hüseyin kaya hikayeleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hüseyin kaya hikayeleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Eylül 2026 Pazartesi

saat

hüseyn kaya
                                                                                           Sular hep aktı geçti
                                                                               Kurudu vaktı geçti
                                                                                           Dünya bir penceredir
                                                                                           Her gelen baktı geçti
                                                                                                                (Yunus Emre) 
   
Saate baktı, daha yolculuğunun yarısına bile gelmemişti. Bir eşiğin önünden bilinçsizce içeriye girer gibi uykunun olduğu tarafa geçiyor sonra yeniden uyanıyordu. Birazcık gözleri kapanacak olsa sayıklamaktan korkuyordu. Uykusunda bağırmaktan, ağlamaktan korkuyordu zaten bu endişeler yüzünden uyumadan yolculuk yapmaya alışmıştı.
Direnecek gücü kalmamıştı artık. Uyumak istiyordu, uyumak ve uyandığında yolculuğun bittiğini görmek. Kimsenin onu tanımadığı bir şehirde olmak istiyordu gözlerini açtığı zaman. Bir rüyadan uyanır gibi yeni bir hayata, dünyaya uyanmak istiyordu.  Caddelerin, sokakların nereye çıktığını bilmeden yürümek istiyordu. İlk kez görmek istiyordu baktığı her yeri, her şeyi, herkesi. Daha önce rüyalarında bile görmediği bir yer olmalıydı yolculuğun bittiği yer.
 Başını aracın penceresine dayadı, gözleri usul usul kendiliğinden kapanmıştı. Elindeki tespihi düşmek üzereyken sarsıldı ve uyandı yine.  Ağlayan çocuk yoktu otobüste, yüksek sesle konuşan kimsecikler de yoktu. Bazen aracın içi aydınlanıyor, ardından yeniden karanlığa bürünüyordu. Diğer yolculuklarındaki gibi şoför koltuğundan arka koltuklara doğru yayılan sigara kokusu yoktu. Müzik yoktu, mola yoktu. Sayıklamak, uykuda bağırmak ya da ağlamak sorun olmaz diye düşündü.
Karşı yoldan gelen araçların zaman zaman araç içini aydınlattığı bir vakit görebildiği koltuklara baktı, tümü boştu koltukların. Uyuması gerekiyordu fakat daha önce kollarından kendini kurtaramadığı uyku, bu kez adım adım ondan uzaklaşıyordu. Yanına bir kitap almadığı için pişman oldu fakat şimdiye kadar hiçbir yolculukta kitap okumamıştı ki… Okuyamamıştı. Yolculukta kitap okuyan insanlara da hayret ediyordu. Gerçekten okudukları kelimeleri anlayabiliyorlar mıydı? Bir yazar olsaydı kitaplarının yolculuklarda okunmamasını önerirdi okurlarına. Belki de kitaplarının ilk sayfasına ya da arka kapağına bir not düşerdi: Lütfen bu kitabı otobüste, trende, vapurda okumayın. Kitapları yolculuklarda, parklarda, kafelerde okunan bir yazar olmak istemezdi. Dostoyevski’yi düşündü, sonra Tolstoy’u. Başka başka yazar isimleri de geçti zihninden. Dostoyevski, kitaplarının yolculuklarda okunduğunu bilse rahatsız olmazdı bu durumdan hatta mutlu bile olurdu. Olur muydu gerçekten? Belki… Tolstoy, kitaplarının yolculuklarda okunduğunu duysa bu durum hoşuna gitmezdi pek. Hoşuna gitmez miydi gerçekten? Kim bilir?.. Bu tuhaf düşünceler, gecenin bu saatinde zihnine üşüşüyorsa tek sorumlusu ortaokuldaki Türkçe öğretmeniydi. Haftada en az bir kere bizim ülkemizde kitap okuyan insan sayısının çok az olduğundan dem vururdu. Ardından da Japonya’da, Avrupa’da insanların otobüslerde, trenlerde, vapurlarda kitap okuduğunu anlatırdı. 
    Yeniden saate baktı. Hâlen yolculuğun yarısına gelmemişti. Kaç zamandır yavaşlamadan, sarsılmadan yoluna devam eden aracın yavaşladığını ve sağa doğru yanaştığını fark etti. Nihayet mola vakti gelmişti anlaşılan. Mola yerlerini oldum olası sevmezdi. Bütün mola yerleri ve buralardaki insanlar birbirine benziyordu. Yine de biraz temiz havanın iyi geleceğini düşündü ve oturduğu yerden kalkmak üzere hazırlandı. Kendisinden başka kimseyi görmüyordu etrafta. Kimsenin sesini de duymuyordu. Aracın içi aydınlandığında tüm koltukların boş olduğunu fark etti. Hoşuna gitmişti bu tenhalık. Mola sonrası uyuyabilirdi. Aracın orta kapısına yaklaştığında zaten kapının açık olduğunu gördü ve küçük adımlarla indi araçtan. Etraf, lambalarla aydınlatılmıştı; dışarıya çıkar çıkmaz yüzünü, vücudunu okşayan serinlik, hoşuna gitmişti. Sağ tarafa doğru ilerlediğinde küçük bir çeşme bulacağını biliyordu. Tesisin içine girmek yerine sağ tarafa doğru ilerledi. Çeşmenin şırıltısını duyduğunda yanılmadığı için tebessüm etti. Çeşme, biraz karanlık tarafındaydı tesisin. Hedefine ulaştığında içinde garip bir huzur duydu. Önce ellerini, sonra yüzünü yıkadı. Bir süre akan suyun altına tuttu avuçlarını. Suyla birlikte uykusuzluk, kaygı ve yorgunluk aktı avuçlarından.  Birkaç yudum su içmeyi de ihmal etmedi. Başını çeşmeden kaldırdığında etraftaki ağaçlar dikkatini çekti. Ne bir esinti vardı yapraklarını kımıldatan ne de yaprakların arasından gelen uykulu karga tıkırtıları. Nerede olduğunu tahmin etmeye çalıştı, edemedi. Yolun yarısını geride bırakmışımdır, diye düşündü. Saatine baktı. Bir kez daha baktı, bir kez daha… Saat durmuştu. Belki de yolculuğun bitmesine çok az kalmıştı, bu kadar uzun sürmemeliydi zaten. Araca geçmeli ve yerine oturmalıydı artık fakat geriye döndüğünde aracın yerinde olmadığını gördü. Önce hızlandı, sonra koştu lakin az evvel indiği araç, yerinde yoktu. Işıklar önce zayıfladı, ardından cılız ışıklar birer birer kaybolmaya başladı. Seslenmek, bağırmak, birilerine çaresizliğini anlatmak istiyordu ama sesi yoktu. Tedirginliği kısa sürdü. Karanlığın ortasında, olduğu yere bağdaş kurarak oturdu. Saate bakmaktan başka yapabileceği hiçbir şey yoktu. Kulağına yaklaştırdığında saatin tıkırtılarını duydu. Saati kulağından uzaklaştırdığında tıkırtıyı daha iyi duymaya başladı. Yola çıktığından beri hissettiği içindeki dolaşık yumak, kendiliğinden çözülüyordu sanki ve bu his; ona garip bir huzur veriyordu. Uzun zamandır ilk kez acele etmiyordu. Sağ elini, sol bileğindeki saatin üzerine koydu. Bütün telaşların kıyısındaydı ve kimselerin görmediği, bilmediği bir sayfanın ortasında oturuyor gibiydi. Belki birinin rüyasına düşmüştü, belki birinin hikâyesine. Yolumu kaybetmedim, dedi. Yol, artık beni aramayı bıraktı.
 

24 Ağustos 2026 Pazartesi

hurma çekirdeği

hüseyn kaya

Yollarda gördüğü kalabalığı izlemekte ve onların hareketlerini anlamakta güçlük çekiyordu. Herkes bir yerlere koşuyordu çıldırmış gibi. Sıcağa aldırmadan, aldırmadan ağlayan çocuklarına koşar adım yürüyordu insanlar. Kimileri sırıtkan kimileri öfkeli… Ardı karanlık gözlerinde merhamet yoktu, incelik yoktu bakışlarında. Rengârenk kıyafetlerle ve ağır parfüm kokuları bırakarak geçtikleri yerlerde, ellerinde telefonlarıyla ya da tespihleriyle, kollarında garip çantalarıyla dolaşıyorlardı durmadan. Amaçsız kalabalıkları geride bıraktığında çoğunluğu yaşlılardan oluşan yeni fakat daha durağan bir kalabalığın içine adım atmıştı.

Bu aylarda, bu günlerde ve şu saatte evinde olması gerekiyordu. Bir mısranın peşine düşmesi, bir kitabın sayfalarında yitmesi gerekiyordu mahmur gözlerle. Şehrin ürkütücü kalabalığından uzakta dağlara bakıyor olması gerekiyordu en azından ama evde değildi. Bir hastanenin gürültülü ve basık koridorunda eski bir tekerlekli sandalyede yığılmış hâlde duran annesinin hemen ardında duruyordu. Doktor bekliyorlardı yarım saatten beri. Doktor geldiğinde annesiyle içeriye girecek ve anlatacaktı ona annesinin tüm dertlerini, ağrılarını, şikayetlerini. Doktorun yüzünü hayal meyal belirlemişti zihninde. Bir yandan genç ve temiz yüzlü doktora söyleyeceği sözlerin provasını yapıyordu içinden:

Annem hayli hasta doktor. Hani çarşıda, pazarda gezerken yolunu hastaneye uğratan gür sesli hastalardan değil o. İlacımı yaz gideyim, diyenlerden de değil. Annem hayli hasta doktor, kendimi bildim bileli hasta ama bu kez daha çok hasta. Hep yarımdı nefesi annemin, tebessümü yarımdı, sözleri yarım. Yürümeyi unuttuğu zamanlar olurdu bazen yatmaktan. Bazen konuşmayı unuttuğu zamanlar... Kollarının sızısı geçse dizlerinin sızısı başlardı. Kına yakardı kollarına, ayaklarına sızısı dinsin diye. Başına kına yakardı, baş ağrılarım hafiflesin diye. Zemzem sürerdi ağrıyan yerlerine. Sizin, benim bilmediğim otlar toplardı dizinin tuttuğu zamanlar. Sırf hastaneye gelmemek için her şeyi denerdi annem. Hastane odalarını sevmedi hiç. Doktorları da sevmedi. Yine de kısacık ömrümün her safhasında hastane anıları biriktirdim annemli. Annem, diyorum doktor, hayli hasta.

Doktor hâlen ortalarda görünmüyordu. Annesinin ayaklarına baktı, kendi ayaklarına. İkisinin ayağında da terlik vardı ayakkabı yerine. Diğer insanların ayaklarına baktı, onlardan da terlikle, sandaletle gelenler vardı. Arada bir gelip geçen hastane personelinin ayaklarında da terlik vardı. Annesinin ayakları şiştiği için yazın ayakkabı giyemezdi ki zaten. Yaz mevsiminin tam ortasıydı ve oldum olası sevemezdi yaz mevsimini. Yaz; herkesin sokaklara, caddelere döküldüğü, evlerin gece yarısı hatırlandığı mevsim. İşi olan olmayan herkes dışardaydı yaz geldiğinde. Küçücük parklarda gece yarılarına kadar otururdu bu mevsimde insanlar. Ne konuştuklarını merak ederdi parklarda, çay bahçelerinde saatlerce oturan insanların. Birileriyle saatlerce konuşmayalı yıllar olmuştu. Benim de saatlerce sohbet ettiğim arkadaşlarım var oldu mu hiç, diye düşündü. Bu soruya cevap aramak yerine kış mevsimini hatırladı. Kışın yalnızca işi olanlar dışarıya çıkabiliyordu çat ayazlarda. Ev herkesin sığınağıydı kışın. Herkes onun hayatını yaşıyordu ayazlar başlayınca. Yaz mevsimiyle alıp veremediği yoktu aslında. Sevmediği yaz değil, insanların yaz mevsimindeki garip hâlleriydi. O da severdi toprağa basmayı, suyun sesini, ağaçların hışırtısını, kuşların cıvıltısını. Hastane koridoru hareketlenince yeniden doktorla konuşmaya başladı içinden:

Annem okuma yazma bilmez ama bütün ilaçları bilir doktor. Başkalarının anneleri gibi renkli şekerleri ilaç yerine veremezsiniz ona. Ambalajı olmayan ilaçların bile adını söyler. Avuç avuç içer ama iyi olmak için değil, ayakta kalmak için. Biraz fenalaşınca tekkeler görür düşünde, türbeler görür. Toprak ister oralardan su getirtir. Her hastalığının şifası ayrı bir türbededir. Bilmediği, gitmediği uzak yerlerin türbeleri çağırır onu düşünde. Şu köyde, şu tarafta bir türbe var oranın toprağını getirin bana, der. Getiren olursa toprağını sürer ağrıyan yerlerine, suyunu sürer tekkelerin. Az da olsa daldığı zaman annem ip eğirir düşünde. Gaz lambası ışığında kirkit vurur ip ağacına, kilimler dokur hayalden ve ağıtlar geçer içinden. Sessiz söyler annem bütün türküleri, ağıtları. O ağıtların sızısını siz bilmezsiniz, onun bildiği türkülerin gaydasını da bilmezsiniz. Ben de bilmem işin doğrusu.

Annesinin hareketlendiğini hissetti önündeki sandalyede. Hastanenin kendine has kokusu yaz sıcağıyla birleşince katlanılmaz bir hâl alıyordu. Ardında olduğunu, beklediğini hissettirmek için usulca eğildi ve sordu:

-Suyumuz var anne, ister misin biraz.

-Eve gidince içeriz oğlum, dedi annesi bitkin bir sesle.

Israr etmedi. Annesi dışarıda hele de başkalarının yanında bir şey yemeyi, içmeyi hiç sevmezdi oldum olası. Pikniğe gitmeyi sevmezdi. Yalnızca bayırda köy ekmeği ile peynir yemeyi severdi. Suyu dereden doldurulmuş isli demlikten çay içmeyi. Galiba annesine benziyordu bu yönüyle. Kendisi de dışarda yemeyi, içmeyi sevmezdi. Belki de bu yüzden kırk küsur senelik hayatında hiç tatile gitmemişti. Uyuyamazdı ki bedeli peşin ödenmiş kutu gibi otel odalarında. Zahmetini çekmediği sofralarda yemek yiyemezdi. Başkalarının nazarında müşteri olmak, gücüne giderdi, başkalarının topladığı yatakta dinlenemezdi. Başkalarına dağınık bir oda bırakıp çıkamazdı sabah olunca.

Dakikalar geçmek bilmiyordu. Doktor kapısının hemen üstündeki saate gözü kaydı. Yorgun bir serçeyi andırıyordu annesinin sandalyedeki hali. Kanatlarını sermiş, hızlı hızlı nefes alan yorgun bir serçe. Yuvasının dışında hep tedirginlik duyan bir serçe. Yuvasının dışına hiç çıkmamıştı ki annesi ömrü boyunca. Doktor hâlen ortalarda yoktu ama bir yandan onu dinliyordu doktor:

Siz bilmezsiniz doktor, annemin başucunda hep gülsuyu ve kolonya durur. Bir de elma sirkesi. Hepsinin bir derde iyi gelmişliği vardır. Elimde tuttuğum onun feracesi, kolumun altında tuttuğum onun terlikleri. Elini tutamam kalabalıkta, vermez. Yüzüne dokunamam kalabalıkta, terini sildirmez. Yanından geçen insanların hiçbirini tanımaz. Hiçbirinin derdinin kendi derdine benzemediğini bilir sadece.

Ona sormayın şikâyetini, o derdini size anlatmaz. Sadece nefes alamıyor şimdi. Nefesim tutuluyor, diyor. Boğazımda bir şey var inmiyor aşağı diyor. Öksürüyor, soğuktan diyor. Temmuz ayındayız, üşüyor o. O derdini Allah'a bile söylemez, söyleyemez. Kanadını arada bir çırpan hasta bir kuş gibi arada kolunu fırlatıyor boşluğa, arada ayağını atıyor geriye. Bazen başını tutuyor elleriyle Allah, diyor. Su istemiyor, kendisi uzanmaya çalışıyor. Sabahı suyla bekledim diyor. Güneş doğsun diye bekledim, sabah şifa ile gelir diye bekledim, diyor.

Annemin bir tespihi var üç farklı boncuktan. Rahmetli dedemin yadigârıymış, onun parmaklarının izi varmış eskiyen boncuklarda. Çiğ ipe dizmiş, püskülünü kendisi yapmış. Baygınken, hastayken o tespihe tutunur. Ne okur ne çeker bilmiyorum. Üzerindeki yorganın desenlerini severek ya da başını koyduğu yastığın nakışlarını seyrederek teselli bulur. 

Yetmiş sene koştu, şimdi nefesi yetmiyor, yetişmiyor. Kalp yetmezliği var denildi lakin onun kalbinin büyüklüğünü bilmezsiniz siz. Bence başka bir derdi var annemin.

Sizin anneniz hiç hasta olmaz mı doktor. İnsanın annesinin hasta olması; etinden, kanından, ruhundan bir yanardağın kaynaması gibi bir şey. Rabbim diyorum kaç gündür onun ağrılarını hafiflet. Tamam benim annem o ama senin de kulun, kızın. Onun acılarını hafiflet. Benim onu sevdiğimden, onun beni sevdiğinden daha çok seviyorsun sen onu, ona yardım et.

Her yeleğinin cebinde mutlaka bir iğde dalı vardır annemin çoban düğmesi gibi kesilmiş. Her yeleğinin bir tarafında mutlaka bir hurma çekirdeği vardır dikili, mavi boncuklu. Delikli taş bulduğunda, tazı boncuğu bulduğunda saklar annem onları. Yalnız kendi yeleğine değil benim de ceketimin, gömleğimin bir tarafına mutlaka diker fark ettirmeden. Neyse mesele şu ki annem hayli hasta doktor. İşte sabahtan beri kolunun altında tuttuğu şu çanta onun ilaçlarıyla dolu.

Eli, gayri ihtiyari annesinin kolunun altındaki çantaya uzanmıştı ki koridor yeniden hareketlendi. Bu kez doktor geliyordu gerçekten.

-Anne, dedi doktor geliyor bak şu temiz yüzlü, genç adam. İyi bir doktor diyorlar.

-İnşallah, dedi annesi yalnızca. İnşallah.

Çok da hastaya benzemeyen birkaç kişi doktoru daha odasının kapısında sıkıştırmaya, elindeki kağıtları göstermeye başlamıştı bile. Doktor, neyse ki sakin ses tonu ile hepsini kapının önünde bıraktı:

-Herkesi sırayla alacağım içeriye, lütfen biraz daha bekleyin ameliyattan şimdi çıktım, dedi.

Doktor iyi birine benziyordu gerçekten de. Hastaları listedeki sıraya göre alıyordu içeriye. Muayenesi bitip dışarıya çıkan hastaların da yüzünde endişe, tedirginlik yerine sakinlik vardı. Dakikalardır doktora söylemek için zihninde dönen cümleler, annesiyle muayenehanenin kapısından içeriye girdiklerinde uçup gitmişti. Muayene odası koridora göre daha serin ve aydınlıktı. Doktor, yaşlı kadının ellerindeki solmaya yüz tutmuş kınaya baktı, kolunun altındaki çantaya, sonra sandalyenin ardındaki oğluna. Gözlerinde ne acele vardı ne de hastane koridorlarından sinmiş anlamsız bakış. Tekerlekli sandalyenin yönünü doktora doğru çevirirken diline gelen tek cümleyi söyledi:

-Annem hayli hasta doktor.

Bu cümlenin ardından konuşmaya nasıl devam edeceğini düşünüyordu ki gömleğinin kolunun altında derisine batan ince bir şey hissetti. Eli istemsizce kolunun altını yokladı. Parmaklarının arasında dikişlerin altındaki sertliği hissetti.

Tam o anda doktor:

-Teyze seni dinliyorum, anlat şikayetini.

Elini usulca kolunun altından çekti. Annesi, onun haberi olmadan gömleğine yine bir hurma çekirdeği dikmişti.

Derdini Allah’a bile söylemekten hicap duyan annesi önce başını önüne eğdi, sandalyenin üzerinde iyice küçüldü, küçüldü mahcubiyetten. Cılız ve ürkek bir sesle cevap verdi:

-Şikâyetim yok. Yaşlılıktan oğul, yaşlılıktan hepsi… Emaneti teslim edemedim bir türlü.


yaz, 2026, sivas

 


4 Ağustos 2026 Salı

hikâye

 hüseyn kaya

Yaz kapıdaydı lakin sabahın bu ilk saatlerinde insana tatlı bir ürperti veren o serinlik, henüz veda etmemişti şehre. Çiçeğe duran ağaçların neşesi, tenine değen hafif rüzgârla birleşip içinde şükre boyanmış bir coşku oluşturmaya yetiyordu. Hayat, böyle zamanlarda katlanılabilir oluyordu onun için. Gökyüzü masmaviydi ve okulun çatısı şamatacı güvercinlerle, işgüzar kuzgunların patırtısıyla doluydu. Bahçeye adım attığında böyle bir karşılaşmaya hazırlıksızdı. Tam o anda, duvarın dibine büzülmüş o küçük gölgeyle göz göze geldi. Yüzü, bacakları kir içinde; tüyleri keçeleşmiş, mahzun ve yılgın bakışlı, gri bir köpek... Kemikleri sayılan gövdesiyle ilk bakışta bir kangal yavrusunu andırıyordu ama bir kangal yavrusunun şehirde, hele ki bu okul bahçesinde ne işi olabilirdi?
Bakışlarındaki ürkeklik yaşadıklarını anlatmaya yetiyordu. Eziyet gördüğü, horlandığı belliydi. Yavru bile olsa bir köpek bu kadar mülayim, bu kadar perişan duramazdı. Köpeğin yanına yaklaştığında önce kaçacak oldu hayvan fakat kaçmaya takati yoktu. Onun bu sakinliğinden ve ürkekliğinden cesaret alarak birkaç sevgi sözünden sonra köpeğin başına elini uzattı. Köpeğin alnından başlayarak usulca boynuna kadar elini gezdirdi, gezdirdi. Yıllar olmuştu bir köpeğe dokunmayalı. Hayvanın kulaklarının kesik olması onu gördüğü andan itibaren dikkatini çekmişti. Köpeklerin kulaklarının kesilmesi bu civarda gelenekti. Hem olası bir boğuşmada rakibine kulaklarını kaptırma riskini ortadan kaldırıyordu bu işlem hem de böyle daha iyi duyduğuna inanılıyordu hayvanın. Sevildiğini anlamış gibiydi köpek ve buna ihtiyacı olduğunu sakinliğiyle, uzattığı boynuyla belli ediyordu. Öğrenciler, öğretmenler yavaş yavaş okul bahçesinden içeri adım atmaya başlamıştı. Bir süre ona güzel sözler söyleyip onu sevdikten sonra okulun giriş kapısına yöneldi. Birkaç adım atmıştı ki köpeğin ürkek adımlarla peşinden geldiğini fark etti. Ardına döndü:
-İyi ama seni içeriye alamayız ki dedi. Sen en iyisi buralarda oyalan. Ben fırsat buldukça yanına gelirim. 
Söylenenleri anlamış gibi küçük köpek yanından geçen öğrencilere dalaşmadan yan bir yürüyüşle ve yine ürkek adımlarla bahçenin en kıyısındaki çardağın gölgesine doğru yol aldı. Bu köpeğin sabah vakti karşısına çıkışında, duruşunda, bakışlarında farklı bir şey vardı. Galiba sevmişti onu.
Okula girdiğinde aklı halen dışarıdaydı. Kahvaltı yapmadan gelen öğrenciler ve öğretmenler için ilk hazırlığını yapan kantinciden hızlıca bir şeyler alarak köpeğin yanına gitti yeniden. Birkaç öğrenci köpeği fark etmiş, etrafında kümelenmişti bile. Köpek dünyadan vazgeçmiş bir eda ile hareketsiz yatıyordu. Kantinden onun için aldığı şeyleri önüne bıraktı. İştahsız duruyordu köpek, uzaktan isteksizce kokladı önüne konulanları sonra umursamaz bir biçimde yatmaya devam etti. Yemeğe nazlanan küçük çocukların yüzündeki edaya benzer bir tavrı vardı hayvanın. Belki de nazlandırılmak istiyordur düşüncesiyle yere bıraktığı yiyecekleri eline aldı ve köpeğe doğru uzattı, köpek güçlükle başını kaldırdı, ağzını açtı fakat yine isteksizce başını yere bıraktı. Bu esnada yakındaki çocuklardan biri heyecan ve hayretle konuştu:
- Hocam, bu köpeğin ağzında hiç diş yok.
Hiç beklemediği bu tespit, biraz tedirgin etmişti onu. Köpeğin başını okşayarak elini çenesine doğru indirdi. Artık yabancı sayılmazlardı. Sıcak, pürüzlü, siyahlanmış derisini hissederken hayvanın çenesini hafifçe araladı. Gerçekten de köpeğin çoğu dişi yoktu; pembeleşmiş, çekilmiş diş etleri ve birkaç sararmış kök dışında ağzı bomboştu. Ara sıra dilini dışarıya atıyor sonra yeniden başını serin taşlara uzatıyordu. Hayvanın dişlerinin bu durumu, zihnindeki ihtimalleri değiştirmeye yetmişti zira küçücük gövdesine rağmen yaşlı bir köpekti bu. Zağar dedikleri türden melez, cılız bir hayvan... Kulaklarının kesilmiş olmasından anlamalıydı onun emektar bir hayvan olduğunu. Muhtemelen yakın köylerden birileri sabahın erken saatlerinde onu buraya azıtmıştı. Emekten fayda olsa koca öküze bıçak olmaz, derdi annesi. Bu cümle birkaç kez döndü içinde. Yerde yorgun argın yatan hayvanın yüzündeki, bakışlarındaki, duruşundaki hüznü süzerken onun hayatına dair kesitler canlanıyordu gözlerinin önünde. Kim bilir hangi köy evinin önünde senelerini bırakmıştı bu köpek. Kaç gece boyu bu evin içindeki insanlar huzurla sabahlasın diye kollamıştı etrafı. Kimlere kafa tutmuştu minicik gövdesiyle. Kaç çocuk, yalnızlığını onunla paylaşmıştı? Şimdi ise ölmeye bir başı kalmış vaziyette getirilip bırakılmıştı buraya o evin sahipleri tarafından. Buna azıtmak, deniyordu. Evdeki fazla kediler, yaşlanmış köpekler hatta eşekler bile dönemeyeceği kadar uzak bir yere sahipleri tarafından bırakılırdı. Azıtılan hayvan bir süre sonra ya açlıktan ölürdü bırakıldığı yerde ya da başka hayvanlara yem olurdu ömrünün son deminde. Yeniden annesinin sözünü hatırladı: Emekten fayda olsa koca öküze bıçak olmaz.
Bahçeye kadar uzanan zil sesiyle köpeği oracıkta bıraktı. Ondan uzaklaştıkça mahzun duruşu ve yorgunluğu kalbine, ruhuna karanlık ve acı hikâyeler fısıldıyordu. Dönüp geriye bakmak istiyordu ama bunu yapamıyordu, usul usul dersinin olduğu sınıfa doğru yürüdü. Artık etrafında kimse kalmayan köpek, çardağın gölge tarafına uzanmış, taşımaktan usanmış bir eda ile başını taşlara uzatmıştı. Görünürde bir yarası ya da hastalığı yoktu, bulunduğu yerden gitmeye de ne niyeti vardı ne mecali. Sınıfa doğru çıkarken aklına Refik Halid’in Köpek hikâyesi geldi. Tam da hikâye türünü işleyecekti bu ders. Belki de derste bu hikâyeden bahsetmeliydi. Ardından Sadık Hidayet’in Aylak Köpek’ini hatırladı. Sabahattin Ali’nin Bahtiyar Köpek’ini, Sait Faik’in Serseri Çocukla Köpek’ini…
Sınıfa girdiğinde ise aniden kendi hikâyesini hatırladı. Öğretmen sandalyesine oturup defteri yazarken kendi hikâyesine doğru çoktan yola çıkmıştı.
Beş altı yaşlarında ya vardı ya yoktu o zamanlar. Serin bir sonbahar sabahıydı amcası onu uyandırdığında.
-Bozo’yu azıtacağız, sen de benimle gel, vedalaşırsın arkadaşınla, demişti. 
Gündüzleri koyunların arasında aslan gibi dolaşan, geceleri kapının önünde evi kollayan kocaman bir köpekti Bozo. Hep adıyla çağırırlardı onu aileden biri gibi ve o da nerede olursa olsun adını duyar duymaz önce kulaklarını diker ardından çağrıldığı yöne doğru koşardı. Ama son yıllarda yalnızca uykuyla geçiriyordu vaktini küçük pinniğinin önünde. Kerpiç ve ahşaptan köpek ya da tavuklar için yapılan küçük barınakların adıydı pinnik. Bozo sadece bir köpek değildi onun için arkadaştı. Onunla konuşurdu etrafta kimse olmadığında ve Bozo onu anlardı. 
Azıtmanın ne demek olduğunu biliyordu fakat dedesinin çok uzaklara azıttığı kedi, aylar sonra yeniden eve dönmüştü. Kediler yıldızları sayarak yol bulur, demişti büyükler ve daha o kediye ilişmemişlerdi hiç. Bir süreliğine azıtmayı büyükler ve hayvanlar arasında oynanan küçük bir oyun sanmıştı fakat gerçeği anlaması uzun sürmemişti. Demek şimdi sıra Bozo’daydı.  Senelerce hayvanlarını, kapısını beklediği evin sahipleri onun için böyle bir son hazırlamıştı. 
Griden turuncuya çalan sert tüylerinin arasında kaybolurdu küçücük elleri. O nereye giderse Bozo da yanında gelirdi. O oturduğunda bir tepede, bir dere kenarında Bozo da onun yanında otururdu. Kışın en soğuk gecelerinde bile görevini ihmal etmemişti Bozo. Hatta bir gece köye girmeye çalışan kurtları önce o fark etmiş ve ortalığı ayağa kaldırmıştı çığlığa benzeyen ulumalarıyla. Bütün bunların karşılığında ona verilen tek şey arpa unuyla yapılan iki öğün yaldı. 
Hava yeni aydınlanıyordu ve henüz kahvaltı bile yapmamışlardı. Tandır kenarında akşamdan dürülmüş ve sulanmış bir yufka ekmeği çıkınının içine koydu ve ardından traktöre yöneldi. Amcası biraz gerginliğini saklamaya çalışan bir yüz ve ses tonu ile seslendi:
-Bozo’yu almayacak mısın?
Bozo’yu da yanına alarak traktörün teknesine oturdu. Sırtını amcasına ters dönerek yanında oturan Bozo ile yolu izlemeye başlamıştı. Bozo’nun yıldızları sayıp sayamayacağını bilmiyordu. Bozo’nun kaç gün sonra eve döneceğini de bilmiyordu. Traktör sallandıkça bazen o Bozo’nun üzerine doğru kayıyordu, bazen de Bozo onun. Genzini yakan egzoz kokusu, oturduğu teknedeki pas kokusuyla birleşiyordu zaman zaman. Daha önce hiç gitmedikleri bir yolda, bilmediği bir bayırın ortasında ilerlediler. Bozo arada bir gözlerini açıyor ancak onun ellerini başında hissedince yeniden gözlerini kapatıyordu. Belki de seziyordu başına gelecekleri ve susuyordu bu yüzden. Öyle olmasa mutlaka arada bir doğrulur etrafı süzerdi.  Yolculuk bir saat kadar sürmüştü ve amcası traktörü bir derenin kenarında durdurmuştu. Birkaç ağaç ve küçük bir dere… Kuşların ve küçük derenin şırıltısı kulağa hoş gelse de Bozo’nun bakışlarından etrafa sızan derin bir sükûnet gittikçe yayılıyordu her yere. Bozo kendiliğinden inmişti tekneden. Amcası Bozo’nun yanına gelip boynundaki tasmayı biraz uğraştıktan sonra çıkardı. Tasma değil de çengeldi onun adı. Dedesi şehirdeki bir demirciye yaptırmıştı, olası bir boğuşmada bu çengel Bozo’nun boynunu koruyan bir zırhtı. Etrafında çivi gibi uzantılar bulunan, zinciri andıran kocaman bir halka.
-Amca çengelini neden çıkarıyorsun, dedi.
Amcası cevap vermedi bu soruya. Çengeli traktörün teknesine fırlattıktan sonra:
-Haydi vedalaş onunla, gitmemiz lazım, dedi. 
Sesi titriyor gibiydi bunları söylerken. Tam bu esnada Bozo’nun sabah yalını yemediğini hatırladı. Çıkınından çıkardığı yufkayı birkaç parçaya böldü ve ağaçların dibine bıraktı. Bozo’ya sarıldı ve kulağına eğilerek:
-Çabuk gel e mi, dedi.
Amcası traktörün yönünü tekrar köye doğru çevirdiğinde yine tekneye bindi. Bozo ne peşlerinden koşmuş ne de havlamıştı. Sadece bakmıştı. Uzun uzun bakmıştı. Adım bile atmamıştı. Mahzun gözlerle bakmıştı. Nasıl olsa Bozo yolu bulur ve birkaç güne yeniden eve gelir diye düşünmüştü fakat Bozo bir türlü gelmemişti. Zaten ertesi gün geveze ve genç bir köpek bulmuşlardı bile onun yerine.  
Günlerce her sabah evin etrafını kolaçan etmişti. Akşamları evlerinin etrafında bir kımıltı, köy yollarında bir karaltı aramıştı gözleri. Her geçen Bozo’nun son bakışı küçük kalbinde git gide tüm vücuduna yayılan bir pasa dönüşmüştü. Annesi çok uzaklardan fısıldıyordu: Emekten fayda olsa koca öküze bıçak olmaz.
Hocalarının durgunluğunu fark eden sınıf, gürültüyü kesmiş onu izliyordu. Belli ki yolunda gitmeyen bir şeyler vardı sabahın bu ilk dersinde. Sessizlik o kadar büyüdü ki öğretmenin sınıf defterini yazdığı kalemin sesi duyuluyordu. Defter imzalama işi bittikten ve hızlıca sınıfa göz attıktan sonra öğrencilerle göz göze gelmeden konuştu:
- Bugün hikâye türünden bahsedeceğiz. Hikâyenin türleri, unsurları, Türk ve dünya edebiyatındaki yeri, temsilcileri... Hepsinin üzerinde duracağız.
Sınıfa sırtını dönerek tahtaya hikâyenin tanımını yazdı önce: Yaşanmış ya da yaşanması muhtemel… Yaşanmış kelimesinin altını çizdi, bir kez daha çizdi. Hikâyenin unsurlarını, Türk ve dünya edebiyatındaki önemli temsilcilerini de eklemeyi unutmadı. Tebeşirin tahtada çıkardığı gıcırtı,  traktörün paslı sacına çarpan Bozo’nun çengel seslerine karışıyordu. 
Çocuklar bu soğuk tavrını anlamaya çalışıyorlardı hocalarının. Oysa böyle başlamazdı derse. Mutlaka biraz sohbet eder, bazılarına şaka yapardı. Yazma işini bitirdikten sonra gözlerini öğrencilerden kaçırarak konuşmaya başladı.
-Hikâye önemlidir, dedi çünkü kutsal kitapların bile hepsi bize hikâye anlatır zaman zaman. Destanların, efsanelerin, halk hikâyelerinin, masalların, mesnevilerin hikâye ile olan benzerliğinden bahsetti. Bir ara şöyle dedi:
-Büyük şiirler bile aslında bize bir hikâye anlatır. 
Zihnini tam anlamıyla toparlayamıyor ancak ders anlatmaktan da vazgeçmiyordu. Hikâye türünün temsilcilerinden bahsederken Refik Halid ismini söyledi. Yazarın Köpek hikâyesini söyleyemedi. Gurbet Hikâyeleri’ni mutlaka okuyun, dedi. Sabahattin Ali ve Sait Faik’i andı. Sadık Hidayet’ten bahsetmedi bile.
Dışarda bir hikâye var diyemedi. İçimde bir hikâye var da diyemedi. Ben şimdi bir hikâyenin içindeyim diyemedi. Sizin hikâyeniz var mı diye soramadı. Hikâyeye dair her şeyden bahsetmişti ders bittiğinde. 
Bir ara öğretmen masasının yanından pencereye yakın bir yerde durdu ve gayri ihtiyari gözü bahçeye takıldı. Küçük köpek tam da onun görebileceği şekilde sınıf penceresinin karşısında yatıyordu bu kez. Gri betonla rengi ve soğukluğu birleşmiş gibiydi. Kaskatı öylece hareketsiz duruyordu. Etrafında kuzgunlar dolaşmaya başlamıştı bile. Bu kuzgunları hiç bu kadar zalim bir eda ile görmemişti. Zavallının dişlerinin olmadığını, ölümü bekleyen yaşlı bir köpek olduğunu biliyordu sanki hepsi. İyice köpeğe yaklaşan bir kuzgun, köpeğin kımıldaması ile havalandı. Bu esnada teneffüs zili çaldı ve sınıfa hiçbir şey demeden doğruca bahçeye indi. Kuzgunları küçük köpeğin etrafından kovdu. Yerden bulduğu kuru bir ağaç dalını çatıya doğru fırlattı. Kuzgunlar, onun bu hamlesinin ardından bulundukları yerden havalanarak yakındaki başka binaların çatılarına kondular. 
Gün boyu birkaç kez daha köpeği kontrol etti. Önüne su da bırakmayı ihmal etmedi. Öğrencilerin de ilgisi kalmamıştı artık köpeğe karşı. Yanından, önünden geçiyorlar ama dönüp bakmıyorlardı. Bir kedi olsaydı şu an yerde yatan öğrencilerin belki öğretmenlerin gözünden kaçmazdı. Akşamı, geceyi düşündü. Ya gece başka köpeklerin saldırısına uğrarsa gariban… Ya kuzgunlar akşamüzeri bahçenin tenhalığını fırsat bilir ve… Ertesi gün geldiğinde göreceği manzarayı aklına getirmek bile ürkütücüydü.
Nihayet son ders de bittiğinde yorgun argın bahçenin yolunu tuttu. Ne yapacağını bilmiyordu. Birkaç saat vakit geçirebilirdi köpeğin yanında ya da belediyeye haber verip gelen ekibe teslim edebilirdi onu. Bu düşüncelerle onun gün boyu yattığı yere geldi fakat köpek yerinde yoktu.  Bütün bahçeyi dolaştı. Bahçenin dışına baktı uzaktan. Köpek kaybolmuştu. Yalnız köpek değil sabah önüne koyduğu yiyecekler de yoktu. Çocuklar birer ikişer iyi akşamlar dileyerek sağından solundan geçiyordu. Hiçbiri köpeği sormuyor, merak etmiyordu. Adımlarını yavaşlattı. Ne köpek vardı ne de köpeğe dair bir iz. Gözlerini kapadığı bir anda Bozo’nun bakışları belirdi zihninde. Traktör teknesinde git gide uzakta kaldı Bozo’nun önce gözleri sonra bedeni. Gözlerini açtı ve yürümeye devam etti. Belki de o küçük köpek hiç gelmemişti buraya. Belki de bir hayal, sanrıydı gün boyu yaşadıkları.
Yol boyunca düşündü. Köpeklerin ve kedilerin ölümlerinin yaklaştığını sezdiklerinde sahiplerinden uzağa gittiklerine dair bir şeyler okumuştu bir yerlerde. Emekten fayda olsa koca öküze bıçak olmazdı. 
Belki de sabah gördüğü azıtılmış değil de ölümü bekleyen ve sahibinden uzaklaşmış bir köpekti. Zihni ve kalbi darmadağındı.
Eve döndüğünde artık bir hikâyesi vardı yazılacak. 
 
ağustos 26/sivas

27 Haziran 2026 Cumartesi

bayram sabahı

hüseyn kaya

Bu saatte dışarıya çıkmaya çok alışık değildi. Tabiat yeni yeni uyanıyor; yüzüne, ellerine değen serinlik ruhuna bir tazelik ilham ediyordu. Belki sabahın değil de bayramın verdiği bir histi bu. Son birkaç yıldır bayram namazına tek gidiyordu, çocuklarını götürmüyordu, götürmek de istemiyordu. Uykulu çocuklarını sürüyerek bayram namazına getirenleri anlıyordu ama artık o devirlerin geçtiğine inanıyordu. Bayram yoktu ki ortada namazı olsun. Çocukların kendiliğinden uyandığı ya da gece boyunca heyecandan uyumadığı bayramlar geride kalalı çok olmuştu. Bayram, dedi içinden bayram… Bayramla ilgili şiirler geçti zihninden birer birer. Abdurrahim Karakoç’u yâd etti kalbinden. Bayram, eskiden isim olarak da kullanılırdı. Çocukluğunun geçtiği mahallede köşe başındaki yaşlı bakkalın adı Bayram amcaydı. İlkokulda, yan sınıfta adı Bayram olan bir çocuk vardı ama son yıllarda adı Bayram olan hiç kimseye rastlamamıştı. Recep, Şaban, Ramazan adını taşıyan yaşlı ya da orta yaşlı tanıdıkları vardı fakat Bayramlar sanki silinmişti her yerden. Şevval ismine de rastlıyordu arada fakat Bayram… Bu düşüncelerle ilerlerken birilerinin apartman ya da bahçe kapısından camiye gitmek için yola çıktığını görüyordu. Kimilerinin kolunun altında karton kutu parçaları vardı kimilerinin seccade. Yıl boyunca iki safı geçmeyen cemaat, bayram namazlarında camiye sığmaz olurdu. Onlar için hâlen önemliydi demek ki bayram namazı. Ara sıra uykulu gözlerle babalarının, ağabeylerinin elinden tutmuş, başlarında hac hediyesi takkelerle ilerleyen çocuklar da görüyordu yolda. 
Mahalle camisinin bahçe kapısı önünde durdu, cemaat dışarıya taşmış, neredeyse bahçede bile yer kalmamıştı. İnsanlar evden getirdikleri sergilerin ya da camideki âtıl halıların üzerine oturmuşlardı bile. Keşke bir karton parçası ya da seccade yanıma alsaydım açık havada kılardım namazı, diye hayıflandı. Birileri ısrarla aralara, kenarlara sıkışmaya çalışıyordu. Kimseyi rahatsız etmek istemedi. Caminin içine girenlerin dönmediğini fark edince ayakkabılarını eline alarak şansını denemek istedi. Son cemaat yeri bile kilitlenmiş durumdaydı. İçerisi nefes alınacak gibi değildi. Birilerini itekleyerek sıkıştırarak en ön safa ilerleyenlere baktı. Sabah namazından beri bayram namazı vaktini bekleyen ihtiyarları itekleyerek, sıkıştırarak aralarına oturmaya çalışanları gördü, la havle dedi ve hızla kendini dışarıya attı. Ya geç kalmıştı ya da herkes için çok önemliydi bu namaz. Bahçenin de dışına çıktığında, saatine baktı, bayram namazına yarım saat vardı. Yerleşimin çok fazla olmadığı şehrin en ucundaki iki katlı cami geldi aklına. Birkaç kez cuma namazına gitmişti buraya ve hayli tenha idi. Hızlı yürürse oraya yetişebilir ve ferah bir bayram namazı kılabilirdi. Bir kere evden çıkmıştı, cami çok kalabalıktı, diyerek evine dönemezdi. Yola koyuldu ve adımlarını hızlandırdı. Bayram mıydı gerçekten? Bu insanlar için bayram ve bayram namazı bu kadar önemli miydi yoksa sadece bir alışkanlığın tezahürü müydü gördükleri? Belki yaşı ilerlediği için böyle şeyler düşünmeye başlamıştı belki yaşadığı şehre yabancılaştığı için. Çocukken yaşlılardan sık sık duyduğu o cümleler geldi aklına: Ramazanların eski tadı yok, bayramların eski tadı yok…  Tatsız, tuzsuzdu her şey ve tatsız tuzsuz olan sadece ramazanlar, bayramlar değildi. Eskiden tadı var mıydı? Galiba yine yoktu fakat umut vardı. Büyükler bayram, diyor mutlu oluyordu. Üstelik bayramlık alınıyordu çorap bile olsa bayram pazarından. Şeker oluyordu evde ve kolonya. Berberlerde tıraş sırası gece yarılarına kadar sürerdi. O zaman da anlam veremezdi bayram tıraşı için arife gününü bekleyenlere. O zamanlar her köşe başında baklavacı, tatlıcı yoktu. Sofra sinilerine ev hanımları yapardı baklavayı ve fırınlarda kızartılırdı sıra beklenerek. Ertesi güne saklanan ayakkabılar, bayramlıklar… Bayram bu muydu? Sakal tıraşı bile olmadığını hatırladı. Elini yüzünde gezdirdi, sakalını kaşıdı. Bir kez köyde bayram namazı kılmıştı, hem de kahvaltı bile yapmadan uykulu gözlerle gitmişti camiye. Caminin ahşap işlemelerini çok sevmişti. Üstelik dedesinin imzası vardı mihrabın üzerinde. Tavan oymalarını, ahşap süslemeleri izlemekten hutbeyi dinleyememişti bile. Dinlese de anlayamazdı ki zaten. Namaz bitip de çıktıklarında kapıda uzun bir kuyrukla karşılaşmıştı. Namazı kılan sıradaki kişiyle bayramlaşıyor ve en ucuna duruyordu kuyruğun. Bayramlaşmayan kimse kalmıyordu. Dakikalarca sürmüştü bu bayramlaşma. Ardından eve gitmeyi düşünürken köyün en altına mezarlığa doğru bir akın başlamıştı. Çiğ düşmüş otların arasında dolaşarak dedesinin, ninesinin mezarını bulmuştu babası, amcaları ve her mezarın başında durup dualar okumuşlardı. Herkesin yüzünde hüzün vardı. Mezarlıktan döndükten sonra ancak kahvaltı sofrasına oturmuşlardı. Kahvaltı diye bir şey yoktu ki… Sabah yemeği vardı; sütlaç, süzme bulgur pilavı ve patates çorbası bayram menüsüydü. Bir de sini bağlanırdı bayramda. Bayram namazından dönülünceye kadar bir şey yenilip içilmezse bir oruç sevabı daha kazanılacağına inanırdı tüm köylü. Bunu din kültürü ve ahlak bilgisi öğretmenine sormuştu da öğretmen kahkaha atmıştı, bayram günü oruç olmaz ki, diyerek.
Caminin kapısına ulaşmıştı. Dışarda kimseler yoktu, bu hayra alametti ve namaz hayli yakındı. Alt kat doluydu, üst kat tenhaydı ve genelde çocuklar, gençler vardı burada. Ayakkabılarını en yükseğine koydu ayakkabılığın. Zaten kimsenin işine yaramayacak kocaman ayakkabılardı, namaz sonrasında yerinde bulamamak gibi bir endişesi yoktu. Üst kata süzüldü, etrafı ahşapla kaplanmış beton, kocaman bir sütunun yanına oturdu. Namazın başlamasına on dakika vardı ve habire birileri geliyordu. Artık bu kat da dolmuştu ama en azından caminin içindeydi ve oturacak bir yeri vardı. Arada bir geriye dönüp gelenlere bakıyordu, artık arkası kesilmişti namaza gelenlerin. Namaz başlamak üzereydi ki kirli sakallarıyla ve dördüncü düğmeye kadar açık çiçekli gömlekli bir genç çıkageldi ve onu direğe doğru ittirerek yanına çöktü. Mecburen bağdaşını çözmek zorunda kalmıştı. Gencin namaz oturuşuna pek alışkın olmadığı belliydi. İki ayağının üzerinde eğreti bir oturuşla çökmüştü yere. Kolundaki tespihin gümüş sallaması hayli uzundu ve ihtimal camiye girerken attığı sigaranın kokusu, parfümünün kokusunu bastırıyordu. Özenle vaizin son cümlelerini dinliyor, derin derin nefes alıyordu. Vaiz namazdan önceki dua faslına geçmişti ve genç iki kolunu sağdaki soldaki adamların yüzüne denk gelecek biçimde yukarıya kaldırmış, ellerini açmış ve boynunu bükmüştü. Samimi görünüyordu. Vaizin her duasının sonuna cemaat büyük huşu ile aminler ekliyordu. O ise araya yalnızca etrafındaki insanların duyabileceği şekilde kendi dualarını serpiştirmeye devam ediyordu bulduğu her fırsatta:
-Pislik insanların şerrinden sen uzak tut Ya Rabbi. Ya Rabbi, şu mübarek bayram sabahının hatırına pislik insanları benim karşıma çıkarma, pislik insanlara fırsat verme Ya Rabbi.
İmam bayram namazının tarifine başladığında namaz vakti de girmişti. Cemaat birkaç saniye içinde ayağa kalkmıştı, saflar hizalandı. Müezzin, dışarda kalan birkaç kişi için safların sıklaştırılması istedi. Aşağıdan birileri sürekli camiye sonradan gelen kişilere üst kata çıkmalarını, üst katta boş yerin olduğunu söylüyordu. Üst kat da neredeyse tamamen dolmuştu. Bayram namazı vakit namazlarından farklıydı ve kılarken şaşırmamak için en iyisi imamın göründüğü bir yerden göz ucuyla onu izlemekti ama üst katta böyle bir şansı yoktu. O yüzden imamın namaza dair kısa hatırlatmasını iyice dinledi. Birkaç dakikalık namaz için sabahtan beri yaşadıklarını düşünecekti ki namazda bir hata yapmamak için zihnini toparladı. 
Her bayram namazında olduğu gibi tarife rağmen yanlışlıkla rükûa gidenler sonradan toparlayanlarla kısacık namaz bitmişti işte. Biraz sonra kurtulacaktı tütünle karışık parfüm kokularından ve bir bayram namazını daha eda etmiş olmanın huzuruyla evine dönecekti. Gerçekten huzurla mı dönecekti? En azından bayram namazına gitmemiş olmanın huzursuzluğunu yaşamayacaktı. Hutbe başlamıştı ki yanındaki genç yine kendinden geçercesine duaya başladı:
-Ya Rabbi etrafımdaki pislik insanlara beni bulaştırma, Ya Rabbi pislik insanların şerrinden uzak tut, Ya Rabbi pislik insanlarla muhatap etme. 
Namaz, hutbe, bayram kelimeleri silinmişti zihninden. Sokaklarda her gün gördüğü tiplerden biriydi aslında yanındaki adam.  Mahalle köşelerinde, kahvehane önlerinde onlarcası vardı bu gençlerin. Ayakkabının arkasına basarlar, bir ellerinde tespih diğer ellerinde sigara ile dolaşırlardı. Kendilerine benzeyen insanlarla gezerlerdi. Konuşma tarzları hep aynıydı. Dayı, diye başlarlardı söze. Birbirlerine ilginç şakalar yaparlar garip şeylere kahkaha atarlardı. Onların bu hallerinden hiç rahatsız olmayan bir anneleri mutlaka olurdu. Aralarının iyi olmadığı bir de babaları… Hayat tarzlarını cahilliklerine verirlerdi anneler bu gençlerin. Babalar evde avare avare oturan bir evlat görmek istemedikleri için belki de tüm vakitlerini sokaklarda geçiriyordu bu gençler. 
Göz ucuyla yeniden yanında oturan genç adamı süzdü, belli ki rahatsızdı bu genç bir şeylerden ya da sorunlar yaşamıştı etrafındaki insanlarla.
Bütün duaları pislik insanlardan uzak durmak adınaydı. Hutbenin sonundaki dualarında da aynı cümleleri tekrarladı durdu genç adam. Namaz tümüyle bittiğinde tespih salınan kolunu önce soldaki adama uzattı:
-Allah kabul etsin, hayırlı bayramlar.
Sonra ona döndü, iki elini birden uzattı:
-Allah kabul etsin abi, dedi yüzünde eğreti duran bir tebessümle.
 Dizlerini kırıp oturmaktan ayakları ağrımıştı belliydi ama yüzünde bir aydınlık vardı. Dualarının kabul olduğundan emin adımlarla merdivenlerin yolunu tuttu, bileğinden tespihini eline doğru sıyırdı ve ayakkabılığa doğru ilerledi. 
Dışarda hareketlilik artmıştı. Camiye yardım çağrıları küçük grupların neşeli bayramlaşmalarına karışıyordu. Çocukların yüzünde tebessüm, yaşlıların bakışlarındaki hoşnutluk…
Ayakkabılarını yerinden aldı, tanıdığı kimse yoktu camide. Eve doğru ilerlerken zihninde aynı dua yankılanıyordu:
Pislik insanların şerrinden sen uzak eyle Ya Rabbi.