Bahar
usul usul veda ediyor, yaz kendini iyiden iyiye hissettiriyordu. Senelerdir
olduğu gibi erkenden uyandı. Henüz hava aydınlanmamıştı. Sabah namazı için
abdest alması gerekiyordu. Yorgun muydu? Hayır. Uyumuş dinlenmiş miydi? Hayır.
Uyku, senelerdir onun için yalnızca sızmaktan ibaretti. Uyuyor ve uyanıyordu.
Ağrıyan bir yeri yoktu. Senelerdir dişlerinin, başının ağrıdığını bilmiyordu.
Abdestini ahırda aldı. Yaşlı ineğini sevdi namaza geçmeden önce. Sessiz
adımlarla evin avlusuna süzüldü. Sekinin üzerinde, tandırın hemen yanında
serili çulun üzerinde namaza durdu. Tarladan, bostandan kalan zamanı burada
geçiyordu. Ya ekmek yapıyordu ya yemek. Süt kaynatma, yoğurt çalma, tereyağı
çıkarma… Hepsi bu sekinin üzerinde yapılan işlerdi. Ev halkı uykudaydı. Farz
namazı bitmek üzereydi ki kapının çalındığını fark etti. Hava hâlen
aydınlanmamıştı. Bu saatte kim gelecekti ki? Her sabah namazdan sonra önüne yal
çaldığı köpeğin uyanmış olabileceğini, sesleri onun çıkardığını düşündü fakat
namazı bitmeye yakın yine kapı çalındı. Köpek olamazdı bu. Kapının ardına
yerleştirdiği kös adı verilen odunu yerine sabitledi ve seslendi:
-Kim
o?
-Benim
Mevlüde. Abbas.
Abbas
ismini duyar duymaz içerisi iyice karardı. Kapının ardına az kalsın düşecekti.
Kanatlı kapının bir tarafına tutunarak yere oturdu. Salavat getirdi. Felak ve
Nas okudu. Dışarıdan kısık ses gelmeye devam ediyordu:
-Geldim
sonunda işte, açmayacak mısın kapıyı?
Mevlüde,
okuduğu ayetlerin, duaların verdiği güçle sesini yükseltti ve kapının kenarında
duran pelit değneğe uzandı:
-Eğlenecek
başka kapı bul kendine. Abbas öleli seneler oldu. Yemen’de kaldı o. Her kimsen
çek git kapımızdan.
Normalde
kapıda duran köpek mâni olurdu. Demek ki tanıdık biriydi bu. Köpek ses
etmemişti. Abbas bir süre sustu.
-İki
gözüm önüme aksın ben Abbas. Deli Veli’den olma Zöhre’den doğma. Hamza’nın,
Ayşe’nin, Ali’nin babası Abbas. Senin helalliğin Abbas. Her cümlenin sonundaki
Abbas kelimesi ağır bir kaya yuvarlıyordu içindeki karanlık derelere.
-Abbas
öleli seneler oldu, Yemen’de kaldı o, dedi takati azalmış bir sesle.
Abbas
devam ediyordu:
-Ölmedim,
senin için hayatta kaldım, çocuklarım için.
Sesi
de benzemiyordu kocasının sesine. Kelimeleri söyleyişi bile başkaydı.
-Bizim
buraların adamlarının konuşmalarına bile benzemiyor konuşman, dedi. Git başka
yerde eğlen gardaş. Rahat bırak beni, kapımı. Her kim isen Allah rızası için
uzaklaş buralardan.
Normalde
kapının önündeki zağar bir yabancı geldiğinde huysuzlanır, seğirtirdi. Ortalığı
ayağa kaldırırdı fakat sesi çıkmıyordu onun da. Zaten yaşlanmıştı. Abbas
cepheye gittiğinde gencecikti o da. Senelerce kapısının önünü ona emanet
etmişti. Belki de… Belki de gerçekten Abbas’tı gelen ve onu hatırladığı,
tanıdığı için ses çıkarmıyordu. Kapının ardından gelen ses kâh uzaklaşıyor kâh
yakınlaşıyor ve durmadan bir şeyler anlatıyordu kendisinin Abbas olduğunu
ispatlamak için.
Belki
de kötü bir rüyaydı bu. Az sonra uyanacak ve kimseye bir şey demeden gün boyu
karanlığı yaşayacaktı. Kaç kez Abbas gelmişti rüyasında ama uyanınca zehir
olmuştu günü, haftası. Rüya ve hayal ile gerçeği karıştırdığı zamanlar bile
olmuştu. Zaten sadece kendisi değildi ki bu hâli yaşayan. Onca sıkıntılı
zamandan sonra, iyileşmese bile kabuk bağlamaya yüz tutmuş bir yaraydı Abbas. Her
ailenin bir Abbas’ı vardı hemen hemen köyünde yahut civar köylerde. Kapının
önünde öylece kalakalmıştı. Bir dizini döşüne doğru çekmiş, başını dizine doğru
eğmiş, bir eli başında diğer eli boşlukta öylece bekliyor, boşluğa bakıyordu
sadece. Avlu karanlıktı, serindi. İçerideki ahırdan küçük sesler gelmeye
başlamıştı. Horozun sesiyle tekrar dünyaya döndü ve kapının ardından gelen
seslere kulak verdi:
-Hâlâ
mı inanmadın Mevlüde, sen sor ben söyleyeyim. Sen Abbas olsan şunları bilirdin
de, ben anlatayım sana.
-Sen
Abbas olsan ben sesinden tanırdım seni, konuşmandan tanırdım, sen daha köye
gelmeden kokunu alırdım, kapımı açık tutardım, kapıda karşılardım. Bey,
Allah’ın adını veriyorum git başka kapıya, dedi Mevlüde bitkin ve çaresiz bir
sesle.
Havanın
aydınlanmaya durduğunu kapının altından sızan ışıktan fark etti. Artık
yaşadıklarının rüya olma ihtimali kalmamıştı geriye döndüğünde üç çocuğunu
gördü çaresiz ve suskun hâlde kendisini izleyen. Ali, Hamza ve Ayşe
başlarını önlerine eğmiş, sorgulayan gözlerle annelerini izliyorlardı. En
küçükleri Ayşe sordu:
-Hırsız
mı geldi anne, kim var kapının önünde?
Hamza
en büyük çocuklarıydı. Babasını ve onun köyden ayrılışını hatırlıyordu.
-Babam
olamaz bu anne, dedi. Benim babamın sesi böyle değildi. Benim babam Yemen’de
kaldı.
Abbas
da yorulmuştu artık:
-Hamza,
oğlum sen misin, dedi. Senin de sesin değişmiş. Delikanlı gibi geliyor sesin.
Haydi artık, yorgunum, gücüm tükendi. Açın kapıyı sarılayım hepinize. Üç kardeş,
annelerin yanına oturdu. Dışarısı iyice aydınlanmıştı. Bir an kapıyı açmayı
düşündü Mevlüde. Her kim ise görmeliydi kapının ardında olan kişiyi. Bir
anlığına kapıldığı bu düşünceden anında vazgeçti. Bir yabancıya kapıyı açmış
olmasını nasıl anlatabilirdi ki köylüye, akrabalarına. En iyisi birilerinin
gelmesini beklemekti. Sabah namazından çıkan yaşlılardan birkaçı mutlaka görür,
kapıya gelirdi.
Kapının
açılmasından umudunu kesen Abbas da kapının hemen önüne bağdaş kurdu. Evlerinin
hemen karşısındaki tepeye baktı. Az ilerideki söğütler büyümüştü ama tıpkı
hayalindeki gibiydi her yer ve her şey. O da senelerce rüyasında gelmişti
buralara. O da içindeki hasretin üzerine kül serperek geçirmişti en çetin
yılları. Onu ayakta tutan, hayatta tutan şey; eşine, çocuklarına, köyüne
kavuşmak düşüncesiydi. Kapının önündeki zağar da Abbas’ın yanına geldi oturdu.
Belli ki unutmamıştı ve o da susmayı tercih ediyordu. Ne bir sevgi gösterisi ne
bir hasret belirtisi. Böyle bir karşılama hayal etmemişti. Kırılmaya hakkı
yoktu hatta içten içe takdir etti eşinin kapıyı açmamasını. Yedi yıl az bir
zaman değildi ki… Köyüne dönmüştü ya onca badireden sonra, gerisi gelirdi nasıl
olsa.
Kalın
tahtalardan yapılma kanatlı kocaman kapı hâlen kapalıydı. Görevini yapan, iki
dünyayı birbirinden ayıran ağırlığıyla ve biraz da yorgunluğuyla hiç
açılmayacak gibi duruyordu. Bazı bacalardan incecik dumanlar yükseliyordu
köyde; ocaklar, tandırlar yanmaya başlamış olmalıydı. Evin altındaki küçücük
yoldan ilerleyen iki yaşlı adama takıldı yorgun gözleri. Birini Fehmi dayısına
benzetti ama bastonla yürüyeni tanıyamadı. İki yaşlı adam da Abbas’ı görmüş
olmalıydı ki kısa bir süre kendi aralarında konuştuktan sonra yollarını
değiştirerek ona doğru yürümeye başladılar. Abbas, ayağa kalkmaya çalıştı.
Kapının önündeki örtmeyi ayakta tutan direğe tutunarak doğruldu, köpek hâlen
oturur vaziyetteydi. İki ihtiyar olan biteni anlama çabasındaydı. Aralarında
birkaç metrelik mesafe kalmıştı ki Fehmi dayı sessizliği bozdu:
-Selamünaleyküm
gardaş. Kime baktın, burada ne arıyorsun? Nereden gelip nere gidiyorsun?
-Fehmi
dayı, dedi Abbas. Beni tanımadın mı yoksa? Benim Abbas.
Biraz
dikkatle bakınca yanındaki bastonlu ihtiyarın da Mehmet eniştesi olduğunu
anladı.
-Mehmet
enişte, çok yaşlanmışsın ama tanıdım seni de. Abbas’ım ben. Ne çabuk unuttunuz
beni.
İki
ihtiyar da hayli şaşkındı. Önce birbirlerine sonra Abbas olduğunu söyleyen
adama baktılar. Mehmet enişte, elindeki bastonun ucunu Abbas’a doğrulttu:
-Oğul,
Abbas gideli yedi sene oldu, dedi. Öldüğü haberini alalı da beş altı sene oldu.
Yemen’e gidenin geldiği duyulmuş mu hiç? Her kim isen haydi, yürü işine git.
Ayrıl bu kapının önünden, bu köyden. Ne kılığın kılık ne vaziyetin vaziyet.
Köylü uyanmadan nereden geldinse oraya git. Sonrası iyi olmaz.
Arap
deseler değildi, çingene değildi bu adam. Başında kirli ve rengi dönmüş bir
sarıkla, sırtında yırtık sökük bir urba ile ve uzun sakalıyla iyi bir intiba
oluşturmamıştı onlarda. Zaman zaman döşürücüler gelirdi köye ama onlar bile
yabancı sayılmazdı Abbas olduğunu iddia eden adama göre. Konuşmaları duyan
Mevlüde içeriden seslendi:
-Allah
aşkına her kim ise kapının ardındaki götürün bu adamı.
Bu
cümlenin ardından Ayşe’nin ağlama sesi duyuldu. Abbas iki ihtiyarın eline
uzandı. Benim vallahi benim, Abbas. İkinizi de tanıdım, başka biri olsaydım
adınızı nereden bilecektim. Benim, Mevlüde’nin eşi. Bacısız, gardaşsız büyüyen
bir babanın bir evladı Abbas. Hamza’nın, Ali’nin, Ayşe’nin babası Abbas. Şu
zağar bile tanıdı beni ses etmedi. Siz tanımıyorsunuz. Dövün, sövün ne derseniz
deyin ama kovmayın. Mehmet enişte yoncalığı sürerken ekerken yanında değil
miydim ben? Fehmi dayı söylesene Devrent’ten kaç kere seninle sap taşıdık.
Hatta bir keresinde mazı kırılmış, kağnı devrilmişti de ben kurtarmıştım
öküzlerini zelveden.
Abbas
anlattıkça ihtiyarlar susuyor, birbirlerine bakıyor, başlarını sallıyorlar
ancak Abbas olduğunu söyleyen adamın yüzüne bakınca içlerindeki derin şüphe
büyüyordu. Abbas son gücünü toplamış, Abbas olduğunu ispat etmek için ha bire
bir şeyler anlatıyordu. Parmağı ile uzaktaki harman yerini gösteriyordu:
-Fehmi
dayı bak şurası senin harmanın hemen yanı da bizim harmanımız. Kaç kez döğen
sürdüm oralarda. Atın vardı, duruyor mu? Katran’dı adı. Bir çift öküzün işini
iki saatte hallederdi döğene koştuğumuz zaman. Mehmet enişte, acı pınarın
suyunu beraber getirmedik mi Tatarın Çayırı’ndan. Gelirken su içtim, yüzümü
yıkadım. Ben Abbas’ım inanın artık bana. Mevlüde’me söyleyin açsın kapıyı o
tanır beni. Ellerimden tanır, yüzümden tanır.
Konuşmalar
devam ederken birkaç kişi daha geldi kapının önüne. Abbas yeni gelenlere de
ismiyle hitap ediyor, bazı isimleri karıştırıyordu. Tek kişilik bir tiyatro
oyunu sergiler gibi ortada herkesle konuşuyor, dönüyor, dolaşıyor anlatıyordu.
Kime dair ne anlatsa hepsi başıyla anlatılanları onaylıyor ancak kimse bu
yabancının Abbas olduğuna inanmıyordu. Yorulmuştu, dili damağı kurumuştu. Bir
yandan yalvaran bir ses tonuyla Mevlüde’den kapıyı açmasını rica ediyordu.
Sonunda Mevlüde’nin kapısının önüne yaşlı kadınlardan biri yaklaştı ve içeriye
seslendi:
-Kızım
aç kapıyı. Sen ver kararını. Bu Abbas’tır de. Bu Abbas değildir de. Biz
yorulduk artık burada.
Mevlüde
kapının ardındaki kösü geri çekti, dayağı kaldırdı ve kapıyı araladı. Gözleri
doğrudan doğruya küçük kalabalığın ortasındaki yabancıya ilişti. Yalvarır gibi
bakıyordu yabancı, yorgun ve kan ter içindeydi. Yabancıydı, sadece yabancı. Bir
yandan ellerinde kalın değnekler, küreklerle yeni insanlar geliyordu evin
önüne. Kısa bir süre bakıştı Mevlüde ve Abbas.
Yaşlanmıştı
Mevlüde ama değişmemişti fazlaca. Başına bağladığı tülbendin kenarından dökülen
saçlarında beyazlıklar vardı. Üstelik zayıflamıştı da. Abbas, umutla bakıyor ve
Mevlüde’nin ağzından çıkacak cümleyi bekliyordu. Hamza, ondan önce davrandı:
-Defol
git, benim babam Yemen’de kaldı.
Mevlüde’nin
gözleri çakmak çakmak olmuştu. Biliyordu onun Abbas olmadığını ama görünce
belki tanırım ümidi gelip gidiyordu kalbine. Belki de gerçekten Abbas’tı gelen.
Küçücük bir umudu vardı kapıyı açıncaya kadar. Göz kapaklarının altında biriken
damlalara daha fazla hâkim olamadı. Kapının kenarından ağlayarak konuştu:
-Sen
Abbas değilsin.
Abbas
orada öylece kalmıştı. Felç olmuş gibiydi. Ne dönmeye ne de konuşmaya gücü
vardı. Esmerleşmiş, buruş buruş yanaklarından uzun ve kirli, ağarmaya dönmüş
sakallarına doğru peş peşe damlalar süzülmeye başladı. Bir şeyler anlatmayı,
insanları ikna etme çabasını bırakmış, öylece kalakalmıştı kalabalığın
arasında. Kimseden ses çıkmıyordu, gözler Mevlüde ve Abbas olduğunu söyleyen
adamın yüzünde dolaşıyordu. Yabancının bu hâlinden özellikle yaşlılar
etkilenmiş gibiydi. Yabancı biri olsa niçin ağlasındı ki? Mevlüde’nin
cevabından sonra niçin yıkılsın, ağlasın? Üstelik bu adam köye, ailesine dair
her şeyi biliyordu. Fehmi dayı etraftaki insanları göz işaretiyle uzaklaşmaları
için ikaz etti. Kimsenin gitmeye niyeti yoktu, birkaç yaşlı kadın ve erkek
Mevlüde’nin yanına yaklaştı, salavat getirmesini söylediler. Fehmi dayı:
-Kızım,
dedi. Evet hiç benzemiyor bizim Abbas’a ama seferberlik hâli. İnsanda insanlık
mı bırakır. Yedi yılda ne gördü, ne yaşadı, ne yedi ne içti bilemeyiz ki… Bu
senin erin Abbas’tır. Ben inandım. Haydi artık gözün aydın olsun. Çocukların
babasına kavuştu. Haklısın, kimse dönmedi Yemen’den. Haklısın ne desen ne
söylesen lakin bu Abbas’tır. Hele bir üzerindekileri değişsin, yunsun arınsın.
Saçını sakalını toplasın. O zaman hepimiz inanacağız, bu adam Abbas’tır.
Abbas
sessizce ağlıyordu. Yedi yıl boyunca uzak diyarlarda döktüğü gözyaşlarını şimdi
kapısının önünde döküyordu. Çocuklarına bakıyor: birinin baba, diyerek koşup
boynuna sarılmasını bekliyor gibiydi. Çocuklar; bazen annelerinin yanından,
bazen arkasından, bazen önünden hüzünlü bir ürkeklikle bakıyordu babaları
olduğunu söyleyen adama. Ali ve Ayşe’nin gözlerinde endişe Hamza’nın gözlerinde
isyan ve acı vardı.
Abbas,
etraftaki birkaç kişinin de yardımıyla kapıdan adımını içeriye atmıştı. Avlunun
kenarındaki sekiye oturdu. Sabahtan beri sırtında asılı duran kirli ve yırtık
çıkınını çözüp yere bıraktı. Dalgaları aniden yatışan bir deniz gibi
durulmuştu, rahatlamıştı. Mevlüde’nin eli ayağı ayaz yemiş pancar gibiydi. Bir
yabancıyı Abbas diye evine aldırmıştı köylü. Büyükler istemese eve almazdı,
kapıyı açmazdı. Bir ömür kapıda beklese bu adam Abbas olduğuna inandıramazdı
onu.
Nihayet
yaşlılar Abbas’a soru sormaya başlamışlardı. Köyden Yemen’e giden diğer
gençleri soruyorlardı Abbas’a. Onların da dönme ihtimalinin olup olmadığını,
neler yaşadığını, nasıl bu kadar değiştiğini... Abbas arkadaşlarından üçünün
Yemen’e varmadan yolda rahmetli olduğunu anlattı. Yolculuklarını, sıcağı,
susuzluğu, çölü, gördüğü eziyetleri. Bazı kelimeleri hatırlayamıyor, zaman
zaman Arapça bir şeyler söylüyordu. Böyle anlarda dinleyenlerin yüzünde
şüpheyle karışık bir ekşime oluyordu. Avlunun ahıra açılan kapısının ardından
huzursuz hayvan sesleri geliyordu. Hamza ve Ali hayvanlarla ilgilenmek için
oturdukları yerden kalktı.
Abbas’ın
anlattığı her şeyi bazen hayretle ama çoğu zaman iç çekerek dinliyordu
köylüler. Dinledikçe onun Abbas olduğuna olan inançları artıyordu. Mehmet
enişte Abbas’a bir tas su vermesini istedi Mevlüde’den. Mevlüde, akşamdan
avluya koyduğu ağaç fıçıdan bakır bir tasa su döktü ve Abbas’ın önüne koydu.
Abbas nefes almadan suyun tamamını içti. Suyu içmiyor da yedi yıldır içinde
büyüyen çölün kızgın kumlarına döküyordu sanki.
-Yukarı
pınarın suyu bu, dedi. Kaç kez rüyamda içtim bu sudan yudum yudum.
Abbas
doğru söylemişti; su, yukarı pınarın suyuydu fakat Mevlüde’nin umurunda bile
değildi bu adamın suyu tadından tanıması. Abbas su içerken kadınlar kendi
aralarında fısıltıyla konuşup evden ayrılmışlardı. Aynı kadınlar, çok geçmeden
birkaç kap yemek ve ıslatılarak dürülmüş yufka ekmekle döndüler. Sekinin
kenarındaki büyük direğe yaslanmıştı Abbas; tandıra, tandır isinin kararttığı
tavandaki hezenlere baktı. Sonra aniden yaslandığı direkten sırtını çekti ve
direğe bakmadan parmaklarıyla direğin gövdesinde bir şeyler aramaya
başladı.
-Çocukken
düşen dişlerimi bu direğe çakmıştı babam, dedi. Ben de Hamza’mın bir dişini
çakmıştım, aha buldum.
İlk
kez yüzünde küçük bir tebessüm oluştu bu sözleri söylerken. Ahırın, büyük
odanın kapısına baktı. Sekinin üzerine, Abbas’ın önüne bir sofra dastarı serdi
Mevlüde önce, ardından üzerine küçük bakır siniyi bıraktı. Gelen yemekleri
dizdi, ekmekleri yerleştirdi. Tandırın hemen yanındaki leğençe ve ibriği
getirdi fakat Abbas’ın eline su dökmedi. Dökemedi. Komşu kadınlar, Ayşe’ye
ibriği işaret etti. Ayşe bir yandan yabancı adamın eline su döküyor bir yandan
ellerini izliyordu. Böylesine esmerleşmiş, çatlamış elleri daha önce hiç
görmemişti. Konuşmalarında verdiği küçük detaylar az da olsa bir güven
oluşturmuştu etraftaki insanlarda. Ta ki Abbas yemeğe başlayıncaya kadar. Sininin
kenarındaki tahta kaşığı hiç kullanmadı Abbas. Bir bedevi gibi eliyle yemek
yiyordu. Yufka ekmeği eski bir bez parçası gibi ortadan ayırıyor, dürmeden
ağzına tepiştiriyordu. Kıtlıktan mı çıktın, derlerdi iştahla yemek yiyenler
için ancak Abbas kıtlıktan çıkmış gibi değil, daha önce önüne hiç sofra
kurulmamış bir yabani gibi yiyordu. Herkes onun yemek yemesini izledi
dakikalarca. Kimse sofraya ortak olmadı. Mehmet enişte, fısıldadı
etrafındakilere:
-Arapların
içinde kala kala onlar gibi yemeye alışmış zahir.
Mevlüde’nin
içinde alevden ırmaklar akıyordu. Abbas’ım değil bu diye haykırmak istiyor
ancak susuyordu.
Öğleye
doğru ziyaretler başlamıştı. Abbas’ın döndüğünü duyan geliyor, onu görünce önce
şaşırıyor, sonra hâl hatır soruyordu. Abbas, heyecanla anlatıyordu uzun
yolculuğunu. Şehitlerin bedenleri arasında ölü taklidi yaparak kurtulduğunu,
onlar gibi giyinerek ve konuşmaya çalışarak hayatta kaldığını, yol boyunca
gündüzleri saklandığını, geceleri yürüdüğünü anlatıyordu. Bazen günlerce
boğazından bir lokma aşmadığını anlatıyordu. Yedi yıl boyunca verdiği hayat
mücadelesini, yanında şehit olan arkadaşlarını anlatırken gözleri bile
dolmuyordu. Kalbini, ruhunu kaybetmişti sanki. Ara sıra çocuklarına ve eşine
bakarken mülayim bir çehre takınıyor ardından yine hırçın ve heyecanlı bir
kişiliğe bürünüyordu. Ziyarete gelenler de önce bu adamın Abbas olduğuna dair
şüphe duyuyor ancak konuştukça, köye dair bir şeyler anlattıkça bir insanın
simasının, konuşmasının, bedeninin bu kadar nasıl değişebildiğini
düşünüyorlardı.
Vakit
ikindi olduğunda Abbas, Hamza’ya köyün üst tarafındaki patırdağı sordu:
-Suyu
hâlen öyle gür ve berrak mı patırdağın, dedi.
Kimileri
çağlayan dese de Abbas patırdak derdi oraya. Sekiz on metre yükseklikteki
kayalardan insan gövdesi hacminde su patır patır dökülürdü. Tüm köylü özellikle
sap saman zamanı patırdağa gelir ve tozundan, kirinden arınırdı onun
altında.
-Biraz
serindir şimdi, her zamankinden de daha gür akar bu mevsimde, dedi Hamza.
Yedi
sene önceden kalan birkaç giysiyi getirdi Mevlüde, çıkın yaptı. Hamza’nın eline
tutuşturdu. Baba oğul çağlayana doğru yola koyuldu. Onların gidişini izleyen
Mevlüde’nin içinde şükür ve şüphe yan yana duruyordu. Belki döndüklerinde biraz
daha Abbas’a benzer, diye içinden geçti. Belki saçlarını, sakalını keser
kıyafetlerini değişirse biraz daha Abbas olur. Belki zamanla Abbas gibi
konuşur. Belki zamanla kendileri gibi yemek yemeye başlar. Zamanla alışırım
belki dedi. Başka çaresi yoktu ki. Kendisiyle aynı kaderi yaşayan gelinler
vardı köyde. Eşi dönmeyince kimi kayını ile evlendirilmişti, kimi başka köyde
bir yaşlıya eş olarak gitmişti. Neyse ki Abbas bir babanın bir oğluydu. Hamza,
Ali ve Ayşe olmasa kendisinin sonu da böyle olacaktı belki. Bir de başka
köylerden de tuhaf haberler geliyordu. Yakın köyün birine böyle bir yabancı
gelmiş ve eşi Yemen’e giden kadınlardan birine talip olmuş, derlerdi. Güya
şehit düşen arkadaşının vasiyetini tutarak onun ailesine sahip çıkmak için gelmiş
yabancı. Sizi bana emanet etti rahmetli, demiş. Ben ölürsem git ve eşime,
çocuklarıma sahip çık demiş. Zavallı kadın, eşinin ölüm haberine mi üzülsün,
gelen adamın teklifine mi? Kadının birkaç ay sonra yangıdan öldüğünün haberi de
yayılmıştı. Buna benzer olayları hatırladıkça zihnindeki vesvese kıymığı daha
da derine iniyordu.
Abbas
saatlerce suyun altında yundu, yundu… Tepesini delercesine dökülen suyun
altında gözlerini bazen kapadı, bazen açtı. Bazen sırtını verdi suyun şiddetine,
bazen göğsünü. Suyun sesini dinledi; yukarıdaki kayalıkta havalanan, tekrar
yuvasına dönen güvercinleri izledi. Gövdesine temas ederek, yerdeki kocaman
kayadan akıp giden suyla yalnız bedeni değil zihni, ruhu, kalbi de
aydınlanıyordu. Daha köyden ayrılır ayrılmaz özlemeye başlamıştı burayı da.
Hamza, bir süre sonra endişelenmeye başlamıştı ama bir yandan o da babasız
geçen günleri, mevsimleri, yılları düşünmeye dalmıştı.
Baba
oğul eve döndüklerinde akşam alacasıydı. Hamza’nın yüzünde küçük bir neşe
vardı. Hayal meyal hatırladığı o yüzün, sesin yerine yeni Abbas’ı koyması belli
ki kolay olmuştu. Eski kıyafetleri üzerinde başka birinin emaneti gibi
duruyordu ve yüzü açılmıştı Abbas’ın. Yine de bir yabancıydı hâlen Mevlüde
için. Abbas artık alışmıştı eşi tarafından yad gibi görülmeye. Zamanla bilir
beni, anlar diye düşünüyordu. Belki zamanla eski Abbas olurum onun gözünde,
diyordu içinden. Belki konuştukça inanır, hatırlar, kabul eder. Belki zamanla
yedi sene önce bıraktığım gibi olur her şey. Gönlü katlanmak zorundaydı.
Ertesi
gün Hamza, kırklıkla başladığı saç sakal tıraşını paslı bir makasla bitirmişti.
Tıraş boyunca gözlerini babasından ayırmayan Ali’nin bakışlarındaki şaşkınlık,
yerini sıcaklığa bırakmaya başlamıştı bile. Sırı dökük eski bir ayna parçasında
kendi yüzünü aradı Abbas. Yıllar olmuştu bir aynayı eline alıp da suretine
bakmayalı. Mevlüde haklıydı, çocukları haklıydı, tüm köylü haklıydı fakat
elinden ne gelirdi ki?
Yaz
geldiğinde artık Hamza, Ali ve Ayşe; baba diyorlardı Abbas’a. Mevlüde de onu
Abbas diye çağırıyordu. Komşuları Abbas Efendi diye sesliyorlardı. Kaşık
kullanmaya bile başlamıştı. Bahçe, bostan, tarla işlerini bitirir bitirmez
patırdağa koşuyordu çocuk gibi. Civar köylerden onun hikâyesini duyanlar
ziyarete geliyor, kendi yakınlarından Yemen’e gidenlerin akıbetini
soruyorlardı. Çocuklar, gençler hatta yaşlılar için onun hatıralarını dinlemek
hüzünlü bir keyif hâline gelmişti.
Artık
tıpkı babası gibi onun adının önüne de bir sıfat eklenmişti, Deli Abbas diyordu
köylüler ondan bahsederken. Yorulmak nedir bilmeden her işe koştuğu için,
aklına geleni yaptığı için, hüzünlü bir şeyler anlatırken birdenbire
gülümsediği için ve biraz da babasının yadigârı olduğu için artık bu isimle
anılır olmuştu.
Yedi
yıl geçti Yemen’den dönmesinin üzerinden. Yine bir bahar mevsimiydi. Tam da
köyüne döndüğü zamanlardı Abbas’ın. O sabah uyanmadı Abbas. Horozlar uyandı, o
uyanmadı. Serçeler, örtmenin altındaki sığırcıklar uyandı; o uyanmadı. Dağ taş
uyandı, Abbas uyanmadı. Ocaklar, tandırlar yanmaya başlamıştı. Bacalardan
incecik dumanlar süzülüyordu. Kara haber yayıldı dilden dile, evden eve. Başka
köylerden de akın akın insanlar geldi onu uğurlamaya. Mevlüde ağlamak istiyordu
fakat bir set vardı göz pınarlarında gözyaşlarına mâni olan. Kapının biraz
ilerisine kocaman bir kazan koymuşlardı su ılıtmak için. Geçmişin bulanık ırmaklarında
kaybolmuş gibiydi, boşluğa bakıyordu sadece. Yüksek bir kenardan seyretti onun
yıkanmasını, kefenlenmesini. Bu hayat onun muydu yoksa bir başkasının hayatını
mı seyrediyordu uzaktan, anlamak zordu. Yıkanan Abbas mıydı yoksa bir başkası
mıydı? Yorgundu, hareket edemeyecek kadar yorgun ve dilsiz. Köyden kadınlar
koluna giriyor, ara sıra bilinçsizce kapanan parmaklarını açmaya zorluyorlardı.
Yedi yıl önce Abbas olduğuna ikna etmeye çalıştığı insanlar bu kez musalla
taşında er kişiye niyet ediyorlardı.
Babası
Deli Veli ve annesi Zöhre’nin mezarının hemen yanına defnedildi Abbas.
Yasinler, Fatihalar eşliğinde Abbas’ın mezarının baş ve ayakucuna kocaman iki
taş dikildiğinde artık yas evine dönme zamanı gelmişti. Bir bahar günü başlayan
garip hikâye, bir bahar günü sonlanmıştı.
Komşu
kadınların kolları arasında yürümüyor sürükleniyordu Mevlüde. Bir hayalin,
umudun yahut umutsuzluğun büyüttüğü bir hayalin içinden mi geçmişti yoksa
köylülerin de şahit olduğu yedi yıl süren bir düş mü görmüştü çocuklarıyla?
Çocukların üçünün de gözleri kızarmıştı ağlamaktan, yanakları ıslaktı; yine de
yüksek sesle ağlamıyorlar, ara sıra gelen hıçkırıklarını bastırmayı
başarıyorlardı. Kaybetmenin, bulmanın ve yeniden kaybetmenin küçücük ruhlarına
işlediği güce yaslanarak ayakta durdukları belliydi. Yemen türküleri geliyordu
Mevlüde’nin dilinin ucuna. Senelerdir içinden söylediği türkülere yeni sözler
ekliyor ama bu sözlerden hiçbirini etraftakiler duymuyordu. Sessiz bir ağıtın
içinden geçiyordu. Yedi yıldır değil aslında on dört yıldır sessiz bir ağıtı
yaşıyordu. Parmaklarını sıkıyor, yumruğa dönüştürüyor sonra yeniden
bırakıyordu. Sessizliği bozmak niyetiyle yaşlı kadınlardan biri fısıltıyla
konuştu:
-Nur
içinde yatsın, biz Abbas’tan razıydık Allah da razı olsun. Allah sana ve
çocuklarına sağlık versin.
Kısa
bir sessizliğin ardından Mevlüde geri döndü ve taze mezara baktı. Nasıl da
belliydi diğer mezarlar arasındaki toprak yığını. Karla, doluyla, yağmurla,
rüzgârla bu yığın da diğerleri gibi dümdüz olacaktı. Zamanla iki taştan ibaret
bir bellilik kalacaktı bu mezardan. Yeniden önüne döndü, boşluğa bakarak cevap
verdi:
-Abbas
Yemen’de kaldı.
Ayakları
çelimsiz vücudunu taşımakta güçlük çekiyordu, sol elini yumruk yaptı ve sağ
eliyle döşünü tuttu:
-Şuramda
bir şey var, yedi yıldır batan bir şey. Hâlen soruyorum kendime ama cevap
alamıyorum gerçekten Abbas mıydı rahmetli?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder