hikâye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hikâye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Ağustos 2026 Pazartesi

hurma çekirdeği

hüseyn kaya

Yollarda gördüğü kalabalığı izlemekte ve onların hareketlerini anlamakta güçlük çekiyordu. Herkes bir yerlere koşuyordu çıldırmış gibi. Sıcağa aldırmadan, aldırmadan ağlayan çocuklarına koşar adım yürüyordu insanlar. Kimileri sırıtkan kimileri öfkeli… Ardı karanlık gözlerinde merhamet yoktu, incelik yoktu bakışlarında. Rengârenk kıyafetlerle ve ağır parfüm kokuları bırakarak geçtikleri yerlerde, ellerinde telefonlarıyla ya da tespihleriyle, kollarında garip çantalarıyla dolaşıyorlardı durmadan. Amaçsız kalabalıkları geride bıraktığında çoğunluğu yaşlılardan oluşan yeni fakat daha durağan bir kalabalığın içine adım atmıştı.

Bu aylarda, bu günlerde ve şu saatte evinde olması gerekiyordu. Bir mısranın peşine düşmesi, bir kitabın sayfalarında yitmesi gerekiyordu mahmur gözlerle. Şehrin ürkütücü kalabalığından uzakta dağlara bakıyor olması gerekiyordu en azından ama evde değildi. Bir hastanenin gürültülü ve basık koridorunda eski bir tekerlekli sandalyede yığılmış hâlde duran annesinin hemen ardında duruyordu. Doktor bekliyorlardı yarım saatten beri. Doktor geldiğinde annesiyle içeriye girecek ve anlatacaktı ona annesinin tüm dertlerini, ağrılarını, şikayetlerini. Doktorun yüzünü hayal meyal belirlemişti zihninde. Bir yandan genç ve temiz yüzlü doktora söyleyeceği sözlerin provasını yapıyordu içinden:

Annem hayli hasta doktor. Hani çarşıda, pazarda gezerken yolunu hastaneye uğratan gür sesli hastalardan değil o. İlacımı yaz gideyim, diyenlerden de değil. Annem hayli hasta doktor, kendimi bildim bileli hasta ama bu kez daha çok hasta. Hep yarımdı nefesi annemin, tebessümü yarımdı, sözleri yarım. Yürümeyi unuttuğu zamanlar olurdu bazen yatmaktan. Bazen konuşmayı unuttuğu zamanlar... Kollarının sızısı geçse dizlerinin sızısı başlardı. Kına yakardı kollarına, ayaklarına sızısı dinsin diye. Başına kına yakardı, baş ağrılarım hafiflesin diye. Zemzem sürerdi ağrıyan yerlerine. Sizin, benim bilmediğim otlar toplardı dizinin tuttuğu zamanlar. Sırf hastaneye gelmemek için her şeyi denerdi annem. Hastane odalarını sevmedi hiç. Doktorları da sevmedi. Yine de kısacık ömrümün her safhasında hastane anıları biriktirdim annemli. Annem, diyorum doktor, hayli hasta.

Doktor hâlen ortalarda görünmüyordu. Annesinin ayaklarına baktı, kendi ayaklarına. İkisinin ayağında da terlik vardı ayakkabı yerine. Diğer insanların ayaklarına baktı, onlardan da terlikle, sandaletle gelenler vardı. Arada bir gelip geçen hastane personelinin ayaklarında da terlik vardı. Annesinin ayakları şiştiği için yazın ayakkabı giyemezdi ki zaten. Yaz mevsiminin tam ortasıydı ve oldum olası sevemezdi yaz mevsimini. Yaz; herkesin sokaklara, caddelere döküldüğü, evlerin gece yarısı hatırlandığı mevsim. İşi olan olmayan herkes dışardaydı yaz geldiğinde. Küçücük parklarda gece yarılarına kadar otururdu bu mevsimde insanlar. Ne konuştuklarını merak ederdi parklarda, çay bahçelerinde saatlerce oturan insanların. Birileriyle saatlerce konuşmayalı yıllar olmuştu. Benim de saatlerce sohbet ettiğim arkadaşlarım var oldu mu hiç, diye düşündü. Bu soruya cevap aramak yerine kış mevsimini hatırladı. Kışın yalnızca işi olanlar dışarıya çıkabiliyordu çat ayazlarda. Ev herkesin sığınağıydı kışın. Herkes onun hayatını yaşıyordu ayazlar başlayınca. Yaz mevsimiyle alıp veremediği yoktu aslında. Sevmediği yaz değil, insanların yaz mevsimindeki garip hâlleriydi. O da severdi toprağa basmayı, suyun sesini, ağaçların hışırtısını, kuşların cıvıltısını. Hastane koridoru hareketlenince yeniden doktorla konuşmaya başladı içinden:

Annem okuma yazma bilmez ama bütün ilaçları bilir doktor. Başkalarının anneleri gibi renkli şekerleri ilaç yerine veremezsiniz ona. Ambalajı olmayan ilaçların bile adını söyler. Avuç avuç içer ama iyi olmak için değil, ayakta kalmak için. Biraz fenalaşınca tekkeler görür düşünde, türbeler görür. Toprak ister oralardan su getirtir. Her hastalığının şifası ayrı bir türbededir. Bilmediği, gitmediği uzak yerlerin türbeleri çağırır onu düşünde. Şu köyde, şu tarafta bir türbe var oranın toprağını getirin bana, der. Getiren olursa toprağını sürer ağrıyan yerlerine, suyunu sürer tekkelerin. Az da olsa daldığı zaman annem ip eğirir düşünde. Gaz lambası ışığında kirkit vurur ip ağacına, kilimler dokur hayalden ve ağıtlar geçer içinden. Sessiz söyler annem bütün türküleri, ağıtları. O ağıtların sızısını siz bilmezsiniz, onun bildiği türkülerin gaydasını da bilmezsiniz. Ben de bilmem işin doğrusu.

Annesinin hareketlendiğini hissetti önündeki sandalyede. Hastanenin kendine has kokusu yaz sıcağıyla birleşince katlanılmaz bir hâl alıyordu. Ardında olduğunu, beklediğini hissettirmek için usulca eğildi ve sordu:

-Suyumuz var anne, ister misin biraz.

-Eve gidince içeriz oğlum, dedi annesi bitkin bir sesle.

Israr etmedi. Annesi dışarıda hele de başkalarının yanında bir şey yemeyi, içmeyi hiç sevmezdi oldum olası. Pikniğe gitmeyi sevmezdi. Yalnızca bayırda köy ekmeği ile peynir yemeyi severdi. Suyu dereden doldurulmuş isli demlikten çay içmeyi. Galiba annesine benziyordu bu yönüyle. Kendisi de dışarda yemeyi, içmeyi sevmezdi. Belki de bu yüzden kırk küsur senelik hayatında hiç tatile gitmemişti. Uyuyamazdı ki bedeli peşin ödenmiş kutu gibi otel odalarında. Zahmetini çekmediği sofralarda yemek yiyemezdi. Başkalarının nazarında müşteri olmak, gücüne giderdi, başkalarının topladığı yatakta dinlenemezdi. Başkalarına dağınık bir oda bırakıp çıkamazdı sabah olunca.

Dakikalar geçmek bilmiyordu. Doktor kapısının hemen üstündeki saate gözü kaydı. Yorgun bir serçeyi andırıyordu annesinin sandalyedeki hali. Kanatlarını sermiş, hızlı hızlı nefes alan yorgun bir serçe. Yuvasının dışında hep tedirginlik duyan bir serçe. Yuvasının dışına hiç çıkmamıştı ki annesi ömrü boyunca. Doktor hâlen ortalarda yoktu ama bir yandan onu dinliyordu doktor:

Siz bilmezsiniz doktor, annemin başucunda hep gülsuyu ve kolonya durur. Bir de elma sirkesi. Hepsinin bir derde iyi gelmişliği vardır. Elimde tuttuğum onun feracesi, kolumun altında tuttuğum onun terlikleri. Elini tutamam kalabalıkta, vermez. Yüzüne dokunamam kalabalıkta, terini sildirmez. Yanından geçen insanların hiçbirini tanımaz. Hiçbirinin derdinin kendi derdine benzemediğini bilir sadece.

Ona sormayın şikâyetini, o derdini size anlatmaz. Sadece nefes alamıyor şimdi. Nefesim tutuluyor, diyor. Boğazımda bir şey var inmiyor aşağı diyor. Öksürüyor, soğuktan diyor. Temmuz ayındayız, üşüyor o. O derdini Allah'a bile söylemez, söyleyemez. Kanadını arada bir çırpan hasta bir kuş gibi arada kolunu fırlatıyor boşluğa, arada ayağını atıyor geriye. Bazen başını tutuyor elleriyle Allah, diyor. Su istemiyor, kendisi uzanmaya çalışıyor. Sabahı suyla bekledim diyor. Güneş doğsun diye bekledim, sabah şifa ile gelir diye bekledim, diyor.

Annemin bir tespihi var üç farklı boncuktan. Rahmetli dedemin yadigârıymış, onun parmaklarının izi varmış eskiyen boncuklarda. Çiğ ipe dizmiş, püskülünü kendisi yapmış. Baygınken, hastayken o tespihe tutunur. Ne okur ne çeker bilmiyorum. Üzerindeki yorganın desenlerini severek ya da başını koyduğu yastığın nakışlarını seyrederek teselli bulur. 

Yetmiş sene koştu, şimdi nefesi yetmiyor, yetişmiyor. Kalp yetmezliği var denildi lakin onun kalbinin büyüklüğünü bilmezsiniz siz. Bence başka bir derdi var annemin.

Sizin anneniz hiç hasta olmaz mı doktor. İnsanın annesinin hasta olması; etinden, kanından, ruhundan bir yanardağın kaynaması gibi bir şey. Rabbim diyorum kaç gündür onun ağrılarını hafiflet. Tamam benim annem o ama senin de kulun, kızın. Onun acılarını hafiflet. Benim onu sevdiğimden, onun beni sevdiğinden daha çok seviyorsun sen onu, ona yardım et.

Her yeleğinin cebinde mutlaka bir iğde dalı vardır annemin çoban düğmesi gibi kesilmiş. Her yeleğinin bir tarafında mutlaka bir hurma çekirdeği vardır dikili, mavi boncuklu. Delikli taş bulduğunda, tazı boncuğu bulduğunda saklar annem onları. Yalnız kendi yeleğine değil benim de ceketimin, gömleğimin bir tarafına mutlaka diker fark ettirmeden. Neyse mesele şu ki annem hayli hasta doktor. İşte sabahtan beri kolunun altında tuttuğu şu çanta onun ilaçlarıyla dolu.

Eli, gayri ihtiyari annesinin kolunun altındaki çantaya uzanmıştı ki koridor yeniden hareketlendi. Bu kez doktor geliyordu gerçekten.

-Anne, dedi doktor geliyor bak şu temiz yüzlü, genç adam. İyi bir doktor diyorlar.

-İnşallah, dedi annesi yalnızca. İnşallah.

Çok da hastaya benzemeyen birkaç kişi doktoru daha odasının kapısında sıkıştırmaya, elindeki kağıtları göstermeye başlamıştı bile. Doktor, neyse ki sakin ses tonu ile hepsini kapının önünde bıraktı:

-Herkesi sırayla alacağım içeriye, lütfen biraz daha bekleyin ameliyattan şimdi çıktım, dedi.

Doktor iyi birine benziyordu gerçekten de. Hastaları listedeki sıraya göre alıyordu içeriye. Muayenesi bitip dışarıya çıkan hastaların da yüzünde endişe, tedirginlik yerine sakinlik vardı. Dakikalardır doktora söylemek için zihninde dönen cümleler, annesiyle muayenehanenin kapısından içeriye girdiklerinde uçup gitmişti. Muayene odası koridora göre daha serin ve aydınlıktı. Doktor, yaşlı kadının ellerindeki solmaya yüz tutmuş kınaya baktı, kolunun altındaki çantaya, sonra sandalyenin ardındaki oğluna. Gözlerinde ne acele vardı ne de hastane koridorlarından sinmiş anlamsız bakış. Tekerlekli sandalyenin yönünü doktora doğru çevirirken diline gelen tek cümleyi söyledi:

-Annem hayli hasta doktor.

Bu cümlenin ardından konuşmaya nasıl devam edeceğini düşünüyordu ki gömleğinin kolunun altında derisine batan ince bir şey hissetti. Eli istemsizce kolunun altını yokladı. Parmaklarının arasında dikişlerin altındaki sertliği hissetti.

Tam o anda doktor:

-Teyze seni dinliyorum, anlat şikayetini.

Elini usulca kolunun altından çekti. Annesi, onun haberi olmadan gömleğine yine bir hurma çekirdeği dikmişti.

Derdini Allah’a bile söylemekten hicap duyan annesi önce başını önüne eğdi, sandalyenin üzerinde iyice küçüldü, küçüldü mahcubiyetten. Cılız ve ürkek bir sesle cevap verdi:

-Şikâyetim yok. Yaşlılıktan oğul, yaşlılıktan hepsi… Emaneti teslim edemedim bir türlü.


yaz, 2026, sivas

 


4 Ağustos 2026 Salı

hikâye

 hüseyn kaya

Yaz kapıdaydı lakin sabahın bu ilk saatlerinde insana tatlı bir ürperti veren o serinlik, henüz veda etmemişti şehre. Çiçeğe duran ağaçların neşesi, tenine değen hafif rüzgârla birleşip içinde şükre boyanmış bir coşku oluşturmaya yetiyordu. Hayat, böyle zamanlarda katlanılabilir oluyordu onun için. Gökyüzü masmaviydi ve okulun çatısı şamatacı güvercinlerle, işgüzar kuzgunların patırtısıyla doluydu. Bahçeye adım attığında böyle bir karşılaşmaya hazırlıksızdı. Tam o anda, duvarın dibine büzülmüş o küçük gölgeyle göz göze geldi. Yüzü, bacakları kir içinde; tüyleri keçeleşmiş, mahzun ve yılgın bakışlı, gri bir köpek... Kemikleri sayılan gövdesiyle ilk bakışta bir kangal yavrusunu andırıyordu ama bir kangal yavrusunun şehirde, hele ki bu okul bahçesinde ne işi olabilirdi?
Bakışlarındaki ürkeklik yaşadıklarını anlatmaya yetiyordu. Eziyet gördüğü, horlandığı belliydi. Yavru bile olsa bir köpek bu kadar mülayim, bu kadar perişan duramazdı. Köpeğin yanına yaklaştığında önce kaçacak oldu hayvan fakat kaçmaya takati yoktu. Onun bu sakinliğinden ve ürkekliğinden cesaret alarak birkaç sevgi sözünden sonra köpeğin başına elini uzattı. Köpeğin alnından başlayarak usulca boynuna kadar elini gezdirdi, gezdirdi. Yıllar olmuştu bir köpeğe dokunmayalı. Hayvanın kulaklarının kesik olması onu gördüğü andan itibaren dikkatini çekmişti. Köpeklerin kulaklarının kesilmesi bu civarda gelenekti. Hem olası bir boğuşmada rakibine kulaklarını kaptırma riskini ortadan kaldırıyordu bu işlem hem de böyle daha iyi duyduğuna inanılıyordu hayvanın. Sevildiğini anlamış gibiydi köpek ve buna ihtiyacı olduğunu sakinliğiyle, uzattığı boynuyla belli ediyordu. Öğrenciler, öğretmenler yavaş yavaş okul bahçesinden içeri adım atmaya başlamıştı. Bir süre ona güzel sözler söyleyip onu sevdikten sonra okulun giriş kapısına yöneldi. Birkaç adım atmıştı ki köpeğin ürkek adımlarla peşinden geldiğini fark etti. Ardına döndü:
-İyi ama seni içeriye alamayız ki dedi. Sen en iyisi buralarda oyalan. Ben fırsat buldukça yanına gelirim. 
Söylenenleri anlamış gibi küçük köpek yanından geçen öğrencilere dalaşmadan yan bir yürüyüşle ve yine ürkek adımlarla bahçenin en kıyısındaki çardağın gölgesine doğru yol aldı. Bu köpeğin sabah vakti karşısına çıkışında, duruşunda, bakışlarında farklı bir şey vardı. Galiba sevmişti onu.
Okula girdiğinde aklı halen dışarıdaydı. Kahvaltı yapmadan gelen öğrenciler ve öğretmenler için ilk hazırlığını yapan kantinciden hızlıca bir şeyler alarak köpeğin yanına gitti yeniden. Birkaç öğrenci köpeği fark etmiş, etrafında kümelenmişti bile. Köpek dünyadan vazgeçmiş bir eda ile hareketsiz yatıyordu. Kantinden onun için aldığı şeyleri önüne bıraktı. İştahsız duruyordu köpek, uzaktan isteksizce kokladı önüne konulanları sonra umursamaz bir biçimde yatmaya devam etti. Yemeğe nazlanan küçük çocukların yüzündeki edaya benzer bir tavrı vardı hayvanın. Belki de nazlandırılmak istiyordur düşüncesiyle yere bıraktığı yiyecekleri eline aldı ve köpeğe doğru uzattı, köpek güçlükle başını kaldırdı, ağzını açtı fakat yine isteksizce başını yere bıraktı. Bu esnada yakındaki çocuklardan biri heyecan ve hayretle konuştu:
- Hocam, bu köpeğin ağzında hiç diş yok.
Hiç beklemediği bu tespit, biraz tedirgin etmişti onu. Köpeğin başını okşayarak elini çenesine doğru indirdi. Artık yabancı sayılmazlardı. Sıcak, pürüzlü, siyahlanmış derisini hissederken hayvanın çenesini hafifçe araladı. Gerçekten de köpeğin çoğu dişi yoktu; pembeleşmiş, çekilmiş diş etleri ve birkaç sararmış kök dışında ağzı bomboştu. Ara sıra dilini dışarıya atıyor sonra yeniden başını serin taşlara uzatıyordu. Hayvanın dişlerinin bu durumu, zihnindeki ihtimalleri değiştirmeye yetmişti zira küçücük gövdesine rağmen yaşlı bir köpekti bu. Zağar dedikleri türden melez, cılız bir hayvan... Kulaklarının kesilmiş olmasından anlamalıydı onun emektar bir hayvan olduğunu. Muhtemelen yakın köylerden birileri sabahın erken saatlerinde onu buraya azıtmıştı. Emekten fayda olsa koca öküze bıçak olmaz, derdi annesi. Bu cümle birkaç kez döndü içinde. Yerde yorgun argın yatan hayvanın yüzündeki, bakışlarındaki, duruşundaki hüznü süzerken onun hayatına dair kesitler canlanıyordu gözlerinin önünde. Kim bilir hangi köy evinin önünde senelerini bırakmıştı bu köpek. Kaç gece boyu bu evin içindeki insanlar huzurla sabahlasın diye kollamıştı etrafı. Kimlere kafa tutmuştu minicik gövdesiyle. Kaç çocuk, yalnızlığını onunla paylaşmıştı? Şimdi ise ölmeye bir başı kalmış vaziyette getirilip bırakılmıştı buraya o evin sahipleri tarafından. Buna azıtmak, deniyordu. Evdeki fazla kediler, yaşlanmış köpekler hatta eşekler bile dönemeyeceği kadar uzak bir yere sahipleri tarafından bırakılırdı. Azıtılan hayvan bir süre sonra ya açlıktan ölürdü bırakıldığı yerde ya da başka hayvanlara yem olurdu ömrünün son deminde. Yeniden annesinin sözünü hatırladı: Emekten fayda olsa koca öküze bıçak olmaz.
Bahçeye kadar uzanan zil sesiyle köpeği oracıkta bıraktı. Ondan uzaklaştıkça mahzun duruşu ve yorgunluğu kalbine, ruhuna karanlık ve acı hikâyeler fısıldıyordu. Dönüp geriye bakmak istiyordu ama bunu yapamıyordu, usul usul dersinin olduğu sınıfa doğru yürüdü. Artık etrafında kimse kalmayan köpek, çardağın gölge tarafına uzanmış, taşımaktan usanmış bir eda ile başını taşlara uzatmıştı. Görünürde bir yarası ya da hastalığı yoktu, bulunduğu yerden gitmeye de ne niyeti vardı ne mecali. Sınıfa doğru çıkarken aklına Refik Halid’in Köpek hikâyesi geldi. Tam da hikâye türünü işleyecekti bu ders. Belki de derste bu hikâyeden bahsetmeliydi. Ardından Sadık Hidayet’in Aylak Köpek’ini hatırladı. Sabahattin Ali’nin Bahtiyar Köpek’ini, Sait Faik’in Serseri Çocukla Köpek’ini…
Sınıfa girdiğinde ise aniden kendi hikâyesini hatırladı. Öğretmen sandalyesine oturup defteri yazarken kendi hikâyesine doğru çoktan yola çıkmıştı.
Beş altı yaşlarında ya vardı ya yoktu o zamanlar. Serin bir sonbahar sabahıydı amcası onu uyandırdığında.
-Bozo’yu azıtacağız, sen de benimle gel, vedalaşırsın arkadaşınla, demişti. 
Gündüzleri koyunların arasında aslan gibi dolaşan, geceleri kapının önünde evi kollayan kocaman bir köpekti Bozo. Hep adıyla çağırırlardı onu aileden biri gibi ve o da nerede olursa olsun adını duyar duymaz önce kulaklarını diker ardından çağrıldığı yöne doğru koşardı. Ama son yıllarda yalnızca uykuyla geçiriyordu vaktini küçük pinniğinin önünde. Kerpiç ve ahşaptan köpek ya da tavuklar için yapılan küçük barınakların adıydı pinnik. Bozo sadece bir köpek değildi onun için arkadaştı. Onunla konuşurdu etrafta kimse olmadığında ve Bozo onu anlardı. 
Azıtmanın ne demek olduğunu biliyordu fakat dedesinin çok uzaklara azıttığı kedi, aylar sonra yeniden eve dönmüştü. Kediler yıldızları sayarak yol bulur, demişti büyükler ve daha o kediye ilişmemişlerdi hiç. Bir süreliğine azıtmayı büyükler ve hayvanlar arasında oynanan küçük bir oyun sanmıştı fakat gerçeği anlaması uzun sürmemişti. Demek şimdi sıra Bozo’daydı.  Senelerce hayvanlarını, kapısını beklediği evin sahipleri onun için böyle bir son hazırlamıştı. 
Griden turuncuya çalan sert tüylerinin arasında kaybolurdu küçücük elleri. O nereye giderse Bozo da yanında gelirdi. O oturduğunda bir tepede, bir dere kenarında Bozo da onun yanında otururdu. Kışın en soğuk gecelerinde bile görevini ihmal etmemişti Bozo. Hatta bir gece köye girmeye çalışan kurtları önce o fark etmiş ve ortalığı ayağa kaldırmıştı çığlığa benzeyen ulumalarıyla. Bütün bunların karşılığında ona verilen tek şey arpa unuyla yapılan iki öğün yaldı. 
Hava yeni aydınlanıyordu ve henüz kahvaltı bile yapmamışlardı. Tandır kenarında akşamdan dürülmüş ve sulanmış bir yufka ekmeği çıkınının içine koydu ve ardından traktöre yöneldi. Amcası biraz gerginliğini saklamaya çalışan bir yüz ve ses tonu ile seslendi:
-Bozo’yu almayacak mısın?
Bozo’yu da yanına alarak traktörün teknesine oturdu. Sırtını amcasına ters dönerek yanında oturan Bozo ile yolu izlemeye başlamıştı. Bozo’nun yıldızları sayıp sayamayacağını bilmiyordu. Bozo’nun kaç gün sonra eve döneceğini de bilmiyordu. Traktör sallandıkça bazen o Bozo’nun üzerine doğru kayıyordu, bazen de Bozo onun. Genzini yakan egzoz kokusu, oturduğu teknedeki pas kokusuyla birleşiyordu zaman zaman. Daha önce hiç gitmedikleri bir yolda, bilmediği bir bayırın ortasında ilerlediler. Bozo arada bir gözlerini açıyor ancak onun ellerini başında hissedince yeniden gözlerini kapatıyordu. Belki de seziyordu başına gelecekleri ve susuyordu bu yüzden. Öyle olmasa mutlaka arada bir doğrulur etrafı süzerdi.  Yolculuk bir saat kadar sürmüştü ve amcası traktörü bir derenin kenarında durdurmuştu. Birkaç ağaç ve küçük bir dere… Kuşların ve küçük derenin şırıltısı kulağa hoş gelse de Bozo’nun bakışlarından etrafa sızan derin bir sükûnet gittikçe yayılıyordu her yere. Bozo kendiliğinden inmişti tekneden. Amcası Bozo’nun yanına gelip boynundaki tasmayı biraz uğraştıktan sonra çıkardı. Tasma değil de çengeldi onun adı. Dedesi şehirdeki bir demirciye yaptırmıştı, olası bir boğuşmada bu çengel Bozo’nun boynunu koruyan bir zırhtı. Etrafında çivi gibi uzantılar bulunan, zinciri andıran kocaman bir halka.
-Amca çengelini neden çıkarıyorsun, dedi.
Amcası cevap vermedi bu soruya. Çengeli traktörün teknesine fırlattıktan sonra:
-Haydi vedalaş onunla, gitmemiz lazım, dedi. 
Sesi titriyor gibiydi bunları söylerken. Tam bu esnada Bozo’nun sabah yalını yemediğini hatırladı. Çıkınından çıkardığı yufkayı birkaç parçaya böldü ve ağaçların dibine bıraktı. Bozo’ya sarıldı ve kulağına eğilerek:
-Çabuk gel e mi, dedi.
Amcası traktörün yönünü tekrar köye doğru çevirdiğinde yine tekneye bindi. Bozo ne peşlerinden koşmuş ne de havlamıştı. Sadece bakmıştı. Uzun uzun bakmıştı. Adım bile atmamıştı. Mahzun gözlerle bakmıştı. Nasıl olsa Bozo yolu bulur ve birkaç güne yeniden eve gelir diye düşünmüştü fakat Bozo bir türlü gelmemişti. Zaten ertesi gün geveze ve genç bir köpek bulmuşlardı bile onun yerine.  
Günlerce her sabah evin etrafını kolaçan etmişti. Akşamları evlerinin etrafında bir kımıltı, köy yollarında bir karaltı aramıştı gözleri. Her geçen Bozo’nun son bakışı küçük kalbinde git gide tüm vücuduna yayılan bir pasa dönüşmüştü. Annesi çok uzaklardan fısıldıyordu: Emekten fayda olsa koca öküze bıçak olmaz.
Hocalarının durgunluğunu fark eden sınıf, gürültüyü kesmiş onu izliyordu. Belli ki yolunda gitmeyen bir şeyler vardı sabahın bu ilk dersinde. Sessizlik o kadar büyüdü ki öğretmenin sınıf defterini yazdığı kalemin sesi duyuluyordu. Defter imzalama işi bittikten ve hızlıca sınıfa göz attıktan sonra öğrencilerle göz göze gelmeden konuştu:
- Bugün hikâye türünden bahsedeceğiz. Hikâyenin türleri, unsurları, Türk ve dünya edebiyatındaki yeri, temsilcileri... Hepsinin üzerinde duracağız.
Sınıfa sırtını dönerek tahtaya hikâyenin tanımını yazdı önce: Yaşanmış ya da yaşanması muhtemel… Yaşanmış kelimesinin altını çizdi, bir kez daha çizdi. Hikâyenin unsurlarını, Türk ve dünya edebiyatındaki önemli temsilcilerini de eklemeyi unutmadı. Tebeşirin tahtada çıkardığı gıcırtı,  traktörün paslı sacına çarpan Bozo’nun çengel seslerine karışıyordu. 
Çocuklar bu soğuk tavrını anlamaya çalışıyorlardı hocalarının. Oysa böyle başlamazdı derse. Mutlaka biraz sohbet eder, bazılarına şaka yapardı. Yazma işini bitirdikten sonra gözlerini öğrencilerden kaçırarak konuşmaya başladı.
-Hikâye önemlidir, dedi çünkü kutsal kitapların bile hepsi bize hikâye anlatır zaman zaman. Destanların, efsanelerin, halk hikâyelerinin, masalların, mesnevilerin hikâye ile olan benzerliğinden bahsetti. Bir ara şöyle dedi:
-Büyük şiirler bile aslında bize bir hikâye anlatır. 
Zihnini tam anlamıyla toparlayamıyor ancak ders anlatmaktan da vazgeçmiyordu. Hikâye türünün temsilcilerinden bahsederken Refik Halid ismini söyledi. Yazarın Köpek hikâyesini söyleyemedi. Gurbet Hikâyeleri’ni mutlaka okuyun, dedi. Sabahattin Ali ve Sait Faik’i andı. Sadık Hidayet’ten bahsetmedi bile.
Dışarda bir hikâye var diyemedi. İçimde bir hikâye var da diyemedi. Ben şimdi bir hikâyenin içindeyim diyemedi. Sizin hikâyeniz var mı diye soramadı. Hikâyeye dair her şeyden bahsetmişti ders bittiğinde. 
Bir ara öğretmen masasının yanından pencereye yakın bir yerde durdu ve gayri ihtiyari gözü bahçeye takıldı. Küçük köpek tam da onun görebileceği şekilde sınıf penceresinin karşısında yatıyordu bu kez. Gri betonla rengi ve soğukluğu birleşmiş gibiydi. Kaskatı öylece hareketsiz duruyordu. Etrafında kuzgunlar dolaşmaya başlamıştı bile. Bu kuzgunları hiç bu kadar zalim bir eda ile görmemişti. Zavallının dişlerinin olmadığını, ölümü bekleyen yaşlı bir köpek olduğunu biliyordu sanki hepsi. İyice köpeğe yaklaşan bir kuzgun, köpeğin kımıldaması ile havalandı. Bu esnada teneffüs zili çaldı ve sınıfa hiçbir şey demeden doğruca bahçeye indi. Kuzgunları küçük köpeğin etrafından kovdu. Yerden bulduğu kuru bir ağaç dalını çatıya doğru fırlattı. Kuzgunlar, onun bu hamlesinin ardından bulundukları yerden havalanarak yakındaki başka binaların çatılarına kondular. 
Gün boyu birkaç kez daha köpeği kontrol etti. Önüne su da bırakmayı ihmal etmedi. Öğrencilerin de ilgisi kalmamıştı artık köpeğe karşı. Yanından, önünden geçiyorlar ama dönüp bakmıyorlardı. Bir kedi olsaydı şu an yerde yatan öğrencilerin belki öğretmenlerin gözünden kaçmazdı. Akşamı, geceyi düşündü. Ya gece başka köpeklerin saldırısına uğrarsa gariban… Ya kuzgunlar akşamüzeri bahçenin tenhalığını fırsat bilir ve… Ertesi gün geldiğinde göreceği manzarayı aklına getirmek bile ürkütücüydü.
Nihayet son ders de bittiğinde yorgun argın bahçenin yolunu tuttu. Ne yapacağını bilmiyordu. Birkaç saat vakit geçirebilirdi köpeğin yanında ya da belediyeye haber verip gelen ekibe teslim edebilirdi onu. Bu düşüncelerle onun gün boyu yattığı yere geldi fakat köpek yerinde yoktu.  Bütün bahçeyi dolaştı. Bahçenin dışına baktı uzaktan. Köpek kaybolmuştu. Yalnız köpek değil sabah önüne koyduğu yiyecekler de yoktu. Çocuklar birer ikişer iyi akşamlar dileyerek sağından solundan geçiyordu. Hiçbiri köpeği sormuyor, merak etmiyordu. Adımlarını yavaşlattı. Ne köpek vardı ne de köpeğe dair bir iz. Gözlerini kapadığı bir anda Bozo’nun bakışları belirdi zihninde. Traktör teknesinde git gide uzakta kaldı Bozo’nun önce gözleri sonra bedeni. Gözlerini açtı ve yürümeye devam etti. Belki de o küçük köpek hiç gelmemişti buraya. Belki de bir hayal, sanrıydı gün boyu yaşadıkları.
Yol boyunca düşündü. Köpeklerin ve kedilerin ölümlerinin yaklaştığını sezdiklerinde sahiplerinden uzağa gittiklerine dair bir şeyler okumuştu bir yerlerde. Emekten fayda olsa koca öküze bıçak olmazdı. 
Belki de sabah gördüğü azıtılmış değil de ölümü bekleyen ve sahibinden uzaklaşmış bir köpekti. Zihni ve kalbi darmadağındı.
Eve döndüğünde artık bir hikâyesi vardı yazılacak. 
 
ağustos 26/sivas

27 Haziran 2026 Cumartesi

bayram sabahı

hüseyn kaya

Bu saatte dışarıya çıkmaya çok alışık değildi. Tabiat yeni yeni uyanıyor; yüzüne, ellerine değen serinlik ruhuna bir tazelik ilham ediyordu. Belki sabahın değil de bayramın verdiği bir histi bu. Son birkaç yıldır bayram namazına tek gidiyordu, çocuklarını götürmüyordu, götürmek de istemiyordu. Uykulu çocuklarını sürüyerek bayram namazına getirenleri anlıyordu ama artık o devirlerin geçtiğine inanıyordu. Bayram yoktu ki ortada namazı olsun. Çocukların kendiliğinden uyandığı ya da gece boyunca heyecandan uyumadığı bayramlar geride kalalı çok olmuştu. Bayram, dedi içinden bayram… Bayramla ilgili şiirler geçti zihninden birer birer. Abdurrahim Karakoç’u yâd etti kalbinden. Bayram, eskiden isim olarak da kullanılırdı. Çocukluğunun geçtiği mahallede köşe başındaki yaşlı bakkalın adı Bayram amcaydı. İlkokulda, yan sınıfta adı Bayram olan bir çocuk vardı ama son yıllarda adı Bayram olan hiç kimseye rastlamamıştı. Recep, Şaban, Ramazan adını taşıyan yaşlı ya da orta yaşlı tanıdıkları vardı fakat Bayramlar sanki silinmişti her yerden. Şevval ismine de rastlıyordu arada fakat Bayram… Bu düşüncelerle ilerlerken birilerinin apartman ya da bahçe kapısından camiye gitmek için yola çıktığını görüyordu. Kimilerinin kolunun altında karton kutu parçaları vardı kimilerinin seccade. Yıl boyunca iki safı geçmeyen cemaat, bayram namazlarında camiye sığmaz olurdu. Onlar için hâlen önemliydi demek ki bayram namazı. Ara sıra uykulu gözlerle babalarının, ağabeylerinin elinden tutmuş, başlarında hac hediyesi takkelerle ilerleyen çocuklar da görüyordu yolda. 
Mahalle camisinin bahçe kapısı önünde durdu, cemaat dışarıya taşmış, neredeyse bahçede bile yer kalmamıştı. İnsanlar evden getirdikleri sergilerin ya da camideki âtıl halıların üzerine oturmuşlardı bile. Keşke bir karton parçası ya da seccade yanıma alsaydım açık havada kılardım namazı, diye hayıflandı. Birileri ısrarla aralara, kenarlara sıkışmaya çalışıyordu. Kimseyi rahatsız etmek istemedi. Caminin içine girenlerin dönmediğini fark edince ayakkabılarını eline alarak şansını denemek istedi. Son cemaat yeri bile kilitlenmiş durumdaydı. İçerisi nefes alınacak gibi değildi. Birilerini itekleyerek sıkıştırarak en ön safa ilerleyenlere baktı. Sabah namazından beri bayram namazı vaktini bekleyen ihtiyarları itekleyerek, sıkıştırarak aralarına oturmaya çalışanları gördü, la havle dedi ve hızla kendini dışarıya attı. Ya geç kalmıştı ya da herkes için çok önemliydi bu namaz. Bahçenin de dışına çıktığında, saatine baktı, bayram namazına yarım saat vardı. Yerleşimin çok fazla olmadığı şehrin en ucundaki iki katlı cami geldi aklına. Birkaç kez cuma namazına gitmişti buraya ve hayli tenha idi. Hızlı yürürse oraya yetişebilir ve ferah bir bayram namazı kılabilirdi. Bir kere evden çıkmıştı, cami çok kalabalıktı, diyerek evine dönemezdi. Yola koyuldu ve adımlarını hızlandırdı. Bayram mıydı gerçekten? Bu insanlar için bayram ve bayram namazı bu kadar önemli miydi yoksa sadece bir alışkanlığın tezahürü müydü gördükleri? Belki yaşı ilerlediği için böyle şeyler düşünmeye başlamıştı belki yaşadığı şehre yabancılaştığı için. Çocukken yaşlılardan sık sık duyduğu o cümleler geldi aklına: Ramazanların eski tadı yok, bayramların eski tadı yok…  Tatsız, tuzsuzdu her şey ve tatsız tuzsuz olan sadece ramazanlar, bayramlar değildi. Eskiden tadı var mıydı? Galiba yine yoktu fakat umut vardı. Büyükler bayram, diyor mutlu oluyordu. Üstelik bayramlık alınıyordu çorap bile olsa bayram pazarından. Şeker oluyordu evde ve kolonya. Berberlerde tıraş sırası gece yarılarına kadar sürerdi. O zaman da anlam veremezdi bayram tıraşı için arife gününü bekleyenlere. O zamanlar her köşe başında baklavacı, tatlıcı yoktu. Sofra sinilerine ev hanımları yapardı baklavayı ve fırınlarda kızartılırdı sıra beklenerek. Ertesi güne saklanan ayakkabılar, bayramlıklar… Bayram bu muydu? Sakal tıraşı bile olmadığını hatırladı. Elini yüzünde gezdirdi, sakalını kaşıdı. Bir kez köyde bayram namazı kılmıştı, hem de kahvaltı bile yapmadan uykulu gözlerle gitmişti camiye. Caminin ahşap işlemelerini çok sevmişti. Üstelik dedesinin imzası vardı mihrabın üzerinde. Tavan oymalarını, ahşap süslemeleri izlemekten hutbeyi dinleyememişti bile. Dinlese de anlayamazdı ki zaten. Namaz bitip de çıktıklarında kapıda uzun bir kuyrukla karşılaşmıştı. Namazı kılan sıradaki kişiyle bayramlaşıyor ve en ucuna duruyordu kuyruğun. Bayramlaşmayan kimse kalmıyordu. Dakikalarca sürmüştü bu bayramlaşma. Ardından eve gitmeyi düşünürken köyün en altına mezarlığa doğru bir akın başlamıştı. Çiğ düşmüş otların arasında dolaşarak dedesinin, ninesinin mezarını bulmuştu babası, amcaları ve her mezarın başında durup dualar okumuşlardı. Herkesin yüzünde hüzün vardı. Mezarlıktan döndükten sonra ancak kahvaltı sofrasına oturmuşlardı. Kahvaltı diye bir şey yoktu ki… Sabah yemeği vardı; sütlaç, süzme bulgur pilavı ve patates çorbası bayram menüsüydü. Bir de sini bağlanırdı bayramda. Bayram namazından dönülünceye kadar bir şey yenilip içilmezse bir oruç sevabı daha kazanılacağına inanırdı tüm köylü. Bunu din kültürü ve ahlak bilgisi öğretmenine sormuştu da öğretmen kahkaha atmıştı, bayram günü oruç olmaz ki, diyerek.
Caminin kapısına ulaşmıştı. Dışarda kimseler yoktu, bu hayra alametti ve namaz hayli yakındı. Alt kat doluydu, üst kat tenhaydı ve genelde çocuklar, gençler vardı burada. Ayakkabılarını en yükseğine koydu ayakkabılığın. Zaten kimsenin işine yaramayacak kocaman ayakkabılardı, namaz sonrasında yerinde bulamamak gibi bir endişesi yoktu. Üst kata süzüldü, etrafı ahşapla kaplanmış beton, kocaman bir sütunun yanına oturdu. Namazın başlamasına on dakika vardı ve habire birileri geliyordu. Artık bu kat da dolmuştu ama en azından caminin içindeydi ve oturacak bir yeri vardı. Arada bir geriye dönüp gelenlere bakıyordu, artık arkası kesilmişti namaza gelenlerin. Namaz başlamak üzereydi ki kirli sakallarıyla ve dördüncü düğmeye kadar açık çiçekli gömlekli bir genç çıkageldi ve onu direğe doğru ittirerek yanına çöktü. Mecburen bağdaşını çözmek zorunda kalmıştı. Gencin namaz oturuşuna pek alışkın olmadığı belliydi. İki ayağının üzerinde eğreti bir oturuşla çökmüştü yere. Kolundaki tespihin gümüş sallaması hayli uzundu ve ihtimal camiye girerken attığı sigaranın kokusu, parfümünün kokusunu bastırıyordu. Özenle vaizin son cümlelerini dinliyor, derin derin nefes alıyordu. Vaiz namazdan önceki dua faslına geçmişti ve genç iki kolunu sağdaki soldaki adamların yüzüne denk gelecek biçimde yukarıya kaldırmış, ellerini açmış ve boynunu bükmüştü. Samimi görünüyordu. Vaizin her duasının sonuna cemaat büyük huşu ile aminler ekliyordu. O ise araya yalnızca etrafındaki insanların duyabileceği şekilde kendi dualarını serpiştirmeye devam ediyordu bulduğu her fırsatta:
-Pislik insanların şerrinden sen uzak tut Ya Rabbi. Ya Rabbi, şu mübarek bayram sabahının hatırına pislik insanları benim karşıma çıkarma, pislik insanlara fırsat verme Ya Rabbi.
İmam bayram namazının tarifine başladığında namaz vakti de girmişti. Cemaat birkaç saniye içinde ayağa kalkmıştı, saflar hizalandı. Müezzin, dışarda kalan birkaç kişi için safların sıklaştırılması istedi. Aşağıdan birileri sürekli camiye sonradan gelen kişilere üst kata çıkmalarını, üst katta boş yerin olduğunu söylüyordu. Üst kat da neredeyse tamamen dolmuştu. Bayram namazı vakit namazlarından farklıydı ve kılarken şaşırmamak için en iyisi imamın göründüğü bir yerden göz ucuyla onu izlemekti ama üst katta böyle bir şansı yoktu. O yüzden imamın namaza dair kısa hatırlatmasını iyice dinledi. Birkaç dakikalık namaz için sabahtan beri yaşadıklarını düşünecekti ki namazda bir hata yapmamak için zihnini toparladı. 
Her bayram namazında olduğu gibi tarife rağmen yanlışlıkla rükûa gidenler sonradan toparlayanlarla kısacık namaz bitmişti işte. Biraz sonra kurtulacaktı tütünle karışık parfüm kokularından ve bir bayram namazını daha eda etmiş olmanın huzuruyla evine dönecekti. Gerçekten huzurla mı dönecekti? En azından bayram namazına gitmemiş olmanın huzursuzluğunu yaşamayacaktı. Hutbe başlamıştı ki yanındaki genç yine kendinden geçercesine duaya başladı:
-Ya Rabbi etrafımdaki pislik insanlara beni bulaştırma, Ya Rabbi pislik insanların şerrinden uzak tut, Ya Rabbi pislik insanlarla muhatap etme. 
Namaz, hutbe, bayram kelimeleri silinmişti zihninden. Sokaklarda her gün gördüğü tiplerden biriydi aslında yanındaki adam.  Mahalle köşelerinde, kahvehane önlerinde onlarcası vardı bu gençlerin. Ayakkabının arkasına basarlar, bir ellerinde tespih diğer ellerinde sigara ile dolaşırlardı. Kendilerine benzeyen insanlarla gezerlerdi. Konuşma tarzları hep aynıydı. Dayı, diye başlarlardı söze. Birbirlerine ilginç şakalar yaparlar garip şeylere kahkaha atarlardı. Onların bu hallerinden hiç rahatsız olmayan bir anneleri mutlaka olurdu. Aralarının iyi olmadığı bir de babaları… Hayat tarzlarını cahilliklerine verirlerdi anneler bu gençlerin. Babalar evde avare avare oturan bir evlat görmek istemedikleri için belki de tüm vakitlerini sokaklarda geçiriyordu bu gençler. 
Göz ucuyla yeniden yanında oturan genç adamı süzdü, belli ki rahatsızdı bu genç bir şeylerden ya da sorunlar yaşamıştı etrafındaki insanlarla.
Bütün duaları pislik insanlardan uzak durmak adınaydı. Hutbenin sonundaki dualarında da aynı cümleleri tekrarladı durdu genç adam. Namaz tümüyle bittiğinde tespih salınan kolunu önce soldaki adama uzattı:
-Allah kabul etsin, hayırlı bayramlar.
Sonra ona döndü, iki elini birden uzattı:
-Allah kabul etsin abi, dedi yüzünde eğreti duran bir tebessümle.
 Dizlerini kırıp oturmaktan ayakları ağrımıştı belliydi ama yüzünde bir aydınlık vardı. Dualarının kabul olduğundan emin adımlarla merdivenlerin yolunu tuttu, bileğinden tespihini eline doğru sıyırdı ve ayakkabılığa doğru ilerledi. 
Dışarda hareketlilik artmıştı. Camiye yardım çağrıları küçük grupların neşeli bayramlaşmalarına karışıyordu. Çocukların yüzünde tebessüm, yaşlıların bakışlarındaki hoşnutluk…
Ayakkabılarını yerinden aldı, tanıdığı kimse yoktu camide. Eve doğru ilerlerken zihninde aynı dua yankılanıyordu:
Pislik insanların şerrinden sen uzak eyle Ya Rabbi. 

23 Şubat 2026 Pazartesi

satı bibi

 Hüseyn Kaya

Köyün en aşağısında, şosenin hemen kenarında toprak damlı o ev, yaz kış hep sessizdi. Ara sıra az ilerisinde duran köy otobüsleri, yazları tozu dumana katarak geçen traktörler bile bu evdeki sessizliği bozamazdı. O evi ziyaret etmek; onun için köy içinde başka bir köye gitmek gibiydi. Üç kişi yaşıyordu evde, üç yaşlı insan: anneannesi, dedesi ve dedesinin kız kardeşi Satı Bibi. Anneannesiyle dedesi; çoğunlukla ev, bostan, tarla işleriyle meşgul olurlardı ve eve geldikten sonra birkaç cümlenin ardından susarlardı. Satı Bibi, evin diğer sakinleri döndüğünde ya kendi köşesine ya da odasına çekilirdi. Hani ara sıra tavandan gelen tıkırtılar ya da tandırdaki ateşin çıtırtıları olmasa sessiz bir filme dâhil olmak gibiydi o evde vakit geçirmek. Anneannesi ve dedesinin onu sevmediğini bile düşünürdü her ziyaretten sonra. Oturma odasının badanalı duvarında kibrit kutuları ile yapılmış resim çerçevelerinin içinde diğer torunların resimlerini gördükçe bu düşüncesi biraz daha ağır basardı. Bazen de suçu kendinde, ailesinde arardı. Babaannelerinin evi köyün en yukarısındaydı. Her yaz oraya gelir, günlerce kalır, ahır, ağıl, tarla işlerine yardım eder sadece şehre dönmeye yakın günlerde birkaç saatliğine ziyaret ederdi anneannesini ve dedesini. Bazen bu ziyarete annesi de eşlik ederdi. Böyle zamanlarda yaşlıların tavırlarının annesine karşı da aynı olduğunu sezerdi. Annesinin çocukluğunu, gençliğini gerçekten bu evde geçirip geçirmediğini bile sorgulardı sessizlik çölünde. Belki de bu insanların mizaçları böyleydi. Neyse ki Satı Bibi vardı ve ortalıkta kimse olmayınca özlemini, sevgisini, ziyaretten duyduğu sevincini kısa cümlelerle de olsa belli ediyordu. 

Hiç evlenmemişti Satı Bibi, zaten görme engelli biriyle kim evlenirdi ki? Bu evde emanet gibi, sığıntı gibi yaşadığı her hâlinden belliydi ama alışmış olmalıydı bu hayata. Sanki huzurun, sükûnetin hüküm sürdüğü başka bir hikâyenin içinden bu dünyaya gelmişti. Âmâ olması, onun için büyük bir sıkıntı gibi görünmüyordu; bir kez bile şikâyet ettiğini duymamıştı bu durumdan. Satı Bibi’nin gözleri sonradan mı görmez olmuştu yoksa doğuştan mı böyleydi? Her ziyaret öncesi bu soru aklına geliyordu lakin kimseye soramamıştı. Satı Bibi’nin üzüleceğini düşünerek onunla da bu konuyu hiç konuşmamıştı. 

Toprak damlı eve doğru attığı her adımda sessizlik büyüyordu. Kimi zaman inatçı bir sineği elinin tersiyle kovalıyor, kimi zaman önünden kaçan bir kertenkeleye elindeki değnekle sataşıyordu. Köy yerinde değneksiz gezilmezdi. Herhangi bir evin, bostanın kenarında ansızın bir köpekle göz göze gelmek mümkündü. Güneş etkisini azaltmaya başlamıştı ki anneannesinin evinin kapısı karşıdan göründü. Evin hemen önündeki küçük kuru dereyi geçer geçmez artık hedefine ulaşmış sayılırdı. Adımlarını biraz daha hızlandırdı çünkü Satı Bibi, evin az ilerisindeki çeşmenin yanındaydı. Bu manzaraya aşinaydı, gündüz vakitleri Satı Bibi namazda değilse ya dışarıda hindilere, tavuklara yem veriyor olurdu ya da namaz hazırlığında. Dereyi koşar adım indi; Satı Bibi, kendine doğru yaklaşan ayak seslerini fark etmiş ve sesin geldiği yöne dönmüştü bile.

-Bibi ben geldim, dedi. Ver elini öpeyim. 

Acemisi olduğu bir mutluluk konmuştu Satı Bibi’nin boşluğa yönelmiş yüzüne. Çocuk, henüz kurumamış elini öptü yaşlı kadının. Satı Bibi, her zaman olduğu gibi ellerini onun yüzünde gezdirdi, sonra bağrına bastı:

-Büyümüşsün yine maşallah, hoş geldin, dedi. Her sene az daha büyüyorsun. Annen iyi bakıyor herhâlde sana. Ablalarını geçeceksin az daha büyürsen he mi?

Yaşlı kadın, çocuğun ellerini küçücük bir kuşu tutuyormuşçasına avuçlarının içine aldı. Nazar değmesin diye dualar okudu ve yüzüne üfledi çocuğun. Ardından yine ellerini çocuğun yüzünde gezdirdi, hafif terleyen yüzüne dökülen saçlarını eliyle bir tarafa doğru taradı. Çocuk, yılda bir kez gördüğü bu ilgi ve şefkatten memnundu. El ele tutuşarak eve doğru yürümeye başladılar. O kısacık mesafede Satı Bibi; çocuğa annesini, babasını, kardeşini sormayı ihmal etmedi. Eve girdiklerinde anneannesi ocak başındaydı, meşguldü. Dedesi ortalıkta görünmüyordu. Eşikten içeriye adım atar atmaz Satı Bibi, çocuğun elini bıraktı ve duvarı takip ederek avludaki sekinin yanına kadar gidip oturdu. Yeleğinin cebinden çıkardığı boncukları aşınmış tespihini eline alarak bir şeyler okumaya başladı. Satı Bibi hep böyleydi, varlığını hatırlatmak istemiyor gibiydi kimseye. Şayet dışarıda ise kapının önündeki tuz taşında, içeride ise sekinin bir kenarında tedirgin bir kuş gibi tünerdi. Satı Bibi’nin yanına oturdu çocuk. Ne okuduğunu anlamaya çalışıyordu bir yandan. 

Anneannesi; onun geldiğinden habersiz, bir yandan terekteki tabakları düzenliyor bazen ocağın başına dönüyor, tencereyi karıştırıyordu. Çocuk yerinden kalkarak anneannesine yaklaştı:

-Ebe, ben geldim dedi. Annemin, ablalarımın işi vardı. Onlar, şoseye indiğimiz sabah otobüs beklerken uğrayacaklar. 

Anneannesi, elini oradaki bezlerden biriyle sildi ve torununa uzattı. Ardından yanaklarından öptü:

-Gelsinler de ne zaman gelirlerse gelsinler, o evin işinin bittiğini görmedim ki hiç, diyerek işine döndü. Yemek hazırlıyor olmalıydı. 

-Yardım lazım mı ebe, dedi çocuk. Yapacağım bir şey var mı? 

Anneannesi, koluyla sekinin bittiği yerdeki direği işaret etti:

-Şuradaki dastarı sekiye ser, hamur tahtasını da üzerine koy illa yardım etmek istiyorsan. Yoksa otur bibinin yanına. 

Dastar, dediği sofra beziydi ninesinin ve ekmek tahtasını da tepsinin altına koyarlardı. Köyde neredeyse bütün sofralar bu şekilde kurulurdu. Babaannesinin evinde iki kedi vardı ve hamur tahtası kurulur kurulmaz gelip altına girerlerdi. Kedi bile yoktu bu evde. Keşke olsa biraz onunla vakit geçirirdim diye düşünmüştü ki hamur tahtasının yaslandığı direğin az yükseğinde taşa benzeyen bir şey gördü. Direğin bir kenarına sıkıştırılmış gibiydi. Uzanabileceği bir yerde değildi. Anlam veremedi taşa benzeyen bu nesneye. Hoyrat, garip bir duruşu vardı bu şeyin. Sormadan edemedi:

-Ebe, buradaki taş ne işe yarıyor?

Ebesi başını bile kaldırma ihtiyacı hissetmedi bu soruyu cevaplamak için. Dedesinin de ebesinin de kulağının az işittiğini biliyordu. Belki de duymamıştı ebesi. Sofra bezini serdi, üzerine hamur tahtasını yerleştirdi. Ebesi tepsiyi getirip tahtanın üzerine koyarken konuştu:

-Taş değil o, kuru dalak… Sığır dalağı…

Kurban Bayramı’nda kaburga kemiklerinin tuzlandığını ve örtmenin altına iple asılarak kurutulduğunu biliyordu. Kışın çorbalara konurdu bu kemikler. Kurbanda koyun kesilmişse onun gözlerinin de kurutulduğunu biliyordu. Kuruyan gözler bir ipe takılır ve çocuklar hastalandığında çimdirme suyunun içine konurdu. Göz değmesine iyi geldiğini söylerdi annesi. Dalağın kurutulduğunu ilk kez duymuştu. Satı Bibi, tüm sakinliğiyle olduğu yerde oturuyordu. 

Sofra hazır olduğunda dedesinin eşikten içeri adım attığını gördü ve yanına koştu, elini öptü. Diğer dedesi gibi tütün kokan elleri yoktu ama onun parmakları kadar sert ve kocamandı elleri. Artık ezberden cevap verdiği birkaç soru da dedesi sordu, ardından avludaki çeşmede ellerini yıkayarak sofraya oturdu. Sessizlik derinleşiyordu gitgide. Anneannesi küçük bir tabağa böldüğü yemeği Satı Bibi’nin önüne yarım yufka ekmek ile bırakmıştı bu esnada. Satı Bibi; tespihini yeleğinin cebine koyduktan sonra eliyle tabağı, ekmeği yokladı. Kaşığı buldu ve yemeğe başladı. Boşluğa dönük yüzü, şükür ve saadete açılan bir pencereydi. Önündeki sofrayı unutmuş, onu izliyordu. Dedesine ve ebesine karşı küçük kalbinde büyük bir sitem belirdi o an. Neden sofraya onu da davet etmiyorlardı ki? Neyse ki Satı Bibi hâlinden memnundu. Sekideki sofrada iki yaşlı ve bir çocuk, hiçbir şey konuşmadan yemeklerini yediler. Aslında sadece onlara eşlik etmek için oturmuştu sofraya, yine de birkaç lokma aldı ve kenara çekilip Satı Bibi’yi izlemeye devam etti. Çabucak bitirmişti tabağındaki yemeği. 

Biraz daha beklese akşam karanlığına kalabilirdi. Dedesinin, ninesinin elini öperek köyden ayrılacakları günün sabahı şoseye inmeden önce uğrayacaklarını yeniden söyledi. Satı Bibi’nin yanına gitti ve ellerini tutarak sessizce konuştu:

-Bibi, yine geleceğim. Tek gelmeyeceğim bu kez; ablalarım, kardeşim, annem, babamla geleceğiz.

Satı Bibi oturduğu yerden kalkmadan çocuğa sarıldı, kokladı, eliyle yüzünü, saçlarını okşadı birkaç kez:

-Ayağına taş değmesin kuzum, Hızır yoldaşın olsun. Geldin gönlümüzü şen ettin, Allah da senin gönlünü şen etsin, dedi. 

Eve girerken dış kapının kenarına dayadığı değneğini eline aldı, kuru dereyi geçerek babaannesinin evine doğru yola koyuldu. Her adımda sessizlik biraz daha geride kalıyordu. Başka bir dünyadan ait olduğu dünyaya doğru yürüyordu. Değneğini bazen omzuna koyuyor, bazen baston gibi kullanarak adımlarına dâhil ediyordu. Anneannesinin evini ziyaret etmek, köyde geçen günlerin sonuna yaklaştıkları anlamına geliyordu. Dizleri ezilmiş, incelmiş pantolonunu ve seneye giyemeyeceği naylon ayakkabılarını burada bırakarak döneceklerdi birkaç gün sonra. Kış gelinceye kadar köy aklından çıkmayacaktı. Kuzuları özleyecekti; gözeleri, bayırlardaki pınarları, kayalardan aniden havalanan yabani güvercinleri, kapıdaki köpeği, sofra tahtasının altındaki kedileri, yusufçuk kuşlarının sesini… Yol boyu etrafa baktı, tütmeye başlayan tandır bacalarına, sürü sürü uçan kuşlara. Sığırcıkların, ağustos böceklerinin ve adını bilmediği kuşların seslerine kulak verdi. Eve döndüğünde güneş kaybolmaya yüz tutmuştu. Kapının önündeki yaşlı köpek; onu görünce yattığı yerden zincir sesleriyle kalktı, üzerindeki tozu bir hamlede silkeledi, sevgi gösterilerine başladı. Amcalarının, yengelerinin ve onların çocuklarının sesi; ablalarının seslerine karışıyordu. Köpekle biraz ilgilendikten sonra kapının önündeki acı pınarda elini, yüzünü yıkadı, içeri girdi. Evde olmadığının kimse farkında bile değildi. Herkes bir şeylerle meşguldü tandırın etrafında. Tandırın az önce yakıldığı belliydi çünkü İçeride hafif bir duman ve is kokusu vardı. Annesi tandırın başından ayrılarak geldi:

-Nasıllar, iyiler mi deden, eben?

-Aynı, dedi her zamanki gibiler. Satı Bibi de iyi, ben zaten en çok onu seviyorum o evde. Beni sadece o seviyor. Onlar, diğer torunlarını daha çok seviyorlar.

Annesini üzmüştü bu sözler. Yeniden tandır başına döndüğünde çocuk da peşinden gitti:

-Anne, o kuru dalak senin zamanında da var mıydı o evde, ben ilk kez gördüm, dedi.

Annesi bir yandan tandıra çalı çırpı ilave ederken cevap verdi:

-Satı Bibi’nin dalağı o. Nasıl ilk kez gördün. Senelerdir orda duruyor. 

Bu cevabı beklemiyordu çocuk. 

-Satı Bibi’nin değil sığır dalağı imiş. Taş gibi bir şey. 

-Tamam işte, onu bibim kullanır. Ocaktır bibim, başka köylerden bile ona gelirler o dalak için. 

Çocuk etraftaki tüm seslere kulağını tıkamış annesini dinliyordu:

-Seni hiç dalak tutmadığı için haberin yok bu işlerden. Dalaklananların uğrak yeridir anamgilin ev. 

Dalak tutan arkadaşlarını biliyordu. Kuzuları otlatırken uzun süre koşunca ya da hızlı yürüyünce bazı arkadaşları karnında bir yeri tutup acıyla kıvranıyorlardı dalağım tuttu, diyerek. Bir keresinde karnı ağrıdığında arkadaşları ona da söylemişlerdi senin dalağın var diye ama umursamamıştı. Annesi, devamını getirmedi anlatacağı şeylerin. Bir süre etrafında gezindi, yeni şeyler söylemesini bekledi ama annesi için çok da önemli bir mesele değildi sanki bu. Annesi, oğlunun hareketsiz ve sessiz bir hâlde beklediğini görünce devam etti:

-Satı Bibi ocaktır.

Bilmece, tekerleme gibi bir cümleydi bu. Ocak ve Satı Bibi arasındaki alaka bir türlü yerine oturmuyordu aklında, muhayyilesinde.

-Ocaktır yani şifa dağıtan biridir ama sadece dalak tutanlar gelir ona. Satı Bibi dalaklarını keser ve dalağı kesilen kişiyi bir daha dalak tutmaz. Duran emminin de dalağını kesmişti zamanında. Başka başka köylerden ona dalak kestirmeye gelirler. 

Ocak kelimesinin karşılığı biraz şekillenmişti zihninde fakat aklı iyice karışmıştı çocuğun. Gözleri görmeyen biri, insanların dalaklarını nasıl kesiyordu, canları yanmıyor muydu dalağı kesilenlerin. Kuru dalakla bunun ne ilgisi vardı? Satı Bibi’nin iyileştirdiği isimleri sayıyordu annesi arada. Anlattıkları büyü veya mucize gibi şeylerdi annesinin. Gözleri sonuna kadar açılmış pürdikkat annesinin anlattıklarını dinlemeye devam ediyordu. Bir an boş bulundu ve heyecanla annesinin sözünü kesti:

-Peki, nasıl dalak kesiyor ki? O, yaşlı ve gözleri görmeyen biri.

Annesi sabırla ve biraz da gururla anlatmaya devam etti:

-Dalak tutan kişi, Satı Bibi’nin önüne uzanır ve karnını açar. Satı Bibi eliyle ağrıyan yeri bulur, ardından o direkteki dalağı ağrıyan yerin üzerine koyar. Bu esnada okur, üfler. Kuru dalağın üstüne okudukça bir çuvaldız batırıp çıkarır. Bu işi defalarca yapar. 

-Çuvaldız batmaz mı, dedi çocuk hayretle.

-Hayır, dedi annesi. Çuvaldızı sonuna kadar batırmaz. Şişleyip geri çeker. Benim çocukluğumda bıçakla yapardı bu işi ama bıçağı kaybetti bir ara. Sonradan çuvaldızla devam etti. 

Annesi anlattıkça hayreti ve Satı Bibi’ye olan hayranlığı artıyordu çocuğun. 

-Dedem, ebem kesse ya gelenlerin dalaklarını ya da dalak böyle kesiliyorsa neden herkes bibimi yoruyor, dedi.

Tandır başındaki son işlerini de yapan annesi, ilk kez oğlunun yüzüne bakarak konuşuyordu:

-Herkes dalak kesemez, ocak olmak lazım. Satı Bibi el almış. Eskiden köy köy gezen dervişler varmış, ben de hatırlamıyorum. Satı Bibi daha çocukken bir derviş alayı gelmiş, dedengile misafir olmuş. Bibimin hâlini görünce dervişlerden biri, ona dalak kesmeyi öğretip el vermiş. Muhannete muhtaç olmasın, demiş. Dalağı kesilen kişi, Satı Bibi’ye ufak tefek bir şeyler bırakır. Elin vergisi canın sevgisi…

Tıpkı anneannesinin evinde yaptığı gibi sofra dastarını serdi avludaki büyük direğin yanına, hamur tahtasını üzerine koydu, etrafına minderleri dizdi. Kadınlar için ayrı, erkekler için ayrı bir sofra kurulurdu bu evde. Ekmeğin, ayranın, kaşıkların ve tabakların sofraya dizilmesine yardım etti. Dışarıda hava kararmaya dönmüş, içeride gaz lambaları yakılmıştı. O, yalnızca Satı Bibi’yi düşünüyordu. Ne çok şey öğrenmişti bir günde. Bunları sınıf arkadaşlarına anlatsa kimse inanmazdı. Belki sadece Yasemin inanırdı. Yasemin zaten her şeye inanırdı. Öğretmenine anlatsa o da inanmazdı böyle şeylere. Zaten evimizde televizyon yok, dediğinde öğretmeni bir tuhaf bakmıştı. Şimdi bir de Satı Bibi’yi anlatacak olsa… Daha fazla soru sormadı annesine. Gaz lambasının aydınlattığı avlu onun için bambaşka bir dünyaya dönüşmüştü o akşam. Satı Bibi’ye el veren dervişleri düşünüyordu. El vermenin ne olduğunu düşünüyordu. Satı Bibi’nin ellerini düşünüyordu, onun avuçlarının içinde kendi ellerini… Kadınlar da avlunun bir kenarında yemeklerini yemişler, avluyu toparlıyorlardı gaz lambasının ışığında. Yengelerinden büyük olanı; ayaklarını uzatmış, çocuğunu dizlerine koyduğu bir minderin üzerine yatırmış, uyutmak için sallıyordu. Bir yandan da kısık bir sesle ninni söylüyordu:

Hu hu hu derviş

Derviş bir gelin almış


16 Şubat 2026 Pazartesi

NASİP MESELESİ

Hüseyn Kaya

Kış yakındı. Öğleye yakın ısınan hava, güneşin kaybolmasıyla yerini üşüten bir serinliğe bırakıyordu. Yaz boyu parkları süsleyen çiçeklerin, güllerin gecenin soğuğundan nasibini almaya başladığı zamanlardı. Ağaçlar usul usul vedalaşıyordu yapraklarıyla. Günler kısalmaya, akşam ezanı erkenden okunmaya başlamıştı. Çay ocakları kapı önlerinden sandalyeleri, masaları toplamışlardı bile. Şehrin en bilinen çay ocağında dünyanın gidişatından, insanlardan, kitaplardan ve şiirden konuşmuştuk. Onunla sohbet etmek bana iyi geliyordu, her şeyden önemlisi zihnim dağılıyordu. Yaşı benden hayli büyük olduğu için sorular sorardım zaman zaman fakat o, sorularıma cevap vermek yerine yaşadıklarını anlatırdı, yazmayı düşündüğü şeyleri söylerdi. Onun anlattıklarından çıkarımlar yaparak cevabı ya kendim bulurdum ya da sorumun anlamsızlığına düşünüp unuturdum. Yine de onunla konuşmak, şehre ve hayata dair daha önceden okumadığım bir kitabın sayfalarını çevirmek gibiydi. Masadaki bardağın dibindeki son yudumu aldıktan sonra ceketini sandalyeden aldı: 
-Çıkalım artık, bu akşam babam gelecek şehre, dedi. İstersen seni de tanıştırayım. 
Bu baba hitabının nereden geldiğini anlayamamıştım ama mesele sadece tanışmaksa neden olmasın diye düşündüm.  Üstelik “babam” derken hep ciddi ve sinirli görünen yüzü sade bir tebessümle aydınlanmıştı. Babasının yıllar önce bu dünyadan göçtüğünü biliyordum ama merak etmiştim. 
-Olur, dedim. Zaten yarın boş günüm, dersim yok. 
Dışarıda hava soğumaya dönmüştü fakat üşüten bir soğuktan öte serinlik hakimdi. 
-Babanız nereye gelecek, dedim. 
-Büyük Otel’in önüne geçelim usul usul, dedi. Biz oraya gidinceye kadar o da gelir. Babam bir tanedir, diye devam etti. Sohbetini seveceğinden eminim. Onu her gördüğümde bir huzur doluyor içime. Günlerce devam eden bir huzur. Pek kimse bilmez onunla bağımı, senin de vaktin geldi geçiyor, tanıyınca seveceksin eminim. Ben geç tanıdım onu ama senin tam zamanın. 
Bir yandan bahsettiği kişinin kim olduğuna dair tahminde bulunmaya çalışıyor bir yandan da anlattıklarının etkisiyle evhamlanıyordum. Sıradan şeyler değildi anlattığı ve daha önce bu yönünden hiç bahsetmemişti kendisinin. 
Büyük Otel’in önüne yaklaştığımızda küçük bir kalabalık vardı.
-Gelmiş bile, dedi. Haydi kapıda yakalayalım. 
Kapının önündeki herkes neşeliydi. Tam ortada duran ve diğerlerinden yaşça biraz büyük duran biri, herkesle birer birer selamlaşıyor, etraftakilere hal hatır soruyordu. Bir anda kalabalığın ortasında bulmuştuk kendimizi. “Baba” olduğunu düşündüğüm yaşlı adam karşımdaydı ve elimi uzatırken benim de yüzüme buruk bir tebessüm yapışmıştı ki yaşlı adamın yüzü ciddileşti, yüzüme bakarak sordu:
-Daha önce tanıştık mı seninle?
Bu yüze ve sese aşinaydım. Yüz yüze görüşmemiştik hiç ama tanıyordum. Benim cevap vermeme fırsat vermeden arkadaşım araya girdi:
-Tanışmaya geldi sizinle, edebiyat öğretmeni. Aynı zamanda şiirleri, denemeleri de var.
Etraftaki insanların neşesi devam ediyordu fakat Baba tok, ciddi bir sesle kaşlarını çatarak hemen yanında duran orta yaşta birine:
-Çeyiz var yanımızda değil mi, diye sordu. 
Adam önce bana sonra sorunun sahibine bakarak cevap verdi:
-Boş geldik efendim, haberimiz yoktu ama burada ayarlarız yarın.
Baba mütebessim ve şefkatli bir sesle bize döndü. Yol yorgunu olduğunu, yarın akşama doğru beklediğini, yarın akşama kadar gerekli hazırlığın yapılacağını söylüyordu.
Arkadaşımın yüzüne bahar gelmiş gibiydi ama hava daha da serinlemişti ve içimdeki evham kocaman bir karanlığa dönüşmüştü. Etraftaki insanlara bakıyordum, hürmetlerine bakıyordum. Sohbetlere kulak misafiri oluyordum. Huzursuzdum, hiç tanımadığım ve sanki başka bir dil konuşan insanların arasında yabancı gibiydim. Daha da kötüsü sanki herkes benim yabancı olduğumun farkına varmıştı bu kısa konuşmalardan sonra.  Yarını bekleyecektim ve ne olacaksa olacaktı artık. Otelin önünden ayrılırken kendimle derin bir tartışmaya girmiştim bile. 
Tanışmak istemiyorum, diyebilirdim. Kalabalığı görünce müsaade isteyip ayrılabilirdim arkadaşımın yanından. O da çok sevdiği ve yabancısı olmadığı insanlarla belki daha fazla görüşürdü. Hem madem onun farklı dostları, akranları, babası vardı benimle niye vakit geçiriyordu ki? Bende eksik bir şeyler mi görmüştü yoksa samimiyetimizden dolayı mı beni Baba’sıyla tanıştırmak istemişti? Çeyiz, hazırlık gibi kelimeler geçmişti, bunlar neyin nesiydi? Yürüsem iyi olacaktı, yorulana kadar dinginleşene kadar yürümeliydim. Küçücük bir kelime ya da ayrıntı ruhumda yuvarlanıyor, yuvarlandıkça büyüyor ve bir çığa dönüşüyordu. Kendimi kurtaramıyordu yaşananları ya da yaşanacakları düşünmekten.
Eve döndüğümde kan ter içindeydim. Akşam namazının vakti çıkmak üzereydi. Namazlar, dualar da nasibini almıştı bu tuhaf ruh halimden. İnsan bir anda kendi hayatının dışına düşebilir miydi? Kendine yabancılaşır mıydı? Kendimi tanıyamaz durumdaydım. Kendi ırmağından başka bir suyun içine düşmüş balık gibiydim. Bir kalbim istila altındaydı, ruhum ve beynim de bu istiladan nasibini almıştı. Bunca yorgunluğun ardından erkenden uyurum düşüncesindeydim ama nerde? Gece boyunca kah sızdım kah ayıldım. Sabaha doğru artık teslim olmuştum uykuya ki tuhaf bir rüyanın içinde buldum kendimi. Daha önce bu kadar canlı ve etkileyici bir rüya görmemiştim hiç. Çok garip bir coğrafyadaydım. Etraf tamamen yemyeşildi. Devasa yapraklar, kocaman ağaçlarla kaplıydı etraf. Yeşilin her tonu vardı ve koyu yeşil yoğunluktaydı. Ayaklarımın altında ise küçük bir çayır vardı. Çayır aşağılara doğru uzanıyordu, ben yüksek bir yerdeydim, sarı çiçekler vardı çayır boyunca. Bu çiçekleri tanıyordum bir yerlerden. Birkaç tanesine eğilip baktım, sarı çiçeklerin bir kısmının rengi uçlara doğru önce turuncuya sonra kızıla dönüşüyordu. Çiçeklere baktıktan sonra gökyüzüne de bakma ihtiyacı hissetmiştim. Simsiyah bulutlar vardı, elimi uzatsam dokunabilecektim sanki bulutlara. Gökyüzünden bakışlarımı indirirken karşımda yeşillikler içinde bir yükselti ve yükseltinin eteklerinde bir tünel girişi gördüm. Hareketsizce etrafı süzmeye devam ediyordum. Tünelin içi karanlık görünüyordu ve girişinde birkaç tahta vardı yerinden oynamış. İçimde garip bir huzurla uyandım. Bu kadar net bir rüya olamazdı. Yorgundum ve nasıl olsa biraz sonra yeniden uykuya dalar, uyandığımda bu rüyayı unuturum diye düşünüyordum ama unutulacak gibi değildi az önce gördüklerim. Birkaç kez daha uyudum, uyandım. Her uyanışımda gördüğüm rüya aynı tazelikle kendini hatırlatıyordu. 
Gün başladığında sadece akşamı beklemeye başladım. Başka hiçbir şeyin önemi yoktu. Akşamı düşünmek huzursuzluğu da beraberinde getiriyordu. Huzursuzluğum tahammül edilemeyecek hâle geldiğinde sabaha doğru gördüğüm rüyayı hatırlatıyordum kendime. Bu rüya bir sığınak oldu gün boyu zira gözlerimin önüne bu rüyayı getirdiğimde başka bir âleme geçiyor gibiydim. 
Öğleden sonra arkadaşımla buluştuk çarşıda. Havadan sudan konuşmaya başlamıştık ki yorgun durduğumu söyledi. 
-Sabaha kadar uyuyamadım, dedim. Garip bir his var içimde.
-Rüya gördün mü hiç, diye sordu. 
Gördüğüm rüyayı anlattım. Başka şeyler de görmüş olabileceğimi ama başka bir şey hatırlamadığımı söyledim. 
-Baba’ya bu rüyayı anlatmalısın, rüya önemli bu işlerde, dedi. Onun rüya yorumlama ehliyeti vardır, bu rüya da bence boş değil. Şu gün olmuş ben rüyalarımı anlatırım hatta bir kenara. Bir defterin olsun rüyalarını yazdığın, unutursun yoksa.
İçimden la havle çekiyordum ama onun umurunda değildi hiçbir şey. Yine edebiyat konuştuk; şiirden, tasavvuftan biraz da müzikten bahsettik. Abdestsiz ne yazı yazabilirim ne de şiir, diyordu. Tamamladığı her metinden sonra kıbleye döndüğünü ve yüksek sesle metnini okuduğunu anlatıyordu. Hoşuma gitmişti anlattığı şeyler, mantıklı geliyordu bana. Edebiyat ve müzik dünyasından birkaç meşhur ismi zikretti ve onların da Baba ile olan muhabbetini anlattı. O anlattıkça içimdeki boşluk büyüyordu. İkindi namazından sonra nihayet beklediğimiz vakit gelmişti ve Baba’ya doğru yürümeye başladık. Susuyordum. Oysa bir gün öncesine kadar ne kadar sade bir hayatım vardı. Yürüdüğümüz caddede ilk kez bu kadar sıkıntı ve endişe ile atıyordum adımlarımı. Yol bitsin istemiyordum lakin görüşme mekanına yaklaştıkça sanki bir fanus zihnimi, kalbimi içine alıyordu. Haftada birkaç kez geçtiğim yerler yabancı bir mekâna dönüşüyordu. Yanımdan geçen insanların hepsi yabancıydı sanki ve başka bir şehre düşmüş gibiydim. Binanın dış kapısından içeriye adım attığımızda artık zihnim de kalbim de susmuştu. Akışına bırakmıştım her şeyi. Birkaç basamak çıktıktan sonra bir kapının önünde durduk. Arkadaş gayet nazik bir eda ile kapıyı tıklattı, birkaç saniye sonra kapı açıldı. Loş bir odaydı burası ve küçücük bir lamba ile aydınlatılmıştı. Yerde büyükçe bir post seriliydi. Odadaki tek koltukta Baba oturuyordu. Loş odanın sessizliği verdiğimiz selam ile bozuldu. 
-Safa getirdiniz, dedi Baba. Buyurun oturun. 
Yerdeki beyaz postu gösterdi bana. Ayakta duran ve dün de Baba’nın yanında gördüğüm adama dönerek:
-Çeyiz hazır mı, diye sordu Baba.
-Hazır efendim, dedi adam sessizliği incitmekten çekinircesine kısık bir sesle ve hemen küçük ahşap bir sandığı Baba’nın yanındaki sehpanın üzerine koydu.
Arkadaşımı aradı gözlerim loş odada, yanımdaydı ama iki dizinin üstüne oturmuş, boynunu bükmüş küçülmüş, küçülmüştü. Sekiz on yaşlarında bir çocuk gibi kalmıştı adeta. Gözlerini yerden kaldırmadan kısık bir sesle:
-Efendim, dedi. Arkadaş bir mana görmüş bu gece isterseniz size anlatsın. 
Çeyiz sandığına ilişti gözüm. Küçücük ahşap bir sandıktı ve kapağı aralanmıştı. Büyükçe bir takkeyi seçebildim sadece. Herkes suskundu. Terlemeye başlamıştım. Uykusuzdum ve gergindim. 
-Şaşkınlıkla mana ne, dedim. Neyi anlatmam gerekiyor?
Başını önünden kaldırmadan ve kısık bir sesle dün gördüğüm rüyadan bahsettiğini söyledi arkadaşım. 
Baba devam etti konuşmaya:
-Besmele çekilmeden rüya anlatılmaz, dedi. Önce besmele çek sonra anlat bakalım. 
Uzun bir rüya olmadığını söyledim önce ardından besmele çekip gördüklerimi anlattım. Anlatırken arada bir yüzüne bakıyordum lakin o, boşluğa bakıyordu. Mütebessimdi. Rüya bittiğinde bu kadar, diyerek sustum. Oda halen loştu ve Baba normal bir ses tonuyla konuşmaya başlamıştı.
-Bu yolda rüyalar önemlidir, bu da güzel bir rüya, hayr olsun. Yeşil, cennettir. Bazı lügatlerde bile cennetin karşılığı yeşil olarak verilir. Koyu yeşil… Cennet hep yeşil olarak anlatılır. Şimdi gördüğün her şeyin ne anlama geldiğini birer birer anlatalım. Yeşili zaten söyledik, o siyah bulutlar var ya tam tepenin üzerinde bulunan…
-Evet, çok yakınlardı, dedim. 
-Onlar felsefenin, pozitivist düşüncenin kara bulutları ve dağılması lazım, dedi. Önünde bir tünel var ve karanlık… O tünelden karşıya geçmelisin bu bulutlardan kurtulmak için. Karanlıktan geçmek için de sana bir fener lazım, ışık lazım, dedi. Rüyanın yorumu böyle. Peki, çiçekleri biraz daha anlatır mısın hepsi sarı mıydı? Nasıllardı, neye benziyorlardı?
-Hepsi sarı değildi, dedim. Bazılarının ucu... dediğim anda o devam etti.
-Turuncuya çalıyordu değil mi? Belki biraz kızıla?
Şaşırmıştım. Bu sözleri söylerken yüzündeki ve sesindeki tebessüm sanki odayı aydınlatıyordu. 
-Evet, dedim tam olarak anlattığınız gibi. Peki bunun yorumu nedir?
Artık yüzündeki ve sesindeki tebessüm bir ışıltıya dönmüştü:
-Onun yorumu bana kalsın, dedi. Onun yorumunu yapmayacağım, kalsın. 
Çok merak ediyordum ama kesin bir ifade ile söylemişti rüyamın bu kısmını yorumlamayacağını. Sadece ikimiz konuşuyorduk artık. Gözüm hemen yanında duran çeyiz sandığına takılıyordu ara sıra. 
-Tasavvufa ilgin nereden geliyor, dedi.
-Özel bir ilgim yok, dedim. Edebiyatı, divan edebiyatını, tekke şairlerini severim. Cezbe ile yazılan şiirleri de hissederim. 
-Divan şiirinin tümünde vardır tasavvuf hatta bu işlerle en az ilgisi olan Nedim’de bile tasavvufi izlere rastlamak mümkündür, diye devam etti. 
Konunun edebiyata gelmesi içimi biraz rahatlatmıştı ki uzun sürmedi bu rahatlık. Birkaç cümlenin ardından derin bir nefes aldı ve sordu:
-Peki, şimdi evet mi hayır mı?
-Neye evet, neye hayır, diye hızlıca cevap verdim. 
Kalbimin sesini duyuyordum neredeyse, terliyordum. 
-O tüneli birlikte geçmeye evet mi hayır mı, dedi. 
Konuşan, cevap veren ben değildim sanki. Biri benim yerime konuşmaya başlamış gibiydi. Dilime, dudaklarıma sahip olamıyordum:
-Hayır elbette, cümlesi döküldü dilimden. Benim esasında böyle bir niyetim yoktu, sizinle tanışmaya gelmiştim sadece, tanıştık, sohbet ettik kısa da olsa. Okuduğum kitaplar var, ilham veren isimler var, ben onların ışığı ile geçerim o tüneli, dedim.
Gayri ihtiyari ağzımdan çıkan cümleyi gerekçelendirmeye çalışıyordum. Sözlerim odadaki huzuru dağıtıyordu, karanlığı çoğaltıyordu. Arkadaşım hareketsiz bir biçimde halen aynı şekilde yanımda oturuyordu. Galiba tanışma merasiminin sonuna gelmiştik. 
-İyi düşünmek lazım elbette, dedi. Lakin bu işler öğrenilmez zira bilenler söylemez, söyleyenler de bilmez. Bu bir hâldir. Kitapla, şiirle yaşanacak tecrübe edilecek bir şey değil. Bazıları şu posta oturur ve düşünmeden evet, der. Kalkar gider üç ay sonra başka posta oturur ona da evet, der. Gösterilen her posta oturur ve evet, diyerek ayrılır. Böylelerinden olmamak lazım. Hayır, demene kırılmadım. İyi düşünmek lazım.
Usulca yerimden kalktım, müsaade istedim. Kırılmadım, dese de kırılmış, dağılmış, dökülmüş bir şeyler vardı ortamda, müsebbibi ben değildim bu halin. Son bir kez masada duran, bana sorulmadan benim için hazırlanan küçük sandığa baktım göz ucuyla. Evet, desem belki daha büyük bir sızı duyacaktım. Evet, desem belki bu sandık büyük bir yüke dönüşecekti sırtımda bir ömür taşımam gereken. Arkadaşımı orada bırakarak ayrıldım. Kapının önünde dolaşan, konuşan insanlar vardı, göz göze geldik birkaçıyla. Hızla binadan çıktım. Az önce döktüğüm ter şimdi beni üşütüyordu. Hiçbir şey düşünmeden yürüyordum. Hızlı adımlarla yürüyordum. Evet, dememe mani olan ve benim yerime hayır, cevabını veren biri vardı ve yanımda yürüyordu. Evet, desem bir şeylere ya da birine ihanet etmiş gibi olacaktım. Eve kadar yürüdüm. Kendime kıza kıza yürüdüm. Arkadaşıma da kızıyordum ama şimdiden sonra galiba bitmiş bir arkadaşlıktı bu. Onu mahcup ettiğim en azından zor durumda bıraktığım fikri de ara sıra kalbime batıyordu. Böyle olmamalıydı, söylemeliydi niyetini, detayları anlatmalıydı. Benim böyle bir bağım var, istersen sen de benim bağlı olduğum yere bağlan, deseydi. Süre verseydi bana düşünmek için. Kendi hikâyesini anlatsaydı mesela, Baba’yla nasıl tanıştığını, ondan öncesini ve sonrasını anlatsaydı. Hikâye anlatmayı çok severdi halbuki. Kendisinden on beş yaş küçük birini apar topar posta oturtmak da neyin nesiydi? Hızlı yürüyordum ama yol bitmiyordu bir türlü. Sonunda eve ulaştım. Hiçbir şey olmamış gibi girdim kapıdan. 
Peş peşe düşünceler akın ediyordu beynime. İki gündür yaşadığım her şeyi başa sarıyor kendimi haklı çıkararak konuyu iç dünyamda kapatmaya çalışıyordum. Konuşmaları hatırlıyordum tekrar tekrar. Rüyamı hatırlıyordum. Sonunda verdiğim kararın hayırlı olduğuna kendimi ikna ettim. Bunca yılı Baba’sız geride bırakmıştım. Gençliğimin en buhranlı ve karamsar günlerinde neden karşıma çıkmamıştı? Düşünmeden evet, derdim o zamanlar. Şimdi evet desem hayatım belki ilerleyen yıllarda daha dingin olurdu ama bir şey vardı yerinde olmayan, beni huzursuzluğun bulanık suyunda çırpınmaya iten bir şey… Akşam, rüya gibi geride kalmıştı. İki gündür bir rüyanın içinde gibiydim zaten.  Gözlerim kendiliğinden kapanıyordu lakin rüya görmekten korkuyordum. 
Ertesi sabah çok geç ve yorgun uyandım. Neyse ki derslerim öğleden sonraydı. Geride kalmıştı her şey ve iki günlük bir rüya gibiydi yaşadıklarım. Kahvaltı yaptıktan sonra bir ağırlık musallat olmaya başladı üzerime. İyi uyumuştum fakat gözlerim kendiliğinden kapanır olmuştu. Oturduğum yerde gözlerim kapanıyordu, etraftaki sesleri duyabiliyordum. Oturduğum yerden kalkmak istiyordum fakat ne mümkün? Bir anda karşımda Baba’yı gördüm. Tıpkı dünkü gibi karşımdaydı. Bana bakıyor ve yarım saat, kırk beş dakikada kendisine ulaşabileceğim bir yerde olduğunu söylüyordu. 
-Şehrin hemen çıkışındayım, Taşlıdere diyorlar buraya, şayet kararını değiştirdinse bir şansın daha var, yetişebilirsin, dedi. 
Gözlerimi açtım. Salavat okudum. Felak ve Nas ile devam ettim. Bu meseleyi içimde bu kadar derinleştirdiğim için kendime kızmaya başladım yine. Bundan sonra hep böyle mi devam edecekti? Bu kadar zayıf ve sarsıntıya açık bir kalbim yoktu benim. Yürüdüğüm yoldan, düşüncelerimden hiç endişeye düşmemiştim. Öfkem kendimeydi. Abdest aldım ve günün geri kalanından başlayarak zihnimi, kalbimi arındırmam gerektiğine kendimi ikna ettim. Öğleye doğru toparlanmıştım bile. Sınıf çoğu zaman bir sığınaktı benim için. Sınıfa girip kapıyı kapattığım anda dünya dışarıda kalıyordu, öğretmenliğe başladığım günden beri böyleydi durum. Okul bahçesine adım attığım andan itibaren iki gün önceki hayatıma döndüm. Zaman zaman ders aralarında içimde burukluk hissetsem de gün çabucak bitti. Akşamı sınav kağıtlarına ayırdım. Moralim düzelmiş; içimdeki fırtına, yerini dinginliğe bırakmıştı. Birkaç sınıfın sınav kağıdını bitirdikten sonra arkadaşım geldi aklıma. Kırgınsa gönlünü almalı ve bu arkadaşlığı devam ettirmeliydim. Kim vardı ki küçücük şehirde konuşulacak, çay içilecek? 
Elim telefona uzanmıştı bile. Neyse ki sesinde bir kırgınlık yoktu yahut ben öyle hissediyordum. Bir gün önceki akşamdan dolayı üzgün olduğumu söyledim. 
-Nasip, dedi, nasip meselesi bu işler. 
Ben yanlarından ayrıldıktan sonra olup bitenleri, Baba’nın benim hakkımdaki intibaını merak ediyordum. Münasip bir dille birkaç soru sordum fakat cevap vermek istemiyor gibiydi:
-Senden biraz sonra da ben ayrıldım, dedi?
Mevzuyu değiştirme çabasındaydı, farklı şeylerden bahsediyordu ancak sabah yaşadığım hadise tüm tazeliği ile zihnimde yeniden tekrar etmeye başladı. Sordum:
-Tekrar görüşmediniz mi kendisiyle ne zaman ayrıldı misafirimiz şehirden?
-Öğleye doğru yolcu ettik Baba’yı, dedi. Taşlıdere’de kahvaltı yaptık yarım saat, kırk beş dakika kadar. Birkaç bardak çay içtik sonra uğurladık. 
Kelimeler uçup gitmişti zihnimden. Hatırlayabildiklerimi de bir araya getirip cümleye dönüştüremiyordum. Az ilerde masada duran sınav kağıtlarına kaydı gözüm. 
-Nasip, dedim tonu azalan bir sesle. 
Evet, dememekle hata mı etmiştim? Sabah o hali yaşadıktan sonra yola çıkıp Taşlıdere’ye gitmemekle hata mı etmiştim? Bilmediğim bir istasyonda, hangi yöne gideceğini bilmediğim bir treni kaçırmanın hüznü vardı içimde. Yolculuğa çıkmak gibi bir niyetim yoktu oysa. Aylarca devam edecek bir karmaşanın ortasındaydım. Tepemde bulutlar vardı evet, karşımda da yıkık dökük, karanlık bir tünelin girişi. Ömür boyu bu tünelin önünde mi duracaktım, ömrüm boyunca bulutlar tepemde mi dolaşacaktım? Yoksa tünele doğru mü yürümeliydim? Gözlerim alışırdı belki karanlığa. Belki tünele adım attığım anda birini bulurdum yanımda. Rüyaların öneminden bahsetmişti, belki başka rüyalar da görürdüm. Başka bir şehirde karşılaşma imkânımız yok muydu bir daha? Rüya, yakaza olmayan bir yerde yine karşılaşabilirdik ve o zaman yine sorabilirdi: Evet mi?
Sorular ve düşünceler zihnimde durgun bir suya atılan taşlar gibiydi. Her soru, her düşünce zihnime düştükten sonra genişleyen halkalar bırakıyordu. Hiçbir şey hissedemeyecek, düşünemeyecek kadar bitkin düştüğümde aklıma sadece sarı çiçekler geldi, ucu turuncuya ve kızıla çalan sarı çiçekler. Tebessüm ettim. 

şubat, 2026, sivas

9 Şubat 2026 Pazartesi

EMANET

Hüseyn Kaya

Her şey eski bir kitabın arasından düşen tek sayfa ile başladı. Yıllar önce daktiloyla yazdığı bir sayfaydı bu. Fuzûlî’ye ait bir kıt’a yazılıydı teksir kâğıdında. Ne zaman ve ne için yazmıştı bu sayfayı, düşündü fakat hatırlayamadı. Her harfi inceledi uzun uzun. Daktilosunun şeridi yeni olmalıydı, kâğıdın arkasına bile mürekkebin izi çıkmıştı. Gerçi çok sık şerit değiştirmezdi. Istampa mürekkebi ile ıslatırdı daktilosunun şeridini ta ki şerit iyice incelinceye kadar böyle kullanırdı. Büyük bir boşluk hissetti içinde, Fuzûlî’den ya da şiirden uzaklaşmış olmanın boşluğu değildi bu, galiba daktilodan uzaklaşmış olmanın boşluğuydu. Teksir kağıdını masaya koydu, kitabı ise aldığı yere. Bir daktilonun tuşlarına parmaklarının en son ne zaman dokunduğunu düşündü, bunu da hatırlayamadı. İlk kez dokunduğu, kullandığı daktiloları hatırladı. Eskimiş şeritler, karbon kağıtları, daktilo silgisi… Ardından tuş sesleri, satır sonu zilinin sesi, şaryo sesi… Ortaokuldaki daktilografi sınıfını hatırlayınca orta okul yılları geldi aklına ve hüzünlendi. Diğer sınıfların neredeyse iki kat büyüklüğündeydi daktilo sınıfı ve ayrıca içinde yalnızca öğretmenin girebildiği küçük bir tamir atölyesi de vardı. Yaklaşık kırk kişi sınıf listesine göre kapıda tek sıra halinde dizilir, ders zili çalar çalmaz sırayla sınıfa girilirdi. Normal sınıflardaki gibi yan yana oturulmazdı burada. Her öğrenci için bir masa ve sandalye vardı, masaların üzerinde de üzeri örtüyle kapatılmış bir daktilo. Öyle hemen örtüyü açıp kullanmaya başlamamışlardı daktiloları. Kürsünün arkasındaki duvarda iki karatahta büyüklüğünde kocaman bir klavye resmi asılıydı. Bu resmi bir kartona çizmelerini ve evde bu karton üzerinden alıştırma yapmalarını istemişti ilk derste öğretmenleri. Birkaç hafta boyunca yalnızca örtüyü aralayarak bakabilmiş, dokunabilmişti daktiloya. Daktilonun önünde oturmanın bir tekniği vardı: Sol ayak önde, sağ ayak düz olmalıydı. Daktilonun üstündeki örtü iki elle uçlarından tutularak kaldırılmalı ve masanın sol tarafındaki bölmeye katlanarak konulmalıydı. Bunca detayı hatırlaması normal miydi? Yıllar ne çabuk geride kalmıştı? Bilgisayar hayatına girdikten sonra daha da hızlanmıştı hayat. Bir daktilonun tuşlarına parmaklarının en son ne zaman dokunduğunu bir kez düşündü. Üniversite öğrenciliği yıllarında bir daktilosu vardı ve tam bu daktiloyla ilgili şeyler zihnine üşüşmeye başlamıştı ki anıların taarruzundan kendine kaçacak bir kapı araladı. Evet, hayatındaki en büyük eksiklik daktiloydu. Daktiloyla bağını kestikten sonra her yıl bir dalıyla daha vedalaşan yaşlı ağaçlara, az yazan birine dönüşmüştü. Yazmak için notlar aldığı onca hikâye ve deneme vardı lakin hiçbirini yazamıyordu yıllardır. Bilgisayar denilen icat, hayatı hızlandırmış fakat onun yazmasını yavaşlatmıştı. Bir daktilo bulmalıydı ve onunla yazmalıydı kaç zamandır içinde taşıdığı şiirleri, hikâyeleri.  
Ertesi gün ilk işi antikacıları ve sahafları dolaşıp çanta tipi bir daktilo edinmek olacaktı. Gece boyunca daktilo markalarını sıraladı zihninde. Mutlaka F klavye olmalıydı, Alman ya da Japon üretimi olmalıydı temin edeceği daktilo. Çift renkli, siyah ve mavi şeritler de almalıydı. Birkaç top teksir kâğıdı temin etmeliydi. Artık her yerde fotokopi kağıtları vardı, bir türlü sevememişti bu kağıtları hele de birkaç kez elini kestirdikten sonra. Kâğıt değil jiletti mübarek. Ya teksir kâğıdı bulamazsam, diye düşündü. Teksir kâğıdı şarttı, en kötü ihtimalle bir matbaaya gider, gazete kâğıdı kestirirdi teksir kâğıdı ebadında. Silgi ve karbon kâğıdı da gerekebilirdi fakat bunları temin etmenin de en az daktilo temini kadar vakit alacağına kendini ikna etti. Kibar ve çanta tipi bir daktilo bulmalıydı öncelikle. Teksir kâğıdı, silgi, karbon kâğıdı sonradan temin edilebilirdi. Uykusu bir türlü gelmek bilmiyordu. Hayatındaki bir eksikliği keşfetmenin ve onu tedarik etmenin heyecanı dağıtmıştı tüm uykularını. Daktilo ile kaç sayfa yazmışımdır gençliğimde diye kendine bir soru sordu? Belki beş yüz, belki bin… Yüzlerce sayfa yazmıştı üniversite öğrenciliği yıllarında. Hocalarından birinin ders notlarını bile daktilosuyla temize çekmişti. Ne kadar keyif almıştı bu görevden. Sadece keyif almamıştı sınavlarda da yüksek notlar almıştı. Farkında olmadan çalışmıştı dersin notlarını daktilo ile yazarken. Yüzünde kimselerin göremeyeceği bir tebessüm oluştu. Öğrencilik yıllarında idarecilerin odalarında ya da ilerleyen yıllarda resmi dairelerde gördüğü her daktiloya bir tanıdığa rastlamış gibi bakardı. Kiminin mutsuz, kiminin neşeli olduğunu düşünürdü daktiloların. Devlet dairelerindeki büyük şaryolu daktilolar biraz kibirli gelirdi ona. Düşünmekten, zihnindeki anılar albümünde gezinmekten yorulduğunda çoktan uykuya dalmıştı bile. 
Sabah hayli geç ve uyandı, içinde adını koyamadığı bir sevinç vardı. Kahvaltıyla vakit kaybedemezdi. 
Kısa bir hazırlıktan sonra çarşının yolunu tuttu.  Sanki bir gecede sokaklar değişmiş, şehir değişmiş hatta dünya değişmişti. Gökyüzü, ağaçlar, yollar bambaşka görünüyordu gözüne. Çok az uyumasına rağmen yıllarca uyumuş gibiydi. Tanımadığı insanlara bile tebessüm ediyor, selam veriyordu zaman zaman. Eski eşya satan birkaç dükkân biliyordu hatta bu dükkanlardan birinin vitrininde daktilo da görmüştü ancak büyükçe bir daktiloydu bu. Almak istediği makine o değildi. Buradan başlamalıydı hayalindeki daktiloyu aramaya, içerde başka daktilolar da olabilirdi. Öğleye kalmadan daktilomu alırsam, öğleden sonra da kâğıt, silgi gibi işleri halledebilirim düşüncesiyle adımlarını hızlandırdı. Dükkânın önüne geldiğinde önce vitrine baktı yine birkaç saniye. O daktilo halen vitrindeydi. Üzgün görünüyordu sanki ama hayalindeki daktilo bu değildi ki. Dükkânın kapısından içeri adım attı. Her yerde eski eşyalar vardı; sandıklar, kilimler, gülabdanlar, radyolar, kocaman duvar saatleri hatta ansiklopediler… Şaşkın şaşkın etrafa bakınmaya başladı. Çocukluğuna, gençliğine ait bu kadar eşyayı ilk kez bir arada görünüyordu. Eskiciden çok müze gibiydi burası. Az kaldı buraya ne için girdiğini unutuyordu ki bir sesle dükkâna gelme amacını hatırladı. Şık ve temiz giyimli, mütebessim ellili yaşlarda biriydi sesin sahibi:
-Efendim hoş geldiniz, yardımcı olmamı ister misiniz, özellikle aradığınız bir ürün var mı?
-Vitrindeki daktiloyu gördüm de dedi. Başka daktilolarınız da var mı acaba, bir daktilo almak istiyorum. Çantalı olanlardan, küçük boy, f klavye. 
-Vitrindeki daktilo zaten dekorluk, dedi dükkân sahibi. Çalışmıyor. Siz sadece dekor amaçlı mı kullanacaksınız yoksa bir şeyler de yazmak ister misiniz arada? 
Tam niyetini kısaca anlatmaya hazırlanmıştı ki adam devam etti:
-F klavye dediğinize göre ara sıra bir şeyler yazmak da istiyorsunuz. Çok şanslısınız. Yakın zaman önce bir daktilo getirdiler satmam için. Pırıl pırıl bir daktilo. Hem de F klavye, diyerek dükkânın arka köşesine doğru yürümeye başladı. 
Birkaç eşyayı kaldırdı, birkaçının yerini değiştirdi. Nihayet gerçekten de hoş bir çantayı eline alarak döndü. Kulplu değil askılı bir çantaydı bu hem de deri görünümlü. Bir yandan daktiloyu anlatıyor bir yandan da çantadan çıkarmaya çalışıyordu. Daktiloyu eski sehpalardan birinin üzerine koydu ve tuşlarına basmaya başladı. Şaryo kilidinin yerini bilmediği için tuşlar sıkışmıştı bile. Daktiloya daha fazla eziyet etmesine müsaade etmedi dükkân sahibinin ve hemen sehpanın yanındaki eski sandalyeye oturdu, şaryonun kilidini çevirdi, tuşları yerine gönderdi. Birkaç kez ara çubuğa, tab tuşuna bastı. Tuş dizilimine baktı daktilonun. Makinayı biraz uzağa itti bir kez daha baktı. Parmaklarını on parmak düzeninde tuşların üzerine yerleştirdi. Derin bir nefes aldı, oyuncağına kavuşmuş çocuk gibiydi. Çok eski bir makine değildi bu ama güzel duruyordu, üstelik neredeyse hiç kullanılmamıştı. Daktilo çantasını eline aldı bu kez. İçinde büyüklü küçüklü cepler vardı çantanın. Daktilonun kullanma kılavuzu vardı ceplerden birinde. Ne sararmış ne de nem almıştı. Dükkân sahibi sürekli bir şeyler anlatıyordu ama onu duymuyordu bile. Daktilonun şeridine dokundu parmağıyla, hâlen ıslaktı şerit. Yenisini buluncaya kadar idare edebilirdi bu şeritle. Daktiloyu özenle çantasına yerleştirdi:
-Efendim, beğenmedinizse başka birkaç daktilo daha var, dedi dükkân sahibi. Biraz vaktiniz varsa onları da çıkarayım ancak en temizi buydu. Çok eski, koleksiyonluk var bir tane ama arzuhalciymiş eski sahibi, hayli yıpranmış makine. 
Önündeki sehpada dün geceden beri hayalini kurduğu daktilo duruyordu işte. Bu makinaya baktıkça kaç zamandır dünya ile arasına gerdiği perde aralanıyor, hayatının kuruyan gözelerine su birikiyordu. Küçük bir temizlik yapmak gerekiyordu makinaya her ne kadar temiz olsa da. Tozunu, pasını silmeliydi, parçalarını yağlamak gerekirdi. Bunlar zaten zevk alacağını düşündüğü şeylerdi. Şimdi sıra kâğıt bulmaya gelmişti. Önce yarım hikayeleri bitirmeliydi. Ardından bir kenara not aldığı deneme konularına geçmeliydi. Daktilo ile şiir yazılmazdı zaten ama şiir eskizlerini daktiloya aktarmalıydı. Sanıyordu ki daktiloyu önüne alıp kâğıdı takar takmaz kelimeler su gibi akacak. Sanıyordu ki kâğıdın birini bitirip diğerini takacak dakikalar içinde. Sanıyordu ki yazmasına yıllardır engel olan görünmeyen seddi bu koltuk altına bile sığabilen, elde taşınabilen daktilo ile kaldıracak ve kapakları açılmış bir baraj gibi cümleler, dizeler akacak akacak. 
Pazarlık etme ihtiyacı bile duymadan dükkân sahibinin istediği ücreti ödeyerek dışarıya yönelmişti ki adam tekrar etti:
-Çok şanslısınız, yakın zaman önce getirmişlerdi bu daktiloyu.
Aynı sözleri ikinci kez duyuyordu. Şanslıydı galiba evet, tam hayalindeki daktiloyu bulmuştu ama yakın zaman önce daktiloyu getiren kimdi? Böylesine temiz ve güzel ve yer kaplamayan bir daktiloyla neden vedalaşmak ihtiyacı duymuştu ki sahibi? Eski eşyalara sahibinin hayatından bir şeylerin sineceğini düşünürdü hep ve bu yüzden kimseye eski eşyalarını vermediği gibi kimsenin eşyasına da talip olmamıştı bugüne kadar. Dükkândan ayrılmaktan vazgeçti, döndü:
-Sormayı unuttum, biliyorsanız anlatır mısınız bu daktilonun hikâyesini? Vaktiniz varsa tabii ve mahsuru da yoksa sizin için.
-Siz oturun, ben bir çay söyleyip geliyorum, dedi satıcı.
Birkaç dakika geçmeden döndü ve önce bu işe nasıl başladığını anlatmaya başladı. İşlerin iyi olmadığından, insanların evlerinde eski eşya görmeye tahammül edemeyişlerinden, artık dükkâna getirilen eşyaların hepsini almak istemediğinden bahsetti önce. Konuşmayı seven biri olduğu belliydi. Karşısında oturan müşterinin sohbetten sıkıldığını ve eşyalara göz gezdirdiğini fark edince asıl konuya girdi.
-Evet, daktilonun hikayesini sormuştunuz. Aslında buraya bırakılan eşyaların hepsinin hikayesini bilmem. Zaten insanlar genelde tek parça eşya da getirmezler lakin bu daktiloyu genç bir çocuk getirdi geçen aylarda. Elinde sadece bu daktilo vardı ve babasının gençlik hatırası olduğunu söyledi. 
Bu sırada hızlı adımlarla çaycı içeri girdi, önce müşterinin sonra dükkân sahibinin önüne çayları bırakıp hızla ayrıldı dükkândan. Çaydan ilk yudumu aldığında sabah kahvaltı yapmadığını hatırladı, bardağı masaya bırakırken biraz da karşısındaki adamın yeni bir konuya geçmesine engel olmak için söze girdi:
 -Babası gazeteci ya da şair filan mıymış bu gencin? 
-Evet evet, yerel gazetelerde köşe yazarlığı yapmış, kitapları filan da varmış. Hatta ismini de söyledi oğlu ama şimdi unuttum. Belki de tanırsınız eski sahibini.  Sizde de bir şair tipi var aslında, içeriye adım atar atmaz sezdim bunu.
On dakika önceki heyecanından eser kalmamıştı. Çayın tamamını içmeden yerinden doğruldu. 
-Size bereketli işler diliyorum. Benim bazı işlerim var onları da bugün halletmem gerek, diyerek dükkândan ayrıldı.
Diğer malzemeler için de biraz dolaşmak istiyordu lakin elinde tuttuğu daktilo onu eve doğru sürüklüyordu. Daktilonun eski sahibini düşünüyordu, oğlunun bu daktiloyu antikacıya bırakırken yaşamış olabileceği şeyleri. Üzülmüş müydü acaba bu daktiloyu bırakırken? Üzülse bırakmazdı buraya. Babamın yadigârı diyerek saklamak zor bir şey miydi bu küçücük makineyi? Satın almamıştı da emanet almıştı sanki bu çantayı içindekiyle beraber. Bir daktilonun yahut eşyanın sahibinden daha çok yaşaması acı bir şeydi aslında. Henüz evine bile götürmediği daktiloyu sahiplenmenin sevinci, yerini ondan ayrılacak olmanın hüznüne bırakmaya başlamıştı:
-Benim hikâyem bittiğinde senin hikâyen nasıl devam edecek, diye fısıldadı daktiloya. 
Ya senelerce tozlanacak, küflenecekti bir köşede ya da çocukları tarafından böyle bir antikacıya bırakılacaktı. Belki de evden kalabalığı gitsin, düşüncesiyle yoldan geçen bir hurdacıya verilecekti.  Gerçekten tanıdığı birinin olabilir miydi daktilo? Velev ki tanıdığı birinin olsun, ne değişecekti ki? İyi şeyler düşünmeliydi. Yeniden daktiloya fısıldadı:
-Yeni sahibin benim bundan sonra. 
Bu cümle, garip bir mahcubiyete dönüştü kalbinde ve bu cümlenin ardından biraz ağırlaşmaya başladı elindeki çanta. Çocuksu bir utançla sustu, etrafına bakınarak adımlarını biraz daha hızlandırdı. Evine ulaşır ulaşmaz daktilosunu çantasından çıkardı ve çalışma masasına koydu. Eski sahibinin parmak izlerini aradı tuşlarda, kelimelerini, cümlelerini. Tuşların ucunda mürekkep lekesi bile yoktu. Rahmetli hiç incitmemiş ki makineyi, dedi içinden. Daktilonun şeridini biraz gevşetip işaret parmağı ve başparmağının arasında ovuşturdu. Parmaklarına baktı, şeridin mürekkebinin iş göreceğini düşündü. Daktilonun bakımına geçmeden önce biraz hasret gidermeliydi tuşlarla, şaryoyla. Kitaplığının alt raflarından aldığı kağıtlardan birini özenle daktilosuna taktı, satır aralığını ayarladı.  Yarım hikâyeleri, temize çekeceği yazıları, şiir eskizlerini unutmuştu bile. Yıllar öncesinden, en baştan başlamıştı yazmaya: “Kara kara kartallar karlı iyi tarla ararlar.” 
Tuş sesleri, satır sonuna yaklaşınca duyulan ince zil sesi, şaryoyu satır başına iterken odaya yayılan ses… Küçük bir orkestranın şefi olduğu hissine kapılmıştı. Eski bir şarkının kederli ahengi, kalbinde ince bir sızıya dönüşüyordu. Sayfanın sonuna geldiğinde yorgun parmaklarıyla daktilonun merdanesini gevşetti, kâğıdı çıkardı, harflere uzun uzun baktı. Kâğıttan başını kaldırdığında gözü daktiloya takıldı. Bir emanet gibi duruyordu masanın üzerinde. 

ocak, 2026, sivas