hüseyn kaya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hüseyn kaya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Ağustos 2026 Pazartesi

hurma çekirdeği

hüseyn kaya

Yollarda gördüğü kalabalığı izlemekte ve onların hareketlerini anlamakta güçlük çekiyordu. Herkes bir yerlere koşuyordu çıldırmış gibi. Sıcağa aldırmadan, aldırmadan ağlayan çocuklarına koşar adım yürüyordu insanlar. Kimileri sırıtkan kimileri öfkeli… Ardı karanlık gözlerinde merhamet yoktu, incelik yoktu bakışlarında. Rengârenk kıyafetlerle ve ağır parfüm kokuları bırakarak geçtikleri yerlerde, ellerinde telefonlarıyla ya da tespihleriyle, kollarında garip çantalarıyla dolaşıyorlardı durmadan. Amaçsız kalabalıkları geride bıraktığında çoğunluğu yaşlılardan oluşan yeni fakat daha durağan bir kalabalığın içine adım atmıştı.

Bu aylarda, bu günlerde ve şu saatte evinde olması gerekiyordu. Bir mısranın peşine düşmesi, bir kitabın sayfalarında yitmesi gerekiyordu mahmur gözlerle. Şehrin ürkütücü kalabalığından uzakta dağlara bakıyor olması gerekiyordu en azından ama evde değildi. Bir hastanenin gürültülü ve basık koridorunda eski bir tekerlekli sandalyede yığılmış hâlde duran annesinin hemen ardında duruyordu. Doktor bekliyorlardı yarım saatten beri. Doktor geldiğinde annesiyle içeriye girecek ve anlatacaktı ona annesinin tüm dertlerini, ağrılarını, şikayetlerini. Doktorun yüzünü hayal meyal belirlemişti zihninde. Bir yandan genç ve temiz yüzlü doktora söyleyeceği sözlerin provasını yapıyordu içinden:

Annem hayli hasta doktor. Hani çarşıda, pazarda gezerken yolunu hastaneye uğratan gür sesli hastalardan değil o. İlacımı yaz gideyim, diyenlerden de değil. Annem hayli hasta doktor, kendimi bildim bileli hasta ama bu kez daha çok hasta. Hep yarımdı nefesi annemin, tebessümü yarımdı, sözleri yarım. Yürümeyi unuttuğu zamanlar olurdu bazen yatmaktan. Bazen konuşmayı unuttuğu zamanlar... Kollarının sızısı geçse dizlerinin sızısı başlardı. Kına yakardı kollarına, ayaklarına sızısı dinsin diye. Başına kına yakardı, baş ağrılarım hafiflesin diye. Zemzem sürerdi ağrıyan yerlerine. Sizin, benim bilmediğim otlar toplardı dizinin tuttuğu zamanlar. Sırf hastaneye gelmemek için her şeyi denerdi annem. Hastane odalarını sevmedi hiç. Doktorları da sevmedi. Yine de kısacık ömrümün her safhasında hastane anıları biriktirdim annemli. Annem, diyorum doktor, hayli hasta.

Doktor hâlen ortalarda görünmüyordu. Annesinin ayaklarına baktı, kendi ayaklarına. İkisinin ayağında da terlik vardı ayakkabı yerine. Diğer insanların ayaklarına baktı, onlardan da terlikle, sandaletle gelenler vardı. Arada bir gelip geçen hastane personelinin ayaklarında da terlik vardı. Annesinin ayakları şiştiği için yazın ayakkabı giyemezdi ki zaten. Yaz mevsiminin tam ortasıydı ve oldum olası sevemezdi yaz mevsimini. Yaz; herkesin sokaklara, caddelere döküldüğü, evlerin gece yarısı hatırlandığı mevsim. İşi olan olmayan herkes dışardaydı yaz geldiğinde. Küçücük parklarda gece yarılarına kadar otururdu bu mevsimde insanlar. Ne konuştuklarını merak ederdi parklarda, çay bahçelerinde saatlerce oturan insanların. Birileriyle saatlerce konuşmayalı yıllar olmuştu. Benim de saatlerce sohbet ettiğim arkadaşlarım var oldu mu hiç, diye düşündü. Bu soruya cevap aramak yerine kış mevsimini hatırladı. Kışın yalnızca işi olanlar dışarıya çıkabiliyordu çat ayazlarda. Ev herkesin sığınağıydı kışın. Herkes onun hayatını yaşıyordu ayazlar başlayınca. Yaz mevsimiyle alıp veremediği yoktu aslında. Sevmediği yaz değil, insanların yaz mevsimindeki garip hâlleriydi. O da severdi toprağa basmayı, suyun sesini, ağaçların hışırtısını, kuşların cıvıltısını. Hastane koridoru hareketlenince yeniden doktorla konuşmaya başladı içinden:

Annem okuma yazma bilmez ama bütün ilaçları bilir doktor. Başkalarının anneleri gibi renkli şekerleri ilaç yerine veremezsiniz ona. Ambalajı olmayan ilaçların bile adını söyler. Avuç avuç içer ama iyi olmak için değil, ayakta kalmak için. Biraz fenalaşınca tekkeler görür düşünde, türbeler görür. Toprak ister oralardan su getirtir. Her hastalığının şifası ayrı bir türbededir. Bilmediği, gitmediği uzak yerlerin türbeleri çağırır onu düşünde. Şu köyde, şu tarafta bir türbe var oranın toprağını getirin bana, der. Getiren olursa toprağını sürer ağrıyan yerlerine, suyunu sürer tekkelerin. Az da olsa daldığı zaman annem ip eğirir düşünde. Gaz lambası ışığında kirkit vurur ip ağacına, kilimler dokur hayalden ve ağıtlar geçer içinden. Sessiz söyler annem bütün türküleri, ağıtları. O ağıtların sızısını siz bilmezsiniz, onun bildiği türkülerin gaydasını da bilmezsiniz. Ben de bilmem işin doğrusu.

Annesinin hareketlendiğini hissetti önündeki sandalyede. Hastanenin kendine has kokusu yaz sıcağıyla birleşince katlanılmaz bir hâl alıyordu. Ardında olduğunu, beklediğini hissettirmek için usulca eğildi ve sordu:

-Suyumuz var anne, ister misin biraz.

-Eve gidince içeriz oğlum, dedi annesi bitkin bir sesle.

Israr etmedi. Annesi dışarıda hele de başkalarının yanında bir şey yemeyi, içmeyi hiç sevmezdi oldum olası. Pikniğe gitmeyi sevmezdi. Yalnızca bayırda köy ekmeği ile peynir yemeyi severdi. Suyu dereden doldurulmuş isli demlikten çay içmeyi. Galiba annesine benziyordu bu yönüyle. Kendisi de dışarda yemeyi, içmeyi sevmezdi. Belki de bu yüzden kırk küsur senelik hayatında hiç tatile gitmemişti. Uyuyamazdı ki bedeli peşin ödenmiş kutu gibi otel odalarında. Zahmetini çekmediği sofralarda yemek yiyemezdi. Başkalarının nazarında müşteri olmak, gücüne giderdi, başkalarının topladığı yatakta dinlenemezdi. Başkalarına dağınık bir oda bırakıp çıkamazdı sabah olunca.

Dakikalar geçmek bilmiyordu. Doktor kapısının hemen üstündeki saate gözü kaydı. Yorgun bir serçeyi andırıyordu annesinin sandalyedeki hali. Kanatlarını sermiş, hızlı hızlı nefes alan yorgun bir serçe. Yuvasının dışında hep tedirginlik duyan bir serçe. Yuvasının dışına hiç çıkmamıştı ki annesi ömrü boyunca. Doktor hâlen ortalarda yoktu ama bir yandan onu dinliyordu doktor:

Siz bilmezsiniz doktor, annemin başucunda hep gülsuyu ve kolonya durur. Bir de elma sirkesi. Hepsinin bir derde iyi gelmişliği vardır. Elimde tuttuğum onun feracesi, kolumun altında tuttuğum onun terlikleri. Elini tutamam kalabalıkta, vermez. Yüzüne dokunamam kalabalıkta, terini sildirmez. Yanından geçen insanların hiçbirini tanımaz. Hiçbirinin derdinin kendi derdine benzemediğini bilir sadece.

Ona sormayın şikâyetini, o derdini size anlatmaz. Sadece nefes alamıyor şimdi. Nefesim tutuluyor, diyor. Boğazımda bir şey var inmiyor aşağı diyor. Öksürüyor, soğuktan diyor. Temmuz ayındayız, üşüyor o. O derdini Allah'a bile söylemez, söyleyemez. Kanadını arada bir çırpan hasta bir kuş gibi arada kolunu fırlatıyor boşluğa, arada ayağını atıyor geriye. Bazen başını tutuyor elleriyle Allah, diyor. Su istemiyor, kendisi uzanmaya çalışıyor. Sabahı suyla bekledim diyor. Güneş doğsun diye bekledim, sabah şifa ile gelir diye bekledim, diyor.

Annemin bir tespihi var üç farklı boncuktan. Rahmetli dedemin yadigârıymış, onun parmaklarının izi varmış eskiyen boncuklarda. Çiğ ipe dizmiş, püskülünü kendisi yapmış. Baygınken, hastayken o tespihe tutunur. Ne okur ne çeker bilmiyorum. Üzerindeki yorganın desenlerini severek ya da başını koyduğu yastığın nakışlarını seyrederek teselli bulur. 

Yetmiş sene koştu, şimdi nefesi yetmiyor, yetişmiyor. Kalp yetmezliği var denildi lakin onun kalbinin büyüklüğünü bilmezsiniz siz. Bence başka bir derdi var annemin.

Sizin anneniz hiç hasta olmaz mı doktor. İnsanın annesinin hasta olması; etinden, kanından, ruhundan bir yanardağın kaynaması gibi bir şey. Rabbim diyorum kaç gündür onun ağrılarını hafiflet. Tamam benim annem o ama senin de kulun, kızın. Onun acılarını hafiflet. Benim onu sevdiğimden, onun beni sevdiğinden daha çok seviyorsun sen onu, ona yardım et.

Her yeleğinin cebinde mutlaka bir iğde dalı vardır annemin çoban düğmesi gibi kesilmiş. Her yeleğinin bir tarafında mutlaka bir hurma çekirdeği vardır dikili, mavi boncuklu. Delikli taş bulduğunda, tazı boncuğu bulduğunda saklar annem onları. Yalnız kendi yeleğine değil benim de ceketimin, gömleğimin bir tarafına mutlaka diker fark ettirmeden. Neyse mesele şu ki annem hayli hasta doktor. İşte sabahtan beri kolunun altında tuttuğu şu çanta onun ilaçlarıyla dolu.

Eli, gayri ihtiyari annesinin kolunun altındaki çantaya uzanmıştı ki koridor yeniden hareketlendi. Bu kez doktor geliyordu gerçekten.

-Anne, dedi doktor geliyor bak şu temiz yüzlü, genç adam. İyi bir doktor diyorlar.

-İnşallah, dedi annesi yalnızca. İnşallah.

Çok da hastaya benzemeyen birkaç kişi doktoru daha odasının kapısında sıkıştırmaya, elindeki kağıtları göstermeye başlamıştı bile. Doktor, neyse ki sakin ses tonu ile hepsini kapının önünde bıraktı:

-Herkesi sırayla alacağım içeriye, lütfen biraz daha bekleyin ameliyattan şimdi çıktım, dedi.

Doktor iyi birine benziyordu gerçekten de. Hastaları listedeki sıraya göre alıyordu içeriye. Muayenesi bitip dışarıya çıkan hastaların da yüzünde endişe, tedirginlik yerine sakinlik vardı. Dakikalardır doktora söylemek için zihninde dönen cümleler, annesiyle muayenehanenin kapısından içeriye girdiklerinde uçup gitmişti. Muayene odası koridora göre daha serin ve aydınlıktı. Doktor, yaşlı kadının ellerindeki solmaya yüz tutmuş kınaya baktı, kolunun altındaki çantaya, sonra sandalyenin ardındaki oğluna. Gözlerinde ne acele vardı ne de hastane koridorlarından sinmiş anlamsız bakış. Tekerlekli sandalyenin yönünü doktora doğru çevirirken diline gelen tek cümleyi söyledi:

-Annem hayli hasta doktor.

Bu cümlenin ardından konuşmaya nasıl devam edeceğini düşünüyordu ki gömleğinin kolunun altında derisine batan ince bir şey hissetti. Eli istemsizce kolunun altını yokladı. Parmaklarının arasında dikişlerin altındaki sertliği hissetti.

Tam o anda doktor:

-Teyze seni dinliyorum, anlat şikayetini.

Elini usulca kolunun altından çekti. Annesi, onun haberi olmadan gömleğine yine bir hurma çekirdeği dikmişti.

Derdini Allah’a bile söylemekten hicap duyan annesi önce başını önüne eğdi, sandalyenin üzerinde iyice küçüldü, küçüldü mahcubiyetten. Cılız ve ürkek bir sesle cevap verdi:

-Şikâyetim yok. Yaşlılıktan oğul, yaşlılıktan hepsi… Emaneti teslim edemedim bir türlü.


yaz, 2026, sivas

 


4 Ağustos 2026 Salı

hikâye

 hüseyn kaya

Yaz kapıdaydı lakin sabahın bu ilk saatlerinde insana tatlı bir ürperti veren o serinlik, henüz veda etmemişti şehre. Çiçeğe duran ağaçların neşesi, tenine değen hafif rüzgârla birleşip içinde şükre boyanmış bir coşku oluşturmaya yetiyordu. Hayat, böyle zamanlarda katlanılabilir oluyordu onun için. Gökyüzü masmaviydi ve okulun çatısı şamatacı güvercinlerle, işgüzar kuzgunların patırtısıyla doluydu. Bahçeye adım attığında böyle bir karşılaşmaya hazırlıksızdı. Tam o anda, duvarın dibine büzülmüş o küçük gölgeyle göz göze geldi. Yüzü, bacakları kir içinde; tüyleri keçeleşmiş, mahzun ve yılgın bakışlı, gri bir köpek... Kemikleri sayılan gövdesiyle ilk bakışta bir kangal yavrusunu andırıyordu ama bir kangal yavrusunun şehirde, hele ki bu okul bahçesinde ne işi olabilirdi?
Bakışlarındaki ürkeklik yaşadıklarını anlatmaya yetiyordu. Eziyet gördüğü, horlandığı belliydi. Yavru bile olsa bir köpek bu kadar mülayim, bu kadar perişan duramazdı. Köpeğin yanına yaklaştığında önce kaçacak oldu hayvan fakat kaçmaya takati yoktu. Onun bu sakinliğinden ve ürkekliğinden cesaret alarak birkaç sevgi sözünden sonra köpeğin başına elini uzattı. Köpeğin alnından başlayarak usulca boynuna kadar elini gezdirdi, gezdirdi. Yıllar olmuştu bir köpeğe dokunmayalı. Hayvanın kulaklarının kesik olması onu gördüğü andan itibaren dikkatini çekmişti. Köpeklerin kulaklarının kesilmesi bu civarda gelenekti. Hem olası bir boğuşmada rakibine kulaklarını kaptırma riskini ortadan kaldırıyordu bu işlem hem de böyle daha iyi duyduğuna inanılıyordu hayvanın. Sevildiğini anlamış gibiydi köpek ve buna ihtiyacı olduğunu sakinliğiyle, uzattığı boynuyla belli ediyordu. Öğrenciler, öğretmenler yavaş yavaş okul bahçesinden içeri adım atmaya başlamıştı. Bir süre ona güzel sözler söyleyip onu sevdikten sonra okulun giriş kapısına yöneldi. Birkaç adım atmıştı ki köpeğin ürkek adımlarla peşinden geldiğini fark etti. Ardına döndü:
-İyi ama seni içeriye alamayız ki dedi. Sen en iyisi buralarda oyalan. Ben fırsat buldukça yanına gelirim. 
Söylenenleri anlamış gibi küçük köpek yanından geçen öğrencilere dalaşmadan yan bir yürüyüşle ve yine ürkek adımlarla bahçenin en kıyısındaki çardağın gölgesine doğru yol aldı. Bu köpeğin sabah vakti karşısına çıkışında, duruşunda, bakışlarında farklı bir şey vardı. Galiba sevmişti onu.
Okula girdiğinde aklı halen dışarıdaydı. Kahvaltı yapmadan gelen öğrenciler ve öğretmenler için ilk hazırlığını yapan kantinciden hızlıca bir şeyler alarak köpeğin yanına gitti yeniden. Birkaç öğrenci köpeği fark etmiş, etrafında kümelenmişti bile. Köpek dünyadan vazgeçmiş bir eda ile hareketsiz yatıyordu. Kantinden onun için aldığı şeyleri önüne bıraktı. İştahsız duruyordu köpek, uzaktan isteksizce kokladı önüne konulanları sonra umursamaz bir biçimde yatmaya devam etti. Yemeğe nazlanan küçük çocukların yüzündeki edaya benzer bir tavrı vardı hayvanın. Belki de nazlandırılmak istiyordur düşüncesiyle yere bıraktığı yiyecekleri eline aldı ve köpeğe doğru uzattı, köpek güçlükle başını kaldırdı, ağzını açtı fakat yine isteksizce başını yere bıraktı. Bu esnada yakındaki çocuklardan biri heyecan ve hayretle konuştu:
- Hocam, bu köpeğin ağzında hiç diş yok.
Hiç beklemediği bu tespit, biraz tedirgin etmişti onu. Köpeğin başını okşayarak elini çenesine doğru indirdi. Artık yabancı sayılmazlardı. Sıcak, pürüzlü, siyahlanmış derisini hissederken hayvanın çenesini hafifçe araladı. Gerçekten de köpeğin çoğu dişi yoktu; pembeleşmiş, çekilmiş diş etleri ve birkaç sararmış kök dışında ağzı bomboştu. Ara sıra dilini dışarıya atıyor sonra yeniden başını serin taşlara uzatıyordu. Hayvanın dişlerinin bu durumu, zihnindeki ihtimalleri değiştirmeye yetmişti zira küçücük gövdesine rağmen yaşlı bir köpekti bu. Zağar dedikleri türden melez, cılız bir hayvan... Kulaklarının kesilmiş olmasından anlamalıydı onun emektar bir hayvan olduğunu. Muhtemelen yakın köylerden birileri sabahın erken saatlerinde onu buraya azıtmıştı. Emekten fayda olsa koca öküze bıçak olmaz, derdi annesi. Bu cümle birkaç kez döndü içinde. Yerde yorgun argın yatan hayvanın yüzündeki, bakışlarındaki, duruşundaki hüznü süzerken onun hayatına dair kesitler canlanıyordu gözlerinin önünde. Kim bilir hangi köy evinin önünde senelerini bırakmıştı bu köpek. Kaç gece boyu bu evin içindeki insanlar huzurla sabahlasın diye kollamıştı etrafı. Kimlere kafa tutmuştu minicik gövdesiyle. Kaç çocuk, yalnızlığını onunla paylaşmıştı? Şimdi ise ölmeye bir başı kalmış vaziyette getirilip bırakılmıştı buraya o evin sahipleri tarafından. Buna azıtmak, deniyordu. Evdeki fazla kediler, yaşlanmış köpekler hatta eşekler bile dönemeyeceği kadar uzak bir yere sahipleri tarafından bırakılırdı. Azıtılan hayvan bir süre sonra ya açlıktan ölürdü bırakıldığı yerde ya da başka hayvanlara yem olurdu ömrünün son deminde. Yeniden annesinin sözünü hatırladı: Emekten fayda olsa koca öküze bıçak olmaz.
Bahçeye kadar uzanan zil sesiyle köpeği oracıkta bıraktı. Ondan uzaklaştıkça mahzun duruşu ve yorgunluğu kalbine, ruhuna karanlık ve acı hikâyeler fısıldıyordu. Dönüp geriye bakmak istiyordu ama bunu yapamıyordu, usul usul dersinin olduğu sınıfa doğru yürüdü. Artık etrafında kimse kalmayan köpek, çardağın gölge tarafına uzanmış, taşımaktan usanmış bir eda ile başını taşlara uzatmıştı. Görünürde bir yarası ya da hastalığı yoktu, bulunduğu yerden gitmeye de ne niyeti vardı ne mecali. Sınıfa doğru çıkarken aklına Refik Halid’in Köpek hikâyesi geldi. Tam da hikâye türünü işleyecekti bu ders. Belki de derste bu hikâyeden bahsetmeliydi. Ardından Sadık Hidayet’in Aylak Köpek’ini hatırladı. Sabahattin Ali’nin Bahtiyar Köpek’ini, Sait Faik’in Serseri Çocukla Köpek’ini…
Sınıfa girdiğinde ise aniden kendi hikâyesini hatırladı. Öğretmen sandalyesine oturup defteri yazarken kendi hikâyesine doğru çoktan yola çıkmıştı.
Beş altı yaşlarında ya vardı ya yoktu o zamanlar. Serin bir sonbahar sabahıydı amcası onu uyandırdığında.
-Bozo’yu azıtacağız, sen de benimle gel, vedalaşırsın arkadaşınla, demişti. 
Gündüzleri koyunların arasında aslan gibi dolaşan, geceleri kapının önünde evi kollayan kocaman bir köpekti Bozo. Hep adıyla çağırırlardı onu aileden biri gibi ve o da nerede olursa olsun adını duyar duymaz önce kulaklarını diker ardından çağrıldığı yöne doğru koşardı. Ama son yıllarda yalnızca uykuyla geçiriyordu vaktini küçük pinniğinin önünde. Kerpiç ve ahşaptan köpek ya da tavuklar için yapılan küçük barınakların adıydı pinnik. Bozo sadece bir köpek değildi onun için arkadaştı. Onunla konuşurdu etrafta kimse olmadığında ve Bozo onu anlardı. 
Azıtmanın ne demek olduğunu biliyordu fakat dedesinin çok uzaklara azıttığı kedi, aylar sonra yeniden eve dönmüştü. Kediler yıldızları sayarak yol bulur, demişti büyükler ve daha o kediye ilişmemişlerdi hiç. Bir süreliğine azıtmayı büyükler ve hayvanlar arasında oynanan küçük bir oyun sanmıştı fakat gerçeği anlaması uzun sürmemişti. Demek şimdi sıra Bozo’daydı.  Senelerce hayvanlarını, kapısını beklediği evin sahipleri onun için böyle bir son hazırlamıştı. 
Griden turuncuya çalan sert tüylerinin arasında kaybolurdu küçücük elleri. O nereye giderse Bozo da yanında gelirdi. O oturduğunda bir tepede, bir dere kenarında Bozo da onun yanında otururdu. Kışın en soğuk gecelerinde bile görevini ihmal etmemişti Bozo. Hatta bir gece köye girmeye çalışan kurtları önce o fark etmiş ve ortalığı ayağa kaldırmıştı çığlığa benzeyen ulumalarıyla. Bütün bunların karşılığında ona verilen tek şey arpa unuyla yapılan iki öğün yaldı. 
Hava yeni aydınlanıyordu ve henüz kahvaltı bile yapmamışlardı. Tandır kenarında akşamdan dürülmüş ve sulanmış bir yufka ekmeği çıkınının içine koydu ve ardından traktöre yöneldi. Amcası biraz gerginliğini saklamaya çalışan bir yüz ve ses tonu ile seslendi:
-Bozo’yu almayacak mısın?
Bozo’yu da yanına alarak traktörün teknesine oturdu. Sırtını amcasına ters dönerek yanında oturan Bozo ile yolu izlemeye başlamıştı. Bozo’nun yıldızları sayıp sayamayacağını bilmiyordu. Bozo’nun kaç gün sonra eve döneceğini de bilmiyordu. Traktör sallandıkça bazen o Bozo’nun üzerine doğru kayıyordu, bazen de Bozo onun. Genzini yakan egzoz kokusu, oturduğu teknedeki pas kokusuyla birleşiyordu zaman zaman. Daha önce hiç gitmedikleri bir yolda, bilmediği bir bayırın ortasında ilerlediler. Bozo arada bir gözlerini açıyor ancak onun ellerini başında hissedince yeniden gözlerini kapatıyordu. Belki de seziyordu başına gelecekleri ve susuyordu bu yüzden. Öyle olmasa mutlaka arada bir doğrulur etrafı süzerdi.  Yolculuk bir saat kadar sürmüştü ve amcası traktörü bir derenin kenarında durdurmuştu. Birkaç ağaç ve küçük bir dere… Kuşların ve küçük derenin şırıltısı kulağa hoş gelse de Bozo’nun bakışlarından etrafa sızan derin bir sükûnet gittikçe yayılıyordu her yere. Bozo kendiliğinden inmişti tekneden. Amcası Bozo’nun yanına gelip boynundaki tasmayı biraz uğraştıktan sonra çıkardı. Tasma değil de çengeldi onun adı. Dedesi şehirdeki bir demirciye yaptırmıştı, olası bir boğuşmada bu çengel Bozo’nun boynunu koruyan bir zırhtı. Etrafında çivi gibi uzantılar bulunan, zinciri andıran kocaman bir halka.
-Amca çengelini neden çıkarıyorsun, dedi.
Amcası cevap vermedi bu soruya. Çengeli traktörün teknesine fırlattıktan sonra:
-Haydi vedalaş onunla, gitmemiz lazım, dedi. 
Sesi titriyor gibiydi bunları söylerken. Tam bu esnada Bozo’nun sabah yalını yemediğini hatırladı. Çıkınından çıkardığı yufkayı birkaç parçaya böldü ve ağaçların dibine bıraktı. Bozo’ya sarıldı ve kulağına eğilerek:
-Çabuk gel e mi, dedi.
Amcası traktörün yönünü tekrar köye doğru çevirdiğinde yine tekneye bindi. Bozo ne peşlerinden koşmuş ne de havlamıştı. Sadece bakmıştı. Uzun uzun bakmıştı. Adım bile atmamıştı. Mahzun gözlerle bakmıştı. Nasıl olsa Bozo yolu bulur ve birkaç güne yeniden eve gelir diye düşünmüştü fakat Bozo bir türlü gelmemişti. Zaten ertesi gün geveze ve genç bir köpek bulmuşlardı bile onun yerine.  
Günlerce her sabah evin etrafını kolaçan etmişti. Akşamları evlerinin etrafında bir kımıltı, köy yollarında bir karaltı aramıştı gözleri. Her geçen Bozo’nun son bakışı küçük kalbinde git gide tüm vücuduna yayılan bir pasa dönüşmüştü. Annesi çok uzaklardan fısıldıyordu: Emekten fayda olsa koca öküze bıçak olmaz.
Hocalarının durgunluğunu fark eden sınıf, gürültüyü kesmiş onu izliyordu. Belli ki yolunda gitmeyen bir şeyler vardı sabahın bu ilk dersinde. Sessizlik o kadar büyüdü ki öğretmenin sınıf defterini yazdığı kalemin sesi duyuluyordu. Defter imzalama işi bittikten ve hızlıca sınıfa göz attıktan sonra öğrencilerle göz göze gelmeden konuştu:
- Bugün hikâye türünden bahsedeceğiz. Hikâyenin türleri, unsurları, Türk ve dünya edebiyatındaki yeri, temsilcileri... Hepsinin üzerinde duracağız.
Sınıfa sırtını dönerek tahtaya hikâyenin tanımını yazdı önce: Yaşanmış ya da yaşanması muhtemel… Yaşanmış kelimesinin altını çizdi, bir kez daha çizdi. Hikâyenin unsurlarını, Türk ve dünya edebiyatındaki önemli temsilcilerini de eklemeyi unutmadı. Tebeşirin tahtada çıkardığı gıcırtı,  traktörün paslı sacına çarpan Bozo’nun çengel seslerine karışıyordu. 
Çocuklar bu soğuk tavrını anlamaya çalışıyorlardı hocalarının. Oysa böyle başlamazdı derse. Mutlaka biraz sohbet eder, bazılarına şaka yapardı. Yazma işini bitirdikten sonra gözlerini öğrencilerden kaçırarak konuşmaya başladı.
-Hikâye önemlidir, dedi çünkü kutsal kitapların bile hepsi bize hikâye anlatır zaman zaman. Destanların, efsanelerin, halk hikâyelerinin, masalların, mesnevilerin hikâye ile olan benzerliğinden bahsetti. Bir ara şöyle dedi:
-Büyük şiirler bile aslında bize bir hikâye anlatır. 
Zihnini tam anlamıyla toparlayamıyor ancak ders anlatmaktan da vazgeçmiyordu. Hikâye türünün temsilcilerinden bahsederken Refik Halid ismini söyledi. Yazarın Köpek hikâyesini söyleyemedi. Gurbet Hikâyeleri’ni mutlaka okuyun, dedi. Sabahattin Ali ve Sait Faik’i andı. Sadık Hidayet’ten bahsetmedi bile.
Dışarda bir hikâye var diyemedi. İçimde bir hikâye var da diyemedi. Ben şimdi bir hikâyenin içindeyim diyemedi. Sizin hikâyeniz var mı diye soramadı. Hikâyeye dair her şeyden bahsetmişti ders bittiğinde. 
Bir ara öğretmen masasının yanından pencereye yakın bir yerde durdu ve gayri ihtiyari gözü bahçeye takıldı. Küçük köpek tam da onun görebileceği şekilde sınıf penceresinin karşısında yatıyordu bu kez. Gri betonla rengi ve soğukluğu birleşmiş gibiydi. Kaskatı öylece hareketsiz duruyordu. Etrafında kuzgunlar dolaşmaya başlamıştı bile. Bu kuzgunları hiç bu kadar zalim bir eda ile görmemişti. Zavallının dişlerinin olmadığını, ölümü bekleyen yaşlı bir köpek olduğunu biliyordu sanki hepsi. İyice köpeğe yaklaşan bir kuzgun, köpeğin kımıldaması ile havalandı. Bu esnada teneffüs zili çaldı ve sınıfa hiçbir şey demeden doğruca bahçeye indi. Kuzgunları küçük köpeğin etrafından kovdu. Yerden bulduğu kuru bir ağaç dalını çatıya doğru fırlattı. Kuzgunlar, onun bu hamlesinin ardından bulundukları yerden havalanarak yakındaki başka binaların çatılarına kondular. 
Gün boyu birkaç kez daha köpeği kontrol etti. Önüne su da bırakmayı ihmal etmedi. Öğrencilerin de ilgisi kalmamıştı artık köpeğe karşı. Yanından, önünden geçiyorlar ama dönüp bakmıyorlardı. Bir kedi olsaydı şu an yerde yatan öğrencilerin belki öğretmenlerin gözünden kaçmazdı. Akşamı, geceyi düşündü. Ya gece başka köpeklerin saldırısına uğrarsa gariban… Ya kuzgunlar akşamüzeri bahçenin tenhalığını fırsat bilir ve… Ertesi gün geldiğinde göreceği manzarayı aklına getirmek bile ürkütücüydü.
Nihayet son ders de bittiğinde yorgun argın bahçenin yolunu tuttu. Ne yapacağını bilmiyordu. Birkaç saat vakit geçirebilirdi köpeğin yanında ya da belediyeye haber verip gelen ekibe teslim edebilirdi onu. Bu düşüncelerle onun gün boyu yattığı yere geldi fakat köpek yerinde yoktu.  Bütün bahçeyi dolaştı. Bahçenin dışına baktı uzaktan. Köpek kaybolmuştu. Yalnız köpek değil sabah önüne koyduğu yiyecekler de yoktu. Çocuklar birer ikişer iyi akşamlar dileyerek sağından solundan geçiyordu. Hiçbiri köpeği sormuyor, merak etmiyordu. Adımlarını yavaşlattı. Ne köpek vardı ne de köpeğe dair bir iz. Gözlerini kapadığı bir anda Bozo’nun bakışları belirdi zihninde. Traktör teknesinde git gide uzakta kaldı Bozo’nun önce gözleri sonra bedeni. Gözlerini açtı ve yürümeye devam etti. Belki de o küçük köpek hiç gelmemişti buraya. Belki de bir hayal, sanrıydı gün boyu yaşadıkları.
Yol boyunca düşündü. Köpeklerin ve kedilerin ölümlerinin yaklaştığını sezdiklerinde sahiplerinden uzağa gittiklerine dair bir şeyler okumuştu bir yerlerde. Emekten fayda olsa koca öküze bıçak olmazdı. 
Belki de sabah gördüğü azıtılmış değil de ölümü bekleyen ve sahibinden uzaklaşmış bir köpekti. Zihni ve kalbi darmadağındı.
Eve döndüğünde artık bir hikâyesi vardı yazılacak. 
 
ağustos 26/sivas

27 Haziran 2026 Cumartesi

bayram sabahı

hüseyn kaya

Bu saatte dışarıya çıkmaya çok alışık değildi. Tabiat yeni yeni uyanıyor; yüzüne, ellerine değen serinlik ruhuna bir tazelik ilham ediyordu. Belki sabahın değil de bayramın verdiği bir histi bu. Son birkaç yıldır bayram namazına tek gidiyordu, çocuklarını götürmüyordu, götürmek de istemiyordu. Uykulu çocuklarını sürüyerek bayram namazına getirenleri anlıyordu ama artık o devirlerin geçtiğine inanıyordu. Bayram yoktu ki ortada namazı olsun. Çocukların kendiliğinden uyandığı ya da gece boyunca heyecandan uyumadığı bayramlar geride kalalı çok olmuştu. Bayram, dedi içinden bayram… Bayramla ilgili şiirler geçti zihninden birer birer. Abdurrahim Karakoç’u yâd etti kalbinden. Bayram, eskiden isim olarak da kullanılırdı. Çocukluğunun geçtiği mahallede köşe başındaki yaşlı bakkalın adı Bayram amcaydı. İlkokulda, yan sınıfta adı Bayram olan bir çocuk vardı ama son yıllarda adı Bayram olan hiç kimseye rastlamamıştı. Recep, Şaban, Ramazan adını taşıyan yaşlı ya da orta yaşlı tanıdıkları vardı fakat Bayramlar sanki silinmişti her yerden. Şevval ismine de rastlıyordu arada fakat Bayram… Bu düşüncelerle ilerlerken birilerinin apartman ya da bahçe kapısından camiye gitmek için yola çıktığını görüyordu. Kimilerinin kolunun altında karton kutu parçaları vardı kimilerinin seccade. Yıl boyunca iki safı geçmeyen cemaat, bayram namazlarında camiye sığmaz olurdu. Onlar için hâlen önemliydi demek ki bayram namazı. Ara sıra uykulu gözlerle babalarının, ağabeylerinin elinden tutmuş, başlarında hac hediyesi takkelerle ilerleyen çocuklar da görüyordu yolda. 
Mahalle camisinin bahçe kapısı önünde durdu, cemaat dışarıya taşmış, neredeyse bahçede bile yer kalmamıştı. İnsanlar evden getirdikleri sergilerin ya da camideki âtıl halıların üzerine oturmuşlardı bile. Keşke bir karton parçası ya da seccade yanıma alsaydım açık havada kılardım namazı, diye hayıflandı. Birileri ısrarla aralara, kenarlara sıkışmaya çalışıyordu. Kimseyi rahatsız etmek istemedi. Caminin içine girenlerin dönmediğini fark edince ayakkabılarını eline alarak şansını denemek istedi. Son cemaat yeri bile kilitlenmiş durumdaydı. İçerisi nefes alınacak gibi değildi. Birilerini itekleyerek sıkıştırarak en ön safa ilerleyenlere baktı. Sabah namazından beri bayram namazı vaktini bekleyen ihtiyarları itekleyerek, sıkıştırarak aralarına oturmaya çalışanları gördü, la havle dedi ve hızla kendini dışarıya attı. Ya geç kalmıştı ya da herkes için çok önemliydi bu namaz. Bahçenin de dışına çıktığında, saatine baktı, bayram namazına yarım saat vardı. Yerleşimin çok fazla olmadığı şehrin en ucundaki iki katlı cami geldi aklına. Birkaç kez cuma namazına gitmişti buraya ve hayli tenha idi. Hızlı yürürse oraya yetişebilir ve ferah bir bayram namazı kılabilirdi. Bir kere evden çıkmıştı, cami çok kalabalıktı, diyerek evine dönemezdi. Yola koyuldu ve adımlarını hızlandırdı. Bayram mıydı gerçekten? Bu insanlar için bayram ve bayram namazı bu kadar önemli miydi yoksa sadece bir alışkanlığın tezahürü müydü gördükleri? Belki yaşı ilerlediği için böyle şeyler düşünmeye başlamıştı belki yaşadığı şehre yabancılaştığı için. Çocukken yaşlılardan sık sık duyduğu o cümleler geldi aklına: Ramazanların eski tadı yok, bayramların eski tadı yok…  Tatsız, tuzsuzdu her şey ve tatsız tuzsuz olan sadece ramazanlar, bayramlar değildi. Eskiden tadı var mıydı? Galiba yine yoktu fakat umut vardı. Büyükler bayram, diyor mutlu oluyordu. Üstelik bayramlık alınıyordu çorap bile olsa bayram pazarından. Şeker oluyordu evde ve kolonya. Berberlerde tıraş sırası gece yarılarına kadar sürerdi. O zaman da anlam veremezdi bayram tıraşı için arife gününü bekleyenlere. O zamanlar her köşe başında baklavacı, tatlıcı yoktu. Sofra sinilerine ev hanımları yapardı baklavayı ve fırınlarda kızartılırdı sıra beklenerek. Ertesi güne saklanan ayakkabılar, bayramlıklar… Bayram bu muydu? Sakal tıraşı bile olmadığını hatırladı. Elini yüzünde gezdirdi, sakalını kaşıdı. Bir kez köyde bayram namazı kılmıştı, hem de kahvaltı bile yapmadan uykulu gözlerle gitmişti camiye. Caminin ahşap işlemelerini çok sevmişti. Üstelik dedesinin imzası vardı mihrabın üzerinde. Tavan oymalarını, ahşap süslemeleri izlemekten hutbeyi dinleyememişti bile. Dinlese de anlayamazdı ki zaten. Namaz bitip de çıktıklarında kapıda uzun bir kuyrukla karşılaşmıştı. Namazı kılan sıradaki kişiyle bayramlaşıyor ve en ucuna duruyordu kuyruğun. Bayramlaşmayan kimse kalmıyordu. Dakikalarca sürmüştü bu bayramlaşma. Ardından eve gitmeyi düşünürken köyün en altına mezarlığa doğru bir akın başlamıştı. Çiğ düşmüş otların arasında dolaşarak dedesinin, ninesinin mezarını bulmuştu babası, amcaları ve her mezarın başında durup dualar okumuşlardı. Herkesin yüzünde hüzün vardı. Mezarlıktan döndükten sonra ancak kahvaltı sofrasına oturmuşlardı. Kahvaltı diye bir şey yoktu ki… Sabah yemeği vardı; sütlaç, süzme bulgur pilavı ve patates çorbası bayram menüsüydü. Bir de sini bağlanırdı bayramda. Bayram namazından dönülünceye kadar bir şey yenilip içilmezse bir oruç sevabı daha kazanılacağına inanırdı tüm köylü. Bunu din kültürü ve ahlak bilgisi öğretmenine sormuştu da öğretmen kahkaha atmıştı, bayram günü oruç olmaz ki, diyerek.
Caminin kapısına ulaşmıştı. Dışarda kimseler yoktu, bu hayra alametti ve namaz hayli yakındı. Alt kat doluydu, üst kat tenhaydı ve genelde çocuklar, gençler vardı burada. Ayakkabılarını en yükseğine koydu ayakkabılığın. Zaten kimsenin işine yaramayacak kocaman ayakkabılardı, namaz sonrasında yerinde bulamamak gibi bir endişesi yoktu. Üst kata süzüldü, etrafı ahşapla kaplanmış beton, kocaman bir sütunun yanına oturdu. Namazın başlamasına on dakika vardı ve habire birileri geliyordu. Artık bu kat da dolmuştu ama en azından caminin içindeydi ve oturacak bir yeri vardı. Arada bir geriye dönüp gelenlere bakıyordu, artık arkası kesilmişti namaza gelenlerin. Namaz başlamak üzereydi ki kirli sakallarıyla ve dördüncü düğmeye kadar açık çiçekli gömlekli bir genç çıkageldi ve onu direğe doğru ittirerek yanına çöktü. Mecburen bağdaşını çözmek zorunda kalmıştı. Gencin namaz oturuşuna pek alışkın olmadığı belliydi. İki ayağının üzerinde eğreti bir oturuşla çökmüştü yere. Kolundaki tespihin gümüş sallaması hayli uzundu ve ihtimal camiye girerken attığı sigaranın kokusu, parfümünün kokusunu bastırıyordu. Özenle vaizin son cümlelerini dinliyor, derin derin nefes alıyordu. Vaiz namazdan önceki dua faslına geçmişti ve genç iki kolunu sağdaki soldaki adamların yüzüne denk gelecek biçimde yukarıya kaldırmış, ellerini açmış ve boynunu bükmüştü. Samimi görünüyordu. Vaizin her duasının sonuna cemaat büyük huşu ile aminler ekliyordu. O ise araya yalnızca etrafındaki insanların duyabileceği şekilde kendi dualarını serpiştirmeye devam ediyordu bulduğu her fırsatta:
-Pislik insanların şerrinden sen uzak tut Ya Rabbi. Ya Rabbi, şu mübarek bayram sabahının hatırına pislik insanları benim karşıma çıkarma, pislik insanlara fırsat verme Ya Rabbi.
İmam bayram namazının tarifine başladığında namaz vakti de girmişti. Cemaat birkaç saniye içinde ayağa kalkmıştı, saflar hizalandı. Müezzin, dışarda kalan birkaç kişi için safların sıklaştırılması istedi. Aşağıdan birileri sürekli camiye sonradan gelen kişilere üst kata çıkmalarını, üst katta boş yerin olduğunu söylüyordu. Üst kat da neredeyse tamamen dolmuştu. Bayram namazı vakit namazlarından farklıydı ve kılarken şaşırmamak için en iyisi imamın göründüğü bir yerden göz ucuyla onu izlemekti ama üst katta böyle bir şansı yoktu. O yüzden imamın namaza dair kısa hatırlatmasını iyice dinledi. Birkaç dakikalık namaz için sabahtan beri yaşadıklarını düşünecekti ki namazda bir hata yapmamak için zihnini toparladı. 
Her bayram namazında olduğu gibi tarife rağmen yanlışlıkla rükûa gidenler sonradan toparlayanlarla kısacık namaz bitmişti işte. Biraz sonra kurtulacaktı tütünle karışık parfüm kokularından ve bir bayram namazını daha eda etmiş olmanın huzuruyla evine dönecekti. Gerçekten huzurla mı dönecekti? En azından bayram namazına gitmemiş olmanın huzursuzluğunu yaşamayacaktı. Hutbe başlamıştı ki yanındaki genç yine kendinden geçercesine duaya başladı:
-Ya Rabbi etrafımdaki pislik insanlara beni bulaştırma, Ya Rabbi pislik insanların şerrinden uzak tut, Ya Rabbi pislik insanlarla muhatap etme. 
Namaz, hutbe, bayram kelimeleri silinmişti zihninden. Sokaklarda her gün gördüğü tiplerden biriydi aslında yanındaki adam.  Mahalle köşelerinde, kahvehane önlerinde onlarcası vardı bu gençlerin. Ayakkabının arkasına basarlar, bir ellerinde tespih diğer ellerinde sigara ile dolaşırlardı. Kendilerine benzeyen insanlarla gezerlerdi. Konuşma tarzları hep aynıydı. Dayı, diye başlarlardı söze. Birbirlerine ilginç şakalar yaparlar garip şeylere kahkaha atarlardı. Onların bu hallerinden hiç rahatsız olmayan bir anneleri mutlaka olurdu. Aralarının iyi olmadığı bir de babaları… Hayat tarzlarını cahilliklerine verirlerdi anneler bu gençlerin. Babalar evde avare avare oturan bir evlat görmek istemedikleri için belki de tüm vakitlerini sokaklarda geçiriyordu bu gençler. 
Göz ucuyla yeniden yanında oturan genç adamı süzdü, belli ki rahatsızdı bu genç bir şeylerden ya da sorunlar yaşamıştı etrafındaki insanlarla.
Bütün duaları pislik insanlardan uzak durmak adınaydı. Hutbenin sonundaki dualarında da aynı cümleleri tekrarladı durdu genç adam. Namaz tümüyle bittiğinde tespih salınan kolunu önce soldaki adama uzattı:
-Allah kabul etsin, hayırlı bayramlar.
Sonra ona döndü, iki elini birden uzattı:
-Allah kabul etsin abi, dedi yüzünde eğreti duran bir tebessümle.
 Dizlerini kırıp oturmaktan ayakları ağrımıştı belliydi ama yüzünde bir aydınlık vardı. Dualarının kabul olduğundan emin adımlarla merdivenlerin yolunu tuttu, bileğinden tespihini eline doğru sıyırdı ve ayakkabılığa doğru ilerledi. 
Dışarda hareketlilik artmıştı. Camiye yardım çağrıları küçük grupların neşeli bayramlaşmalarına karışıyordu. Çocukların yüzünde tebessüm, yaşlıların bakışlarındaki hoşnutluk…
Ayakkabılarını yerinden aldı, tanıdığı kimse yoktu camide. Eve doğru ilerlerken zihninde aynı dua yankılanıyordu:
Pislik insanların şerrinden sen uzak eyle Ya Rabbi. 

23 Şubat 2026 Pazartesi

satı bibi

 Hüseyn Kaya

Köyün en aşağısında, şosenin hemen kenarında toprak damlı o ev, yaz kış hep sessizdi. Ara sıra az ilerisinde duran köy otobüsleri, yazları tozu dumana katarak geçen traktörler bile bu evdeki sessizliği bozamazdı. O evi ziyaret etmek; onun için köy içinde başka bir köye gitmek gibiydi. Üç kişi yaşıyordu evde, üç yaşlı insan: anneannesi, dedesi ve dedesinin kız kardeşi Satı Bibi. Anneannesiyle dedesi; çoğunlukla ev, bostan, tarla işleriyle meşgul olurlardı ve eve geldikten sonra birkaç cümlenin ardından susarlardı. Satı Bibi, evin diğer sakinleri döndüğünde ya kendi köşesine ya da odasına çekilirdi. Hani ara sıra tavandan gelen tıkırtılar ya da tandırdaki ateşin çıtırtıları olmasa sessiz bir filme dâhil olmak gibiydi o evde vakit geçirmek. Anneannesi ve dedesinin onu sevmediğini bile düşünürdü her ziyaretten sonra. Oturma odasının badanalı duvarında kibrit kutuları ile yapılmış resim çerçevelerinin içinde diğer torunların resimlerini gördükçe bu düşüncesi biraz daha ağır basardı. Bazen de suçu kendinde, ailesinde arardı. Babaannelerinin evi köyün en yukarısındaydı. Her yaz oraya gelir, günlerce kalır, ahır, ağıl, tarla işlerine yardım eder sadece şehre dönmeye yakın günlerde birkaç saatliğine ziyaret ederdi anneannesini ve dedesini. Bazen bu ziyarete annesi de eşlik ederdi. Böyle zamanlarda yaşlıların tavırlarının annesine karşı da aynı olduğunu sezerdi. Annesinin çocukluğunu, gençliğini gerçekten bu evde geçirip geçirmediğini bile sorgulardı sessizlik çölünde. Belki de bu insanların mizaçları böyleydi. Neyse ki Satı Bibi vardı ve ortalıkta kimse olmayınca özlemini, sevgisini, ziyaretten duyduğu sevincini kısa cümlelerle de olsa belli ediyordu. 

Hiç evlenmemişti Satı Bibi, zaten görme engelli biriyle kim evlenirdi ki? Bu evde emanet gibi, sığıntı gibi yaşadığı her hâlinden belliydi ama alışmış olmalıydı bu hayata. Sanki huzurun, sükûnetin hüküm sürdüğü başka bir hikâyenin içinden bu dünyaya gelmişti. Âmâ olması, onun için büyük bir sıkıntı gibi görünmüyordu; bir kez bile şikâyet ettiğini duymamıştı bu durumdan. Satı Bibi’nin gözleri sonradan mı görmez olmuştu yoksa doğuştan mı böyleydi? Her ziyaret öncesi bu soru aklına geliyordu lakin kimseye soramamıştı. Satı Bibi’nin üzüleceğini düşünerek onunla da bu konuyu hiç konuşmamıştı. 

Toprak damlı eve doğru attığı her adımda sessizlik büyüyordu. Kimi zaman inatçı bir sineği elinin tersiyle kovalıyor, kimi zaman önünden kaçan bir kertenkeleye elindeki değnekle sataşıyordu. Köy yerinde değneksiz gezilmezdi. Herhangi bir evin, bostanın kenarında ansızın bir köpekle göz göze gelmek mümkündü. Güneş etkisini azaltmaya başlamıştı ki anneannesinin evinin kapısı karşıdan göründü. Evin hemen önündeki küçük kuru dereyi geçer geçmez artık hedefine ulaşmış sayılırdı. Adımlarını biraz daha hızlandırdı çünkü Satı Bibi, evin az ilerisindeki çeşmenin yanındaydı. Bu manzaraya aşinaydı, gündüz vakitleri Satı Bibi namazda değilse ya dışarıda hindilere, tavuklara yem veriyor olurdu ya da namaz hazırlığında. Dereyi koşar adım indi; Satı Bibi, kendine doğru yaklaşan ayak seslerini fark etmiş ve sesin geldiği yöne dönmüştü bile.

-Bibi ben geldim, dedi. Ver elini öpeyim. 

Acemisi olduğu bir mutluluk konmuştu Satı Bibi’nin boşluğa yönelmiş yüzüne. Çocuk, henüz kurumamış elini öptü yaşlı kadının. Satı Bibi, her zaman olduğu gibi ellerini onun yüzünde gezdirdi, sonra bağrına bastı:

-Büyümüşsün yine maşallah, hoş geldin, dedi. Her sene az daha büyüyorsun. Annen iyi bakıyor herhâlde sana. Ablalarını geçeceksin az daha büyürsen he mi?

Yaşlı kadın, çocuğun ellerini küçücük bir kuşu tutuyormuşçasına avuçlarının içine aldı. Nazar değmesin diye dualar okudu ve yüzüne üfledi çocuğun. Ardından yine ellerini çocuğun yüzünde gezdirdi, hafif terleyen yüzüne dökülen saçlarını eliyle bir tarafa doğru taradı. Çocuk, yılda bir kez gördüğü bu ilgi ve şefkatten memnundu. El ele tutuşarak eve doğru yürümeye başladılar. O kısacık mesafede Satı Bibi; çocuğa annesini, babasını, kardeşini sormayı ihmal etmedi. Eve girdiklerinde anneannesi ocak başındaydı, meşguldü. Dedesi ortalıkta görünmüyordu. Eşikten içeriye adım atar atmaz Satı Bibi, çocuğun elini bıraktı ve duvarı takip ederek avludaki sekinin yanına kadar gidip oturdu. Yeleğinin cebinden çıkardığı boncukları aşınmış tespihini eline alarak bir şeyler okumaya başladı. Satı Bibi hep böyleydi, varlığını hatırlatmak istemiyor gibiydi kimseye. Şayet dışarıda ise kapının önündeki tuz taşında, içeride ise sekinin bir kenarında tedirgin bir kuş gibi tünerdi. Satı Bibi’nin yanına oturdu çocuk. Ne okuduğunu anlamaya çalışıyordu bir yandan. 

Anneannesi; onun geldiğinden habersiz, bir yandan terekteki tabakları düzenliyor bazen ocağın başına dönüyor, tencereyi karıştırıyordu. Çocuk yerinden kalkarak anneannesine yaklaştı:

-Ebe, ben geldim dedi. Annemin, ablalarımın işi vardı. Onlar, şoseye indiğimiz sabah otobüs beklerken uğrayacaklar. 

Anneannesi, elini oradaki bezlerden biriyle sildi ve torununa uzattı. Ardından yanaklarından öptü:

-Gelsinler de ne zaman gelirlerse gelsinler, o evin işinin bittiğini görmedim ki hiç, diyerek işine döndü. Yemek hazırlıyor olmalıydı. 

-Yardım lazım mı ebe, dedi çocuk. Yapacağım bir şey var mı? 

Anneannesi, koluyla sekinin bittiği yerdeki direği işaret etti:

-Şuradaki dastarı sekiye ser, hamur tahtasını da üzerine koy illa yardım etmek istiyorsan. Yoksa otur bibinin yanına. 

Dastar, dediği sofra beziydi ninesinin ve ekmek tahtasını da tepsinin altına koyarlardı. Köyde neredeyse bütün sofralar bu şekilde kurulurdu. Babaannesinin evinde iki kedi vardı ve hamur tahtası kurulur kurulmaz gelip altına girerlerdi. Kedi bile yoktu bu evde. Keşke olsa biraz onunla vakit geçirirdim diye düşünmüştü ki hamur tahtasının yaslandığı direğin az yükseğinde taşa benzeyen bir şey gördü. Direğin bir kenarına sıkıştırılmış gibiydi. Uzanabileceği bir yerde değildi. Anlam veremedi taşa benzeyen bu nesneye. Hoyrat, garip bir duruşu vardı bu şeyin. Sormadan edemedi:

-Ebe, buradaki taş ne işe yarıyor?

Ebesi başını bile kaldırma ihtiyacı hissetmedi bu soruyu cevaplamak için. Dedesinin de ebesinin de kulağının az işittiğini biliyordu. Belki de duymamıştı ebesi. Sofra bezini serdi, üzerine hamur tahtasını yerleştirdi. Ebesi tepsiyi getirip tahtanın üzerine koyarken konuştu:

-Taş değil o, kuru dalak… Sığır dalağı…

Kurban Bayramı’nda kaburga kemiklerinin tuzlandığını ve örtmenin altına iple asılarak kurutulduğunu biliyordu. Kışın çorbalara konurdu bu kemikler. Kurbanda koyun kesilmişse onun gözlerinin de kurutulduğunu biliyordu. Kuruyan gözler bir ipe takılır ve çocuklar hastalandığında çimdirme suyunun içine konurdu. Göz değmesine iyi geldiğini söylerdi annesi. Dalağın kurutulduğunu ilk kez duymuştu. Satı Bibi, tüm sakinliğiyle olduğu yerde oturuyordu. 

Sofra hazır olduğunda dedesinin eşikten içeri adım attığını gördü ve yanına koştu, elini öptü. Diğer dedesi gibi tütün kokan elleri yoktu ama onun parmakları kadar sert ve kocamandı elleri. Artık ezberden cevap verdiği birkaç soru da dedesi sordu, ardından avludaki çeşmede ellerini yıkayarak sofraya oturdu. Sessizlik derinleşiyordu gitgide. Anneannesi küçük bir tabağa böldüğü yemeği Satı Bibi’nin önüne yarım yufka ekmek ile bırakmıştı bu esnada. Satı Bibi; tespihini yeleğinin cebine koyduktan sonra eliyle tabağı, ekmeği yokladı. Kaşığı buldu ve yemeğe başladı. Boşluğa dönük yüzü, şükür ve saadete açılan bir pencereydi. Önündeki sofrayı unutmuş, onu izliyordu. Dedesine ve ebesine karşı küçük kalbinde büyük bir sitem belirdi o an. Neden sofraya onu da davet etmiyorlardı ki? Neyse ki Satı Bibi hâlinden memnundu. Sekideki sofrada iki yaşlı ve bir çocuk, hiçbir şey konuşmadan yemeklerini yediler. Aslında sadece onlara eşlik etmek için oturmuştu sofraya, yine de birkaç lokma aldı ve kenara çekilip Satı Bibi’yi izlemeye devam etti. Çabucak bitirmişti tabağındaki yemeği. 

Biraz daha beklese akşam karanlığına kalabilirdi. Dedesinin, ninesinin elini öperek köyden ayrılacakları günün sabahı şoseye inmeden önce uğrayacaklarını yeniden söyledi. Satı Bibi’nin yanına gitti ve ellerini tutarak sessizce konuştu:

-Bibi, yine geleceğim. Tek gelmeyeceğim bu kez; ablalarım, kardeşim, annem, babamla geleceğiz.

Satı Bibi oturduğu yerden kalkmadan çocuğa sarıldı, kokladı, eliyle yüzünü, saçlarını okşadı birkaç kez:

-Ayağına taş değmesin kuzum, Hızır yoldaşın olsun. Geldin gönlümüzü şen ettin, Allah da senin gönlünü şen etsin, dedi. 

Eve girerken dış kapının kenarına dayadığı değneğini eline aldı, kuru dereyi geçerek babaannesinin evine doğru yola koyuldu. Her adımda sessizlik biraz daha geride kalıyordu. Başka bir dünyadan ait olduğu dünyaya doğru yürüyordu. Değneğini bazen omzuna koyuyor, bazen baston gibi kullanarak adımlarına dâhil ediyordu. Anneannesinin evini ziyaret etmek, köyde geçen günlerin sonuna yaklaştıkları anlamına geliyordu. Dizleri ezilmiş, incelmiş pantolonunu ve seneye giyemeyeceği naylon ayakkabılarını burada bırakarak döneceklerdi birkaç gün sonra. Kış gelinceye kadar köy aklından çıkmayacaktı. Kuzuları özleyecekti; gözeleri, bayırlardaki pınarları, kayalardan aniden havalanan yabani güvercinleri, kapıdaki köpeği, sofra tahtasının altındaki kedileri, yusufçuk kuşlarının sesini… Yol boyu etrafa baktı, tütmeye başlayan tandır bacalarına, sürü sürü uçan kuşlara. Sığırcıkların, ağustos böceklerinin ve adını bilmediği kuşların seslerine kulak verdi. Eve döndüğünde güneş kaybolmaya yüz tutmuştu. Kapının önündeki yaşlı köpek; onu görünce yattığı yerden zincir sesleriyle kalktı, üzerindeki tozu bir hamlede silkeledi, sevgi gösterilerine başladı. Amcalarının, yengelerinin ve onların çocuklarının sesi; ablalarının seslerine karışıyordu. Köpekle biraz ilgilendikten sonra kapının önündeki acı pınarda elini, yüzünü yıkadı, içeri girdi. Evde olmadığının kimse farkında bile değildi. Herkes bir şeylerle meşguldü tandırın etrafında. Tandırın az önce yakıldığı belliydi çünkü İçeride hafif bir duman ve is kokusu vardı. Annesi tandırın başından ayrılarak geldi:

-Nasıllar, iyiler mi deden, eben?

-Aynı, dedi her zamanki gibiler. Satı Bibi de iyi, ben zaten en çok onu seviyorum o evde. Beni sadece o seviyor. Onlar, diğer torunlarını daha çok seviyorlar.

Annesini üzmüştü bu sözler. Yeniden tandır başına döndüğünde çocuk da peşinden gitti:

-Anne, o kuru dalak senin zamanında da var mıydı o evde, ben ilk kez gördüm, dedi.

Annesi bir yandan tandıra çalı çırpı ilave ederken cevap verdi:

-Satı Bibi’nin dalağı o. Nasıl ilk kez gördün. Senelerdir orda duruyor. 

Bu cevabı beklemiyordu çocuk. 

-Satı Bibi’nin değil sığır dalağı imiş. Taş gibi bir şey. 

-Tamam işte, onu bibim kullanır. Ocaktır bibim, başka köylerden bile ona gelirler o dalak için. 

Çocuk etraftaki tüm seslere kulağını tıkamış annesini dinliyordu:

-Seni hiç dalak tutmadığı için haberin yok bu işlerden. Dalaklananların uğrak yeridir anamgilin ev. 

Dalak tutan arkadaşlarını biliyordu. Kuzuları otlatırken uzun süre koşunca ya da hızlı yürüyünce bazı arkadaşları karnında bir yeri tutup acıyla kıvranıyorlardı dalağım tuttu, diyerek. Bir keresinde karnı ağrıdığında arkadaşları ona da söylemişlerdi senin dalağın var diye ama umursamamıştı. Annesi, devamını getirmedi anlatacağı şeylerin. Bir süre etrafında gezindi, yeni şeyler söylemesini bekledi ama annesi için çok da önemli bir mesele değildi sanki bu. Annesi, oğlunun hareketsiz ve sessiz bir hâlde beklediğini görünce devam etti:

-Satı Bibi ocaktır.

Bilmece, tekerleme gibi bir cümleydi bu. Ocak ve Satı Bibi arasındaki alaka bir türlü yerine oturmuyordu aklında, muhayyilesinde.

-Ocaktır yani şifa dağıtan biridir ama sadece dalak tutanlar gelir ona. Satı Bibi dalaklarını keser ve dalağı kesilen kişiyi bir daha dalak tutmaz. Duran emminin de dalağını kesmişti zamanında. Başka başka köylerden ona dalak kestirmeye gelirler. 

Ocak kelimesinin karşılığı biraz şekillenmişti zihninde fakat aklı iyice karışmıştı çocuğun. Gözleri görmeyen biri, insanların dalaklarını nasıl kesiyordu, canları yanmıyor muydu dalağı kesilenlerin. Kuru dalakla bunun ne ilgisi vardı? Satı Bibi’nin iyileştirdiği isimleri sayıyordu annesi arada. Anlattıkları büyü veya mucize gibi şeylerdi annesinin. Gözleri sonuna kadar açılmış pürdikkat annesinin anlattıklarını dinlemeye devam ediyordu. Bir an boş bulundu ve heyecanla annesinin sözünü kesti:

-Peki, nasıl dalak kesiyor ki? O, yaşlı ve gözleri görmeyen biri.

Annesi sabırla ve biraz da gururla anlatmaya devam etti:

-Dalak tutan kişi, Satı Bibi’nin önüne uzanır ve karnını açar. Satı Bibi eliyle ağrıyan yeri bulur, ardından o direkteki dalağı ağrıyan yerin üzerine koyar. Bu esnada okur, üfler. Kuru dalağın üstüne okudukça bir çuvaldız batırıp çıkarır. Bu işi defalarca yapar. 

-Çuvaldız batmaz mı, dedi çocuk hayretle.

-Hayır, dedi annesi. Çuvaldızı sonuna kadar batırmaz. Şişleyip geri çeker. Benim çocukluğumda bıçakla yapardı bu işi ama bıçağı kaybetti bir ara. Sonradan çuvaldızla devam etti. 

Annesi anlattıkça hayreti ve Satı Bibi’ye olan hayranlığı artıyordu çocuğun. 

-Dedem, ebem kesse ya gelenlerin dalaklarını ya da dalak böyle kesiliyorsa neden herkes bibimi yoruyor, dedi.

Tandır başındaki son işlerini de yapan annesi, ilk kez oğlunun yüzüne bakarak konuşuyordu:

-Herkes dalak kesemez, ocak olmak lazım. Satı Bibi el almış. Eskiden köy köy gezen dervişler varmış, ben de hatırlamıyorum. Satı Bibi daha çocukken bir derviş alayı gelmiş, dedengile misafir olmuş. Bibimin hâlini görünce dervişlerden biri, ona dalak kesmeyi öğretip el vermiş. Muhannete muhtaç olmasın, demiş. Dalağı kesilen kişi, Satı Bibi’ye ufak tefek bir şeyler bırakır. Elin vergisi canın sevgisi…

Tıpkı anneannesinin evinde yaptığı gibi sofra dastarını serdi avludaki büyük direğin yanına, hamur tahtasını üzerine koydu, etrafına minderleri dizdi. Kadınlar için ayrı, erkekler için ayrı bir sofra kurulurdu bu evde. Ekmeğin, ayranın, kaşıkların ve tabakların sofraya dizilmesine yardım etti. Dışarıda hava kararmaya dönmüş, içeride gaz lambaları yakılmıştı. O, yalnızca Satı Bibi’yi düşünüyordu. Ne çok şey öğrenmişti bir günde. Bunları sınıf arkadaşlarına anlatsa kimse inanmazdı. Belki sadece Yasemin inanırdı. Yasemin zaten her şeye inanırdı. Öğretmenine anlatsa o da inanmazdı böyle şeylere. Zaten evimizde televizyon yok, dediğinde öğretmeni bir tuhaf bakmıştı. Şimdi bir de Satı Bibi’yi anlatacak olsa… Daha fazla soru sormadı annesine. Gaz lambasının aydınlattığı avlu onun için bambaşka bir dünyaya dönüşmüştü o akşam. Satı Bibi’ye el veren dervişleri düşünüyordu. El vermenin ne olduğunu düşünüyordu. Satı Bibi’nin ellerini düşünüyordu, onun avuçlarının içinde kendi ellerini… Kadınlar da avlunun bir kenarında yemeklerini yemişler, avluyu toparlıyorlardı gaz lambasının ışığında. Yengelerinden büyük olanı; ayaklarını uzatmış, çocuğunu dizlerine koyduğu bir minderin üzerine yatırmış, uyutmak için sallıyordu. Bir yandan da kısık bir sesle ninni söylüyordu:

Hu hu hu derviş

Derviş bir gelin almış


6 Şubat 2026 Cuma

Ezelî Bir Tanışıklık, Ebedî Bir Muhabbet ve Hürmet


 

Hüseyin Kaya

Dünya her zaman güneşli bir yaz sabahıyla karşılamaz insanı. Bazen hikâyemizin kahramanı değil, izleyeni oluruz. Gündüzlerin gecelerden daha uzun olduğu zamanlar vardır hepimizin ömründe. Rüyalar yorumsuz, hayaller uzak, gerçekler ise anlamsızdır böyle zamanlarda. Yolun kıyısında oturur ve bir ses bekleriz, bir fısıltı, küçük bir işaret belki… Yeniden yürümeye, yola düşmeye bizi davet eden bir el yahut hâlimizi anlayacak bir bakış, yorgun başımızı yaslayacak bir omuz ararız. Tüm yollarımız kapalıysa, elimiz kolumuz bağlıysa hiç değilse bir kalbe ahımızın, sesimizin değdiğini bilmek isteriz. 

Kimi zaman da dertsizlikten dert çıkarırız, dünya boğar her hâliyle ve uzaklaşmak isteriz içinde bulunduğumuz her şeyden. Zamanı, mekânı geride bırakmak ve sonsuzluğu solumak isteriz. Böyle zamanlarda gönül bahçesinin kapılarını bize aralayan, dinginliğin sahilinde bizi misafir eden, biz anlatmadan bizi anlayan ve ruha, kalbe şifa sunan birkaç insan ya vardır ya yoktur etrafımızda. Hüseyin Akkaya, benim için böyle bir ağabey, dost ve hocadır her şeyden evvel ve bitmez tesellilerin limanı, huzurun istasyonudur.

Yalnızlığa kanat çırpan kuşların

Âşiyânı ben olurum her akşam

                        Hüseyin Akkaya

Bazı insanlar vardır, yaşadıkları şehri güzelleştirir.  Şehre anlam, sokağa ruh, zamana kıymet katarlar. Bu insanlarla aynı şehirde, aynı çağda hatta aynı dünyada yaşadığımızı düşünmek, hafifletir hayatın yükünü. Biliriz ki kendimize bile söyleyemediğimiz şeyleri emanet edebileceğimiz bir insan var yeryüzünde. Biliriz ki anlatmadan bizi anlayabilen bir kalple aynı dünyadayız, aynı şehirdeyiz. Hüseyin Akkaya, bu şehri güzelleştiren ve şehre anlam katan birkaç insandan biridir benim için.

Gönlüm kırık yüküm gam dünya ağır yol uzun

Ne zaman seni duysam kalbimde bir inşirah

                                               Hüseyin Akkaya

Her duruma münasip bir dizesi mutlaka vardır heybesinde. Sözün bittiği yerde seçerek söyler dizelerini. Bazen kendinin olur okuduğu dizeler bazen başka başka şairlerden okur. Bazen bir mesel aydınlığı ile aralar kapıları. Sözleri; kanayan, acıyan yerlere sürmekte mahirdir. Hangi söz hangi yaraya basılmalı, bilir.   Kurduğu her cümle, söylediği her dize insanı, kalbi onarmak içindir. Kelimelerle, şiirle derman sunan bir şifacıdır yaralanmadan yaşamanın mümkün olmadığı bu dünyada. 

Zamanın karanlığında bir ermiş edasıyla yanan sessiz ışıktır o. Hoca, ağabey, dosttan öte bir sığınak, bir yol arkadaşı. Hem söylemeyi hem susmayı öğreten bir derviş. O; kelimeleri bir perde gibi değil, bir pencere gibi kullanır. Onun okuma tarzıyla kulağınıza işlenen bir şiir artık o sesle yerini alır kalbinizde. Ne zaman o şiir aklınıza gelse, bir yerlerde rastlasanız Hüseyin Akkaya’nın sesiyle birlikte gelir. Kendisine ait bir şiiri bir kez dilinden dinlemişseniz artık o şiiri başka türlü okumanız, dinlemeniz mümkün değildir.

Yıldız ışığında kayan sözcükler

Bir yanar bir söner ne yapsın şâir

                                Hüseyin Akkaya

Kendisiyle baş başa kaldığı nadir zamanlarda bir dizenin kanatlarında kelimelerle sabahı karşıladığı olur kimseler bilmese de. Kaleminden kâğıda dökülen her mısra, uzaklarda parıldayan bir hakikatin kapısı, yaşanmışlığın mecazıdır. Sözün peşinden yürümek yormaz onu çünkü her kelime, bir yük değil bir yoldaştır ona. İmgeleri çağırırken uykuyu yolcu eder pencerelerden bazı geceler, imgeler onun ruhunun aynasıdır ve o bu aynalarda kendini değil, kendindeki sonsuzluğu arar hep.

Ne desem eksik kalır bittiği yerdir sözün

Her an yeni doğarsın kalbimin aynasından

                                                                                 Hüseyin Akkaya

Biliyorum, tek dostu ben değilim Hüseyin Akkaya Hoca’mın. Onun dostluğu büyük bir nehrin ayrı ayrı kolları gibi kıyısından geçtiği her toprağı yeşerten türden. Her yaştan, her camiadan farklı coğrafyalarda dostları vardır onun gönül haritasında. Her dostuna kalbinin, sevgisinin, merhametinin, bilgeliğinin ayrı parçalarıyla ulaşır.  Kimseyi birbirine benzetmeyen, her bir dostuna kalbinin ayrı bir rengiyle dokunan bir gönül hâli onunki.

İnsanlarla aynı dilden değil, aynı gönülden konuşur.  Kimi zaman dünyadan bîhaber bir çocuk olur yanına sokulan kimi zaman hayatın karmaşasından bunalan bir genç. Yaşlılar, yalnızlar, bîçareler, yoksullar, dertliler için bir ziyaretgâhtır gönül bahçesi.

Yalnızca yakın çevresinin değil; yeryüzündeki bütün yalnızların, mazlumların, düşkünlerin, yoksulların, hastaların derdini ve kederini hissedip onlar için de hüzünlenen bir kalp taşır göğsünde ve onlar için elinden bir şey gelmediği zaman dudaklarında titreyen dualarla, saklamaya çalıştığı gözyaşlarıyla andığı yaralı kuşlar vardır şefkatinin gölgesinde soluklanan. Şefkatten, merhametten bir bulut gibidir tanıyanların üzerinde.  Kimin kendisine ihtiyacı varsa ürkütmeyen bir incelikle onu hisseder ve süzülür üzerine. Bazen bir sabahın ümitsizliğinde ses olur bazen bir öğlenin sıcağında su olur bazen bir akşamın yalnızlığında yaslanılacak omuz olur. İyiliği; görünmezliğin içinde taşır, bir sözle bir ömürlük dostluk kurmanın ustasıdır. 

Sessiz şarkıların nevâsıyız biz

Kırılmış kalplerin duâsıyız biz

                         Hüseyin Akkaya

Her tanışmanın bir hikâyesi vardır dünyada ve bazı tanışmalar aslında yalnızca yeryüzünde karşılaşmadır. Zamanla, mekânla ilgili değildir bu türden aşinalıklar. Gözler değil, ruhlar tanır ve hatırlar birbirini. Hoca’mla tanışıklığımın hikâyesi böyle sessiz ve dilsiz biraz da. Hüseyin Akkaya’nın bendeki hikâyesinin hepsi bir cümle aslında: Ezelî bir tanışıklık, ebedî bir muhabbet ve hürmet… Bizi yeryüzünde yakın kılan şiir de hüzün de teselli de hatta ismimizin birbirine yakınlığı da bu cümlenin içinde.

Farz et yüzyıl yaşadın yüz daha ekle ey cân

Yorumu yarım kalmış bir rüyâ gibi hayat

                                                  Hüseyin Akkaya

Belki onun unuttuğu benim unutamayacağım siyah beyaz fotoğraflar var şimdiden çerçeveleyip gönlümün duvarlarına astığım, zaman zaman önünde durup “ah” dediğim. Sivas terminalinde serin bir gece vakti beni yolcu ediyor Hocam fotoğraflardan birinde, hüzünlü bir tebessümle. Otobüs terminalden ayrılıncaya kadar ayrılmıyor beklediği yerden ve otobüs hareket edince bir dost samimiyetiyle, ağabey sevgisiyle, baba şefkatiyle el sallıyor. Hangi sebeple, hangi ile gidiyorum hatırlamıyorum. Hatırladığım tek şey, seni terminale ben bırakırım, ısrarı Hoca’mın. Bir başka fotoğrafta sabahın erken vaktinde kapıda beni bekliyor. Seni ameliyata ben bırakacağım, cümlesi yürüyor kalbimin üzerinde harf harf, kelime kelime. Yol boyu onun varlığını, yakınlığını bir dua gibi hissediyorum. Bir başka fotoğrafta önce Divriği yolundayız, ardından bir konakta ondan Yunus’u dinliyoruz, yanımızda İbrahim Yasak ağabey de var. 

Eski öğrencilerinden Hüseyin Akkaya’yı dinlerken bazen kendimi nasipsiz hissederim. Keşke Hocamla aynı sınıfta bulunsaydım, onun dersini dinleyen bir öğrencisi de ben olsaydım, onun sorduğu sorulardan sınavlara girseydim, ondan not alsaydım diye. Üniversite sıralarında onun rahle-i tedrisinde bulunmak nasip olmadı belki, lakin ömrümün ortasından itibaren onun talebesi oldum. Son nefesime kadar da ilim ve irfan yolunda onun talebesi olacağım. Böyle bir bahtiyarlığa eriştim. Bu bana yeter.

Kardeşi, dostu, arkadaşı oldum. Hatta bazen evladı gibi hissettim kendimi. Edebiyat, şiir dersi almadım ama hayat imtihanı için ondan insanın, insanlığın, dünyanın en derin hâllerini öğrendim. Benden çok önce yürüdüğü yollara ben henüz adım atıyorken ondan öğrendim hangi yol çakıllı, hangi yol çalılarla kaplı, hangi yol yokuş…

Ne Kerbelâlar biter ne Hüseyin tükenir

                         Hüseyin Akkaya

Her geçen gün biraz daha kuraklaşan bir coğrafyada beni şiire, insana, hayata, dostluğa, ağabeyliğe inandıran birkaç isimden biri Hüseyin Akkaya. İsminden kalbine, ruhuna düşen güzelliğin ve “ah”ın hüznü ile şehrin kaldırımlarını arşınlıyor. Bazen bir gazel bazen kaside bazen bir mesnevi ahengiyle adımlıyor ezberden bildiği sokakları. Yürüdüğü yollarda, oturduğu çay ocaklarında, davet edildiği mekânlarda huzurun, hüznün, yalnızlığın desenleriyle işlenmiş dizeler bırakıyor. Çarşıda, pazarda, dost meclisinde hep hüseynî makamında konuşuyor. Kâh bir Sivas türküsü, kâh bir Yunus ilahisi tütse bakışlarından yine de tebessümün sadaka olduğunu biliyor ve hesapsız dağıtıyor aşinaya, bigâneye. Zaman zaman kalbinden, bakışlarından taşan Kerbela hüznünü silmeye yetmiyor dünyalık telaşlar bile.

Aynalarda yaşamayı umarken, kırılmış aynalarda yüzünü arayan bir derviş. Yıldız ışığında kayan sözlerin merhametli avcısı. Güneşlerin gittiği diyarların hasretçisi. “Efendimiz” kelimesi geçtiğinde bir yerlerde, gözlerini kaçırırsa bakmayın, susarsa sormayın. O artık gözyaşının bile sustuğu bir makamdadır. 

 


31 Ekim 2025 Cuma

külbe-i ahzan’dan (hüzünler evi) seslenen hüseyin kaya

yazan: a. hamza şahinbey
kaynak: nakkasiye.com

Şiir uzak diyarlardan gelir ve konar şairin dimağına. Yazılanın şiir olup olmadığını ve kimin yazdığını dahi bildirir kelimeler. Bunu şiirin okunuşundan çıkarırız büyük çoğunlukla. Aksi takdirde yamalı bir elbise gibi sırıtacaktır ve sırıtır. Bize de bu şiiri! hangi fakir yazdı diye sormak kalır. Burada ise bu tür çağrışım ve zorlamalara gerek duymadan diyorum ki hüzünler evinden seslenen, dergi emekçisi bir şairin sesi ulaştı bize. Sivas ilinde edebiyatla içli dışlı bir hayat sürmektedir zannediyoruz zira geniş çaplı bir bilgimiz yok şair hakkında. Lamure Yayınlarından çıkan Çekil Gideyim Hayat isimli kitabı etrafınca kısa bir giriş yapacağız. Bu vesile ile Kaya’yı olmasa da şiirini bir nebze mahalle meydanına çıkarmanın güzelliğini de nasipleneceğiz.
Hüseyin KAYA lirik bir şair. Şiirlerinde tatlı bir masal havası esiyor. Çağlar boyu söylenen, söylendikçe artan ve güzelleşen sevgilerin şiirleşmesini gördük baştan sona. “Bir hüzün kıssasının ortasında” kırgınlığı ve yaşadıklarıyla “Çekil Gideyim Hayat” yakarışını ve biraz da serzenişini zorlanmadan etkileyiciliği de olan bir dille yansıtmayı bilmiştir şair.
“ne öldüm vebadan ne de üç elma düştü
bu hüzün kıssasının ortasındayım yine”

Hüznü bu denli içselleştiren, sahiplenen şair kitapta yer alan otuz şiir boyunca aynı lirik tavrı, tarzı sürdürebilmiş, bu seviyeyi her şiirinde aynı düzeyde tutabilmiştir. Bir şiirinin diğerinden daha iyi olduğunu düşünmek bile haksızlık olabilir yekdiğerine. Çağın koşullarının değişmesiyle değişen insan algısı, hüzün ve yalnızlığa karşı tutum, eski fakat eskimemiş değerlerin muhabbet mevzuu edilmesi vb. konularda çoktandır değişen duruşa içbükey bir bakış sunuyor şair. Bu şiirleri okurken eski zaman tatlarıyla tatlanıyor dilimiz. Hüzün ve sevmek fiili büyük hayati bir ihtiyaçtan da öteye gidiyor. Şairin hüzne dair dayanak noktası iki ana başlık altında toplanan bu otuz şiirde ziyadesiyle mevcuttur fakat bölümleri ayıran kısımlarda değinilen hadisler de çok şey anlatıyor okuyucuya. Yüzümüz sayfaya döndüğünde başlıkları şu şekilde, diri bir hüzünle buluyoruz:
Hüzünler Evi “sen beni kime bırakıyorsun” Hz. Muhammed (s.a.v.)
Kervanlardan Saklanan “ağlama kızım. Baban bir daha hiç acı çekmeyecek” Hz. Muhammed (s.a.v.)
Hüzne doymuş sözler de ancak bu başlıklar altında filizlenip gelişebilirdi. Kırgınlıkların ortasında kurulan bir şiir dili ile konuşmasına rağmen şair o ucuz ağlama sanatından medet ummuyor. Zaten biz de kalın bir örtü altında aralıksız burun çekerek mırıldanan sözlere şiir demiyoruz.
“Yeniden yaşasam dediğim bir günüm yok
Çekil gideyim hayat çekil gideyim senden”
“Açma bezirgânbaşı kapıyı benim için”
“Bundan sonra bin bahar gelse ne gelmese ne”
Kitabın ilk şiiri Çöl’den alıntıladığım bu mısralar da aslında harf ve başlık değişimiyle tüm kitap boyunca sürmekte, akıp gitmektedir. Şair etkileyici ve kalıp olabilecek mısra-i bercesteler yazmasının yanında en büyük özelliği bütünlüğü olan bir şiir yazmasıdır. Kısa olmasının getirdiği bir güzellik olsa gerek iz bırakan, akılda kalan bir şiirdir bu. Şiirlerini imgeye boğmayan şairin “çekil gideyim hayat” buluşunu da sevmek ile birlikte takdir ediyoruz.
“Mor dağlara saldığın suskun menekşelerin
Ve dağımda patlayan kızıl güllerin için
Ve en çok senin hep en çok senin için
Ben seni ağlayarak gideceğim ülkemden”
Hicret şiirinden alıntıladığım bu dörtlük aslında bu şiirin parçalanamayacağını çok iyi gösteriyor. Yine Nehir şiirine bakarsak;
“Yeryüzünde gördüğüm hiçbir rüya yetmiyor
Hayatı anlatmaya solgun bir çiçek kadar
Yaşadıkça üstüme hep üstüme geliyor
İçimde hıçkırarak ağlayan bir nehir var”
Kitap bu tip kısa şiirlerden oluşmasına rağmen acıyı dillendirmesiyle aslında büyük hacimli, kesintisiz bir şiir gibi duruyor. Ellerinizin arasından akıp gidecek gibidir. Tabi şunu da söylemek gerekiyor tek seferde okunan bu yoğunluktaki hüzün, yorgunluk hissi uyandırabiliyor ve dahi ağırlık hasıl oluyor zihinde. Şair ölçü ile yazdığı şiirlerin yanında serbest nazmı da başarıyla uygulayabilmiştir. Aynı zamanda ölçü ile yazıldığı belli olan şiirlerin mısraları bölünerek verilmesi de şairin kullandığı hoş bir yöntem. Bu ayrıma rağmen okuyuştaki kolaylık ve mısraların birbirini tamamlayıcılığı sayesinde kendine bağlayan yapısı var şiirlerin.
“Bana ne yaşamak de
Ne de denizi anlat
Hiçbir yerinde böyle
Böylece bu hayatın
Hiçbir yerinde aşkın
Her yerinde acının
Ben burada
Kaldım baba
Ben böyle yaşıyorum”
Birkaç alıntı ile şiirin ne dediği hususunda size yol açalım;
“Külüme tutundukça yeniden yanıyorum
Yeniden tutunayım Rabbim bir yol ver bana
Denizi geçenlerin adımları duadır
Ve şiir kanayanın yüreği de bir dua”
Bir köşeye yazdığımız mısraları da böylece sunalım ve şiir kanayan şaire daim olması dileklerimizi Bizim Mahalle’den ulaştıralım.
“Hayat
Ey acı hayat
Ey yaramı dişleyen
Daha çağırma beni
Daha
Çağırma beni”

7 Ağustos 2025 Perşembe

Serazat yahut Son Dönem Dergilerinin Yüz Akı

Ciddi anlamda ilk dergi tecrübemi yaşayalı tam otuz yıl oldu. 1995’te üniversite öğrencisi iken yayımladığımız Rûzigâr adlı dergiydi bu. Daha sonra 2000’lerin başında Sühan dergisini yayımladık ve ununu eleyip eleğini asanlar listesine dahil olduk o günlerden sonra. Yeni dergi düşüncesi zaman zaman zihnimi yoklasa da belki yorgunluktan belki kırgınlıktan bu düşünceyi fiile dönüştüremedim. Ben cesaret edemesem de etrafımdaki gençler, yakınımdaki arkadaşlar ara sıra dergi yayımlama teşebbüsünde bulundular. Bu dergilerin kimi her zaman olduğu gibi birkaç sayı dergiler mezarlığına törensiz defnedildi kimi çeşitli kurumlarla iş birliği içerisinde hayatını sürdürdü.

Dergiler eskiden koro halinde bir şarkıyı söylerken ufuklara bakıp yeni yollar belirlemek için vardı biraz da. Sayfaları sığınaktı çoğu zaman dergilerin, gölgelikti yaşamın kavurucu güneşine karşı. Dergilerle kurulan dostluklar, kardeşlikten öteydi. Her sayı ayrı bir heyecandı, dergiye dahil olan her isim ayrı bir zenginlik.

Ülkenin her köşesinde bir yandan yeni yeni dergiler yayımlanıyor, bir yandan da sessiz sedasız kayıplara karışıyor. Artık eskisi gibi matbaalarda vakit geçirmiyor dergi editörleri ya da sorumluları. Matbaadan alınan dergiler pullanıp, poşetlenip postaya verilmiyor. Gazetelerin kültür sayfalarında yeni dergi haberleri yer almıyor. Köşe yazarları nadirattan bahsediyor dergilerden, özel sayılardan ki bu dergiler de şirket ya da kurum dergileri oluyor çoğunlukla.  

Her Ali Haydar değil her seyfe denmez Zülfikâr

Keçecizâde İzzet Molla

Çok nadir de olsa gücünü samimiyetten ve heyecandan alarak yoluna devam dergilere rastlamak hâlen mümkün. Serazat, bu tarz nadir dergilerden biri ve en önemlisi. Nun Edebiyat dergisi ile tabiri caizse ile stajını tamamlayan kadro şimdilerde Serazat adlı dergi ile Türk edebiyatına hizmet etmeye devam ediyor. Yayıncılık anlayışından ödün vermeden, edebiyat çetelerine bulaşmadan, kimseye yaranma derdine düşmeden, her türlü kâr anlayışından uzak salt edebiyat adına yayımlanan bir dergi Serazat. Yayımlanan onca dergi içinde “dergimiz” diyebildiğim tek dergi. Genç yazarları okumak, ara sıra da olsa yüz yüze tanışıp onların heyecanını hissetmek, eşsiz bir duygu.

Serazat’ı benim için değerli kılan şeylerden biri de eskimeyen öğrencilerimle yeni öğrencilerimin adını aynı dergide görmek, onlarla zaman zaman aynı kapakta, sayfalarda buluşmak, edebiyatın birleştiren, kaynaştıran, tanıştıran, dostluklara vesile olan yönüne şahit olmak.

Dergi, kelimesinin hakkını sonuna kadar veren bir dergi Serazat.


Serazat, sayı 10, 2025

13 Temmuz 2025 Pazar

yitik düşler dergisinin eski sayfaları arasında

ayşe bağca

yayın tarihi: 23.01.2015 14:23 
Kitap Haber

Geçmiş zaman olur ki...
Yazmak kimine yazgıdır, kimine ruhuna biçtiği kaftan, kimine ateşten denizler içinden sürdüğü kağıttan gemi... Yazmak kelamın kaleme biçtiği kader, yazmak aşk içre keder...
Pencerelerimizden daha salkım söğütler çekilmemişken, bir erik ağacı her sabah serçelerle söyleşmeye dururken, yağmur daha incitilmemiş bir toprağa yağarken... Öyle bir zamandı işte, zamanın ne içinde ne dışında.
İnsan ki önce kar suyu, sonra dere, sonra ırmak, sonra denizlerden okyanuslara yol alan bir damlanın serencamı... Ne zaman ki okyanusla buluşur; hem kaybolur hem kendi olur. Okumak akıntı, yazmaksa sandaldır bir bakıma. İşte "hür tefekkürün kalesi" dergilerle buluşmak da bu biteviye akıntıda bulmaktır kendini.
Sene Kasım 2000, posta adresinde Kayseri yazıyor. Elimizde nur topu gibi bir edebiyat seçkisi, adı "Yitik Düşler". Yayın kurulu M. Sait TÜRKOĞLU, Recep Şükrü GÜNGÖR ve Hüseyin KAYA'dan oluşuyor. Tekmili iki yapraktan mütevellit, sıcacık, ruhu dolduran yazı ve şiir şöleni. Araladıkça sayfaları her kelime koca bir dünyaya aralanıyor insanın önünde.
Ben daha lise öğrencisiyken tanışmak kısmet oldu "yitik düşler"le. Yazma aşkının yeni filiz verdiği bir dönemde doğru zemini bulmak elbette çok mühimdir. İşte bu bakımdan dergilerin bir okul oluşu, yazarlığın ve şairliğin çıraklığının icra merkezi oluşu kuşku götürmez bir gerçektir. Elbette ki yetenekler de göz ardı edilmemeli fakat ustaların dizi dibinde kendine şekil verme bahsini asla es geçemeyiz. Okumanın ve okuduğunu anlamanın ve dert edinmenin menbaına inmektir dergiler. Okur ve yazarın dergiyle kurduğu bağ bunun kıymetini bilenler için paha biçilmez bir duygudur.Belki bu yüzden "yitik düşler" en çok benim dergim oldu. Bir yola çıkış, bir kuşanmışlıktı benim için. Yazılar gönderip basılması için beklemekten ziyade değerli ağabeyim M. Sait TÜRKOĞLU'nun derginin arasında küçük kağıtlara düştüğü notlar benim için daha değerliydi. Yazarak şekil bulmanın başlangıcı burasıydı benim için. Bir yari bekler gibi dergi beklemeyi öğreten, postacının bahçe kapısından ne zaman gireceğini pencerelerden izleten, okumayı ve yazmayı sevip özümseten çok değerli bir misyonu vardı bu derginin. Gerçekten de önsöz başlığında olduğu gibi yeniden su yürümüştü dalımıza yaprağımıza.
"Şimdi soğumamış yürekleri bu mütevazi sofraya çağırıyorum. Yükte hafif pahada ağır sermayenizle buyurun." (sayfa:1 sayı:1 Yeniden Su Yürüdü Dalıma Yaprağıma) Bu çağrının anlamı büyüktü. Sır çağrıyı anlamaktan geçiyordu.
Yitik Düşler, çıktığı süre içerisinde pek çok önemli isimle yürüyüşüne devam ederek amatör isimler için de saygınlık uyandıran bir ortam oluşturmuştur. Berat Demirci, Nurullah Genç, Cihan Okuyucu, Mustafa Özçelik, Tayyib Atmaca, Mehmet Aycı,Hasan Ejderha, Hasan Ahmet Gökçe, Cafer Keklikçi, Cevat Akkanat, Bünyamin K., Mustafa Uçurum, Yaşar Elmas, R. Şükrü Güngör ve ismini sayamadığımız o dönem amatör olan günümüzde büyük yazınsal ürünlere imza atmış pek çok ismin varlığını dergide görmek mümkün olmuştur.
Recep Şükrü Güngör'le gerçekleştirdiğimiz küçük bir sohbette kendisi yitik düşler için, "çok romantik bir dergiydi" tanımını kullanmıştı. Yüzümüzde tebessüm bırakan bu tanımlamanın elbette bir nedeni vardı. En içli şiirler, en kalbi yazılar bu sayfalardan göstermişti kendini. Samimi ve kalbe çağrıda bulunan nice eserle belki de bu tanıma neden olmuştur.
Bu dergiye emeği geçen tüm herkese sonsuz teşekkürler...

    HURMA AĞACI/ HÜSEYİN KAYA
    "Keşke dedi, bundan önce ölseydim de unutulup gitseydim" Meryem/24
    yüzümü sırtıma yükle
    yedi deniz on üç ırmak getir ayaklarıma
    aşk adına ne varsa al götür benden
    vur beni mor dağlara
    çürüyen yerlerimi taşımaktan usandım
    usandım bu içimde
    yaralı bir bedevi gibi yürümekten de
    gün geldi
    ve dert oldu bu hayat bu başıma
    efendim
    sana geldim
    hurma ağacım ol
    acılarıma
    (sayfa:1 sayı:1)

kaynak: https://www.kitaphaber.com.tr/yitik-dusler-dergisinin-eski-sayfalari-arasinda-k1825.html

bebelere balon, dedelere özel sayı!

 

yılmaz mete er

yayın tarihi: 14 Şub 2007 - 06:28

İki ayda bir yayınlanan Sühan dergisi özel sayılarla gündem üstü yerini koruyor. Sivas tan sesini edebiyat alemine duyuran dergi son sayısını "Dede"lere ayırdı. Şair ve yazarlar dedelerini Sühan da anlatıyorlar.

Büyük aileler dağılıyor ve yerini çekirdek aile alıyor. Ve özlemle hatırlamaya çalıştığımız çocukluk dönemlerimizin hatırlamaya değer özel anları da azalıyor. Artık çocuklar dedelerinin dizi dibinde oturup masal dinlemiyorlar, onların bilmeceli konuşmalarına ?kapılmaya fırsat bulamadan televizyonun, bilgisayarın oluşturduğu ?oyun gündemiyle ergenliğe adım atıyorlar. Haksızlık etmeyelim, nice çocuğun hâlâ unutamadığı dedesi var. Ve dedeler unutulmaz. Öykülerde, şiirlerde, düzyazılarda geçmişe dönüşlerde ?dede lerin yeri nedir sorusunun cevabı havada kalabilir belki ama, Sühan dergisi yaptı yapacağını ve yazar taifesine ?dede lerini anlattırdı. Sühan deyince akla özel sayılar geliyor elbet. Hüseyin Kaya nın seçiciliğiyle edebiyat dünyasının ?ortak alanı na yansımayan konular Sühan da bir araya geliyor. Bir bakıyorsunuz "Yenge"ler eşlerini anlatıyor, bir bakıyorsunuz "oyuncak"lar dökülmüş ortalığa, büyük şair ve yazarlar çelik çomak oynuyor ve güzel günlerini anlatıyor.

Dede yazılarından oluşan 16. sayıyla okuru selamlayan Sühan çok iyi bir iş çıkarmış ortaya. İsterseniz önce giriş yazısına bakalım ve sonra hayattaysa sevgimizi gösterelim, rahmetli oldularsa birer fatiha gönderelim dedelerimize ve Sühan ın sayfalarını çevirmeye başlayalım.  "Kimimize kendi isimlerini vermişlerdir, kimimiz kulağımıza okunan ezanın ardından ismini ilk onlardan duymuştur. Tıpkı çocuk ruhumuza ömür boyu benzerini bir daha tadamayacağımız sevinçleri, mutlulukları yaşattıkları gibi hiçbir sınıfın hayat bilgisi dersinde göremediğimiz yalnızlığı ve ölümü de ilk onlar yaşatır, tattırırlar bize. Böyle böyle alıştırır hayat karanlığına gözlerimizi. (?)

Sahi sizler de, bir tatlı su çeşmesi önünde tek eliyle bastonuna yaslanırken, tek eliyle küçücük su bidonunu doldurmaya çalışan veya öğlen namazı için ağır adımlarını bahane ederek ?kim bilir hangi sebepten- bir saat evvel evinden çıkan ve yaramaz ilkokul talebeleri gibi kol kola yaz kış demeden camii yollarında usul usul salınan dedeleri gördükçe çocukluk günlerinizden esen bir hafif rüzigarla ansızın dedenizin hayalini yanı başınızda buluyor musunuz?"

Berat Demirci "Tarih yapan dedem" başlığını attığı yazısında yazmak konusunda en mütereddit olduğu ana götürüyor bizi: "Her nesil kendi tarihini yeniden yazar, yoluna yürürken de bazı şeyleri taşımaktan vazgeçmek zorunda kalır. Dede, tarih yazacak eylem repertuarıdır; benim dedem ve nesli küçük hamleleriyle o kudreti en zayıf anlarında bile sergiledi ve bu faniden göçtüler. Tarihi anlamak dedem gibi vasat insanların küçük hamlelerindeki derinliği hissetmekle mümkündür." Metin Önal Mengüşoğlu "Dede/siz"de hüzünlü bir öyküye misafir ediyor bizi. "Sarıkları gül kokulu yiğitler" diyor Şaban Abak ve işte hafız dedesinin en acı günü: "1909 doğumlu olan dedem, 1918 de Cinis in ahalisinin Taşnak terör örgütü mensubu Ermenilerce camiye doldurulup kurşuna dizilmeleri sırasında bütün akrabalarını kaybetmiş bir yetimdi. 9 yaşındayken yaşadığı bu şoku, caminin bitişiğindeki küçük medresenin çöktüğü 1969 yılında, yani dedem 60 yaşındayken, Ermenilerin katlettiği köy ahalisinin topluca gömüldüğü yerin bulunmasıyla yeniden yaşamıştı."

İbrahim Tenekeci, dedesiyle çekilmiş fotoğrafı olmadığı için burukluk yaşadığını söylüyor. Turan Karataş "Ne torun oldum, ne dede!" dediği yazısında "dedelere bayılıyorum. Bir de o aksakallı, mütebessim çehreli olanlar yok mu? Benim hiç dedem olmadı ya, ondan mı acep" notunu düşüyor. Mustafa Muharrem son yüzyılı "dedesizlik çağı" olarak tanımlıyor ve ekliyor: "Biz dedelerimizi sadece savaşlarda, salgın hastalıklarda, takrir-i sükûnda kaybetmedik. Dünya patronajında, siyasal akılda, edebiyatta, müzikte, masalda; insaniyetimizi incelten, varlığımızın kıvama ermesini sağlayan her biyografik, her biyolojik noktamızdan dedemizin kovuluşunu izledik"

Edebiyatın, sinema gibi güzel sanatlarının özel işlenmiş kahramanlarından birinin "büyükbaba" olduğunu söyleyen Ertuğrul Aydın, Dede Korkut un yanı sıra romanları da gözden geçirerek ?büyükbaba lara bakıyor. Son olarak Ahmet Turan Alkan ın "Dede yüzü görmemiş bir yazardan dört kısım, tekmili birden bir dede yazısı"nın da Sühan da yer aldığını ekleyip şu yazarları okumayı da unutmayalım: Nâzım H. Polat, Mehmet Konukçu, Mustafa Yiğit, Sadık Yalsızuçanlar, Kâmil Yeşil, Mehmet Aycı, Hasan Akçay, Halim Şafak, Adem Turan, Nihat Dağlı, Metin Mert, İsmail Bingöl, Gökhan Akçiçek, Recep Ş. Güngör, Mustafa Oğuz, M. Said Türkoğlu, Abdurrahman Karakaş, Şeref Yılmaz, Şemseddin Yapar, Bahaeddin Özkişi.  Tel: 0 505 351 54 11

kaynak: milli gazete, kültür sanat