hurma çekirdeği etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hurma çekirdeği etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Ağustos 2026 Pazartesi

hurma çekirdeği

hüseyn kaya

Yollarda gördüğü kalabalığı izlemekte ve onların hareketlerini anlamakta güçlük çekiyordu. Herkes bir yerlere koşuyordu çıldırmış gibi. Sıcağa aldırmadan, aldırmadan ağlayan çocuklarına koşar adım yürüyordu insanlar. Kimileri sırıtkan kimileri öfkeli… Ardı karanlık gözlerinde merhamet yoktu, incelik yoktu bakışlarında. Rengârenk kıyafetlerle ve ağır parfüm kokuları bırakarak geçtikleri yerlerde, ellerinde telefonlarıyla ya da tespihleriyle, kollarında garip çantalarıyla dolaşıyorlardı durmadan. Amaçsız kalabalıkları geride bıraktığında çoğunluğu yaşlılardan oluşan yeni fakat daha durağan bir kalabalığın içine adım atmıştı.

Bu aylarda, bu günlerde ve şu saatte evinde olması gerekiyordu. Bir mısranın peşine düşmesi, bir kitabın sayfalarında yitmesi gerekiyordu mahmur gözlerle. Şehrin ürkütücü kalabalığından uzakta dağlara bakıyor olması gerekiyordu en azından ama evde değildi. Bir hastanenin gürültülü ve basık koridorunda eski bir tekerlekli sandalyede yığılmış hâlde duran annesinin hemen ardında duruyordu. Doktor bekliyorlardı yarım saatten beri. Doktor geldiğinde annesiyle içeriye girecek ve anlatacaktı ona annesinin tüm dertlerini, ağrılarını, şikayetlerini. Doktorun yüzünü hayal meyal belirlemişti zihninde. Bir yandan genç ve temiz yüzlü doktora söyleyeceği sözlerin provasını yapıyordu içinden:

Annem hayli hasta doktor. Hani çarşıda, pazarda gezerken yolunu hastaneye uğratan gür sesli hastalardan değil o. İlacımı yaz gideyim, diyenlerden de değil. Annem hayli hasta doktor, kendimi bildim bileli hasta ama bu kez daha çok hasta. Hep yarımdı nefesi annemin, tebessümü yarımdı, sözleri yarım. Yürümeyi unuttuğu zamanlar olurdu bazen yatmaktan. Bazen konuşmayı unuttuğu zamanlar... Kollarının sızısı geçse dizlerinin sızısı başlardı. Kına yakardı kollarına, ayaklarına sızısı dinsin diye. Başına kına yakardı, baş ağrılarım hafiflesin diye. Zemzem sürerdi ağrıyan yerlerine. Sizin, benim bilmediğim otlar toplardı dizinin tuttuğu zamanlar. Sırf hastaneye gelmemek için her şeyi denerdi annem. Hastane odalarını sevmedi hiç. Doktorları da sevmedi. Yine de kısacık ömrümün her safhasında hastane anıları biriktirdim annemli. Annem, diyorum doktor, hayli hasta.

Doktor hâlen ortalarda görünmüyordu. Annesinin ayaklarına baktı, kendi ayaklarına. İkisinin ayağında da terlik vardı ayakkabı yerine. Diğer insanların ayaklarına baktı, onlardan da terlikle, sandaletle gelenler vardı. Arada bir gelip geçen hastane personelinin ayaklarında da terlik vardı. Annesinin ayakları şiştiği için yazın ayakkabı giyemezdi ki zaten. Yaz mevsiminin tam ortasıydı ve oldum olası sevemezdi yaz mevsimini. Yaz; herkesin sokaklara, caddelere döküldüğü, evlerin gece yarısı hatırlandığı mevsim. İşi olan olmayan herkes dışardaydı yaz geldiğinde. Küçücük parklarda gece yarılarına kadar otururdu bu mevsimde insanlar. Ne konuştuklarını merak ederdi parklarda, çay bahçelerinde saatlerce oturan insanların. Birileriyle saatlerce konuşmayalı yıllar olmuştu. Benim de saatlerce sohbet ettiğim arkadaşlarım var oldu mu hiç, diye düşündü. Bu soruya cevap aramak yerine kış mevsimini hatırladı. Kışın yalnızca işi olanlar dışarıya çıkabiliyordu çat ayazlarda. Ev herkesin sığınağıydı kışın. Herkes onun hayatını yaşıyordu ayazlar başlayınca. Yaz mevsimiyle alıp veremediği yoktu aslında. Sevmediği yaz değil, insanların yaz mevsimindeki garip hâlleriydi. O da severdi toprağa basmayı, suyun sesini, ağaçların hışırtısını, kuşların cıvıltısını. Hastane koridoru hareketlenince yeniden doktorla konuşmaya başladı içinden:

Annem okuma yazma bilmez ama bütün ilaçları bilir doktor. Başkalarının anneleri gibi renkli şekerleri ilaç yerine veremezsiniz ona. Ambalajı olmayan ilaçların bile adını söyler. Avuç avuç içer ama iyi olmak için değil, ayakta kalmak için. Biraz fenalaşınca tekkeler görür düşünde, türbeler görür. Toprak ister oralardan su getirtir. Her hastalığının şifası ayrı bir türbededir. Bilmediği, gitmediği uzak yerlerin türbeleri çağırır onu düşünde. Şu köyde, şu tarafta bir türbe var oranın toprağını getirin bana, der. Getiren olursa toprağını sürer ağrıyan yerlerine, suyunu sürer tekkelerin. Az da olsa daldığı zaman annem ip eğirir düşünde. Gaz lambası ışığında kirkit vurur ip ağacına, kilimler dokur hayalden ve ağıtlar geçer içinden. Sessiz söyler annem bütün türküleri, ağıtları. O ağıtların sızısını siz bilmezsiniz, onun bildiği türkülerin gaydasını da bilmezsiniz. Ben de bilmem işin doğrusu.

Annesinin hareketlendiğini hissetti önündeki sandalyede. Hastanenin kendine has kokusu yaz sıcağıyla birleşince katlanılmaz bir hâl alıyordu. Ardında olduğunu, beklediğini hissettirmek için usulca eğildi ve sordu:

-Suyumuz var anne, ister misin biraz.

-Eve gidince içeriz oğlum, dedi annesi bitkin bir sesle.

Israr etmedi. Annesi dışarıda hele de başkalarının yanında bir şey yemeyi, içmeyi hiç sevmezdi oldum olası. Pikniğe gitmeyi sevmezdi. Yalnızca bayırda köy ekmeği ile peynir yemeyi severdi. Suyu dereden doldurulmuş isli demlikten çay içmeyi. Galiba annesine benziyordu bu yönüyle. Kendisi de dışarda yemeyi, içmeyi sevmezdi. Belki de bu yüzden kırk küsur senelik hayatında hiç tatile gitmemişti. Uyuyamazdı ki bedeli peşin ödenmiş kutu gibi otel odalarında. Zahmetini çekmediği sofralarda yemek yiyemezdi. Başkalarının nazarında müşteri olmak, gücüne giderdi, başkalarının topladığı yatakta dinlenemezdi. Başkalarına dağınık bir oda bırakıp çıkamazdı sabah olunca.

Dakikalar geçmek bilmiyordu. Doktor kapısının hemen üstündeki saate gözü kaydı. Yorgun bir serçeyi andırıyordu annesinin sandalyedeki hali. Kanatlarını sermiş, hızlı hızlı nefes alan yorgun bir serçe. Yuvasının dışında hep tedirginlik duyan bir serçe. Yuvasının dışına hiç çıkmamıştı ki annesi ömrü boyunca. Doktor hâlen ortalarda yoktu ama bir yandan onu dinliyordu doktor:

Siz bilmezsiniz doktor, annemin başucunda hep gülsuyu ve kolonya durur. Bir de elma sirkesi. Hepsinin bir derde iyi gelmişliği vardır. Elimde tuttuğum onun feracesi, kolumun altında tuttuğum onun terlikleri. Elini tutamam kalabalıkta, vermez. Yüzüne dokunamam kalabalıkta, terini sildirmez. Yanından geçen insanların hiçbirini tanımaz. Hiçbirinin derdinin kendi derdine benzemediğini bilir sadece.

Ona sormayın şikâyetini, o derdini size anlatmaz. Sadece nefes alamıyor şimdi. Nefesim tutuluyor, diyor. Boğazımda bir şey var inmiyor aşağı diyor. Öksürüyor, soğuktan diyor. Temmuz ayındayız, üşüyor o. O derdini Allah'a bile söylemez, söyleyemez. Kanadını arada bir çırpan hasta bir kuş gibi arada kolunu fırlatıyor boşluğa, arada ayağını atıyor geriye. Bazen başını tutuyor elleriyle Allah, diyor. Su istemiyor, kendisi uzanmaya çalışıyor. Sabahı suyla bekledim diyor. Güneş doğsun diye bekledim, sabah şifa ile gelir diye bekledim, diyor.

Annemin bir tespihi var üç farklı boncuktan. Rahmetli dedemin yadigârıymış, onun parmaklarının izi varmış eskiyen boncuklarda. Çiğ ipe dizmiş, püskülünü kendisi yapmış. Baygınken, hastayken o tespihe tutunur. Ne okur ne çeker bilmiyorum. Üzerindeki yorganın desenlerini severek ya da başını koyduğu yastığın nakışlarını seyrederek teselli bulur. 

Yetmiş sene koştu, şimdi nefesi yetmiyor, yetişmiyor. Kalp yetmezliği var denildi lakin onun kalbinin büyüklüğünü bilmezsiniz siz. Bence başka bir derdi var annemin.

Sizin anneniz hiç hasta olmaz mı doktor. İnsanın annesinin hasta olması; etinden, kanından, ruhundan bir yanardağın kaynaması gibi bir şey. Rabbim diyorum kaç gündür onun ağrılarını hafiflet. Tamam benim annem o ama senin de kulun, kızın. Onun acılarını hafiflet. Benim onu sevdiğimden, onun beni sevdiğinden daha çok seviyorsun sen onu, ona yardım et.

Her yeleğinin cebinde mutlaka bir iğde dalı vardır annemin çoban düğmesi gibi kesilmiş. Her yeleğinin bir tarafında mutlaka bir hurma çekirdeği vardır dikili, mavi boncuklu. Delikli taş bulduğunda, tazı boncuğu bulduğunda saklar annem onları. Yalnız kendi yeleğine değil benim de ceketimin, gömleğimin bir tarafına mutlaka diker fark ettirmeden. Neyse mesele şu ki annem hayli hasta doktor. İşte sabahtan beri kolunun altında tuttuğu şu çanta onun ilaçlarıyla dolu.

Eli, gayri ihtiyari annesinin kolunun altındaki çantaya uzanmıştı ki koridor yeniden hareketlendi. Bu kez doktor geliyordu gerçekten.

-Anne, dedi doktor geliyor bak şu temiz yüzlü, genç adam. İyi bir doktor diyorlar.

-İnşallah, dedi annesi yalnızca. İnşallah.

Çok da hastaya benzemeyen birkaç kişi doktoru daha odasının kapısında sıkıştırmaya, elindeki kağıtları göstermeye başlamıştı bile. Doktor, neyse ki sakin ses tonu ile hepsini kapının önünde bıraktı:

-Herkesi sırayla alacağım içeriye, lütfen biraz daha bekleyin ameliyattan şimdi çıktım, dedi.

Doktor iyi birine benziyordu gerçekten de. Hastaları listedeki sıraya göre alıyordu içeriye. Muayenesi bitip dışarıya çıkan hastaların da yüzünde endişe, tedirginlik yerine sakinlik vardı. Dakikalardır doktora söylemek için zihninde dönen cümleler, annesiyle muayenehanenin kapısından içeriye girdiklerinde uçup gitmişti. Muayene odası koridora göre daha serin ve aydınlıktı. Doktor, yaşlı kadının ellerindeki solmaya yüz tutmuş kınaya baktı, kolunun altındaki çantaya, sonra sandalyenin ardındaki oğluna. Gözlerinde ne acele vardı ne de hastane koridorlarından sinmiş anlamsız bakış. Tekerlekli sandalyenin yönünü doktora doğru çevirirken diline gelen tek cümleyi söyledi:

-Annem hayli hasta doktor.

Bu cümlenin ardından konuşmaya nasıl devam edeceğini düşünüyordu ki gömleğinin kolunun altında derisine batan ince bir şey hissetti. Eli istemsizce kolunun altını yokladı. Parmaklarının arasında dikişlerin altındaki sertliği hissetti.

Tam o anda doktor:

-Teyze seni dinliyorum, anlat şikayetini.

Elini usulca kolunun altından çekti. Annesi, onun haberi olmadan gömleğine yine bir hurma çekirdeği dikmişti.

Derdini Allah’a bile söylemekten hicap duyan annesi önce başını önüne eğdi, sandalyenin üzerinde iyice küçüldü, küçüldü mahcubiyetten. Cılız ve ürkek bir sesle cevap verdi:

-Şikâyetim yok. Yaşlılıktan oğul, yaşlılıktan hepsi… Emaneti teslim edemedim bir türlü.


yaz, 2026, sivas