istemez zikredeceğiz, fakat Likâ ya münasip gördüğümüz artistik pozun o haliyle devam edeceğini, yani ki bizden onunla ilgili olarak beklenebilecek bir "veda" yazısına burada da imza atmayacağımızı da belirtelim

"Söz"ü bu noktada tekrar "Sühan"a avdet ettirmeliyim. Ben ve aynı sayıda yer alan yazar arkadaşlar, bilebilir miydik birkaç yıl sonra Sühan için de duygu dolu bir "veda" yazısı yazacağımızı (Gerçi benimkinde duygu sallık pek bulamayacaksınız ama )

Türkçe nin güzel bir deyimi vardır: "Sözden subandan (sühandan) anlamak" diyedir. Genellikle cahil beşer için, menfî bir nidayla kullanılır: "Sözden sühandan anlamıyor!" denilir. Şimdi, biliyorum, sözden sühandan anlamayanlarla başım derde girecek. Öyle ya,  burada sözümü ne kadar "Sühan"la süslesem,  aynı beşer güruhu, anlamamayı tercih edecek Bu yüzden, sözümü sühanımı kısa kesmem gerekecektir, ki bu aynı zamanda Sühan ın kalitesini anlatmak için fazla lakırdıya gerek olmadığı içindir

"Sühan ın kalitesi"ne dair bir dizi örneğe girişmenin bir anlamı yok elbet! Onun, edebiyat "yiğido"suna harman yeri olduğunu sayfaları arasında yaptığınız okuma gezintilerinden anlamış olmalısınız. Böylesi bir seyahati şimdiye kadar yaşama bahtını tadamamışlar için vakit geçmiş sayılmaz elbet: Sühan ın 18 sayılık külliyatı, Türk edebiyatının tahtına oturmuş, onları bekliyor

Böylece, Sühan da ortaya konulan edebî tavır ve tarzın mahiyetine dair tafsilata girmeyeceğimi açıklamış oldum. Bununla birlikte, Sühan la anılması gereken ve büyük bir ihtimalle benden başka kimsenin değerlendirmeye almayacağı önemli bir duruma temas etmekten kendimi alamayacağımı belirteyim. İşte bu aşamadayız.

Bu önemli durum, 6 Haziran 2004 te kabul edilen ve 26 Haziran 2004 te yürürlüğe giren 5187 Sayılı (yeni) Basın Yasası nın basın yayın dünyasında açtığı tahribatlardan ötürü takınılan tavırdır. Söz konusu yasayla, işini bir yolla halleden ensesi kalınların dışında, pek çok dergi kapanma noktasına gelmiş yahut cezalı duruma düşmüştü. Yasa koyucunun keyfiyetine karşı itiraz edebilecek güçte zannedilen basın yayın organlarının ve kültür, sanat, basın, yayın âlemlerini temsil eden birtakım derneklerin (Haydi isim vereyim: Basın Konseyi, Türkiye Yazarlar Birliği, Edebiyatçılar Derneği, Memur Sen, Gazeteciler Cemiyeti, vs.) seyirci kaldığı olumsuz gelişmeye, Sühan ın ileri uçta olduğu birkaç dergi ve bu dergileri yayınlayan arkadaşlar tepki göstermiş ve durum kamuoyunun dikkatine sunulmuştu. 2004 Eylül ünün ortalarına doğru yapılan faaliyet, Sühan  (Hüseyin Kaya) öncülüğünde başlamış, Likâ adına Cevat Akkanat ve Viranşehir Memleket dergisi adına Eyyüp Azlal onunla ortak hareket etmişlerdir.

Şu halde, Sühan ın sayfalarında olup bitenlerle ilgili tespitlerden ziyade, basın yasasının getirdiği olumsuzluklara karşı takındığı tavrı dikkate sunuş amacım, derginin (veya dergiyi çıkaran Hüseyin Kaya nın) bu konuda yaptığı hamlenin kaydını ilk ve son kez Sühan ın sayfalarına düşmektir. Şöyle ki, derginin 8. Sayısından sonra yürürlüğe giren söz konusu basın yasası, Sühan ın 9. Sayısını birkaç ay geciktirmiştir. Derginin 9. Sayısında bu meseleyle ilgili malumat verilmez. (Böyle tevazu olmaz tabii ki!) Sadece kapaktaki sunuş yazısının başlığında "bu dergi, o dergi değildir heveslenmeyin" denilir. Çünkü iki sayı arasındaki sürede adı geçen yasanın zorlayıcı maddeleriyle ilgili birtakım önleyici çalışmalar yapılmıştır.

Şimdi, kendisinde ve hatta birkaç internet medyası ve gazete haberi dışında yazılıp çizilmeyen bu durumu, neden burada gündeme getirdiğim daha iyi anlaşılmıştır.

Söz bu aşamaya geldiğine göre, Sühan ın dikkatlere arzettiği meselenin, "Açık Mektup"  başlığıyla basına yansımış olduğunu belirtelim. Söz konusu duyuruda yeni basın kanununun bir tür sansür vasıtası olduğu özellikle vurgulanmış, ayrıca, oluşan menfî manzaranın ortadan kaldırılması için çözüm önerileri sunulmuştu.

Sühan ın (ve Likâ ile Viranşehir Memleket dergilerinin) ilk adımıyla kaleme alınan ve internet ortamında imzaya açılan "Açık Mektup"a daha sonra Varlık, Ay Vakti, E, Kaşgar, Kitap Haber, Şiiri Özlüyorum, Ada, Yom Sanat, Yasak Meyve, Gonca, Orkun, Edebi Pankart, Editör, Vesvese, Toplumsal Tarih, Arkeoloji ve Sanat, Kavram ve Karmaşa gibi dergiler destek vermişti.

Görüldüğü gibi, Sühan, içeriğindeki kaliteli ürünleriyle olduğu kadar, takındığı toplumsal ahlâkîlikle de merkez (İstanbul) dergilerinin önüne geçmiştir.

Sühan ı uğurladığımız bu son sayıda onun adına, "övünmek gibi olsun" diyor ve farklı bir yönünü tarih sayfalarına kaydediyorum.

*

NOT: Sühan a ulaşmak tabii ki hâlâ mümkün. huseynkaya@gmail.com; www.suhandergisi.com ve 0505 351 54 11 gibi iletişim yolları Sivas a ve Sühan a çıkmaya devam ediyor.
P. K. 205, Ulucami, BURSA - www.cevatakkanat.blogcu.com

kaynat: milli gazete

tanıkları, yitik dergileri anlatıyor

 yayın tarihi: 21.04.2010 15:33
www.tyb.org

Sivas’ta çıkan Sühan dergisi, 10. sayısında kayıp dergilerin izini sürüyor.

Tayyip Atmaca, “Dergiler de insanlar gibi doğar, büyür ve dünyadan nasiplerini alırlar ve göçüp giderler.” derken, bir dönem Yitik Düşler’i çıkaran M. Said Türkoğlu, derginin artık çıkmayışını, “Yitik Düşler, yapmak istediklerini yapamadığını anlayınca çekildi.” diyerek özetliyor.

Gurbet, Mina, Karçiçeği ve Palandöken dergilerinin öyküsünü yazan Doç. Dr. Turan Karataş ise “Kabuk Bağlamayan Yara: Taşra” başlıklı yazısında bu dergilerin kendisi için anlamını ve taşradaki misyonunu, “...Hemen birçok ‘yazıcı’nın yazı hayatının bir döneminde taşra dergileriyle bir ünsiyeti, hiç değilse bir kesişme noktası olmuştur. Taşralı ve taşrada biri olarak bu satırların yazarı da, nâçizane kalem tutabiliyorsa, söz konusu dergilere çok şey borçludur: En azından yüreklenmek, yüreklendirilmek bağlamında...” sözleriyle dile getiriyor.

Gurbet, Mina, Karçiçeği, Palandöken Özülke, Endülüs, Yansıma, İpek Dili, Kırağı, İnsan Saati, Taşra, Kertenkele, Hazan, Yitik Düşler, Kum Yazıları, Polemik, Ihlamur, Irmak Yazıları, Süveyda, Yoğunluk, Nitelik, Martı ve Ruzigâr, Sühan’da hikâyeleri anlatılan dergiler. Turan Karataş, Hüseyin Akın, İbrahim Yasak, Mustafa Muharrem, Tayyip Atmaca, Bünyamin K., Hayrettin Orhanoğlu, Müştehir Karakaya, M. Said Türkoğlu, Selçuk Küpçük ise dergide yazısı olan isimlerden bazıları. Üstad Recai Güllapdan da yazılarıyla dergiye zenginlik katmaya devam ediyor.

Sühan’ın 10. sayısı güzel ve anlamlı bir sayı olarak dergilerle ilgilenenlerin kitaplığında ayrı bir yere sahip olacak gibi görünüyor. (Çiçekli Caddesi No: 73 Sivas. www.suhan.cjb.net)

kaynak: tyb.org

6 Haziran 2025 Cuma

KARANLIK

hüseyn kaya

Gün boyu kavuran, bunaltan güneş henüz batmaya durmuştu. Rüzgâr yoktu, bulut yoktu. Akşam olmadan evine dönme çabasındaki yorgun ve aceleci insanların telaşına gökyüzünde kuşlar eşlik ediyordu. Benim de etrafımdaki insanlardan farkım yoktu ve hızlı adımlarla yolun karşısına geçmeye niyetlenmiştim ki onu gördüm. Ucunda durduğum kaldırımın biraz daha aşağısında ayağının birini yola atıyor, diğer adımını atacak gibi oluyor, ardından yeniden kaldırıma çıkıyordu. Yetmiş yaşında ya var ya yoktu. Pazen çiçekli kumaştan yapılmış rengarenk elbisesi ve üzerinde hâkî yeleğiyle onu fark etmemek, görmemek imkansızdı. Yanlış zamanda, yanlış mekânda çalınan bir eski zaman türküsü gibiydi her hâliyle, yardıma ihtiyacı vardı. Karşıya geçmekten vazgeçtim ve yanına yaklaştım. Başındaki beyaz tülbentini, kahverengiye yakın başka bir tülbentle muntazam biçimde bağlamıştı. Onca sıcağa rağmen ayağında çok da eski olmayan lastik mestler vardı. Köyden ya da kasabadan misafirliğe gelmiş gibi bir tavrı vardı. Oldukça zayıf bedenini taşımakta hiç zorluk çekmiyor, yaşına göre hayli hızlı hareket ediyordu. Yanında durduğumun farkında bile değildi, gözleri yolun karşısına odaklanmıştı. Karşıya mı geçeceksin teyze, dedim. Yarım bir bakışla gözünü yoldan ayırmadan ve biraz da mahcup, iki elini dua eder gibi kaldırdı, gelip geçen araçları kahırla işaret ederek:
-Şunlardan fırsat bulabilirsem, dedi. Bu esnada kınalı iki dağınık perçemi elleriyle tülbentinin altına itti, yolun karşısına geçmek için birkaç kez daha teşebbüste bulundu. 
-Ben de karşıya geçeceğim, dedim. Bekle birlikte geçeriz. Çaresiz bir teslimiyetle yanıma düştü ve hızlıca geçtik karşıya geçtik. İlk kez görüyormuş gibi binalara, ağaçlara bakıyordu. Yolun üst tarafına, alt tarafına bakıyordu. Endişesini fark edince gideceği yeri sordum. Bir yandan etrafı inceleyerek:
-Yanlış geldim herhal, dedi. Sığır yolağına gidecektim. 
Hayri Sığırcı Caddesi’ne eskiden Sığır Yolağı dendiğini şehrin yaşlılarından duymuştum. Şehrin ne kadar büyüdüğünü anlatırken eski bir filmi anlatır gibi sayarlardı: Sığır yolağı, kanlı bahçe, pünzürük deresi… Sığır yolağının tam da başladığı yerdeydik.  
-Burası sığır yolağının ucu teyze, dedim. Doğru yerdeyiz. Sen gideceğin yeri biliyorsan söyle, tarif edeyim. 
-Yanlış gelmişim, dedi sesinin tonunu düşürerek. Evler başka, yollar başka… Sığır yolağını biliyorum ben. Burası ora değil. 
Sığır yolağında nereyi aradığını, gideceği yeri sordum. Pür dikkat etrafı süzmeye devam ediyordu.
-Burada bir hamam olacak, orayı bulursam gerisini hatırlarım, dedi kendinden emin bir tavırla.
- O zaman yürüyelim aşağıya doğru, dedim. Doğru yoldayız.  
Birkaç adım atmıştık ki yürümeyi bıraktı ve yüzüme bakarak beni daha önce hiç görmediğini, hangi köyden, kimlerden olduğumu sordu. Köyümü söyledim, kendime dair birkaç cümle daha ilave ederek. Cevap vermeden boşluğa bakarak yeniden yürümeye başladı tedirgin bir eda ile.  Ben de ona sordum köyünü. Divriğili olduğunu ve orada yaşadığını, adının Fadime olduğunu, kız kardeşini görmeye Sivas’a geldiğini söyledi. Tam konuşması bitmişti ki akşam ezanı başladı. Cami çok yakınımızdaydı. Müezzin ezanı hızlı okuyordu. Ramazan akşamlarını hatırladım birdenbire. Segâh olmalıydı bu makamın adı. Zihnim başka şeylere yönelmek üzereyken yıllar önce kapanan ve şimdilerde harabeyi andıran hamamın önüne geldiğimizi fark ettim. Kısa yolculuk nihayet bitmişti. Fadime teyze şimdi sokağı hatırlar ve evini tanır diye düşünüyordum. Artık vazifem sona erecek ben de zaten çok uzakta olmayan eski mahalleme gidecektim. Babamla belki yolda karşılaşacaktım, akşam namazından dönüyor olacaktı. 
-Fadime teyze, burası işte burası hamam, dedim yorgun, metruk binayı göstererek. Az ilerde Postacı Camisi var. Şimdi nereye gideceğini çıkarabilir misin, diye sordum. 
Fadime teyze başka bir ülkeye gelmiş gibi bakmaya devam ediyordu sağa sola. Az evvelki dinginlik yüzünden kaybolmuştu.
-Karanlık basıyor, dedi. Ben hâlen bacımın evine varamadım. Bura hamam değil ki… Bu evler kimin bilmiyorum. 
Bir yandan isimler sayıyordu gideceği mahallede oturan, kız kardeşinin komşusu olan. O vakte kadar anlamamıştım durumu. Yürümesinde, konuşmasında, tavırlarında bir tuhaflık sezmemiştim ihtiyar kadının. En az otuz sene öncesini anlatıyordu bir çocuk masumiyetiyle. Fadime teyzenin tedirginliği bana da geçmişti artık ve hızla yayılıyordu içimde. Kapı önünde gördüğüm insanlara teyzeyi tanıyıp tanımadıklarını sormaya başladım. Yoldan gelip geçenleri durdurup onlara sordum. Balkonlarda oturanlara sordum. Kimse, hiç kimse tanımıyordu onu. Yakınlarda oturan Divriğili birilerini olup olmadığını soruyordum bir yandan. Fadime teyze sakinlemiş bana bakıyordu. Az önceki telaşından eser kalmamış gibi bakıyordu. Kaygının bütün yükünü sırtından atmış gibi bakıyordu. İnsanlarla ne konuştuğumu, onlara ne sorduğumu anlamıyor gibi yalnızca bakıyordu. Hayri Sığırcı Caddesi’ne sığır yolağı demesinden, şaşkınlığından bir şeyler anlamalıydım en başta. Artık Fadime teyzeyi kız kardeşine teslim edemeyeceğimi düşünmeye başlamıştım ki eski mahallemizdeki bakkal geldi aklıma. O da Divriğiliydi. İnsanlara yardım etmeyi seven biriydi. Belki Fadime teyzeyi tanır ya da tanıdığı insanlara sorardı. Fadime teyze suskundu. 
-Gidelim teyze, dedim. Tanıdığım Divriğili biri var, iyi insandır. O seni kız kardeşine ulaştırır. 
Kısa süren yol boyunca yalnızca ben konuştum. Fadime teyze hep sustu. Her adımda biraz daha yorulduğunu seziyordum. Sorularıma cevap vermiyor, etrafa da bakmıyor yalnızca yanımda yürüyordu. Belki onun da umudu kalmamıştı kız kardeşinin evini bulacağımıza dair, akşam karanlığı sanki her şeyi değiştirmişti. Akşam karanlığı umudumuzun üzerine çökmüştü. Bakkala ulaştığımızda durumu anlattım. Şayet yardımcı olamayacaksa muhtara, karakola haber verebileceğimi söyledim. 
-Endişe etme, dedi bakkal. Ben biraz sonra ulaştırırım onu gideceği yere. Sorar soruştururum, madem hemşerin dedin getirdin…
Fadime teyzeye veda ederken bir görevi yerine getirememenin, yarım bırakmanın ağır yükü büyüyordu içimde. Bir yandan başka ne yapabilirdim ki, diye düşünüyor bocalayan vicdanıma teselli arıyordum. Fadime teyzenin akşam macerasının nasıl biteceğine dair endişeli sorular sıraya girmiş hücum ediyordu zihnime. 
Dışarıya çıktığımda bir filmin, bir hikâyenin içinden çıkıp yeniden hayatıma dönmüş gibiydim. Yaklaşık yarım saatliğine başka bir dünyaya gidip gelmiş gibiydim. Bir rüyadan uyanmış gibiydim. Şimdi içine adım attığım zaman ve dünya mı gerçekti yoksa Fadime teyzenin yaşadığı dünya ve zamanı mı? Fadime teyzenin tedirginliğinden sonra yorgunluğu da usul usul yayılmaya başlamıştı içimde. 

yaz, 2025

31 Mayıs 2025 Cumartesi

anadolu dergiciliği / soruşturma

Hazırlayan: İsmail SARIKAYA 
 
Anadolu’nun her yerinde bir fidan gibi yeşeren ancak yeterli ilgiyi göremedikleri için hemencecik soluveren dergilerimizin sorunlarını masaya yatırarak, bir çözüm yolu bulabilmek amacıyla bu sayımızda “Anadolu Dergiciliği”ni soruşturma kapsamımıza aldık. Amacımız Anadolu dergileri arasında bir bütünlüğü sağlamaya çalışmaktır. Soruşturmamıza cevap veren bütün dergilere teşekkür ederiz.
SÜHAN DERGİSİ Adına
Hüseyin Kaya
Genel Yayın Sorumlusu

1- Anadolu’da niçin bir kültür sanat edebiyat dergisi çıkarma gereği hissediyorsunuz?    
Hüsn ü Aşk’ta, Sühan’ın aşkı kurtarmak için gelişi Şeyh Galib tarafından “ol demde sühan huzura geldi kün emri gibi zuhura geldi” mısralarıyla izah ediliyor. Kısmen işte o ‘Sühan’ın şahs-ı manevisini de temsil etmeye çalışan dergimiz Sühan’ın doğuşu da “Sebeb-i Sühan”da belirttiğimiz gibi her şeyden ziyade bu düstur ile açıklanabilir. 
      Tabii sebepler dairesine girecek olursak zaman zaman gündeme getirmeye çalıştığımız edebiyat dünyasındaki edepsizlik ve kirlenme ve diğer gayr-i edebi, ahlakî tavır ve tutumlar ve bunlardan duyduğumuz rahatsızlık da Sühan’ın vücut bulmasının nedenlerindendir. Yine Sebeb-i Sühan’da dergilerin pek çok bakımdan insanlara benzediğini, “varlık” meselesinin herkesten ve her şeyden çok kişinin kendi meselesi olduğunu belirtmiş ve Sühan’ın içsel –batınî demek daha uygun düşerdi aslında- ve başkalarından ziyade kendisiyle olan meselelerinden vücut bulduğunu ima etmeye çalışmıştık. Hal böyle olunca, Anadolu, kültür ve edebiyat kelimeleri biraz daha kendiliğinden gündeme gelen unsurlar oluyor. Kısaca Sühan kendi kendisiyle olan yükümlülüklerinden dolayı hayatta olsa gerek.

 2- Anadolu’da yayınlanan dergilerin, yayıncılıktaki en büyük problemi nedir?
Anadolu bizim savunucusu olmadığımız ama sonuna kadar savunanlara katıldığımız kadar samimi ve temiz; aslında bir o kadar da masum olmayan tuhaflığı içeriyor galiba. İlk gençlik yıllarında birçoğumuzun tutulduğu ümitsiz sevdalar vardır. Aslında her şey o kadar uçtur ve iki kişilik bir aşk o kadar imkansızdır ki…. Ama bir şeyler sizi hep inandırır, hep bir mucize beklersiniz ama bu sizin için sıradan bir durumdur, olması gerekendir yani. “Ciğercinin kedisi”ne karşı “sokak kedisi”ni oynarsınız epey bir müddet. Yıllar sonra dönüp de geriye baktığınızda görürsünüz aradaki uçurumu ve imkansızlığı. O ilk gençlik yıllarında ne kadar ümitli iseniz sonraki yıllarda o kadar güler, tebessüm edersiniz eski ahvalinize. Anadolu’da dergi çıkarmak da böyle bence. Yani ancak aşk ile izah edilebilir galiba ve yıllar sonra ciltlenmiş bir takım dergiyi elinize aldığınızda hayretler içinde çevirirsiniz sayfaları. Hayretler içinde ve tebessümle… Bazen tebessüm, bazen saklanan gözyaşları ile…
Matbaa ve teknik yetersizlikler, çeşitli nedenlere küsen dostlar, kitapçılar, postacılar, postahaneler vs. vs. Aslında problem dergi için resmi izin almaya teşebbüs edişinizle birlikte başlar buralarda. En kolay yanı “bir dergi çıkarılacak” şeklinde alınan karardır bu işin. Cümle karamsarlığa ve kötü duruma rağmen aşk ve samimiyet ayakta tutmaya yeter bu dergileri.
 
3- Size göre dergiler merhum Cemil Meriç’in dediği gibi gerçekten “Hür tefekkür’ün Kalesi” midir?
Üstadın öyle buyurduğu demler, mutlaka böyleydi. Yani edibin hakikat ve hikmet peşinde olduğu dönemler mutlaka dergiler tefekkürün kalesidir. Bugün ise “tefekkür” kavramı tamamen lügatlerden düşmek üzre. Haliyle tefekkürün olmadığı bir edebiyat dünyasında dergiler neyin hür kalesi olur ortada. Buna “kale” demek de doğru olmaz galiba. Zira “kale” kelimesi içinde savunulacak değerleri, onuru vb. kavramları da beraberinde getirmekte. Haddimiz ancak ima edebilecek kadardır, biliyorum.

4- Cemal Süreyya bir yazısında “Edebiyatın nabzı dergilerde atar. Diyor. Siz bu görüşe katılıyor musunuz? 
Katılmamak mümkün değil

5- Büyük sermayeye dayanmadıkları için Anadolu dergilerinin genelde kısa süre içinde kapanmaları sizce bir kader midir? Dergilerin süreklilik kazanabilmesi için neler yapmak gerekir? 
Aslında böylesi daha güzel ve onurlu bence. Birilerine yaslanarak ne derece samimiyetten bahsedilebilir ki? Görevini tamamlamış bir derginin kapanmak yerine bir yerele yaslanarak yayına devam etmesi cesedin bozulmaması için mumyalanmasına benziyor biraz. Yani ruh ortada olmadıktan sonra ne kadar devam ederse etsin bir dergi. Evet bu bir kaderdir. Böyle olduğu sürece güzeldir bu dergiler.
6- Dergicilikte taşra-merkez ayırımını doğru buluyor musunuz?
Mutlaka doğru buluyorum; ama taşra ve merkez yaşanılan şehirlerle ilgili olmaktan ziyade zihniyetle ilgili bir durum. Kendince büyük birçok dergi, “taşra” diye vasıflandırdıkları ve tepeden baktıkları topraklar sayesinde varlığını devam ettiriyor. Taşranın kanıyla semiriyor. İşin kötü tarafı taşradan oralara kan verenler de onların hastalığına çabucak kapılıyorlar. Taşralılık zihniyette dedim ya; işin bir de bu tarafı var. Emmi –yeğen muhabbetini halen aşamayan, “Unkapanı” mantığından bir türlü kurtulamayan bir dergi hangi şehirde çıkarsa çıksın kimler tarafından çıkarılırsa çıkarılsın taşralıdır.
 
2005, Yaz, Berceste Dergisi. 

      


oya

hüseyn kaya


Suların uykusunu ağlayan köprülerden
Yürüdün vardın işte kendinin uzağına
Bir dili tekrar ettin kaybolmuş bilinmeyen
Harfler misafirdi hep gül sızan dudağına

 Gün görmemiş öyküler topladın düşlerinden
İnandın yaslı aya ve inandın geceye
Durup durup yağmurun bittiğini söyleyen
Bir bahçeydi gözlerin üzgün menekşelerle

 Bin dağın acısını bir umut sunağına
Sürüyerek yaşadın desen de demesen de
Dolayarak yazgının ipini parmağına
İşlediğin oyayı görmediler kalbinde
 
nisan, 2025 

16 Ocak 2025 Perşembe

hüseyn kaya ile edebiyata dair

 konuşturan: ubeydullah öz

Hüseyn Kaya, 1975 yılında Sivas’ta doğmuş bir şair, yazar ve aynı zamanda yıllardır pek çok öğrenciye edebiyatı sevdiren bir öğretmen. Onunla ilk kez 2011’de Sivas Cumhuriyet Üniversitesinde tanıştım ve bu karşılaşma, hayatımda edebiyatın önemli bir yer edinmesine vesile oldu. Hüseyn Hocamın mihmandarlığında edebiyat dergiciliğine dostlarımızla adım attık ve hâlâ onun öğrettiklerinden feyz alarak bu yolda ilerliyoruz.

Hüseyn Kaya sadece şiir, deneme ve yer yer öyküleri ile değil, edebiyat dergiciliği konusundaki çalışmalarıyla da edebiyat dünyasında önemli izler bırakmış. 1995-1996 yıllarında arkadaşlarıyla yayımladığı Rûzigâr ve 2003-2008 yılları arasında yayımladığı ilk deneme dergimiz: Sühan. Özellikle Sühan dergisi, Türk edebiyatında yenilikçi dosya konularıyla öncü bir dergi oldu. Son sayısının üzerinden hayli zaman geçmesine rağmen konuşulmaya devam ediyor.

Uzun yıllar sonra Kurtarma Yazılısı ve Sessiz Rüya isimleri ile iki şiir kitabı yayımlayan kıymetli Hocam, hüzünle yoğrulmuş, kelimelere inançla dokunmuş, insanın hem kendine hem de hayata dair arayışlarını yansıtan bir sığınak. Benim için Hüseyn Kaya, hem kalemi hem de kişiliği ile kulluk bilinciyle inşa edilmesi gereken edebiyatın yaşayan örneği.

- Son kitabınıza "Kurtarma Yazılısı" adını verdiniz. Şiir yazmak sizin için bir sınav mı yoksa bir kurtuluş mu?

Aslında her ikisi de. Şiirin hayatın içinden damıtıldığını düşünecek olursak sınav yönü kaçınılmaz oluyor zaten. Bazı hâller şiire yansıyor ve o haller de illaki bir sınav barındırıyor içinde. Şiir kurtuluşa vesile oluyor mu, dersen kalıcı bir kurtuluştan bahsetmek mümkün değil. Şiir; aslında kıyıda bir sığınak, en çok da teselli. Yazarak kurtuluşa ulaşır mı insan, bunun cevabını bilemiyorum ancak kurtuluşa değilse bile kurtuluş mücadelesi verilebilecek bir yola taşıyabilir insanı yazmak.

- Sığınağınızda daima yanan hüzün tütsülerine sebep nedir hocam? Hüzün, sizin için bir estetik tercih mi, yoksa hayatın değişmez bir gerçeği mi?

Hüzün, keder, melal... Kimilerine göre eskimiş ve kullanılmaktan yıpranmış kelimeler bunlar. Yazmayı, sanatı hayatın değişen unsurlarına göre ayarlama çabasında olan ve yeni şeyler söylemeye çalışarak iz bırakılacağına inanların bakışı bu. İz bırakmak ya da yenilik özel bir gayretle elde edilebilecek şeyler değil oysa. Bin yılları geride bıraksak dahi insanın, insanlığın hikâyesi aynı, kalbi aynı. Hayat tarzına ve dünyaya bakışa göre konuşulacak bir konu.

Ölümü her an kalbimizde taşıdığımız, fanilik libasını sürüyerek dolaştığımız şu âlemde şayet arada bir de olsa hatırladığımız bir kalbimiz varsa hüzünden kaçmak zor. Hele de kendinize ait zamanlar ve mekânlar varsa hayatınızda hüzünden başka neye mihmandar olabilirsiniz ki? Yalnız hüznü vardır kalbi olanın diyen çiçek kalpli şaire rahmet olsun.

-şerhi gamdır okuduğum leylü nehâr bu bahtımdan

beytül ahzân imiş dünya bir ömür nalân geçiyor

Cevabınızla bu beyit geldi aklıma hocam. Şairi pek kıymetli bir büyüğümdür. Kendisini nasıl bilirsiniz?

Benim nasıl bildiğim çok da önemli değil beytin sahibini. Senin, sizlerin kanaati daha önemli. Beytin sahibi ile arada görüşüyoruz. Herkes gibi o da görüşememekten şikayetçi biliyorum. Daha çok görüşmeyi ben de istiyorum ama Zaman kısa, ben yorgunum, yol uzun. Belli bir yaştan sonra insan kendini dinlemesi bile lükse dönüşüyor. Keşke böyle yeni beyitler söylese, yayımlasa. Dünya bazılarına beytü’l ahzan bazılarına bağ-ı irem.  Her ikisi de sadece bir mazmun, mecaz değil.

- Hocam, beytin sahibine yani size dair bir isim karmaşası var. Hüseyin Kaya iken isminiz kitaplarınızda Hüseyn Kaya olarak kullanıyorsunuz. Bu küçücük i harfini kurban eden sebep nedir?

Bu konuda bir yazı bile yazmayı düşündüm zamanında, hayli uzun bir konu çünkü. Başlangıçta ve hatta ilk kitapta, Sühan dergisi yıllarında hiçbir sorun yoktu ismimle ilgili. Benimle aynı adı ve soyadı paylaşan bir öğrencim olmuştu geçmişte. Onun da adına Kemal ismini eklemiştik. İlerleyen yıllarda her köşeden bir Hüseyin Kaya çıkmaya başladı. Yalnız edebiyat dünyasında değil gündelik hayatta da büyük bir karmaşa başladı.  Hayatın diğer tarafındaki karmaşa en azından kimlik numarası ile azaltılabiliyor fakat edebiyat dünyasında bu karmaşanın çözümü yoktu. Hikâye göndermediğim dergilerden, dosya göndermediğim yayınevlerinden aranmaya kadar büyüdü mesele. Benim olmayan bir kitabı bana imza için getiren de oldu. Ortak arkadaşlar, büyüklerimiz; edebiyat dünyasına adım atan yeni adaşlarıma, adlarına küçük eklemeler yapmaları gerektiğini söylediler. Bizim bildiğimiz, tanıdığımız bir Hüseyin Kaya var zaten, dediler. Bazıları dikkate aldı bazıları da almadı bu öneriyi. Adımı bir yerlerde görmek, bir yerlere yazdırmak gibi çabalar benden uzaktı, bu yüzden çok da umursamadım. Neticede kendime has bir üslubumun olduğunu biliyorum, gerçek okur da bunun farkında. Yine de hiç değilse adımdan bir harfi atarak bir farklılık oluşsun istedim. Farklılık mı oluştu yoksa karmaşa daha da mı arttı bilemiyorum. Anlatmak, izahını yapmak yorucu bazı şeylerin. Kitaplarda ismimin yanlış yazıldığını düşünenler bile oluyor. Kitapların tümünü Hüseyn Kaya ismiyle yeniden basmak da çok mümkün görünmüyor ama zamanla karmaşanın yerini sükunete bırakacağını düşünüyorum. Çekil Gideyim Hayat adını taşıyan ilk kitabımda da düşünmüştüm adımı Hüseyn Kaya şeklinde yazmayı fakat o zamanlar Hüseyin Kaya bereketi yoktu ve bir anlamı olmayacaktı bu yazım şeklinin, kaldı öylece. Edebiyat dünyası zaten benzer karmaşalara alışık. Yeni bir mesele değil bu durum edebiyat dünyası için. Hem zaten ismimin aslı Hüseyn. Belki de aslına dönmesi gerekiyordu, bunlar vesile oldu.

 

- Hocam, Sühan'ı anmışken hem ondan hem de Rûzigâr'dan sormak isterim müsaadenizle. Bugün bile esintileri devam eden bu iki iz’in ilk adımlarının atıldığı yıllara dönüp o günlerin heyecanıyla bugüne neler söylemek istersiniz? Önce dünü ve bugünü ile Rûzigâr diyelim.

Rûzigâr, ilk göz ağrımızdı. Ekip dergisiydi, tamamen öğrenci emeğiydi ve büyük bir teşebbüstü bizim adımıza. Bir matbaadan içeriye ilk adımı bu dergi ile attık. Detaylı olmasa da tasarım tecrübeleri, tashihler, dağıtım, reklam alma gibi şeylerle bu dergide tanıştık. Çoğul konuşuyorum çünkü gerçekten bir ekip vardı ortada ve herkes kendi vazifesini en iyi biçimde yerine getirme çabasındaydı. Yirmi yaşıma yeni attığım dönemler. Bir yıl, on üç sayı devam ettirebildik dergiyi. Öğrenci dergisi olmasına rağmen ulusal ölçekte bir karşılık bulmuştu ve bizden çok önce yayın dünyasına adım atmış kalemler de dergide yer aldı. Uzaktan, yakından pek çok dost edindik bu sayede. Rûzigâr’da yayımladığım hikâyeler de şiirler de yalnızca orada kaldı. Kitaplara almadım, zaten hikâyeye daha sonra uzun bir ara verdim.

Edebiyat fakültesinde bizden önceki dönemlerde yalnızca bir dergi çıkmıştı: Kızılırmak. Hocalarımızın da katkıda bulunduğu bir dergiydi bu ve daha bilimsel bir havası vardı dönemine göre. Rûzigâr’dan sonra bölüm öğrencilerinin çıkardığı dergi sayısında ciddi bir artış oldu. Hiçbiri on üç sayıya kadar ulaşamadı ve bu yayınların bir kısmı günümüzde fanzin olarak nitelendiren dergiler sınıfındaydı. Sühan’ın bir sayısında hızlıca yazmıştım Rûzigâr’ın hikâyesini. Diğer arkadaşları da dinlemek lazım Rûzigâr’la ilgili fakat şimdiye kadar bir şeyler yazan olmadı.

Dergiyi birlikte omuzladığımız arkadaşların çoğu ile şimdilerde görüşmüyoruz, yazmaya devam eden çok az kişi kaldı dergi kadrosundan.

- Türk Edebiyatının ilk deneme dergisi Sühan! Çağdaşlarına ve kendinden sonraki dergilere büyük etkileri olan üstad-ı sühandan söz açalım.

Açalım açmasına ama Sühan hâlen kabuk bağlamamış bir yara benim için. Söz biraz uzayacak.

Rûzigâr, yarım bir şiir gibi kalmıştı kenarda. Dergiyi kapatma sebebimiz daha çok maddi sıkıntılardı. Öğretmenlikte beşinci seneyi devirmiştim, etrafımda da birlikte bir şeyler yapmaya hevesli yeni arkadaşlar vardı. En azından öyle zannediyordum. Rûzigâr kadrosundan henüz irtibatı kesmediğimiz isimlere yeni isimleri de ekleyerek yola koyulduk. En azından maddi sorunumuz olmazdı, maaşımız vardı. İlk sayıyı Kahramanmaraş’ta basmaya niyetlendim, olmadı. Sivas’ta bastığım ilk sayı içime sinmedi çünkü teknik bir arıza yaşamıştık. Düzelti yaptığımız dosya değil de ham dosya baskıya girmişti çalışmayı bitirip matbaadan ayrılınca. Matbaada çalışmak, Rûzigârlı yıllardan kalma bir alışkanlıktı. Özetle birkaç deneme faslı yaşadık Sühan’ın ilk sayısında. Ancak ikinci sayı ile dergi kıvamını buldu. Dergi, ilk sene çok fazla rağbet görmedi. Ebadı dışında sıradan bir taşra dergisiydi, ismi bile eleştirildi özel sohbetlerde. İlk seneden sonra şiir yayımlamayı bırakıp dosya konularına yönelince derginin önü açıldı. Özel sayılar geride kaldıkça derginin tarzı, tavrı netleşti. Dergi büyüdükçe küsen, geride kalan isimler de oldu, hâlen hayırla yâd edenler de hayli fazla sağ olsunlar.

Klasik dosya konularının, özel sayıların dışında bir dergicilik anlayışıyla yürüdü Sühan sonraki dört seneyi. Sühan’dan önce dergilerin dosya konuları genellikle ya isimler üzerine ya da edebî konular üzerine hazırlanıyordu. Yenge, dede, oyuncak, istasyon, gâvur dostlarımız, kapanan edebiyat dergilerinin hikâyeleri gibi daha önce bir edebiyat dergisinde rastlanılmayan konuları, yazarlarımız sağ olsunlar samimiyetle kaleme aldılar. Sühan’dan sonra bu tarz konularla ilgili dosya hazırlayan çok dergi oldu. Hatta bizim dosya konularımızdan kitap hazırlayanlar oldu. Sivas’ta yayımlanan bir dergiydik fakat Amerika’dan, Kırgızistan’dan, Kosova’dan, Almanya’dan abonelerimiz vardı. Reklamsız, şiirsiz, resimsiz kare ebadıyla yalnızca yazıdan ibaret, kendinden kapaklı ve tek renkli bir dergiydi Sühan. Geciktiği vakit mutlaka sorulur, aranırdı.

Derginin tavrı ve tarzı anlaşıldıktan sonra zaten nitelikli bir yazar kadrosu kendiliğinden dergiye destek oldu. İdeolojik olarak birbirine çok zıt kalemler Sühan’ın sayfalarında, üstelik telifsiz, yazdılar. Edebiyatın ayıran değil birleştiren bir yönü olduğunu tecrübe ettim Sühan’la ve çok güzel insanlarla tanıştım. Kendimi, ön yargılarımı, benimsediğim düşünceleri sorguladım farklı insanlarla tanıştıkça, sohbet ettikçe. Çok ilginç gelebilir okuyanlara, dergi kendi kendisini çevirebilen bir ekonomik güce de kavuştu son zamanlarda. Son sayıyı bastığımda dergi hesabında hâlen bir miktar para kalmıştı. Kalan para ile dergiye omuz verdiğini düşündüğüm il içinde ve il dışındaki dostlara üzerinde “Bu da geçer ya Hu” yazan birer gümüş yüzük yaptırıp gönderdim.

Beş yıl sürdü Sühan heyecanı ve hiçbir sayıda heyecanımı yitirmedim. Dosya konularıydı aslında dergiyi diri tutan. Beş yılın sonunda biraz yorulduğumu hissettim. Derginin hacim hayli artmıştı. Dizgi ve mizanpajdan başlayıp kargolamaya kadar içinde olduğum ve ter döktüğüm bir süreç. Omuzlarımda ve ellerimde ikişer çantayla dergiyi tek başıma postaya verdiğim sayılar da oldu. Postanede tanıştığımız ve bana yardımcı olan genç bir arkadaş var mesela. Orada dost olduk, gözleri parlıyordu. Kendisinin de yazdığını ama emin olamadığını söylemişti. Bir süre haberleştik, yazdıklarını gönderdi, eleştiri istedi. Bir sayıda yazısına da yer verdim. Bu delikanlı şimdi edebiyat dünyamızın sevilen çocuk yazarlarından biri. Buna benzer çok güzel anılar kaldı geride.

Galiba dokuzuncu sayıda gözlerimdeki sorunu da fark etmiştim. Dergiyi kapatmak istemedim işin açığı. Çok fazla açılmıştım ve tek başıma zor oluyordu artık yetişmek. Gözlerimdeki rahatsızlık her geçen gün ilerliyordu. Sühan’ı içimizden birileri devam ettirsin ve ben yalnızca yazayım, derdindeydim. Olmadı… Sühan’ı kapatıp daha küçük bir dergi ile devam etme kararı aldım. Hatta dönem gazetelerinde bununla ilgili bir beyanım da vardır lakin sonrasına belki kırgınlık, belki dargınlık, belki yorgunluk yeni dergiye müsaade etmedi. Son sayıda Sühan’ın kendisini dosya konusu yaptım. Sözü uzatmak istemiyorum, belki bir gün bunları da yazarım bir yerlerde. Dergiye dair biraz daha kapsamlı ipucu için okurlarımız Evren Karataş Ülger’in. Edebiyatın Kılcal Damarları: Taşrada Edebiyat Dergiciliği/Sivas Örneği: Sühan Dergisi başlıklı makaleyi ve Sühan’ın 18. sayısını okuyabilirler.

Bu soruya dair son olarak şunu da söyleyeyim, şu an Türkiye’nin birbirine çok uzak illerinde yayımlanan üç okul dergisine rastladım Sühan ismini taşıyan. Az önce söylediğim gibi kitap, dosya konusu esinlenmeleri vb. durumları da düşününce Sühan için bir dergiden fazlasıydı diyorum.

 

- Sen baba / sen bilirsin bu öykünün sonunu

diye başlıyor ve

ben / böyle yaşıyorum / yaşadığımı/böyle

ben böyle geçiyorum geçtiğim ateşlerden

dizeleriyle bitiyor Geçerken adlı şiiriniz. Şiir ve denemelerinizde baba figürü üzerinden güçlü bir duygusal bağ kuruyorsunuz. Aile, özellikle baba figürü, sizde nasıl bir anlam taşıyor?

Baba, hem bizim edebiyatımızda hem de dünya edebiyatında her dönemde yer bulan bir metafor. Batılı eserlerdeki yerini zaten çoğumuz biliyoruz. Baba; aslında anne kadar içli fakat bir o kadar da sessiz, sakin bir karşılığa sahip. Yıllar önce Fuzûlî’nin Leyla vü Mecnun’unu düşünürken aklıma gelmişti, Leyla ve Mecnun bu mesnevinin kahramanı tamam ya baba? Oğlunun perişan hâli için çare arayan, hor görülen, oğluna dua eden, hatta iyileşmesi için Kabe’ye götüren baba… Bu ve benzer hikâyelerde baba, öylesine bahsedilip geçen bir figür.  Yusuf ile Züleyha’da da Yakup’un durumu aynı değil mi? Tıpkı bu eserlerde olduğu gibi baba, babalık da hayatın kenarında, ciddi ve görülmeyen tarafında maalesef. Baba, anne, evlat, kardeş, abla gibi kavramlar da aşk kadar evrensel olmasına rağmen biraz geri planda kalıyor diye düşünüyorum. Elbette istisnalar var.

Yazı ya da şiirin uzlete bakan, bireyselliğe bakan bir yanı var fakat insanlığımızı, yarımlığımızı, yalnızlığımızı paylaştığımız ya da paylaşamadığımız ailelerimiz de bizim gerçeğimiz. Edebiyat, bu gerçeğin uzağında vücut buluyorsa zaten yapaydır. Saydığım unsurların varlığı kadar yokluğu da sinmeli yazılanlara. Şiir veya yazı, bir stadyuma gidip orada her şeyi unutarak eve dönmeye benzememeli. Bütün bu söylediklerimde yaşadığım coğrafyanın, yaşamaya çalıştığım hayatın da etkisi muhakkak var. İnsan, hiçbir zaman yalnızca kendisinden ibaret değildir.

Benim yazdıklarıma gelecek olursak düzyazıdaki “baba” daha dünyaya, aileye ait bir kullanımdı. Şiirde olanlar ise aslında naat denemeleriydi.

 

-Hocam, siz bana ve arkadaşlarıma 2011 yılından beri rehberlik ediyorsunuz; Rabbim razı olsun. Muhabbetinizle nice güzel işler yapmak nasip oldu ve yıllar sonra vardığımız Serazat Edebiyat adlı bu son durağımızda da pergelin ucu hâlâ işaret ettiğiniz noktada sabit.

Tür fark etmeksizin yazmak ya da edebiyat sahasında dolaşmak isteyen birinin, Mevlana’nın pergel metaforunca ayağını sağlam basması gereken nokta neresi olmalıdır? Edebiyat ne ile inşa olmalı ve nasıl olmalıdır?

Aslında o nokta birden fazla kelimeyi karşılıyor: edep, ahlak, vicdan, fıtrat, erdem, insanlık, kulluk… Bunların üzerinden ayağın biri kaldırıldığında insanın sözün şehvetine kapılması ve şirazeden çıkması çok kolay. Bir ayağın sabit durması özgürlüğe mâni değil mi, gibi bir soru gelebilir akıllara. Meşhur bir söz vardır mealen söyleyeyim, ipini koparması uçurtmanın özgürlüğü anlamına gelmez.

Sanatçı ya da şair her şeyden önce insandır. Şiir; kalbinin ve ruhunun farkında olan insan için vardır ve insanlığın, iyi insan olma sınırlarının dışında icra edilmez.

Belki her dönemde vardı benzer şikâyetler fakat zamanımızda şiirde bir eksen kayması da söz konusu. Güzel söz söylemek ile muallakta söz söylemek farklı şeyler. Çiçekten bahseden edebî bir metin okuduğunda her insan kendi çapına göre çiçeğe dair bir şeyler anlar. Kimi rengini görür kimi kokusunu duyar kimi yalnızca çiğdemi, laleyi anlar ama çiçektir konu. Çiçekten bahseden muallaktaki bir metinden ise şairi dışında kimse çiçeği görmez, düşünmez. Muallakta söz söylemek hayli kolay ve bu kolaylık da taraftarını çoğaltıyor bu anlayışın. Kolay olandan da uzak durulması gerektiğini düşünüyorum.

Şiirin, söz söylemenin bir bedeli vardır. İçsel bir bedel bu. Acısını duymadan, zahmetini çekmeden ortaya konulan her şey sıradandır.

Bunları söylerken günümüzde ya da geçmişte ortaya konulan ve benim düşüncelerimden farklı bir çerçevede oluşturulan çalışmaları da reddetmediğimi belirteyim. Herkesin kalbinde barındırdığı şeylere göre kendi türküsünü söylediği bir dünyada yaşıyoruz.

- Şiiri, gündelik hayatta gururu incinen kelimelerin gönlünü alma çabası olarak tanımlıyorsunuz. Yalnızca bundan mı ibarettir şiir sizin için?

Estetik noktasında evet, bundan ibaret gibi görünüyor ancak genel bir şiir tanımı çok da mümkün görünmüyor. Bahsettiğiniz tanım -aslında sadece tarif- kırklı yaşlara adım attığım dönemlerde biraz şekillenmeye başladı bende. Yazmadan, söylemeden önce kelimeleri tanımak, kelimelere inanmak, onların her birini bir şahıs olarak görmek ve öyle taşımak şiire… Kelimelerin her birinin aslında canlı birer şahıs hatta dinî terminolojiyle söyleyecek olursak melek olduğunu düşünüyorum. Anlam, his taşımakla görevli melekler kelimeler. Gündelik dilde kelimeleri var oluş amacından çok uzakta ve basit şeyler için kullanıyoruz. Mekanikleştiriyoruz, ruhlarını, çağrışımlarını unutarak geride bırakıyoruz. Hangi kelime hangi kelimenin yanında bulunmaktan hoşlanıyor, düşünmüyoruz bile. Bu yüzden hırpalanan, yorulan, anlamsızlaştırılan, daraltılan kelimelere şiirin bir teselli olduğuna inandım. Kelimelerin bulundukları yerden ve taşıdıkları anlamdan şikayetçi olmadığı bir dünya olmalı şiir.

Genel manada ise şair sayısı kadar değil, şiir sayısından bile fazladır şiir tanımı lakin yine de eksiktir bütün tanımlar. Tanım, biraz da sınırlamak, somutlaştırmak değil midir? Bu da şiirin yapısına ters bir yaklaşım.

- Ara sıra hikâye de yazıyorsunuz fakat aslında şiirden çok denemeniz var. Şiirin denemeyle bir kardeşliği var mı? Neden az şiir, az hikâye ve daha çok deneme yazıyorsunuz? İlerleyen yıllarda denemeci olarak anılıp şairliğinizin geride kalmasından endişe duyuyor musunuz?

Deneme evet, şiirin küçük kardeşi gibi geliyor bana. Şiirin kıskanmadığı bir tek tür belki de. Şiir, kendisinden başka bir türe meyledince sizden uzaklaşan bir ruha sahip. Tanpınar’ın şiirde sustuklarını roman ve hikâyelerinde anlatması gibi ben de şiirde sustuklarımı denemelerde anlattım, desem yeridir. Deneme de benim için içsel bir anlatı şekli.

Bahsettiğim yazı türü gerçek deneme. Denemeye dair okur, yayıncı hatta yazar zihninde bile bir karmaşa var. Deneme ödülleri veriliyor, kitap kapaklarına kocaman harflerle “deneme” yazılıyor fakat okumaya başladığımda bu eserleri denemeden ziyade sohbet olduğunu görüyorum çoğunun. Sahih denemelere ihtiyaç var edebiyatımızda.

Hikâye türü aslında bana biraz uzak. Çok önemli bir tür ve daha çok yazmak isterim fakat sanırım şiirden kopmak istemeyişimin ön yargısı beni uzak tutuyor bu türden ya da hikâye dili oluşturamamak endişesi mi taşıyorum, bilemiyorum. Belki de yine mesele mizaç. Yazmak istediğim hikâyeler var ve yılda bir tane de olsa yazabiliyorum. Şimdilik yeterli.

Lise yıllarımdayken sadece şiirle meşguldüm ve şair olmak istiyordum çocukça bir hevesle. Deneme yazmaya da otuzlu yaşlara doğru bir büyüğümün tavsiyesi üzerine başladım. Bizde iyi şairlerin nesirleri daha da iyidir, demişti. Şiir, dili terbiye eder bu da nesri olumlu manada etkiler, demişti. Önceleri soğuk geldi bana düzyazı. Denemeyi şiire doğru sürükledikçe ya da şiiri denemeye, düzyazının biraz daha sıcak gelmeye başladığını düşünmeye başladım.

Şair olarak mı anılmak isterim, denemeci olarak mı? Buna belki dergiciliği de eklemek lazım. Endişem yok bu konuda. Hiç anılmayacak olmak bile endişelendirmiyor beni.

-Yıllarca şiir kitabı yayımlamadınız fakat 2024 yılında iki şiir kitabınız birden yayımlandı. Bunca yıllık hasret nedendi ve neden hasret 2024 yılında son buldu?

Çok yazan ve yazdıklarım illa yayımlansın, görünsün, okunsun çabasında biri değilim. Herkesin evinde, kitaplığında yazdıklarımın bulunmasını da istemem doğrusu. Şiirin, yazının mahrem bir tarafı olduğuna inanıyorum. Yazdıklarım kaybolmasın, okumak isteyen ulaşsın yeterli benim için. Kitap ya da deneme, şiir, hikâye yayımlarken ilk adımı atan ben olmadım hiçbir zaman. Kitaplarımın tümün mutlaka bir arkadaşın, dostun, ağabeyin vesilesi ile basıldı. Hâlihazırda kitaplara girmeyen metinlerden birkaç dosya çıkar fakat birilerinin istemesi ya da vesile olması gerekiyor bunun için. Bu da süreci uzatıyor. Buna tembellik de denilebilir.

2022 başlarında bir yayınevi için şiir dosyası hazırlamam istenmişti. Sessiz Rüya ismini verdiğim dosyayı gönderdim fakat araya deprem dahil çok şey girdi ve dosya kaldı. Daha sonra senin vesilenle Kurtarma Yazılısı’nı hazırladım. Kurtarma Yazılısı çıkmıştı ki Sessiz Rüya da basıldı. Son yılların şiirleri Kurtarma Yazılısı’nda yer aldı, ilk dönem şiirlerinden kitaplara almadığım gazeller de Sessiz Rüya da.

Sonraki dosyalar ne zaman çıkar, nereden çıkar ben de bilemiyorum.

Bu güzel muhabbet için çok teşekkür ederim hocam. İnşallah nice güzel eserlerde buluşmak duasıyla.

Ben de vefan ve bazı şeyleri söyleme fırsatı sunduğun için sana teşekkür ediyorum. Dergiye omuz veren, dergiyi takip eden arkadaşlara selam ediyorum. 

 kaynak: serazat dergisi, sayı:8, yıl: 2024, ekim kasım aralık.