23 Şubat 2026 Pazartesi
SATI BİBİ
16 Şubat 2026 Pazartesi
NASİP MESELESİ
9 Şubat 2026 Pazartesi
EMANET
6 Şubat 2026 Cuma
AĞIT
6 Haziran 2025 Cuma
KARANLIK
hüseyn kaya
Gün boyu kavuran, bunaltan güneş henüz batmaya durmuştu. Rüzgâr yoktu, bulut yoktu. Akşam olmadan evine dönme çabasındaki yorgun ve aceleci insanların telaşına gökyüzünde kuşlar eşlik ediyordu. Benim de etrafımdaki insanlardan farkım yoktu ve hızlı adımlarla yolun karşısına geçmeye niyetlenmiştim ki onu gördüm. Ucunda durduğum kaldırımın biraz daha aşağısında ayağının birini yola atıyor, diğer adımını atacak gibi oluyor, ardından yeniden kaldırıma çıkıyordu. Yetmiş yaşında ya var ya yoktu. Pazen çiçekli kumaştan yapılmış rengarenk elbisesi ve üzerinde hâkî yeleğiyle onu fark etmemek, görmemek imkansızdı. Yanlış zamanda, yanlış mekânda çalınan bir eski zaman türküsü gibiydi her hâliyle, yardıma ihtiyacı vardı. Karşıya geçmekten vazgeçtim ve yanına yaklaştım. Başındaki beyaz tülbentini, kahverengiye yakın başka bir tülbentle muntazam biçimde bağlamıştı. Onca sıcağa rağmen ayağında çok da eski olmayan lastik mestler vardı. Köyden ya da kasabadan misafirliğe gelmiş gibi bir tavrı vardı. Oldukça zayıf bedenini taşımakta hiç zorluk çekmiyor, yaşına göre hayli hızlı hareket ediyordu. Yanında durduğumun farkında bile değildi, gözleri yolun karşısına odaklanmıştı. Karşıya mı geçeceksin teyze, dedim. Yarım bir bakışla gözünü yoldan ayırmadan ve biraz da mahcup, iki elini dua eder gibi kaldırdı, gelip geçen araçları kahırla işaret ederek:
-Şunlardan fırsat bulabilirsem, dedi. Bu esnada kınalı iki dağınık perçemi elleriyle tülbentinin altına itti, yolun karşısına geçmek için birkaç kez daha teşebbüste bulundu.
-Ben de karşıya geçeceğim, dedim. Bekle birlikte geçeriz. Çaresiz bir teslimiyetle yanıma düştü ve hızlıca geçtik karşıya geçtik. İlk kez görüyormuş gibi binalara, ağaçlara bakıyordu. Yolun üst tarafına, alt tarafına bakıyordu. Endişesini fark edince gideceği yeri sordum. Bir yandan etrafı inceleyerek:
-Yanlış geldim herhal, dedi. Sığır yolağına gidecektim.
Hayri Sığırcı Caddesi’ne eskiden Sığır Yolağı dendiğini şehrin yaşlılarından duymuştum. Şehrin ne kadar büyüdüğünü anlatırken eski bir filmi anlatır gibi sayarlardı: Sığır yolağı, kanlı bahçe, pünzürük deresi… Sığır yolağının tam da başladığı yerdeydik.
-Burası sığır yolağının ucu teyze, dedim. Doğru yerdeyiz. Sen gideceğin yeri biliyorsan söyle, tarif edeyim.
-Yanlış gelmişim, dedi sesinin tonunu düşürerek. Evler başka, yollar başka… Sığır yolağını biliyorum ben. Burası ora değil.
Sığır yolağında nereyi aradığını, gideceği yeri sordum. Pür dikkat etrafı süzmeye devam ediyordu.
-Burada bir hamam olacak, orayı bulursam gerisini hatırlarım, dedi kendinden emin bir tavırla.
- O zaman yürüyelim aşağıya doğru, dedim. Doğru yoldayız.
Birkaç adım atmıştık ki yürümeyi bıraktı ve yüzüme bakarak beni daha önce hiç görmediğini, hangi köyden, kimlerden olduğumu sordu. Köyümü söyledim, kendime dair birkaç cümle daha ilave ederek. Cevap vermeden boşluğa bakarak yeniden yürümeye başladı tedirgin bir eda ile. Ben de ona sordum köyünü. Divriğili olduğunu ve orada yaşadığını, adının Fadime olduğunu, kız kardeşini görmeye Sivas’a geldiğini söyledi. Tam konuşması bitmişti ki akşam ezanı başladı. Cami çok yakınımızdaydı. Müezzin ezanı hızlı okuyordu. Ramazan akşamlarını hatırladım birdenbire. Segâh olmalıydı bu makamın adı. Zihnim başka şeylere yönelmek üzereyken yıllar önce kapanan ve şimdilerde harabeyi andıran hamamın önüne geldiğimizi fark ettim. Kısa yolculuk nihayet bitmişti. Fadime teyze şimdi sokağı hatırlar ve evini tanır diye düşünüyordum. Artık vazifem sona erecek ben de zaten çok uzakta olmayan eski mahalleme gidecektim. Babamla belki yolda karşılaşacaktım, akşam namazından dönüyor olacaktı.
-Fadime teyze, burası işte burası hamam, dedim yorgun, metruk binayı göstererek. Az ilerde Postacı Camisi var. Şimdi nereye gideceğini çıkarabilir misin, diye sordum.
Fadime teyze başka bir ülkeye gelmiş gibi bakmaya devam ediyordu sağa sola. Az evvelki dinginlik yüzünden kaybolmuştu.
-Karanlık basıyor, dedi. Ben hâlen bacımın evine varamadım. Bura hamam değil ki… Bu evler kimin bilmiyorum.
Bir yandan isimler sayıyordu gideceği mahallede oturan, kız kardeşinin komşusu olan. O vakte kadar anlamamıştım durumu. Yürümesinde, konuşmasında, tavırlarında bir tuhaflık sezmemiştim ihtiyar kadının. En az otuz sene öncesini anlatıyordu bir çocuk masumiyetiyle. Fadime teyzenin tedirginliği bana da geçmişti artık ve hızla yayılıyordu içimde. Kapı önünde gördüğüm insanlara teyzeyi tanıyıp tanımadıklarını sormaya başladım. Yoldan gelip geçenleri durdurup onlara sordum. Balkonlarda oturanlara sordum. Kimse, hiç kimse tanımıyordu onu. Yakınlarda oturan Divriğili birilerini olup olmadığını soruyordum bir yandan. Fadime teyze sakinlemiş bana bakıyordu. Az önceki telaşından eser kalmamış gibi bakıyordu. Kaygının bütün yükünü sırtından atmış gibi bakıyordu. İnsanlarla ne konuştuğumu, onlara ne sorduğumu anlamıyor gibi yalnızca bakıyordu. Hayri Sığırcı Caddesi’ne sığır yolağı demesinden, şaşkınlığından bir şeyler anlamalıydım en başta. Artık Fadime teyzeyi kız kardeşine teslim edemeyeceğimi düşünmeye başlamıştım ki eski mahallemizdeki bakkal geldi aklıma. O da Divriğiliydi. İnsanlara yardım etmeyi seven biriydi. Belki Fadime teyzeyi tanır ya da tanıdığı insanlara sorardı. Fadime teyze suskundu.
-Gidelim teyze, dedim. Tanıdığım Divriğili biri var, iyi insandır. O seni kız kardeşine ulaştırır.
Kısa süren yol boyunca yalnızca ben konuştum. Fadime teyze hep sustu. Her adımda biraz daha yorulduğunu seziyordum. Sorularıma cevap vermiyor, etrafa da bakmıyor yalnızca yanımda yürüyordu. Belki onun da umudu kalmamıştı kız kardeşinin evini bulacağımıza dair, akşam karanlığı sanki her şeyi değiştirmişti. Akşam karanlığı umudumuzun üzerine çökmüştü. Bakkala ulaştığımızda durumu anlattım. Şayet yardımcı olamayacaksa muhtara, karakola haber verebileceğimi söyledim.
-Endişe etme, dedi bakkal. Ben biraz sonra ulaştırırım onu gideceği yere. Sorar soruştururum, madem hemşerin dedin getirdin…
Fadime teyzeye veda ederken bir görevi yerine getirememenin, yarım bırakmanın ağır yükü büyüyordu içimde. Bir yandan başka ne yapabilirdim ki, diye düşünüyor bocalayan vicdanıma teselli arıyordum. Fadime teyzenin akşam macerasının nasıl biteceğine dair endişeli sorular sıraya girmiş hücum ediyordu zihnime.
Dışarıya çıktığımda bir filmin, bir hikâyenin içinden çıkıp yeniden hayatıma dönmüş gibiydim. Yaklaşık yarım saatliğine başka bir dünyaya gidip gelmiş gibiydim. Bir rüyadan uyanmış gibiydim. Şimdi içine adım attığım zaman ve dünya mı gerçekti yoksa Fadime teyzenin yaşadığı dünya ve zamanı mı? Fadime teyzenin tedirginliğinden sonra yorgunluğu da usul usul yayılmaya başlamıştı içimde.
yaz, 2025
6 Kasım 2024 Çarşamba
nazar
30 Ocak 2024 Salı
yabancı
Son günlerde aksilikler peşini bırakmıyordu. Elinin değdiği, gözünün gördüğü şeyler birer birer bozuluyor, kırılıyor, işlevini yitiriyordu. Sıradandı belki de yaşadığı olumsuzluklar, herkesin başına sayısız kez gelen şeylerdi ama böyle peş peşe olunca artık canını sıkmaya başladı.
Kapatmaya çalıştığı bir musluktan önce küçük bir kırılma sesi gelmiş sonra musluk kapanmaz olmuştu. Her şey aslında tam orada, o anda başlamıştı. Bir yandan bozuk musluk için çare aramış bir yandan da çocukluğunda kullandığı muslukları düşünmüştü. Sarı renkte ve tek tip musluklar her yerdeydi eskiden ve kolay kolay bozulmazlardı, bir contaya bakardı tamiratı. Şimdi öyle miydi ya? Onlarca çeşit musluk vardı ve parçaları birbirine uymuyordu bile. Bunları düşünürken musluğu tamir etmişti.
Bu olayın üzerinden birkaç saat geçmemişti ki lambayı yakmak istediğinde yeni bir sorunla karşılaştı, lamba yanmıyordu. Ayaklarının altına sandalye almadan tavanda asılı lambaya uzanabiliyordu. Parmak uçlarında yükselerek lambayı evirdi çevirdi düğmeye basarak yeniden açmayı denedi, lamba yanmıyordu. Eskiden sarı lambaların içinde incecik bir tel olurdu, lambanın geçip geçmediğini o tele bakarak hemen anlayabilirdi. Yeni lambaların sorununun ne olduğu bile belli olmuyordu. Lambayı değiştirmekten başka çaresi yoktu. Lambayı yenisiyle değiştirdi ve sorun çözüldü. Buraya kadar henüz bir takıntı halini almamıştı yaşadıkları ancak çay koyduğu bardağın gözünün önünde ortadan yarılması birdenbire karanlık ve korkulu bir dünyanın ortasına bırakıverdi onu. Başka zamanlarda da bardağının çatladığı, elinden düşüp kırıldığı olmuştu. “Dökülen mey kırılan şişe-i rindan olsun” derdi kendisinin ya da başkasının bardağı kırıldığında. Zaten bardak kırılmasının iyi olduğunu söylerdi annesi. Hatta bir bardak ya da tabak yere düşer fakat kırılmazsa yeniden yere attığına da şahit olmuştu annesinin. Bardak kırılmasıyla geçip giderdi nazar ya da büyük belalar. Besmelesiz güne, işe başlamazdı ama işte, bardak kırılmıştı hem de tam ortadan ikiye. İkiye ayrılan bardak değil de kalbinde bir yerdi sanki. Yeni bir bardağa uzanacak, çay içecek iştahı kalmamıştı. Birilerini üzdüm mü, diye geçirdi içinden. Birinin âhı mı vardı üzerinde? Nazara mı gelmişti? Nazar değecek bir hayatı yoktu ki. Nazarsa da geçip gitmiştir artık, diye düşündü. Masayı sildi, kırılan bardağı çöpe bıraktı.
Geç uyudu o gün. Etrafını kuşatan, kendisini tedirgin eden, adını koyamadığı bir şey vardı. Üzerine bir gölge çökmüş gibiydi. Ya bu uğursuzluk devam eder giderse, nasıl yaşanırdı ki böyle?
Ertesi sabah yeni bir güne başlamanın huzuruyla uyandı. Yorgundu, uykusunu alamamıştı ama dün, geride kalmıştı. Dert değildi bunlar, dertten sayılmazdı. Binlerce insanın yaşadığı sıradan şeylerdi hepsi. Bir an önce işe gitmeliydi ama önce tıraş olmalıydı. Aynanın önüne geçti, yüzüne bakmadan gözü tıraş bıçağına ilişti, paslanmıştı. Son tıraşını iki gün önce olmuştu. Daha önce kullanılmış tıraş bıçağının paslandığını hiç hatırlamıyordu. Tıraş bıçağını aldı, sağına soluna baktı. Yeni bir bıçak açtı ve tıraşını oldu. Kötü şeyler düşünmek istemiyordu. Eşyalar, nesneler eskirdi, paslanırdı, bozulurdu… Ötesine geçmek anlamsızdı bu düşüncelerin. Çay hazırlamaya, bir şeyler yemeye cesareti de yoktu vakti de. Tıraşın ardından işe gitmek üzere evinden ayrıldı.
Yol boyu aklına olumsuz bir şey gelecek olsa bardağın kırılışını hatırlıyor ve kendisini rahatlatmaya çalışıyordu. Göğe baktı, birkaç gündür hava kapalıydı. Kar gecikmişti ve yağmur ihtimali vardı. İklim bile bozuldu, dedi içinden. Eskiden bu havalarda yerde bir karış kar olurdu. Kaşkol, eldiven olmadan bu aylarda evden çıkılmazdı sekiz on sene önce bu aylarda. Şimdi önünü bile kapatmadığı paltosuyla iş yolundaydı. Tabi bunun bir de temmuzu, ağustosu vardı. Kış böyle ise yaz daha da sıcak olurdu. Belki de olmazdı. Son yıllarda baharın yaşanmadığını hatırladı. Kışlar baharların yerini almıştı belki de. Aslında mevsim şeritlerinden düşen yalnızca kış mevsimiydi.
Yolda kimseye rastlamadı ya da görmedi kimseyi. İş yerine ulaştığında yürümenin de etkisiyle rahatlamıştı biraz. Paltosunu çıkardı, astı. Masasına geçti. Masa takviminden iki sayfayı çevirdi. Hemen takvimin yanında duran masa saatine takıldı gözü. Saat çalışmıyordu. Eline aldı, kurcaladı, pilinin bitmiş olacağını düşündü ve biraz uğraştıktan sonra saatin pilini çıkararak masaya bıraktı. Sonra akrep ve yelkovanı on ikinin üzerine getirerek yerine koydu saati. Gözü yeniden takvime takıldı. Günler geçiyordu üstelik günlerin geçtiğini takvim saylarını çevirirken bile fark etmiyordu.
Morali bozuluyordu düşündükçe, kendi kendine konuştukça. Hayat her zamanki gibi devam ediyordu ve görünürde değişen hiçbir şey yoktu. İnsanlar gündelik işlerine devam ediyordu. Bozulan, kırılan her şey yenisiyle değiştiriliyordu. Bu kadar büyütmeye, abartmaya gerek yoktu olanları. Düşündüklerini, yaşadıklarını birilerine anlatsa kesinlikle alay konusu olurdu. Sabah çay içmediğini hatırladı. İş yerinin çay ocağına giderek bir bardak çay aldı. Bardağının çatlamamış olması onu mutlu etmedi. Tekrar masasına döndüğünde yine saate gözü ilişti. Kenardaki pili yeniden saate yerleştirdi. Saat çalışmaya başlamıştı. Kolundaki saate bakarak masa saatini ayarladı. Çayından bir yudum almıştı ki karşısındaki gri metal dolabın camında kendisini gördü. Birkaç dakika bir yabancıya bakar gibi izledi kendisini. Çayından bir yudum daha aldı. Evet, bir yabancıya aitti karşısındaki dolabın camından yansıyan görüntü. Masasındaki saatin yeniden durduğunu fark etti ama bu kez pili çıkarmak için takati yoktu.
1 Ekim 2023 Pazar
bulutlar
Her adımda arkalarına küçük taşları, kesek
parçalarını yuvarlayarak adam ve çocuk nefes nefese dağın zirvesine ulaştılar.
Yaramaz bir kedi gibi rüzgâr birkaç kez dolandı ikisinin de bacaklarının
etrafında, birkaç gelincik ve kara çıtlık sessizce selamladı suskun yolcuları.
Geriye dönüp geldikleri çığıra baktılar, uzaklarda kalan kutu gibi evlere,
yılan gibi kıvrılan yollara. Bulutlara daha yakındılar, insanlara uzak.
Rüzgârdan, yağmurdan, güneşten ve daha kim bilir
hangi sebeplerden üzeri aşınmış kocaman düz bir kaya parçası vardı birkaç adım
ötede. Bir çekirge sıçradı, bir kertenkele meçhule aktı hızlıca ayak
çıtırtılarından. Bir bunelek önce hücum etti gürültülü kanatlarıyla bu iki
yolcuya sonra uzaklaştı yakınlarından. Odasındaki halıya uzanır gibi çocuk
uzandı kayalara sırt üstü, sonra adam uzandı yanına. İkisi de ellerini başlarının
ardından bağlayarak yastık yaptı kendine. Arada bir kollarını, paçalarını,
saçlarını okşayan rüzgârda uzak okyanusların, ırmakların, ovaların, tarlaların,
bahçelerin, ormanların ve her çiçeğin, her mevsimin kokusu var gibiydi.
İkisinin de kalp atışları yavaşladı, kuş ve böcek
sesleri çoğaldı.
Adam, epeydir unutmuştu göğe bakmayı, unutmuştu
bulutların süzülüşünü. Bulutları bir şeylere benzetmeyi unutmuştu. Bir süre
izledikten sonra başını yana çevirmeden, ne kadar hızlı hareket ediyor bulutlar
değil mi, dedi. Çocuk kısa bir süre
sustu. Hayır, dedi onlar aslında hareket etmiyor. Dünya döndüğü için biz onları
hareket ediyor gibi görüyoruz.
O günden sonra bulutlar hep yerinde kaldı, dünya döndü adam için.