hüseyn kaya
Yollarda
gördüğü kalabalığı izlemekte ve onların hareketlerini anlamakta güçlük çekiyordu.
Herkes bir yerlere koşuyordu çıldırmış gibi. Sıcağa aldırmadan, aldırmadan
ağlayan çocuklarına koşar adım yürüyordu insanlar. Kimileri sırıtkan kimileri
öfkeli… Ardı karanlık gözlerinde merhamet yoktu, incelik yoktu bakışlarında. Rengârenk
kıyafetlerle ve ağır parfüm kokuları bırakarak geçtikleri yerlerde, ellerinde telefonlarıyla
ya da tespihleriyle, kollarında garip çantalarıyla dolaşıyorlardı durmadan. Amaçsız
kalabalıkları geride bıraktığında çoğunluğu yaşlılardan oluşan yeni fakat daha
durağan bir kalabalığın içine adım atmıştı.
Bu
aylarda, bu günlerde ve şu saatte evinde olması gerekiyordu. Bir mısranın
peşine düşmesi, bir kitabın sayfalarında yitmesi gerekiyordu mahmur gözlerle.
Şehrin ürkütücü kalabalığından uzakta dağlara bakıyor olması gerekiyordu en
azından ama evde değildi. Bir hastanenin gürültülü ve basık koridorunda eski
bir tekerlekli sandalyede yığılmış hâlde duran annesinin hemen ardında
duruyordu. Doktor bekliyorlardı yarım saatten beri. Doktor geldiğinde annesiyle
içeriye girecek ve anlatacaktı ona annesinin tüm dertlerini, ağrılarını,
şikayetlerini. Doktorun yüzünü hayal meyal belirlemişti zihninde. Bir yandan genç
ve temiz yüzlü doktora söyleyeceği sözlerin provasını yapıyordu içinden:
Annem
hayli hasta doktor. Hani
çarşıda, pazarda gezerken yolunu hastaneye uğratan gür sesli hastalardan değil
o. İlacımı yaz gideyim, diyenlerden de değil. Annem hayli hasta doktor, kendimi
bildim bileli hasta ama bu kez daha çok hasta. Hep yarımdı nefesi annemin,
tebessümü yarımdı, sözleri yarım. Yürümeyi unuttuğu zamanlar olurdu bazen
yatmaktan. Bazen konuşmayı unuttuğu zamanlar... Kollarının sızısı geçse
dizlerinin sızısı başlardı. Kına yakardı kollarına, ayaklarına sızısı dinsin
diye. Başına kına yakardı, baş ağrılarım hafiflesin diye. Zemzem sürerdi
ağrıyan yerlerine. Sizin, benim bilmediğim otlar toplardı dizinin tuttuğu
zamanlar. Sırf hastaneye gelmemek için her şeyi denerdi annem. Hastane
odalarını sevmedi hiç. Doktorları da sevmedi. Yine de kısacık ömrümün her
safhasında hastane anıları biriktirdim annemli. Annem, diyorum doktor, hayli hasta.
Doktor hâlen ortalarda görünmüyordu. Annesinin ayaklarına baktı, kendi
ayaklarına. İkisinin ayağında da terlik vardı ayakkabı yerine. Diğer insanların
ayaklarına baktı, onlardan da terlikle, sandaletle gelenler vardı. Arada bir
gelip geçen hastane personelinin ayaklarında da terlik vardı. Annesinin
ayakları şiştiği için yazın ayakkabı giyemezdi ki zaten. Yaz mevsiminin tam
ortasıydı ve oldum olası sevemezdi yaz mevsimini. Yaz;
herkesin sokaklara, caddelere döküldüğü, evlerin gece yarısı hatırlandığı
mevsim. İşi olan olmayan herkes dışardaydı yaz geldiğinde. Küçücük parklarda
gece yarılarına kadar otururdu bu mevsimde insanlar. Ne konuştuklarını merak
ederdi parklarda, çay bahçelerinde saatlerce oturan insanların. Birileriyle
saatlerce konuşmayalı yıllar olmuştu. Benim de saatlerce sohbet ettiğim
arkadaşlarım var oldu mu hiç, diye düşündü. Bu soruya cevap aramak yerine kış
mevsimini hatırladı. Kışın yalnızca işi olanlar dışarıya çıkabiliyordu çat
ayazlarda. Ev herkesin sığınağıydı kışın. Herkes onun hayatını yaşıyordu
ayazlar başlayınca. Yaz mevsimiyle alıp veremediği yoktu aslında. Sevmediği yaz
değil, insanların yaz mevsimindeki garip hâlleriydi. O da severdi toprağa
basmayı, suyun sesini, ağaçların hışırtısını, kuşların cıvıltısını. Hastane
koridoru hareketlenince yeniden doktorla konuşmaya başladı içinden:
Annem okuma yazma bilmez
ama bütün ilaçları bilir doktor. Başkalarının anneleri gibi renkli şekerleri
ilaç yerine veremezsiniz ona. Ambalajı olmayan ilaçların bile adını söyler.
Avuç avuç içer ama iyi olmak için değil, ayakta kalmak için. Biraz fenalaşınca
tekkeler görür düşünde, türbeler görür. Toprak ister oralardan su getirtir. Her
hastalığının şifası ayrı bir türbededir. Bilmediği, gitmediği uzak yerlerin
türbeleri çağırır onu düşünde. Şu köyde, şu tarafta bir türbe var oranın
toprağını getirin bana, der. Getiren olursa toprağını sürer ağrıyan yerlerine,
suyunu sürer tekkelerin. Az da olsa daldığı zaman annem ip eğirir düşünde. Gaz
lambası ışığında kirkit vurur ip ağacına, kilimler dokur hayalden ve ağıtlar
geçer içinden. Sessiz söyler annem bütün türküleri, ağıtları. O ağıtların
sızısını siz bilmezsiniz, onun bildiği türkülerin gaydasını da bilmezsiniz. Ben
de bilmem işin doğrusu.
Annesinin
hareketlendiğini hissetti önündeki sandalyede. Hastanenin kendine has kokusu
yaz sıcağıyla birleşince katlanılmaz bir hâl alıyordu. Ardında olduğunu,
beklediğini hissettirmek için usulca eğildi ve sordu:
-Suyumuz
var anne, ister misin biraz.
-Eve
gidince içeriz oğlum, dedi annesi bitkin bir sesle.
Israr
etmedi. Annesi dışarıda hele de başkalarının yanında bir şey yemeyi, içmeyi hiç
sevmezdi oldum olası. Pikniğe gitmeyi sevmezdi. Yalnızca bayırda köy ekmeği ile
peynir yemeyi severdi. Suyu dereden doldurulmuş isli demlikten çay içmeyi.
Galiba annesine benziyordu bu yönüyle. Kendisi de dışarda yemeyi, içmeyi
sevmezdi. Belki de bu yüzden kırk küsur senelik hayatında hiç tatile
gitmemişti. Uyuyamazdı ki bedeli peşin ödenmiş kutu gibi otel odalarında.
Zahmetini çekmediği sofralarda yemek yiyemezdi. Başkalarının nazarında müşteri
olmak, gücüne giderdi, başkalarının topladığı yatakta dinlenemezdi. Başkalarına
dağınık bir oda bırakıp çıkamazdı sabah olunca.
Dakikalar
geçmek bilmiyordu. Doktor kapısının hemen üstündeki saate gözü kaydı. Yorgun
bir serçeyi andırıyordu annesinin sandalyedeki hali. Kanatlarını sermiş, hızlı
hızlı nefes alan yorgun bir serçe. Yuvasının dışında hep tedirginlik duyan bir
serçe. Yuvasının dışına hiç çıkmamıştı ki annesi ömrü boyunca. Doktor hâlen
ortalarda yoktu ama bir yandan onu dinliyordu doktor:
Siz bilmezsiniz doktor,
annemin başucunda hep gülsuyu ve kolonya durur. Bir de elma sirkesi. Hepsinin
bir derde iyi gelmişliği vardır. Elimde tuttuğum onun feracesi, kolumun altında
tuttuğum onun terlikleri. Elini tutamam kalabalıkta, vermez. Yüzüne dokunamam
kalabalıkta, terini sildirmez. Yanından geçen insanların hiçbirini tanımaz.
Hiçbirinin derdinin kendi derdine benzemediğini bilir sadece.
Ona sormayın şikâyetini,
o derdini size anlatmaz. Sadece nefes alamıyor şimdi. Nefesim tutuluyor, diyor.
Boğazımda bir şey var inmiyor aşağı diyor. Öksürüyor, soğuktan diyor. Temmuz
ayındayız, üşüyor o. O derdini Allah'a bile söylemez, söyleyemez. Kanadını
arada bir çırpan hasta bir kuş gibi arada kolunu fırlatıyor boşluğa, arada
ayağını atıyor geriye. Bazen başını tutuyor elleriyle Allah, diyor. Su
istemiyor, kendisi uzanmaya çalışıyor. Sabahı suyla bekledim diyor. Güneş
doğsun diye bekledim, sabah şifa ile gelir diye bekledim, diyor.
Annemin bir tespihi var
üç farklı boncuktan. Rahmetli dedemin yadigârıymış, onun parmaklarının izi
varmış eskiyen boncuklarda. Çiğ ipe dizmiş, püskülünü kendisi yapmış.
Baygınken, hastayken o tespihe tutunur. Ne okur ne çeker bilmiyorum. Üzerindeki
yorganın desenlerini severek ya da başını koyduğu yastığın nakışlarını
seyrederek teselli bulur.
Yetmiş sene koştu, şimdi
nefesi yetmiyor, yetişmiyor. Kalp yetmezliği var denildi lakin onun kalbinin
büyüklüğünü bilmezsiniz siz. Bence başka bir derdi var annemin.
Sizin anneniz hiç hasta
olmaz mı doktor. İnsanın annesinin hasta olması; etinden, kanından, ruhundan
bir yanardağın kaynaması gibi bir şey. Rabbim diyorum kaç gündür onun
ağrılarını hafiflet. Tamam benim annem o ama senin de kulun, kızın. Onun
acılarını hafiflet. Benim onu sevdiğimden, onun beni sevdiğinden daha çok
seviyorsun sen onu, ona yardım et.
Her yeleğinin cebinde
mutlaka bir iğde dalı vardır annemin çoban düğmesi gibi kesilmiş. Her yeleğinin
bir tarafında mutlaka bir hurma çekirdeği vardır dikili, mavi boncuklu. Delikli
taş bulduğunda, tazı boncuğu bulduğunda saklar annem onları. Yalnız kendi
yeleğine değil benim de ceketimin, gömleğimin bir tarafına mutlaka diker fark
ettirmeden. Neyse mesele şu ki annem hayli hasta doktor. İşte sabahtan beri
kolunun altında tuttuğu şu çanta onun ilaçlarıyla dolu.
Eli, gayri ihtiyari annesinin kolunun altındaki
çantaya uzanmıştı ki koridor yeniden hareketlendi. Bu kez doktor geliyordu
gerçekten.
-Anne, dedi doktor geliyor bak şu temiz yüzlü, genç
adam. İyi bir doktor diyorlar.
-İnşallah, dedi annesi yalnızca. İnşallah.
Çok da hastaya benzemeyen birkaç kişi doktoru daha
odasının kapısında sıkıştırmaya, elindeki kağıtları göstermeye başlamıştı bile.
Doktor, neyse ki sakin ses tonu ile hepsini kapının önünde bıraktı:
-Herkesi sırayla alacağım içeriye, lütfen biraz
daha bekleyin ameliyattan şimdi çıktım, dedi.
Doktor iyi birine benziyordu gerçekten de. Hastaları
listedeki sıraya göre alıyordu içeriye. Muayenesi bitip dışarıya çıkan
hastaların da yüzünde endişe, tedirginlik yerine sakinlik vardı. Dakikalardır doktora
söylemek için zihninde dönen cümleler, annesiyle muayenehanenin kapısından
içeriye girdiklerinde uçup gitmişti. Muayene odası koridora göre daha serin ve
aydınlıktı. Doktor, yaşlı kadının ellerindeki solmaya yüz tutmuş
kınaya baktı, kolunun altındaki çantaya, sonra sandalyenin ardındaki oğluna. Gözlerinde
ne acele vardı ne de hastane koridorlarından sinmiş anlamsız bakış. Tekerlekli sandalyenin
yönünü doktora doğru çevirirken diline gelen tek cümleyi söyledi:
-Annem hayli hasta doktor.
Bu cümlenin ardından konuşmaya nasıl devam edeceğini
düşünüyordu ki gömleğinin kolunun altında derisine batan ince bir şey hissetti.
Eli istemsizce kolunun altını yokladı. Parmaklarının arasında dikişlerin
altındaki sertliği hissetti.
Tam o anda doktor:
-Teyze seni
dinliyorum, anlat şikayetini.
Elini usulca kolunun
altından çekti. Annesi, onun haberi olmadan gömleğine yine bir hurma çekirdeği
dikmişti.
Derdini Allah’a bile
söylemekten hicap duyan annesi önce başını önüne eğdi, sandalyenin üzerinde iyice
küçüldü, küçüldü mahcubiyetten. Cılız ve ürkek bir sesle cevap verdi:
-Şikâyetim yok. Yaşlılıktan
oğul, yaşlılıktan hepsi… Emaneti teslim edemedim bir türlü.
yaz, 2026, sivas