hüseyin kaya şiirleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hüseyin kaya şiirleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Şubat 2026 Pazartesi

NASİP MESELESİ

Hüseyn Kaya

Kış yakındı. Öğleye yakın ısınan hava, güneşin kaybolmasıyla yerini üşüten bir serinliğe bırakıyordu. Yaz boyu parkları süsleyen çiçeklerin, güllerin gecenin soğuğundan nasibini almaya başladığı zamanlardı. Ağaçlar usul usul vedalaşıyordu yapraklarıyla. Günler kısalmaya, akşam ezanı erkenden okunmaya başlamıştı. Çay ocakları kapı önlerinden sandalyeleri, masaları toplamışlardı bile. Şehrin en bilinen çay ocağında dünyanın gidişatından, insanlardan, kitaplardan ve şiirden konuşmuştuk. Onunla sohbet etmek bana iyi geliyordu, her şeyden önemlisi zihnim dağılıyordu. Yaşı benden hayli büyük olduğu için sorular sorardım zaman zaman fakat o, sorularıma cevap vermek yerine yaşadıklarını anlatırdı, yazmayı düşündüğü şeyleri söylerdi. Onun anlattıklarından çıkarımlar yaparak cevabı ya kendim bulurdum ya da sorumun anlamsızlığına düşünüp unuturdum. Yine de onunla konuşmak, şehre ve hayata dair daha önceden okumadığım bir kitabın sayfalarını çevirmek gibiydi. Masadaki bardağın dibindeki son yudumu aldıktan sonra ceketini sandalyeden aldı: 
-Çıkalım artık, bu akşam babam gelecek şehre, dedi. İstersen seni de tanıştırayım. 
Bu baba hitabının nereden geldiğini anlayamamıştım ama mesele sadece tanışmaksa neden olmasın diye düşündüm.  Üstelik “babam” derken hep ciddi ve sinirli görünen yüzü sade bir tebessümle aydınlanmıştı. Babasının yıllar önce bu dünyadan göçtüğünü biliyordum ama merak etmiştim. 
-Olur, dedim. Zaten yarın boş günüm, dersim yok. 
Dışarıda hava soğumaya dönmüştü fakat üşüten bir soğuktan öte serinlik hakimdi. 
-Babanız nereye gelecek, dedim. 
-Büyük Otel’in önüne geçelim usul usul, dedi. Biz oraya gidinceye kadar o da gelir. Babam bir tanedir, diye devam etti. Sohbetini seveceğinden eminim. Onu her gördüğümde bir huzur doluyor içime. Günlerce devam eden bir huzur. Pek kimse bilmez onunla bağımı, senin de vaktin geldi geçiyor, tanıyınca seveceksin eminim. Ben geç tanıdım onu ama senin tam zamanın. 
Bir yandan bahsettiği kişinin kim olduğuna dair tahminde bulunmaya çalışıyor bir yandan da anlattıklarının etkisiyle evhamlanıyordum. Sıradan şeyler değildi anlattığı ve daha önce bu yönünden hiç bahsetmemişti kendisinin. 
Büyük Otel’in önüne yaklaştığımızda küçük bir kalabalık vardı.
-Gelmiş bile, dedi. Haydi kapıda yakalayalım. 
Kapının önündeki herkes neşeliydi. Tam ortada duran ve diğerlerinden yaşça biraz büyük duran biri, herkesle birer birer selamlaşıyor, etraftakilere hal hatır soruyordu. Bir anda kalabalığın ortasında bulmuştuk kendimizi. “Baba” olduğunu düşündüğüm yaşlı adam karşımdaydı ve elimi uzatırken benim de yüzüme buruk bir tebessüm yapışmıştı ki yaşlı adamın yüzü ciddileşti, yüzüme bakarak sordu:
-Daha önce tanıştık mı seninle?
Bu yüze ve sese aşinaydım. Yüz yüze görüşmemiştik hiç ama tanıyordum. Benim cevap vermeme fırsat vermeden arkadaşım araya girdi:
-Tanışmaya geldi sizinle, edebiyat öğretmeni. Aynı zamanda şiirleri, denemeleri de var.
Etraftaki insanların neşesi devam ediyordu fakat Baba tok, ciddi bir sesle kaşlarını çatarak hemen yanında duran orta yaşta birine:
-Çeyiz var yanımızda değil mi, diye sordu. 
Adam önce bana sonra sorunun sahibine bakarak cevap verdi:
-Boş geldik efendim, haberimiz yoktu ama burada ayarlarız yarın.
Baba mütebessim ve şefkatli bir sesle bize döndü. Yol yorgunu olduğunu, yarın akşama doğru beklediğini, yarın akşama kadar gerekli hazırlığın yapılacağını söylüyordu.
Arkadaşımın yüzüne bahar gelmiş gibiydi ama hava daha da serinlemişti ve içimdeki evham kocaman bir karanlığa dönüşmüştü. Etraftaki insanlara bakıyordum, hürmetlerine bakıyordum. Sohbetlere kulak misafiri oluyordum. Huzursuzdum, hiç tanımadığım ve sanki başka bir dil konuşan insanların arasında yabancı gibiydim. Daha da kötüsü sanki herkes benim yabancı olduğumun farkına varmıştı bu kısa konuşmalardan sonra.  Yarını bekleyecektim ve ne olacaksa olacaktı artık. Otelin önünden ayrılırken kendimle derin bir tartışmaya girmiştim bile. 
Tanışmak istemiyorum, diyebilirdim. Kalabalığı görünce müsaade isteyip ayrılabilirdim arkadaşımın yanından. O da çok sevdiği ve yabancısı olmadığı insanlarla belki daha fazla görüşürdü. Hem madem onun farklı dostları, akranları, babası vardı benimle niye vakit geçiriyordu ki? Bende eksik bir şeyler mi görmüştü yoksa samimiyetimizden dolayı mı beni Baba’sıyla tanıştırmak istemişti? Çeyiz, hazırlık gibi kelimeler geçmişti, bunlar neyin nesiydi? Yürüsem iyi olacaktı, yorulana kadar dinginleşene kadar yürümeliydim. Küçücük bir kelime ya da ayrıntı ruhumda yuvarlanıyor, yuvarlandıkça büyüyor ve bir çığa dönüşüyordu. Kendimi kurtaramıyordu yaşananları ya da yaşanacakları düşünmekten.
Eve döndüğümde kan ter içindeydim. Akşam namazının vakti çıkmak üzereydi. Namazlar, dualar da nasibini almıştı bu tuhaf ruh halimden. İnsan bir anda kendi hayatının dışına düşebilir miydi? Kendine yabancılaşır mıydı? Kendimi tanıyamaz durumdaydım. Kendi ırmağından başka bir suyun içine düşmüş balık gibiydim. Bir kalbim istila altındaydı, ruhum ve beynim de bu istiladan nasibini almıştı. Bunca yorgunluğun ardından erkenden uyurum düşüncesindeydim ama nerde? Gece boyunca kah sızdım kah ayıldım. Sabaha doğru artık teslim olmuştum uykuya ki tuhaf bir rüyanın içinde buldum kendimi. Daha önce bu kadar canlı ve etkileyici bir rüya görmemiştim hiç. Çok garip bir coğrafyadaydım. Etraf tamamen yemyeşildi. Devasa yapraklar, kocaman ağaçlarla kaplıydı etraf. Yeşilin her tonu vardı ve koyu yeşil yoğunluktaydı. Ayaklarımın altında ise küçük bir çayır vardı. Çayır aşağılara doğru uzanıyordu, ben yüksek bir yerdeydim, sarı çiçekler vardı çayır boyunca. Bu çiçekleri tanıyordum bir yerlerden. Birkaç tanesine eğilip baktım, sarı çiçeklerin bir kısmının rengi uçlara doğru önce turuncuya sonra kızıla dönüşüyordu. Çiçeklere baktıktan sonra gökyüzüne de bakma ihtiyacı hissetmiştim. Simsiyah bulutlar vardı, elimi uzatsam dokunabilecektim sanki bulutlara. Gökyüzünden bakışlarımı indirirken karşımda yeşillikler içinde bir yükselti ve yükseltinin eteklerinde bir tünel girişi gördüm. Hareketsizce etrafı süzmeye devam ediyordum. Tünelin içi karanlık görünüyordu ve girişinde birkaç tahta vardı yerinden oynamış. İçimde garip bir huzurla uyandım. Bu kadar net bir rüya olamazdı. Yorgundum ve nasıl olsa biraz sonra yeniden uykuya dalar, uyandığımda bu rüyayı unuturum diye düşünüyordum ama unutulacak gibi değildi az önce gördüklerim. Birkaç kez daha uyudum, uyandım. Her uyanışımda gördüğüm rüya aynı tazelikle kendini hatırlatıyordu. 
Gün başladığında sadece akşamı beklemeye başladım. Başka hiçbir şeyin önemi yoktu. Akşamı düşünmek huzursuzluğu da beraberinde getiriyordu. Huzursuzluğum tahammül edilemeyecek hâle geldiğinde sabaha doğru gördüğüm rüyayı hatırlatıyordum kendime. Bu rüya bir sığınak oldu gün boyu zira gözlerimin önüne bu rüyayı getirdiğimde başka bir âleme geçiyor gibiydim. 
Öğleden sonra arkadaşımla buluştuk çarşıda. Havadan sudan konuşmaya başlamıştık ki yorgun durduğumu söyledi. 
-Sabaha kadar uyuyamadım, dedim. Garip bir his var içimde.
-Rüya gördün mü hiç, diye sordu. 
Gördüğüm rüyayı anlattım. Başka şeyler de görmüş olabileceğimi ama başka bir şey hatırlamadığımı söyledim. 
-Baba’ya bu rüyayı anlatmalısın, rüya önemli bu işlerde, dedi. Onun rüya yorumlama ehliyeti vardır, bu rüya da bence boş değil. Şu gün olmuş ben rüyalarımı anlatırım hatta bir kenara. Bir defterin olsun rüyalarını yazdığın, unutursun yoksa.
İçimden la havle çekiyordum ama onun umurunda değildi hiçbir şey. Yine edebiyat konuştuk; şiirden, tasavvuftan biraz da müzikten bahsettik. Abdestsiz ne yazı yazabilirim ne de şiir, diyordu. Tamamladığı her metinden sonra kıbleye döndüğünü ve yüksek sesle metnini okuduğunu anlatıyordu. Hoşuma gitmişti anlattığı şeyler, mantıklı geliyordu bana. Edebiyat ve müzik dünyasından birkaç meşhur ismi zikretti ve onların da Baba ile olan muhabbetini anlattı. O anlattıkça içimdeki boşluk büyüyordu. İkindi namazından sonra nihayet beklediğimiz vakit gelmişti ve Baba’ya doğru yürümeye başladık. Susuyordum. Oysa bir gün öncesine kadar ne kadar sade bir hayatım vardı. Yürüdüğümüz caddede ilk kez bu kadar sıkıntı ve endişe ile atıyordum adımlarımı. Yol bitsin istemiyordum lakin görüşme mekanına yaklaştıkça sanki bir fanus zihnimi, kalbimi içine alıyordu. Haftada birkaç kez geçtiğim yerler yabancı bir mekâna dönüşüyordu. Yanımdan geçen insanların hepsi yabancıydı sanki ve başka bir şehre düşmüş gibiydim. Binanın dış kapısından içeriye adım attığımızda artık zihnim de kalbim de susmuştu. Akışına bırakmıştım her şeyi. Birkaç basamak çıktıktan sonra bir kapının önünde durduk. Arkadaş gayet nazik bir eda ile kapıyı tıklattı, birkaç saniye sonra kapı açıldı. Loş bir odaydı burası ve küçücük bir lamba ile aydınlatılmıştı. Yerde büyükçe bir post seriliydi. Odadaki tek koltukta Baba oturuyordu. Loş odanın sessizliği verdiğimiz selam ile bozuldu. 
-Safa getirdiniz, dedi Baba. Buyurun oturun. 
Yerdeki beyaz postu gösterdi bana. Ayakta duran ve dün de Baba’nın yanında gördüğüm adama dönerek:
-Çeyiz hazır mı, diye sordu Baba.
-Hazır efendim, dedi adam sessizliği incitmekten çekinircesine kısık bir sesle ve hemen küçük ahşap bir sandığı Baba’nın yanındaki sehpanın üzerine koydu.
Arkadaşımı aradı gözlerim loş odada, yanımdaydı ama iki dizinin üstüne oturmuş, boynunu bükmüş küçülmüş, küçülmüştü. Sekiz on yaşlarında bir çocuk gibi kalmıştı adeta. Gözlerini yerden kaldırmadan kısık bir sesle:
-Efendim, dedi. Arkadaş bir mana görmüş bu gece isterseniz size anlatsın. 
Çeyiz sandığına ilişti gözüm. Küçücük ahşap bir sandıktı ve kapağı aralanmıştı. Büyükçe bir takkeyi seçebildim sadece. Herkes suskundu. Terlemeye başlamıştım. Uykusuzdum ve gergindim. 
-Şaşkınlıkla mana ne, dedim. Neyi anlatmam gerekiyor?
Başını önünden kaldırmadan ve kısık bir sesle dün gördüğüm rüyadan bahsettiğini söyledi arkadaşım. 
Baba devam etti konuşmaya:
-Besmele çekilmeden rüya anlatılmaz, dedi. Önce besmele çek sonra anlat bakalım. 
Uzun bir rüya olmadığını söyledim önce ardından besmele çekip gördüklerimi anlattım. Anlatırken arada bir yüzüne bakıyordum lakin o, boşluğa bakıyordu. Mütebessimdi. Rüya bittiğinde bu kadar, diyerek sustum. Oda halen loştu ve Baba normal bir ses tonuyla konuşmaya başlamıştı.
-Bu yolda rüyalar önemlidir, bu da güzel bir rüya, hayr olsun. Yeşil, cennettir. Bazı lügatlerde bile cennetin karşılığı yeşil olarak verilir. Koyu yeşil… Cennet hep yeşil olarak anlatılır. Şimdi gördüğün her şeyin ne anlama geldiğini birer birer anlatalım. Yeşili zaten söyledik, o siyah bulutlar var ya tam tepenin üzerinde bulunan…
-Evet, çok yakınlardı, dedim. 
-Onlar felsefenin, pozitivist düşüncenin kara bulutları ve dağılması lazım, dedi. Önünde bir tünel var ve karanlık… O tünelden karşıya geçmelisin bu bulutlardan kurtulmak için. Karanlıktan geçmek için de sana bir fener lazım, ışık lazım, dedi. Rüyanın yorumu böyle. Peki, çiçekleri biraz daha anlatır mısın hepsi sarı mıydı? Nasıllardı, neye benziyorlardı?
-Hepsi sarı değildi, dedim. Bazılarının ucu... dediğim anda o devam etti.
-Turuncuya çalıyordu değil mi? Belki biraz kızıla?
Şaşırmıştım. Bu sözleri söylerken yüzündeki ve sesindeki tebessüm sanki odayı aydınlatıyordu. 
-Evet, dedim tam olarak anlattığınız gibi. Peki bunun yorumu nedir?
Artık yüzündeki ve sesindeki tebessüm bir ışıltıya dönmüştü:
-Onun yorumu bana kalsın, dedi. Onun yorumunu yapmayacağım, kalsın. 
Çok merak ediyordum ama kesin bir ifade ile söylemişti rüyamın bu kısmını yorumlamayacağını. Sadece ikimiz konuşuyorduk artık. Gözüm hemen yanında duran çeyiz sandığına takılıyordu ara sıra. 
-Tasavvufa ilgin nereden geliyor, dedi.
-Özel bir ilgim yok, dedim. Edebiyatı, divan edebiyatını, tekke şairlerini severim. Cezbe ile yazılan şiirleri de hissederim. 
-Divan şiirinin tümünde vardır tasavvuf hatta bu işlerle en az ilgisi olan Nedim’de bile tasavvufi izlere rastlamak mümkündür, diye devam etti. 
Konunun edebiyata gelmesi içimi biraz rahatlatmıştı ki uzun sürmedi bu rahatlık. Birkaç cümlenin ardından derin bir nefes aldı ve sordu:
-Peki, şimdi evet mi hayır mı?
-Neye evet, neye hayır, diye hızlıca cevap verdim. 
Kalbimin sesini duyuyordum neredeyse, terliyordum. 
-O tüneli birlikte geçmeye evet mi hayır mı, dedi. 
Konuşan, cevap veren ben değildim sanki. Biri benim yerime konuşmaya başlamış gibiydi. Dilime, dudaklarıma sahip olamıyordum:
-Hayır elbette, cümlesi döküldü dilimden. Benim esasında böyle bir niyetim yoktu, sizinle tanışmaya gelmiştim sadece, tanıştık, sohbet ettik kısa da olsa. Okuduğum kitaplar var, ilham veren isimler var, ben onların ışığı ile geçerim o tüneli, dedim.
Gayri ihtiyari ağzımdan çıkan cümleyi gerekçelendirmeye çalışıyordum. Sözlerim odadaki huzuru dağıtıyordu, karanlığı çoğaltıyordu. Arkadaşım hareketsiz bir biçimde halen aynı şekilde yanımda oturuyordu. Galiba tanışma merasiminin sonuna gelmiştik. 
-İyi düşünmek lazım elbette, dedi. Lakin bu işler öğrenilmez zira bilenler söylemez, söyleyenler de bilmez. Bu bir hâldir. Kitapla, şiirle yaşanacak tecrübe edilecek bir şey değil. Bazıları şu posta oturur ve düşünmeden evet, der. Kalkar gider üç ay sonra başka posta oturur ona da evet, der. Gösterilen her posta oturur ve evet, diyerek ayrılır. Böylelerinden olmamak lazım. Hayır, demene kırılmadım. İyi düşünmek lazım.
Usulca yerimden kalktım, müsaade istedim. Kırılmadım, dese de kırılmış, dağılmış, dökülmüş bir şeyler vardı ortamda, müsebbibi ben değildim bu halin. Son bir kez masada duran, bana sorulmadan benim için hazırlanan küçük sandığa baktım göz ucuyla. Evet, desem belki daha büyük bir sızı duyacaktım. Evet, desem belki bu sandık büyük bir yüke dönüşecekti sırtımda bir ömür taşımam gereken. Arkadaşımı orada bırakarak ayrıldım. Kapının önünde dolaşan, konuşan insanlar vardı, göz göze geldik birkaçıyla. Hızla binadan çıktım. Az önce döktüğüm ter şimdi beni üşütüyordu. Hiçbir şey düşünmeden yürüyordum. Hızlı adımlarla yürüyordum. Evet, dememe mani olan ve benim yerime hayır, cevabını veren biri vardı ve yanımda yürüyordu. Evet, desem bir şeylere ya da birine ihanet etmiş gibi olacaktım. Eve kadar yürüdüm. Kendime kıza kıza yürüdüm. Arkadaşıma da kızıyordum ama şimdiden sonra galiba bitmiş bir arkadaşlıktı bu. Onu mahcup ettiğim en azından zor durumda bıraktığım fikri de ara sıra kalbime batıyordu. Böyle olmamalıydı, söylemeliydi niyetini, detayları anlatmalıydı. Benim böyle bir bağım var, istersen sen de benim bağlı olduğum yere bağlan, deseydi. Süre verseydi bana düşünmek için. Kendi hikâyesini anlatsaydı mesela, Baba’yla nasıl tanıştığını, ondan öncesini ve sonrasını anlatsaydı. Hikâye anlatmayı çok severdi halbuki. Kendisinden on beş yaş küçük birini apar topar posta oturtmak da neyin nesiydi? Hızlı yürüyordum ama yol bitmiyordu bir türlü. Sonunda eve ulaştım. Hiçbir şey olmamış gibi girdim kapıdan. 
Peş peşe düşünceler akın ediyordu beynime. İki gündür yaşadığım her şeyi başa sarıyor kendimi haklı çıkararak konuyu iç dünyamda kapatmaya çalışıyordum. Konuşmaları hatırlıyordum tekrar tekrar. Rüyamı hatırlıyordum. Sonunda verdiğim kararın hayırlı olduğuna kendimi ikna ettim. Bunca yılı Baba’sız geride bırakmıştım. Gençliğimin en buhranlı ve karamsar günlerinde neden karşıma çıkmamıştı? Düşünmeden evet, derdim o zamanlar. Şimdi evet desem hayatım belki ilerleyen yıllarda daha dingin olurdu ama bir şey vardı yerinde olmayan, beni huzursuzluğun bulanık suyunda çırpınmaya iten bir şey… Akşam, rüya gibi geride kalmıştı. İki gündür bir rüyanın içinde gibiydim zaten.  Gözlerim kendiliğinden kapanıyordu lakin rüya görmekten korkuyordum. 
Ertesi sabah çok geç ve yorgun uyandım. Neyse ki derslerim öğleden sonraydı. Geride kalmıştı her şey ve iki günlük bir rüya gibiydi yaşadıklarım. Kahvaltı yaptıktan sonra bir ağırlık musallat olmaya başladı üzerime. İyi uyumuştum fakat gözlerim kendiliğinden kapanır olmuştu. Oturduğum yerde gözlerim kapanıyordu, etraftaki sesleri duyabiliyordum. Oturduğum yerden kalkmak istiyordum fakat ne mümkün? Bir anda karşımda Baba’yı gördüm. Tıpkı dünkü gibi karşımdaydı. Bana bakıyor ve yarım saat, kırk beş dakikada kendisine ulaşabileceğim bir yerde olduğunu söylüyordu. 
-Şehrin hemen çıkışındayım, Taşlıdere diyorlar buraya, şayet kararını değiştirdinse bir şansın daha var, yetişebilirsin, dedi. 
Gözlerimi açtım. Salavat okudum. Felak ve Nas ile devam ettim. Bu meseleyi içimde bu kadar derinleştirdiğim için kendime kızmaya başladım yine. Bundan sonra hep böyle mi devam edecekti? Bu kadar zayıf ve sarsıntıya açık bir kalbim yoktu benim. Yürüdüğüm yoldan, düşüncelerimden hiç endişeye düşmemiştim. Öfkem kendimeydi. Abdest aldım ve günün geri kalanından başlayarak zihnimi, kalbimi arındırmam gerektiğine kendimi ikna ettim. Öğleye doğru toparlanmıştım bile. Sınıf çoğu zaman bir sığınaktı benim için. Sınıfa girip kapıyı kapattığım anda dünya dışarıda kalıyordu, öğretmenliğe başladığım günden beri böyleydi durum. Okul bahçesine adım attığım andan itibaren iki gün önceki hayatıma döndüm. Zaman zaman ders aralarında içimde burukluk hissetsem de gün çabucak bitti. Akşamı sınav kağıtlarına ayırdım. Moralim düzelmiş; içimdeki fırtına, yerini dinginliğe bırakmıştı. Birkaç sınıfın sınav kağıdını bitirdikten sonra arkadaşım geldi aklıma. Kırgınsa gönlünü almalı ve bu arkadaşlığı devam ettirmeliydim. Kim vardı ki küçücük şehirde konuşulacak, çay içilecek? 
Elim telefona uzanmıştı bile. Neyse ki sesinde bir kırgınlık yoktu yahut ben öyle hissediyordum. Bir gün önceki akşamdan dolayı üzgün olduğumu söyledim. 
-Nasip, dedi, nasip meselesi bu işler. 
Ben yanlarından ayrıldıktan sonra olup bitenleri, Baba’nın benim hakkımdaki intibaını merak ediyordum. Münasip bir dille birkaç soru sordum fakat cevap vermek istemiyor gibiydi:
-Senden biraz sonra da ben ayrıldım, dedi?
Mevzuyu değiştirme çabasındaydı, farklı şeylerden bahsediyordu ancak sabah yaşadığım hadise tüm tazeliği ile zihnimde yeniden tekrar etmeye başladı. Sordum:
-Tekrar görüşmediniz mi kendisiyle ne zaman ayrıldı misafirimiz şehirden?
-Öğleye doğru yolcu ettik Baba’yı, dedi. Taşlıdere’de kahvaltı yaptık yarım saat, kırk beş dakika kadar. Birkaç bardak çay içtik sonra uğurladık. 
Kelimeler uçup gitmişti zihnimden. Hatırlayabildiklerimi de bir araya getirip cümleye dönüştüremiyordum. Az ilerde masada duran sınav kağıtlarına kaydı gözüm. 
-Nasip, dedim tonu azalan bir sesle. 
Evet, dememekle hata mı etmiştim? Sabah o hali yaşadıktan sonra yola çıkıp Taşlıdere’ye gitmemekle hata mı etmiştim? Bilmediğim bir istasyonda, hangi yöne gideceğini bilmediğim bir treni kaçırmanın hüznü vardı içimde. Yolculuğa çıkmak gibi bir niyetim yoktu oysa. Aylarca devam edecek bir karmaşanın ortasındaydım. Tepemde bulutlar vardı evet, karşımda da yıkık dökük, karanlık bir tünelin girişi. Ömür boyu bu tünelin önünde mi duracaktım, ömrüm boyunca bulutlar tepemde mi dolaşacaktım? Yoksa tünele doğru mü yürümeliydim? Gözlerim alışırdı belki karanlığa. Belki tünele adım attığım anda birini bulurdum yanımda. Rüyaların öneminden bahsetmişti, belki başka rüyalar da görürdüm. Başka bir şehirde karşılaşma imkânımız yok muydu bir daha? Rüya, yakaza olmayan bir yerde yine karşılaşabilirdik ve o zaman yine sorabilirdi: Evet mi?
Sorular ve düşünceler zihnimde durgun bir suya atılan taşlar gibiydi. Her soru, her düşünce zihnime düştükten sonra genişleyen halkalar bırakıyordu. Hiçbir şey hissedemeyecek, düşünemeyecek kadar bitkin düştüğümde aklıma sadece sarı çiçekler geldi, ucu turuncuya ve kızıla çalan sarı çiçekler. Tebessüm ettim. 

şubat, 2026, sivas

6 Şubat 2026 Cuma

AĞIT


Hüseyn KAYA

Bahar usul usul veda ediyor, yaz kendini iyiden iyiye hissettiriyordu. Senelerdir olduğu gibi erkenden uyandı. Henüz hava aydınlanmamıştı. Sabah namazı için abdest alması gerekiyordu. Yorgun muydu? Hayır. Uyumuş dinlenmiş miydi? Hayır. Uyku, senelerdir onun için yalnızca sızmaktan ibaretti. Uyuyor ve uyanıyordu. Ağrıyan bir yeri yoktu. Senelerdir dişlerinin, başının ağrıdığını bilmiyordu. Abdestini ahırda aldı. Yaşlı ineğini sevdi namaza geçmeden önce. Sessiz adımlarla evin avlusuna süzüldü. Sekinin üzerinde, tandırın hemen yanında serili çulun üzerinde namaza durdu. Tarladan, bostandan kalan zamanı burada geçiyordu. Ya ekmek yapıyordu ya yemek. Süt kaynatma, yoğurt çalma, tereyağı çıkarma… Hepsi bu sekinin üzerinde yapılan işlerdi. Ev halkı uykudaydı. Farz namazı bitmek üzereydi ki kapının çalındığını fark etti. Hava halen aydınlanmamıştı. Bu saatte kim gelecekti ki? Her sabah namazdan sonra önüne yal çaldığı köpeğin uyanmış olabileceğini, sesleri onun çıkardığını düşündü fakat namazı bitmeye yakın yine kapı çalındı. Köpek olamazdı bu. Kapının ardına yerleştirdiği kös adı verilen odunu yerine sabitledi ve seslendi:
-Kim o?
-Benim Mevlüde. Abbas.
Abbas ismini duyar duymaz içerisi iyice karardı. Kapının ardına az kalsın düşecekti. Kanatlı kapının bir tarafına tutunarak yere oturdu. Salavat getirdi. Felak ve nas okudu. Dışardan kısık ses gelmeye devam ediyordu:
-Geldim sonunda işte, açmayacak mısın kapıyı.
Mevlüde, okuduğu ayetlerin, duaların verdiği güçle sesini yükseltti ve kapının kenarında duran pelit değneğe uzandı:
-Eğlenecek başka kapı bul kendine. Abbas öleli seneler oldu. Yemen’de kaldı o. Her kimsen çek git kapımızdan. 
Normalde kapıda duran köpek mani olurdu. Demek ki tanıdık biriydi bu. Köpek ses etmemişti. Abbas bir süre sustu. 
-İki gözüm önüme aksın ben Abbas. Deli Veli’den olma Zöhre’den doğma. Hamza’nın, Ayşe’nin, Ali’nin babası Abbas. Senin helalliğin Abbas. Her cümlenin sonundaki Abbas kelimesi ağır bir kaya yuvarlıyordu içindeki karanlık derelere yüce dağlardan. 

-Abbas öleli seneler oldu, Yemen’de kaldı o, dedi takati azalmış bir sesle.

Abbas devam ediyordu:

-Ölmedim, senin için hayatta kaldım, çocuklarım için.
Sesi de benzemiyordu kocasının sesine. Kelimeleri söyleyişi bile başkaydı. 
-Bizim buraların adamlarının konuşmalarına bile benzemiyor konuşman, dedi. Git başka yerde eğlen gardaş. Rahat bırak beni, kapımı. Her kim isen Allah rızası için uzaklaş buralardan. 
Normalde kapının önündeki zağar bir yabancı geldiğinde huysuzlanır, seğirtirdi. Ortalığı ayağa kaldırırdı fakat sesi çıkmıyordu onun da. Zaten yaşlanmıştı. Abbas cepheye gittiğinde gencecikti o da. Senelerce kapısının önünü ona emanet etmişti. Belki de… Belki de gerçekten Abbas’tı gelen ve onu hatırladığı, tanıdığı için ses çıkarmıyordu. Kapının ardından gelen ses kâh uzaklaşıyor kâh yakınlaşıyor ve durmadan bir şeyler anlatıyordu kendisinin Abbas olduğunu ispatlamak için.

Belki de kötü bir rüyaydı bu. Az sonra uyanacak ve kimseye bir şey demeden gün boyu karanlığı yaşayacaktı. Kaç kez Abbas gelmişti rüyasında ama uyanınca zehir olmuştu günü, haftası. Rüya ve hayal ile gerçeği karıştırdığı zamanlar bile olmuştu. Zaten sadece kendisi değildi ki bu hali yaşayan. Onca sıkıntılı zamandan sonra, iyileşmese bile kabuk bağlamaya yüz tutmuş bir yaraydı Abbas onun için. Her ailenin bir Abbas’ı vardı hemen hemen köyünde yahut civar köylerde. Kapının önünde öylece kalakalmıştı. Bir dizini döşüne doğru çekmiş, başını dizine doğru eğmiş, bir eli başında diğer eli boşlukta öylece bekliyor, boşluğa bakıyordu sadece. Avlu karanlıktı, serindi. İçerdeki ahırdan küçük sesler gelmeye başlamıştı. Horozun sesiyle tekrar dünyaya döndü ve kapının ardından gelen seslere kulak verdi:

-Hâlâ mı inanmadın Mevlude, sen sor ben söyleyeyim. Sen Abbas olsan şunları bilirdin de, ben anlatayım sana. 

-Sen Abbas olsan ben sesinden tanırdım seni, konuşmandan tanırdım, sen daha köye gelmeden kokunu alırdım, kapımı açık tutardım, kapıda karşılardım. Bey, Allah’ın adını veriyorum git başka kapıya, dedi Mevlüde bitkin ve çaresiz bir sesle.

Havanın aydınlanmaya durduğunu kapının altından sızan ışıktan fark etti. Artık yaşadıklarının rüya olma ihtimali kalmamıştı geriye döndüğünde üç çocuğunu gördü çaresiz ve suskun hâlde kendisini izleyen.  Ali, Hamza ve Ayşe başlarını önlerine eğmiş, dolukmuş gözlerle annelerini izliyorlardı. En küçükleri Ayşe sordu:

-Hırsız mı geldi anne, kim var kapının önünde.
Hamza en büyük çocuklarıydı. Babasını ve onun köyden ayrılışını hatırlıyordu. 
-Babam olamaz bu anne, dedi. Benim babamın sesi böyle değildi. Benim babam Yemen’de kaldı.
Abbas da yorulmuştu artık:

-Hamza, oğlum sen misin, dedi. Senin de sesin değişmiş. Delikanlı gibi geliyor sesin. Haydi artık, yorgunum, gücüm tükendi. Açın kapıyı sarılayım hepinize. Üç kardeş annelerin yanına oturdu. Dışarısı iyice aydınlanmıştı. Bir an kapıyı açmayı düşündü Mevlüde. Her kim ise görmeliydi kapının ardında olan kişiyi. Bir anlığına kapıldığı bu düşünceden anında vazgeçti. Bir yabancıya kapıyı açmış olmasını nasıl anlatabilirdi ki köylüye, akrabalarına. En iyisi birilerinin gelmesini beklemekti. Sabah namazından çıkan yaşlılardan birkaçı mutlaka görür, kapıya gelirdi. 

Kapının açılmasından umudunu kesen Abbas da kapının hemen önüne bağdaş kurdu. Evlerinin hemen karşısındaki tepeye baktı. Az ilerdeki söğütler büyümüştü ama tıpkı hayalindeki gibiydi her yer ve her şey. O da senelerce rüyasında gelmişti buralara. O da içindeki hasretin üzerine kül serperek geçirmişti en çetin yılları. Onu ayakta tutan, hayatta tutan şey eşine, çocuklarına, köyüne kavuşmak düşüncesiydi. Kapının önündeki zağar da Abbas’ın yanına geldi oturdu. Belli ki unutmamıştı ve o da susmayı tercih ediyordu. Ne bir sevgi gösterisi ne bir hasret belirtisi. Böyle bir karşılama hayal etmemişti. Kırılmaya hakkı yoktu hatta içten içe taktir etti eşinin kapıyı açmamasını. Yedi yıl az bir zaman değildi ki… Köyüne dönmüştü ya onca badireden sonra gerisi gelirdi nasıl olsa. 

Kalın tahtalardan yapılma kanatlı kocaman kapı halen kapalıydı. Görevini yapan, iki dünyayı birbirinden ayıran ağırlığıyla ve biraz da yorgunluğuyla hiç açılmayacak gibi duruyordu. Bazı bacalardan incecik dumanlar yükseliyordu köyde; ocaklar tandırlar yanmaya başlamış olmalıydı. Evin altındaki küçücük yoldan ilerleyen iki yaşlı adama takıldı yorgun gözleri. Birini Fehmi dayısına benzetti ama bastonla yürüyeni tanıyamadı. İki yaşlı adam da Abbas’ı görmüş olmalıydı ki kısa bir süre kendi aralarında konuştuktan sonra yollarını değiştirerek ona doğru yürümeye başladılar. Abbas ayağa kalkmaya çalıştı. Kapının önündeki örtmeyi ayakta tutan direğe tutunarak doğruldu, köpek halen oturur vaziyetteydi. İki ihtiyar olan biteni anlama çabasındaydı. Aralarında birkaç metrelik mesafe kalmıştı ki Fehmi dayı sessizliği bozdu:

-Selamunaleykum gardaş. Kime baktın, burada ne arıyorsun? Nerden gelip nere gidiyorsun?

-Fehmi dayı, dedi Abbas. Beni tanımadın mı yoksa? Benim Abbas. 

Biraz dikkatle bakınca yanındaki bastonlu ihtiyarın da Mehmet eniştesi olduğunu anladı. 

-Mehmet enişte, çok yaşlanmışsın ama tanıdım seni de. Abbas’ım ben. Ne çabuk unuttunuz beni. 

İki ihtiyar da hayli şaşkındı. Önce birbirlerine sonra Abbas olduğunu söyleyen adama baktılar. Mehmet enişte elindeki bastonun ucunu Abbas’a doğrulttu:

-Oğul, Abbas gideli yedi sene oldu, dedi. Öldüğü haberini alalı da beş altı sene oldu. Yemen’e gidenin geldiği duyulmuş mu hiç? Her kim isen haydi yürü işine git. Ayrıl bu kapının önünden, bu köyden. Ne kılığın kılık ne vaziyetin vaziyet. Köylü uyanmadan nereden geldinse oraya git. Sonrası iyi olmaz. 

Arap deseler değildi, çingene değildi bu adam. Başında kirli ve rengi dönmüş bir sarıkla, sırtında yırtık sökük bir urba ile ve uzun sakalıyla iyi bir intiba oluşturmamıştı onlarda. Zaman zaman döşürücüler gelirdi köye ama onlar bile yabancı sayılmazdı Abbas olduğunu iddia eden adama göre. Konuşmaları duyan Mevlüde içerden seslendi:

-Allah aşkına her kim ise kapının ardındaki götürün bu adamı. 

Bu cümlenin ardından Ayşe’nin ağlama sesi duyuldu. Abbas iki ihtiyarın eline uzandı. Benim vallahi benim, Abbas. İkinizi de tanıdım, başka biri olsaydım adınızı nereden bilecektim. Benim, Mevlüde’nin eşi. Bacısız, gardaşsız büyüyen bir babanın bir evladı Abbas. Hamza’nın Ali’nin, Ayşe’nin babası Abbas. Şu zağar bile tanıdı beni ses etmedi. Siz tanımıyorsunuz. Dövün, sövün ne derseniz deyin ama kovmayın. Mehmet enişte yoncalığı sürerken ekerken yanında değil miydim ben? Fehmi dayı söylesene Devrent’ten kaç kere seninle sap taşıdık. Hatta bir keresinde mazı kırılmış kağnı devrilmişti de ben kurtarmıştım öküzlerini zelveden. 

Abbas anlattıkça ihtiyarlar susuyor, birbirlerine bakıyor başlarını sallıyorlar ancak Abbas olduğunu söyleyen adamın yüzüne bakınca içlerindeki derin şüphe büyüyordu. Abbas son gücünü toplamış Abbas olduğunu ispat etmek için ha bire bir şeyler anlatıyordu. Parmağı ile uzaktaki harman yerini gösteriyordu:

-Fehmi dayı bak şurası senin harmanın hemen yanı da bizim harmanımız. Kaç kez döğen sürdüm oralarda. Atın vardı, duruyor mu? Katran’dı adı. Bir çift öküzün işini iki saatte hallederdi döğene koştuğumuz zaman. Mehmet enişte, acı pınarın suyunu beraber getirmedik mi Tatarın Çayırı’ndan. Gelirken su içtim, yüzümü yıkadım. Ben Abbas’ım inanın artık bana. Mevlüde’me söyleyin açsın kapıyı o tanır beni. Ellerimden tanır, yüzümden tanır.

Konuşmalar devam ederken birkaç kişi daha geldi kapının önüne. Abbas yeni gelenlere de ismiyle hitap ediyor, bazı isimleri karıştırıyordu. Tek kişilik bir tiyatro oyunu sergiler gibi ortada herkesle konuşuyor, dönüyor, dolaşıyor anlatıyordu. Kime dair ne anlatsa hepsi başıyla anlatılanları onaylıyor ancak kimse bu yabancının Abbas olduğuna inanmıyordu. Yorulmuştu, dili damağı kurumuştu. Bir yandan yalvaran bir ses tonuyla Mevlüde’den kapıyı açmasını rica ediyordu. Sonunda Mevlüde’nin kapısının önüne yaşlı kadınlardan biri yaklaştı ve içeriye seslendi:

-Kızım aç kapıyı. Sen ver kararını. Bu Abbas’tır de. Bu Abbas değildir de. Biz yorulduk artık burada. 

Mevlüde kapının ardındaki kösü geri çekti, dayağı kaldırdı ve kapıyı araladı. Gözleri doğrudan doğruya küçük kalabalığın ortasındaki yabancıya ilişti. Yalvarır gibi bakıyordu yabancı, yorgun ve kan ter içindeydi. Yabancıydı, sadece yabancı. Bir yandan ellerinde kalın değnekler, küreklerle yeni insanlar geliyordu evin önüne. Kısa bir süre bakıştı Mevlüde ve Abbas.

Yaşlanmıştı Mevlüde ama değişmemişti fazlaca. Başına bağladığı tülbendin kenarından dökülen saçlarında beyazlıklar vardı. Üstelik zayıflamıştı da. Abbas umutla bakıyor ve Mevlüde’nin ağzından çıkacak cümleyi bekliyordu. Hamza ondan önce davrandı:

-Defol git, benim babam Yemen’de kaldı.

Mevlüde’nin gözleri çakmak çakmak olmuştu. Biliyordu onun Abbas olmadığını ama görünce belki tanırım ümidi gelip gidiyordu kalbine. Belki de gerçekten Abbas’tı gelen. Küçücük bir umudu vardı kapıyı açıncaya kadar. Göz kapaklarının altında biriken damlalara daha fazla hakim olamadı. Kapının kenarından ağlayarak konuştu:
-Sen Abbas değilsin.
Abbas orada öylece kalmıştı. Felç olmuş gibiydi. Ne dönmeye ne de konuşmaya gücü vardı. Esmerleşmiş buruş buruş yanaklarından uzun ve kirli ağarmaya dönmüş sakallarına doğru peş peşe damlalar süzülmeye başladı. Bir şeyler anlatmayı, insanları ikna etme çabasını bırakmış öylece kalakalmıştı kalabalığın arasında. Kimseden ses çıkmıyordu, gözler Mevlüde ve Abbas olduğunu söyleyen adamın yüzünde dolaşıyordu. Yabancının bu halinden özellikle yaşlılar etkilenmiş gibiydi. Yabancı biri olsa niçin ağlasındı ki? Mevlüde’nin cevabından sonra niçin yıkılsın, ağlasın? Üstelik bu adam köye, ailesine dair her şeyi biliyordu. Fehmi dayı etraftaki insanları göz işaretiyle uzaklaşmaları için ikaz etti. Kimsenin gitmeye niyeti yoktu, birkaç yaşlı kadın ve erkek Mevlüde’nin yanına yaklaştı, salavat getirmesini söylediler. Fehmi dayı:
-Kızım, dedi. Evet hiç benzemiyor bizim Abbas’a ama seferberlik hali. İnsanda insanlık mı bırakır. Yedi yılda ne gördü ne yaşadı, ne yede ne içti bilemeyiz ki… Bu senin erin Abbas’tır. Ben inandım. Haydi artık gözün aydın olsun. Çocukların babasına kavuştu. Haklısın kimse dönmedi Yemen’den. Haklısın, ne desen ne söylesen lakin bu Abbas’tır. Hele bir üzerindekileri değişsin, yunsun arınsın. Saçını sakalını toplasın. O zaman hepimiz inanacağız, bu adam Abbas’tır. 
Abbas sessizce ağlıyordu. Yedi yıl boyunca uzak diyarlarda döktüğü gözyaşları şimdi kapısının önünde döküyordu. Çocuklarına bakıyor, birinin baba, diyerek koşup boynuna sarılmasını bekliyor gibiydi. Çocuklar bazen annelerinin yanından bazen arkasından bazen önünden hüzünlü bir ürkeklikle bakıyordu babaları olduğunu söyleyen adama. Ali ve Ayşe’nin gözlerinde endişe Hamza’nın gözlerinde isyan ve acı vardı. 
Abbas etraftaki birkaç kişinin de yardımıyla kapıdan adımını içeriye atmıştı. Avlunun kenarındaki sekiye oturdu. Sabahtan beri sırtında asılı duran kirli ve yırtık çıkınını çözüp yere bıraktı. Dalgaları aniden yatışan bir deniz gibi durulmuştu, rahatlamıştı. Mevlüde’nin eli ayağı ayaz yemiş pancar gibiydi. Bir yabancıyı Abbas diye evine aldırmıştı köylü. Büyükler istemese eve almazdı, kapıyı açmazdı. Bir ömür kapıda beklese bu adam Abbas olduğuna inandıramazdı onu. 
Nihayet yaşlılar Abbas’a soru sormaya başlamışlardı. Köyden Yemen’e giden diğer gençleri soruyorlardı Abbas’a. Onların da dönme ihtimalinin olup olmadığını, neler yaşadığını, nasıl bu kadar değiştiğini... Abbas arkadaşlarından üçünün Yemen’e varmadan yolda rahmetli olduğunu anlattı. Yolculuklarını, sıcağı, susuzluğu, çölü, gördüğü eziyetleri. Bazı kelimeleri hatırlayamıyor zaman zaman Arapça bir şeyler söylüyordu. Böyle anlarda dinleyenlerin yüzünde bir şüpheyle karışık bir ekşime oluyordu. Avlunun ahıra açılan kapısının ardından huzursuz hayvan sesleri geliyordu. Hamza ve Ali hayvanlarla ilgilenmek için oturdukları yerden kalktı.
Abbas’ın anlattığı her şeyi bazen hayretle ama çoğu zaman iç çekerek dinliyordu köylüler. Dinledikçe onun Abbas olduğuna olan inançları artıyordu. Mehmet enişte Abbas’a bir tas su vermesini istedi Mevlüde’den. Mevlüde akşamdan avluya koyduğu ağaç fıçıdan bakır bir tasa su döktü ve Abbas’ın önüne koydu. Abbas nefes almadan suyun tamamını içti. Suyu içmiyor da yedi yıldır içinde büyüyen çölün kızgın kumlarına döküyordu sanki. 
-Yukarı pınarın suyu bu, dedi. Kaç kez rüyamda içtim bu sudan yudum yudum. 
Abbas doğru söylemişti; su, yukarı pınarın suyuydu fakat Mevlüde’nin umurunda bile değildi bu adamın suyu tadından tanıması. Abbas su içerken kadınlar kendi aralarında fısıltıyla konuşup evden ayrılmışlardı. Aynı kadınlar çok geçmeden birkaç kap yemek ve ıslatılarak dürülmüş yufka ekmekle döndüler. Sekinin kenarındaki büyük direğe yaslanmıştı Abbas, tandıra, tandır isinin kararttığı tavandaki hezanlara baktı. Sonra aniden yaslandığı direkten sırtını çekti ve direğe bakmadan parmaklarıyla direğin gövdesinde bir şeyler aramaya başladı. 
-Çocukken düşen dişlerimi bu direğe çakmıştı babam, dedi. Ben de Hamza’mın bir dişini çakmıştım, aha buldum. 
İlk kez yüzünde küçük bir tebessüm oluştu bu sözleri söylerken. Ahırın, büyük odanın kapısına baktı. Sekinin üzerine, Abbas’ın önüne bir sofra dastarı serdi Mevlüde önce, ardından üzerine küçük bakır siniyi bıraktı. Gelen yemekleri dizdi, ekmeleri yerleştirdi. Tandırın hemen yanındaki leğençe ve ibriği getirdi fakat Abbas’ın eline su dökmedi. Dökemedi. Komşu kadınlar Ayşe’ye ibriği işaret etti. Ayşe bir yandan yabancı adamın eline su döküyor bir yandan ellerini izliyordu. Böylesine esmerleşmiş, çatlamış elleri daha önce hiç görmemişti. Konuşmalarında verdiği küçük detaylar az da olsa bir güven oluşturmuştu etraftaki insanlarda. Ta ki Abbas yemeğe başlayıncaya kadar. Sinin kenarındaki tahta kaşığı hiç kullanmadı Abbas. Bir bedevi gibi eliyle yemek yiyordu. Yufka ekmeği eski bir bez parçası gibi ortadan ayırıyor, dürmeden ağzına tepiştiriyordu. Kıtlıktan mı çıktın, derlerdi iştahla yemek yiyenler için ancak Abbas kıtlıktan çıkmış gibi değil, daha önce önüne hiç sofra kurulmamış bir yabani gibi yiyordu. Herkes onun yemek yemesini izledi dakikalarca. Kimse sofraya ortak olmadı. Mehmet enişte fısıldadı etrafındakilere:
-Arapların içinde kala kala onlar gibi yemeye alışmış zahir. 
Mevlüde’nin içinde alevden ırmaklar akıyordu. Abbas’ım değil bu diye haykırmak istiyor ancak susuyordu.  
Öğleye doğru ziyaretler başlamıştı. Abbas’ın döndüğünü duyan geliyor, onu görünce önce şaşırıyor, sonra hal hatır soruyordu. Abbas heyecanla anlatıyordu uzun yolculuğunu. Şehitlerin bedenleri arasında ölü taklidi yaparak kurtulduğunu, onlar gibi giyinerek ve konuşmaya çalışarak hayatta kaldığını, yol boyunca gündüzleri saklandığını geceleri yürüdüğünü anlatıyordu. Bazen günlerce boğazından bir lokma aşmadığını anlatıyordu. Yedi yıl boyunca verdiği hayat mücadelesini, yanında şehit olan arkadaşlarını anlatırken gözleri bile dolmuyordu. Kalbini, ruhunu kaybetmişti sanki. Ara sıra çocuklarına ve eşine bakarken mülayim bir çehre takınıyor ardından yine hırçın ve heyecanlı bir kişiliğe bürünüyordu. Ziyarete gelenler de önce bu adamın Abbas olduğuna dair şüphe duyuyor ancak konuştukça, köye dair bir şeyler anlattıkça bir insanın simasının, konuşmasının, bedeninin bu kadar nasıl değişebildiğini düşünüyorlardı. 
Vakit ikindi olduğunda Abbas Hamza’ya köyün üst tarafındaki patırdağı sordu:
-Suyu halen öyle gür ve berrak mı patırdağın, dedi. 
Kimileri çağlayan dese de Abbas patırdak derdi oraya. Sekiz on metre yükseklikteki kayalardan insan gövdesi hacminde su patır patır dökülürdü. Tüm köylü özellikle sap saman zamanı patırdağa gelir ve tozundan kirinden arınırdı onun altında. 
-Biraz serindir şimdi, her zamankinden de daha gür akar bu mevsimde, dedi Hamza. 
Yedi sene önceden kalan birkaç giysiyi getirdi Mevlüde, çıkın yaptı. Hamza’nın eline tutuşturdu. Baba oğul çağlayana doğru yola koyuldu. Onların gidişini izleyen Mevlüde’nin içinde şükür ve şüphe yan yana duruyordu. Belki döndüklerinde biraz daha Abbas’a benzer, diye içinden geçti. Belki saçlarını, sakalını keser kıyafetlerini değişirse biraz daha Abbas olur. Belki zamanla Abbas gibi konuşur. Belki zamanla kendileri gibi yemek yemeye başlar. Zamanla alışırım belki dedi. Başka çaresi yoktu ki. Kendisiyle aynı kaderi yaşayan gelinler vardı köyde. Eşi dönmeyince kimi kayını ile evlendirilmişti kimi başka köyde bir yaşlıya eş olarak gitmişti. Neyse ki Abbas bir babanın bir oğluydu. Hamza, Ali ve Ayşe olmasa kendisinin sonu da böyle olacaktı belki. Bir de başka köylerden de tuhaf haberler geliyordu. Yakın köyün birine böyle bir yabancı gelmiş ve eşi Yemen’e giden kadınlardan birine talip olmuş, derlerdi. Güya şehit düşen arkadaşının vasiyetini tutarak onun ailesine sahip çıkmak gelmiş yabancı. Sizi bana emanet etti rahmetli, demiş. Ben ölürsem git ve eşime, çocuklarıma sahip çık demiş. Zavallı kadın eşinin ölüm haberine mi üzülsün gelen adamın teklifine mi? Kadının birkaç ay sonra yangıdan öldüğünün haberi de yayılmıştı. Buna benzer olayları hatırladıkça zihnindeki vesvese kıymığı daha da derine iniyordu. 
Abbas saatlerce suyun altında yundu, yundu. Tepesini delercesine dökülen suyun altında gözlerini bazen kapadı bazen açtı. Bazen sırtını verdi suyun şiddetine bazen göğsünü. Suyun sesini dinledi, yukarıdaki kayalıkta havalanan tekrar yuvasına dönen güvercinleri izledi. Gövdesine temas ederek yerdeki kocaman kayadan akıp giden suyla yalnız bedeni değil zihni, ruhu, kalbi de aydınlanıyordu. Daha köyden ayrılır ayrılmaz özlemeye başlamıştı burayı da. Hamza, bir süre sonra endişelenmeye başlamıştı ama bir yandan o da babasız geçen günleri, mevsimleri, yılları düşünmeye dalmıştı.
Baba oğul eve döndüklerinde akşam alacasıydı. Hamza’nın yüzünde küçük bir neşe vardı. Hayal meyal hatırladığı o yüzün, sesin yerine yeni Abbas’ı koyması belli ki kolay olmuştu. Eski kıyafetleri üzerinde başka birinin emaneti gibi duruyordu ve yüzü açılmıştı Abbas’ın. Yine de bir yabancıydı halen Mevlüde için. Abbas artık alışmıştı eşi tarafından yad gibi görülmeye. Zamanla bilir beni, anlar diye düşünüyordu. Belki zamanla eski Abbas olurum onun gözünde, diyordu içinden. Belki konuştukça inanır, hatırlar, kabul eder. Belki zamanla yedi sene önce bıraktığım gibi olur her şey. Gönlü katlanmak zorundaydı. 
Ertesi gün Hamza, kırklıkla başladığı saç sakal tıraşını paslı bir makasla bitirmişti. Tıraş boyunca gözlerini babasından ayırmayan Ali’nin bakışlarındaki şaşkınlık, yerini sıcaklığa bırakmaya başlamıştı bile. Sırı dökük eski bir ayna parçasında kendi yüzünü aradı Abbas. Yıllar olmuştu bir aynayı eline alıp da suretine bakmayalı. Mevlüde haklıydı, çocukları haklıydı, tüm köylü haklıydı fakat elinden ne gelirdi ki?
Yaz geldiğinde artık Hamza, Ali ve Ayşe; baba diyorlardı Abbas’a. Mevlüde de onu Abbas diye çağırıyordu. Komşuları Abbas Efendi diye sesliyorlardı. Kaşık kullanmaya bile başlamıştı. Bahçe, bostan, tarla işlerini bitirir bitirmez patırdağa koşuyordu çocuk gibi. Civar köylerden onun hikayesini duyanlar ziyarete geliyor, kendi yakınlarından Yemen’e gidenlerin akıbetini soruyorlardı. Çocuklar, gençler hatta yaşlılar için onun hatıralarını dinlemek hüzünlü bir keyif haline gelmişti. 
Artık tıpkı babası gibi onun adının önüne de bir sıfat eklenmişti, Deli Abbas diyordu köylüler ondan bahsederken. Yorulmak nedir bilmeden her işe koştuğu için, aklına geleni yaptığı için, hüzünlü bir şeyler anlatırken birdenbire gülümsediği için ve biraz da babasının yadigârı olduğu için artık bu isimle anılır olmuştu. 
Yedi yıl geçti Yemen’den dönmesinin üzerinden. Yine bir bahar mevsimiydi. Tam da köyüne döndüğü zamanlardı Abbas’ın. O sabah uyanmadı Abbas. Horozlar uyandı, o uyanmadı. Serçeler, örtmenin altındaki sığırcıklar uyandı, o uyanmadı. Dağ taş uyandı Abbas uyanmadı. Ocaklar, tandırlar yanmaya başlamıştı. Bacalardan incecik dumanlar süzülüyordu. Kara haber yayıldı dilden dile, evden eve. Başka köylerden de akın akın insanlar geldi onu uğurlamaya. Mevlüde ağlamak istiyordu fakat bir set vardı göz pınarlarında gözyaşlarına mani olan. Kapının biraz ilerisine kocaman bir kazan koymuşlardı su ılıtmak için. Geçmişin bulanık sokaklarında kaybolmuş gibiydi, boşluğa bakıyordu sadece. Yüksek bir kenardan seyretti onun yıkanmasını, kefenlenmesini. Bu hayat onun muydu yoksa bir başkasının hayatını mı seyrediyordu uzaktan, anlamak zordu. Yıkanan Abbas mıydı yoksa bir başkası mıydı? Yorgundu, hareket edemeyecek kadar yorgun ve dilsiz. Köyden kadınlar koluna giriyor, ara sıra bilinçsizce kapanan parmaklarını açmaya zorluyorlardı. Yedi yıl önce Abbas olduğuna ikna etmeye çalıştığı insanlar bu kez musalla taşında er kişiye niyet ediyorlardı.
Babası Deli Veli ve annesi Zöhre’nin mezarının hemen yanına defnedildi Abbas. Yasinler, Fatihalar eşliğinde Abbas’ın mezarının baş ve ayakucuna kocaman iki taş dikildiğinde artık yas evine dönme zamanı gelmişti. Bir bahar günü başlayan garip hikâye, bir bahar günü sonlanmıştı.
Komşu kadınların kolları arasında yürümüyor sürükleniyordu Mevlüde. Bir hayalin, umudun yahut umutsuzluğun büyüttüğü bir hayalin içinden mi geçmişti yoksa köylülerin de şahit olduğu yedi yıl süren bir düş mü görmüştü çocuklarıyla? Çocukların üçünün de gözleri kızarmıştı ağlamaktan, yanakları ıslaktı yine de yüksek sesle ağlamıyorlar, ara sıra gelen hıçkırıklarını bastırmayı başarıyorlardı. Kaybetmenin, bulmanın ve yeniden kaybetmenin küçücük ruhlarına işlediği güce yaslanarak ayakta durdukları belliydi. Yemen türküleri geliyordu Mevlüde’nin dilinin ucuna. Senelerdir içinden söylediği türkülere yeni sözler ekliyor ama bu sözlerden hiçbirini etraftakiler duymuyordu. Sessiz bir ağıtın içinden geçiyordu. Yedi yıldır değil aslında on dört yıldır sessiz bir ağıtı yaşıyordu.  Parmaklarını sıkıyor, yumruğa dönüştürüyor sonra yeniden bırakıyordu. Sessizliği bozmak niyetiyle yaşlı kadınlardan biri fısıltıyla konuştu:
-Nur içinde yatsın, biz Abbas’tan razıydık Allah da razı olsun. Allah sana ve çocuklarına sağlık versin.
Kısa bir sessizliğin ardından Mevlüde geri döndü ve taze mezara baktı. Nasıl da belliydi diğer mezarlar arasındaki toprak yığını. Karla, doluyla, yağmurla, rüzgârla bu yığın da diğerleri gibi dümdüz olacaktı. Zamanla iki taştan ibaret bir bellilik kalacaktı bu mezardan. Yeniden önüne döndü, boşluğa bakarak cevap verdi:
-Abbas Yemen’de kaldı. 
 Ayakları çelimsiz vücudunu taşımakta güçlük çekiyordu, sol elini yumruk yaptı ve sağ eliyle döşünü tuttu:
-Şuramda bir şey var, yedi yıldır batan bir şey. Halen soruyorum kendime ama cevap alamıyorum gerçekten Abbas mıydı rahmetli?



ocak, 2026, sivas.

 

ÇEKİL GİDEYİM HAYAT


Mustafa Oğuz

2009, Türk Edebiyatı dergisi

Günümüzde ebatından içeriğine farklı bir dergi yayınlanmaktadır Sivas’ta: Sühan. Gavur dostlarımız, yenge, oyuncak, istasyon, dede gibi konular üzerine yazılmış denemeleri yayınlayan bir deneme dergisi. İlk sayılarını saymazsak şiir de yayınlamıyor Sühan. (Dergi her ay Divan şiirinden güzel bir gazeli okurlarını sunduğunu eklemeliyim, ama bu, derginin şiir yayınladığı anlamına gelmiyor) Hüseyin Kaya, bu farklı dergiciliği devam ettirmeye çalışırken şair kimliğini taşımayı da sürdürüyor. Her ne kadar kendi dergisini şiire kapamış olsa da Dergah, Yitik Düşler, Kırağı gibi dergilerde yayınlanmış şiirleri Çekil Gideyim Hayat adıyla Lamure Yayınları tarafından yayınlandı. 
1975 doğumlu şair, kuşağını oluşturan diğer şairler gibi ilk kitabını yayınlamış oldu. Murat Soyak, Mustafa Uçurum, M. Ali Köseoğlu, Çağrı Gürel geçtiğimiz aylarda ilk kitaplarını yayınlamışlardı. Bu isimleri zikretmekteki amacım, Hüseyin Kaya ve diğer isimlerin bir birlerine yakın bir dil ve duyarlıkla şiirlerini oluşturmalarıdır. Hayat karşısındaki duruşları, eşyayı ve zamanı algılayışları, kendilerine bakışları ve şiir dilleri olarak bir benzerlikten söz edebiliriz. Tenhalayın Kalbimi diyen Mustafa Uçurum; Çekil Gideyim Hayat diyen Hüseyin Kaya aynı tavır içindeler. Dünya yaşamı ve nimetleri ile çok bir işleri yok. Hayatı saf dışı bırakmaya çalışan ve tenhalığa kaçmak isteyen şair, kendini yaşamdan ve zamandan soyutlamak istiyor. Bu toplumsal ortamda şairin dünyayla, zamanla ve insanla bir kavgası yok. İçe dönük bir şiirin peşinde. Cevat Akkanat, Çekil Gideyim Hayat ile ilgili olarak “Hüseyin Kaya şiirini ve bizi hayat dışına itiyor.” Tespitini yapıyor ki yerinde bir tespit. 1980 sonrası edilgen bir kimliğe sürüklenen bir toplumun bireyleriyiz. Edilgen ve pasif kimliklerle içimize doğru derinleşmeye çalışmak yüzyılımızın modası. (Hastalığı mı demeliydim yoksa.) “Durun kalabalıklar bu cadde çıkmaz sokak / Diye haykırsam kollarımı makas gibi açarak” diyen Necip Fazıl’ın aksiyonu, kavgası ve dinamizmi günümüz şairlerinde olmadığı gibi Hüseyin Kaya’da da yok. Olmalı mı? Toplum olarak yaşadığımız hayata bakınca böyle bir dinamizmi diri tutacak ortamın olmadığını görüyoruz. 
Kimi şairlerin ısrarla gündeme getirmeye çalıştığı “neoepik” şiir, işaret etmeye çalıştığım sosyal şartlardan dolayı ayağını yere basacak bir canlılığa erişemiyor.
Hüseyin Kaya’ya “Çekil Gideyim Hayat” dedirten ortamı bu şekilde gözlemledim ben. Çöl başlıklı şiirde Hüseyin Kaya’nın yukarıda belirttiğim gibi dünyayı algılayışı netleşiyor: “olsa ne olmasa ne bu masalın sonrası / hep aynı çöl ruhumdan cennetime dökülen / yeniden yaşasaydım, dediğim bir günüm yok / çekil gideyim hayat çekil gideyim senden”
Dünyayı ve hayatı bu denli elinin tersiyle iteleyen şair: “yeryüzünde gördüğüm hiçbir rüya yetmiyor / hayatı anlatmaya bir tek intihar kadar” dizesinde beni şaşırtacak bir tavır sergiliyor açıkçası: Hayatı anlatmaya yetecek bir tek intiharı görmesi. İntihara bu tür anlamlar yüklenmesinin psikolojisine girmeyeceğim. Hüseyin Alacatlı, Nazir Akalın gibi şairlerin intiharı şiirlerinde sık sık işlemelerini ve sonunda intihara sığınmalarını hatırlattı bu dize bana. Beni şaşırtan da bu ilişki oldu. Şu dizeyi Kaya’nın hayata bakışını özetleyen bir başka dize olarak not etmek gerekiyor: “sonu yok bir masalmış senin hayat dediğin”
Hayatı bir kenara koyan şair, hüzne bulanıyor ve dizelere hüznü yığıyor: “bir hüzün kıssasının ortasındayım yine” “hangi köşeden baksam rengi hüzündür aşkın” “meleklerle yazgıma hüzün serptiğim yeter” Bu tür hüzünle içli dışlı dizeler epeyce yer ediyor kitapta ve şiirlere “arabesk” bir hava getiriyor. Bu arabesk hava şairi acılarla, yalnızlıkla iç içe bir ortama taşıyor kaçınılmaz olarak. “çekilirken sessizce kalbimin doğusuna / doğrudur yıldızlara bakarak ağladığım” “ben seni ağlayarak gideceğim ülkemden” dizeleri bu arabeskleşen söylemin göstergeleri. 
Bir başka yerde “ben sandım ki bu yağmur yalnızca benim için / ve yalnız benim için gökyüzünde bulutlar” diyen şairin içe dönüklüğüne ve dünyayı yalnız paylaşımına dair ipuçları elde ediyoruz. Dünya tenhalığını ise “kuş uçmaz kervan geçmez kuytusunda ömrümün” dizelerinde ortaya koyuyor.
Şairin hayata küskünlüğünü, yalnızlığa sığınıp arabesk aşk duyguları dile getirdiğine dair örnekleri arttırabiliriz. Bu söylediklerimi Hüseyin Kaya’nın şiirini olumsuzlamak için söylemiyorum. Şiiri zaman, dil ve şair olarak ele alıp bir yere oturtmak istediğimizde ortaya çıkan resmi netleştirmeye çalışıyorum. Günümüz şiirine hakim olan bir durum bu. O açıdandır ki 80 şiiri sentetik bir şiir olmakla itham edildi. 80 öncesinin diri ve dinamik şiirinin ardından gelen şiir, toplumun yaşadığı ağır darbenin ardından suskunlaştı ve içine döndü. Bu durumun sorumlusu Hüseyin Kaya değil, Kenan Evren’dir. Kaderin cilvesine bakın ki şiiri sentetikleştiren veya öyle olmasında en âmil kişi olan Kenan Evren, bir deniz kasabasında resimle uğraşmaktadır.
Çekil Gideyim Hayat şairinden şiiri hayatı içinde daha merkezi bir yere konumlandırmasını ve dize sağlamlığına önem vererek ilk kitabıyla oluşturmaya başladığı dilini zenginleştirerek devam etmesini bekliyoruz. Dergisinden şiiri soyutlayan Hüseyin Kaya’nın –ki uzun zamandır şiirini de okuyamadık – şiirle olan hemhalliğini de merak ediyoruz. Bu merakımızı gidermek de Hüseyin Kaya’ya düşüyor.

31 Mayıs 2025 Cumartesi

oya

hüseyn kaya


Suların uykusunu ağlayan köprülerden
Yürüdün vardın işte kendinin uzağına
Bir dili tekrar ettin kaybolmuş bilinmeyen
Harfler misafirdi hep gül sızan dudağına

 Gün görmemiş öyküler topladın düşlerinden
İnandın yaslı aya ve inandın geceye
Durup durup yağmurun bittiğini söyleyen
Bir bahçeydi gözlerin üzgün menekşelerle

 Bin dağın acısını bir umut sunağına
Sürüyerek yaşadın desen de demesen de
Dolayarak yazgının ipini parmağına
İşlediğin oyayı görmediler kalbinde
 
nisan, 2025 

21 Nisan 2024 Pazar

son sayfa


yağmura tutunarak uyuyan bir gecenin
rüyası şimdi kalbim kimsenin görmediği
bakışınla yeşerip sararan ümitlerin
ister çöz ister çözme boynundaki ilmeği

adım hiç yazılmış yüzündeki aynaya
yaşadığım her şeyin en son sayfası yırtık
beni burda bırakıp dönebilirsin dünya
yanında yürüyecek gücüm kalmadı artık


bahar, 2024

13 Mart 2024 Çarşamba

gölge

az önce yanındaydım sessizce ağlıyordu
üzerine eğilmiş sisli hatırların
eşiğine galiba bir şeyler yazıyordu
ayağına bağlanmış o karanlık zamanın

az önce yanındaydım dua eder gibiydi
sözcüklerin üstüne basmadan yürüyordu
yüzünden yeryüzüne dökülen sözcükleri
toplarken ellerinde ölüm görünüyordu

çağırmadı ben gittim yanındaydım az önce
üzmemek istiyordu tutunduğu duvarı
söylemedim gölgeme belki incinir diye
bulutların yağmurdan sakladığı duayı

güz, 2023

3 Aralık 2023 Pazar


bahçe

kendinin duldasına sığınan serçelerden
ben bir yanlış nakıştım işlenmiş yastığına
varlığımın bahtına çizdiği acı desen
bu kırık pencerede hatıra kalsın sana

neydim bu hikâyede yakup mu yusuf muydum
dağ mıydım ferhat mıydım neydim bu hikâyede
intizarın elinde titreyen her umudum
şimdi ıssız bir mezar bu çiçeksiz bahçede

ağaçları çürümüş karanlık ormanlardan
yalnız korku taşıdım açılmayan kapıya
uykusunda ağlayan bir ağaca sarılan
rüzgâr neyi bilir ki ıslaklığından başka

güz, 2023

8 Ağustos 2021 Pazar

tatil kitabı

 Yaz gelirdi, sobalar kaldırılırdı evlerden, sınıflardan. Yaz gelirdi, ayakkabılarımızdaki çamur, çoraplarımızdaki ıslaklık, sırtımızdaki eski gocuklar kaybolurdu birer birer. Yaz gelirdi ve okul önlerine dondurma niyetine renkli, şekerli buz parçaları satan amcalar gelirdi. Yaz gelirdi; kaymadan, düşmeden yürüyebilir, beyaz yakalıkların düğmesini açarak oynayabilirdik okul bahçesinde ve kavrulduğumuzda sıcaktan, suyu şişelerden değil musluklardan içerdik kana kana. Yaz gelirdi, biraz daha soldurmaya siyah önlüklerimizin rengini. 

Ardından yaz tatili gelirdi karnelerin beyaz kanatlarında. Karneler dağıtılır ve hayat birdenbire değişirdi hepimiz için. Kimilerinin çantasına saklayarak kimilerinin elinde sallayarak evine götürdüğü karnelerde öğretmenin dolma kalemle yazdığı her not, her kelime okunurdu tekrar tekrar ve ardından kaldırılırdı sandıklara, dolaplara, çekmecelere bir mektup, bir anı niyetine bu belge. Yaz tatili, derlerdi;  yaz tatilinde yaptıklarınızı anlatan bir kompozisyon yazın, derlerdi. Yaz’ı bilirdik ama tatilin ne olduğunu sorana hepimiz başka başka şeyler anlatırdık. 

Kimilerimiz için yaz tatili; mahalle pazarlarında poşet satmak, boş arabacılık yapmaktı. Bazılarımız için simit satmak, bazılarımız için şehrin işlek caddesinde ayakkabı boyamaktı. Kimilerimiz için köyde buğday tarlalarında ya da kuzularla geçecek üç ay demekti yaz tatili. Biraz şanslı olanlarımız, şehir dışındaki akrabalarına giderdi birkaç haftalığına. Kimilerimiz için yaz tatili, mahalle camisinde yaz boyu Kur’an kursuna devam etmekti. Çantalar bir mevsimliğine inerdi sırtımızdan, ne test bilirdik ne dershane ne de özel ders. Okulun; sınırların ardında bir ülkeye dönüştüğü, her şeye verilen birkaç aylık molanın adıydı yaz tatili. Yeniden eylül ayı gelip de okullar açıldığında ellerimizdeki nasır, yüzümüzdeki güneş yanığı, içine sığmakta zorlandığımız rengi soluk siyah önlüktü biraz da yaz tatili.

Yaz boyu okulu, dersleri unutmamız ve bir sonraki senenin derslerine hazırlıklı olmamız için bize sunulan tek seçenek vardı: tatil kitabı. Yıl sonu yaklaşıp artık karne, not işleri tamamlandığında örnek tatil kitaplarının yüzünü görmeye başlardık. Öğretmenler bu kitapları tavsiye eder, fiyatını ailelerimize bildirmemizi isterdi. Birkaç gün sonra ise bazı arkadaşlarımızın masasından, çantasından göz kırpmaya başlardı tatil kitapları. Ders kitabına, ansiklopedilere dahi masraf edilmeyen o yıllarda tatilin ne olduğunu bilmesek de tatil kitabının ne olduğunu bilirdik. Yalnızca öğretmenler önermezdi elbette bu kitapları. Okulların kapanmasına yakın kırtasiyelerin, kitapçıların vitrinlerine de kocaman harflerle yazılırdı: Tatil Kitabı Gelmiştir. 

Ders kitaplarına benzemezdi tatil kitapları; sınıf kitaplığının köşesinde mahzun bekleyen, kapağı kaybolmuş, sayfaları bantla tamir görmüş, hatta iple hoyratça dikilmiş hikaye kitaplarına da. Ebatı farklı olurdu onların; cildi, kağıdı hatta kokusu da. Ağabeyden, abladan, komşu çocuğundan miras kalmış, bir sene de bizim çantamızda yıpranmış, kenarları kıvrılmış ders kitaplarının yanında; kapağını açarken dahi heyecanlandığımız, belki merak ettiğimiz belki imrendiğimiz başka bir dünya vardı o kitaplarda. Her sayfa, başka bir âleme açılan kapı gibiydi; her resim dakikalarca kendimizi seyirden alamadığımız bir çizgi film. Bir fantastik eser, bilimkurgu kitabı, bir define haritası kadar gizemli gelirdi bizlere tatil kitaplarının dışı da içi de. Bu kitaplarda resmedilen insanlara, orada sunulan hayat tarzına öylesine uzaktı ki yaşadığımız dünya... Mesela köy resimleri olurdu metinlerin arasında, benzemezdi köyümüze; dede resimleri olurdu, benzemezdi dedelerimize. Hatta manzarayı tamamlamak için öylesine resme yerleştirilmiş kuşlar, kediler, ağaçlar bile benzemezdi bizim kuşlara, kedilere, ağaçlara. Bisiklet, uçurtma, olta resimleri... Dedesiyle  balık tutan; saçları uzun, pantolonu kısa, yanakları al al, mutluluğu yüzünden okunan çocuklar… Çiçekler ve ağaçlarla dolu kocaman bir bahçede, yere serilmiş rengarenk örtüler üzerinde, başlarında çiçeklerden yapılmış taçlarla kahvaltı yapan çocuklar... Ailesiyle hayvanat bahçesini gezen yahut lunaparka giden; mutluluğu ve heyecanı yüzlerinden okunan çocuklar... Kendisine ait odada, arkadaşlarıyla oyun oynayan veya sırt üstü uzanıp kitap okuyan çocuklar... Deniz kenarında kumdan kaleler yapan,  ormanda çadır kuran, kamp yapan çocuklar... Yaz, vardı; tatili ise herkes için başkaydı. En çok bu gerçeği fısıldardı tatil kitapları küçücük kalbimize. 

Bizim köyümüzün, köyümüzdeki derenin, bostanın, pınarın, kuzuların, ineklerin resmi yer almazdı ne tatil kitaplarında ne başka kitaplarda. Toz toprak içinde ayakkabılarla tarladan dönen büyüklerimizin yüzündeki kederli tebessümün, yorgunluktan sedir kenarında uyuyan çocukların, süt sağan teyzelerin, kilim dokuyan annelerin resmi yer almazdı tatil kitaplarında. Yaz boyu küçücük elleri ile ayakkabı boyayan, pazarlarda çalışan, limonata veya simit satan, Kur'an kursuna giden çocukların, çocukluğumuzun resmi siyah beyazdı ve yalnızca kalbimizin sayfalarındaydı. Tatil kitabı, tatili olanların kitabıydı galiba.

Onca cazibesine, onca etkileyiciliğine rağmen mevsimlik çiçekler gibiydi bu kitaplar. Üç ay balkonları, bahçeleri süsleyen ardından sararıp kuruyan ve toprağa karışan mevsimlik çiçekler gibi. Sonbahar başlar başlamaz boynunu büken çiçekler gibi. Okullar kapanmadan önceki son hafta açan; rengiyle, kokusuyla bizi mest eden ve okullar açıldıktan sonraki ilk hafta yaprakları dökülen narin bir çiçek... Ders kitapları gibi ciltlenmez, etiket yapıştırılmaz; kardeşe, komşu çocuğuna miras da bırakılmazdı.

Yaz veda eder, güz gelirdi, durgun bir sarıya boyayarak her şeyi. Güz gelirdi; yağmurun sesine, çiğ tanelerinin nefesine tutunarak ve kurulurdu usul usul sobalar önce sofalara sonra büyük odalara. Güz gelirdi ve yeniden cıvıltıya, toza dumana boğulurdu okul bahçeleri. Güz gelirdi, okul önlerine küçücük arabalarda satılan tespih taneleri gibi dizilmiş alıçlar, tane işi satılan sarı ayvalar, ters çevrilmiş bir meyve kasası üzerinde kalem gibi dizilmiş meyan kökleri de gelirdi. Güz gelirdi ve dönerdik okula üç numaraya vurulmuş yahut baba makasından geçmiş saçlarla. Biz bir önceki seneden yarım kalmış bir defter ve eski bir kalemle dönerdik okula, bazı arkadaşlarımız tatil kitaplarıyla dönerdi. Güz gelirdi, kapanırdı tatil kitabının son sayfası. 


13 Ağustos 2020 Perşembe

hicret


hüseyn kaya

 

nasıl olsa bir daha yolun düşmez yoluma

nasıl olsa öldürür nasıl olsa bu kahır

ve düşmez nasıl olsa yüzün yüzüme daha

kalsın ağrım altında böyle benimle bu sır

 

sen hayat de ben ağu, araya koyduğuna

sen hayat de varımdan yoğumdan olduğuma

ey gönlüme sığıp da sığmayan hikâyeme

sen hayat de bu acı kıyıya vurduğuma

 

yağmalanmış ömrümün yasını tutuyorum

eşiğinde hicrete açık kapılarının

yalnız ve yabancıyım, üstelik üşüyorum

 

mor dağlara saldığın suskun menekşelerin

ve dağımda patlayan kızıl güllerin için

ve en çok senin için hep en çok senin için

ben seni ağlayarak gideceğim ülkemden

 

yitik düşler, ağustos 2001, sayı: 10


28 Temmuz 2020 Salı

sessiz rüya

hüseyn kaya


hastasın sesinde kuş yorgunluğu

ellerin eylüle yürüyen yaprak

kalbine çiğ düşmüş gözlerin buğu

usanmış içinde ağlayan ırmak

 

saçların yılların selinde yunmuş

silinmiş yüzünden izi baharın

gelip de usulca ruhuna konmuş

ürkek kelebeği uzak dağların

 

yorulduğun yerde bitmiyor dünya

değilmiş ilacı her şeyin zaman

yaşamak dediğin sessiz bir rüya

sözcüklerin kayıp dudakların kan

 

2017 bahar


ortada

hüseyn kaya

 

çözülmüyor  kollarım acının bedeninden

surların önündeyim

suların arkasında

bana

beni böylece anlatın bir ayet ver

 

bitti işte ömrümü çelen çalan bu büyü

şimdi

yaralarımı öpüyorum her gece

bitti hiç söylemeden o sonsuz sessiz ezgi

 

al

nereye istersen savur şimdiden geri

hem yolum hem  yolcuyum

hem dağım hem dağlanan 

hem tufanım hem gemi

 

anasız kuzu gibi kaldı ömrüm ortada

beni hayata değil

beni kendine bağla


27 Temmuz 2020 Pazartesi

acı dağı

hüseyn kaya

sana bir kere daha acılar adıyorum

bu sızılı

bu kanlı sunağında kalbimin

daha dönmeyesin yar

daha dönüp de beni

dağımda bulmayasın

daha dolayıp beni o yalan sürgününe

karanlık denizlerde

bahanem olmayasın

 

solgun bir al gül gibi

bıraktım eşiğine

daha istemem geri

gözüm önüme aksın

burasında

böylece

yarım kalsın bu masal

kalsın omuzlarımda

kalsın bu acı dağı

daha istemem geri

gözüm önüme aksın

al

yazgıma boyadım

verdiğin

bu hayatı


26 Temmuz 2020 Pazar

hüseyin kaya ile mülakat

konuşturan: hatun uzunpınar, sivas anadolu lisesi öğrencisi.

1. Hatırlayabildiğiniz kadarıyla nasıl bir çocuktunuz?

Çok bilmiş, büyüklerle gevezelik eden, oyun bilmeyen, oynadığında da hep kaybeden… Çok arkadaşı olan ama dostu olmayan, top oynayamayan, beden eğitimi ve müzik derslerini sevmeyen bir çocuktum hatırladığım kadarıyla. Büyüklerle sohbet etmeyi, onları dinlemeyi, meclislerinde bulunmayı severdim. Yaşıtlarımla pek anlaştığım söylenemezdi herhalde.

 

2. Lisedeyken edebiyatla aranız nasıldı?

Edebiyata ilgim büyük oranda lisede başladı. Herkesten ve her şeyden çok edebiyatla aram iyi oldu o yıllarda.

3. Ailenizde sizden başka edebiyatla uğraşan var mıydı?

Hayır, ne edebiyatla ne de sanatın başka herhangi bir dalıyla uğraşan olmadı ailemde.

4. Kendinize örnek aldığınız birisi var mıydı?

Örnek almadan ziyade “olmak istediğim” kişiler vardı hem bizim edebiyatımızda hem de dünya edebiyatında. Lisede Necip Fazıl ve Sezai Karakoç’u ardından Tolstoy ve Exupery’yi çok sevdim. İlerleyen yıllarda Niyazi-i Mısri, Fuzuli, Şeyh Galip gibi isimler de bu listeye dahil oldu. Halen bu isimlere –belki üç beş tane daha ekleyebiliriz- saygım ve muhabbetim devam etmekte.

5. Neden hikâye roman değil de, şiir?

Şiir diğer türlere nazaran daha içsel ve daha çok ferdi ilgilendiren bir yapı arz ediyor. Edebiyatın en yoğunlaştırılmış hali, özü belki. Roman, hikaye ya da diğer türlerin çoğunda dış dünyaya sizi taşıyan ve dışarı ile ilgili olmanız gerektiren unsurlar var sanki. Şiir için başkalarının dünyasına girmeniz, onları gözlemlemeniz, onları anlatmanız gerekmiyor. Size, siz yetiyorsunuz yani belki bu yüzden oldu. Ayrıca şair mi şiiri seçer yoksa şiir mi şairi seçer bu da düşünülmeli elbette.

Hikaye ve masal denemelerim de oldu ama şiirin farklı bir tarafı var ve izahı zor bunun.

6. Yazarken nelerden ilham alırsınız?

Şiir arar ve bulur söyleyenini ve hiçbir zaman birbirine benzemez gelişi. O yüzden yorar, şaşırtır söyleyenini. Şiiri söylerken şair başkalarından önce kendisi yaşar onun heyecanını her sefer. Eğer alışkanlık haline gelmişse şiir söylemek ve hazırlıklıysanız zaten şiir sahihliğini, içselliğini yitiriyor demektir.

7. Sizce de edebiyat hayatın içinde midir?

Edebiyat hayatın kendisidir ilgilenenler için. Hayatın dışında bir edebiyat elbette rüya, sayıklama ya da oyalanmadır. Belki yalanla meşgul olmaktır.

8. Türk ve dünya edebiyatında örnek aldığınız yazarlar hangileridir?

Tolstoy, Rilke, Hesse, Andre Gide, Exupery dünya edebiyatından aklıma gelen isimler. Türk edebiyatından ise, Fuzuli, Şeyh Galip, Sümmani, Erzurumlu Emrah, Niyazı-i Mısri, Ziya Osman Saba, Sezai Karakoç gibi isimleri söylebilirim.

 

9. Yazacağınız şiirleri kimlere ithaf ediyorsunuz?

(yazdığınız olmalı)

Benim için bütün şiirlerin ithafı sözün sahibine, onu söyletenedir. O’nu ima etmiyorsa da yine O’na ithaftır. Söz emanettir, emanet aldığınız bir şeyi başkasına ithaf etmek doğru değildir düşüncesindeyim.

10. Edebiyat öğretmeni olduğunuz için mi yazar oldunuz, yoksa yazar olduğunuz için mi edebiyat öğretmeni oldunuz?

İkincisi daha doğru. Edebiyat sevgisi beni edebiyat öğretmenliğine yönlendirdi. Umduğum gibi bir sistem ve ortamı hiçbir zaman bulamadım edebiyat öğretmenliğinde ama yine de yorulmadan yapabileceğim tek iş bu galiba.

 

11. “çekil gideyim hayat” adlı kitabınızın nasıl oluştuğunu anlatır mısınız?

Çeşitli dergilerde yayımlanmış yaklaşık on yılın şiiri var o kitapta. Lise yıllarımdan beri bir kitabım olsun istemiştim; ama artık kitabım olmasa da olur, diye düşünmeye başladığım zamanlarda kitap yayımlandı. İyi mi oldu kötü mü halen karar verebilmiş değilim zihnimde. “Ne olmuşsa iyi olmuştur” diyerek geçiştiriyorum bu durumu.

 

12. Şiir yazarken ne tür sorunlarla karşılaştınız?

Şiirin kendisi bir sorundur zaten.

Bu sorunu algılamakta yaşadığım sıkıntılardan belki bahsedebiliriz. Bu pek çoğumuzun ortak sorunu aslında. Kurulan ilişkiler samimi, ciddi ve sahih olmaktan öte hep çıkarlara dayalı. Tüccar ve “bizdense iyidir” mantığı dergilere, ders kitaplarına, üniversitelere kadar girmiş durumda. Temiz, sahih kişiler, ürünler bulmak çok zor. Nasıl gıda ortamında bir kirlilik varsa edebiyat şiir ortamında da aynı sağlıksız ve hormonlu ürünlerle tiplerle karşılaşmak mümkün. Bunları tanımak zararlarını görmek bazen çok zaman alıyor ve sağlığınız bozulabiliyor.

 

13. Yazdığınız şiirlerin konusunu neye göre belirliyorsunuz?

O kendisini belirleyerek yazdırıyor zaten ben çok müdahale etmiyorum.

 

14.edebiyata karşı siz de ilk ilgi ne zaman nasıl uyandı?

İlk gençlik yıllarımda.

 

15. Çalışkan bir öğrenci miydiniz? Hangi dersleri sever, hangilerinden nefret ederdiniz? Öğrencilik hayatınıza ilişkin anmak istediğiniz bir anınızı bizimle paylaşır mısınız?

Tembel bir öğrenci değildim; ama çok çalışkan da değildim. Öğretmenlerimle aram hep iyi oldu ve ders, not dışındaki yönleriyle onlardan bir şeyler almaya çalıştım. Sanırım onlar da benim bu yönümü gördükleri için beni sevdiler. Tüm çıkar münasebetlerinden uzaktık yani birbirimize. O yüzden ben de öğrencilerimle benzer münasebetler kurmaya çalışıyorum. Notlardan, buçuklardan, küsuratlardan öte bir münasebet.

Liseye dair pek çok güzel hatıra var zihnimde ancak bunları yeri geldiğinde paylaşmak daha anlamlı sanırım.

 

16. Bugünkü edebiyatımız hakkındaki yargınız nedir?

Durum iç acıcı görünmüyor zira ciddi bir dil problemi yaşıyoruz millet olarak. Beraberinde insanların hayat tarzları da elbette yazdıklarına siniyor. Hayatların parçalandığı, dünyaya, eğlenceye, gündelik telaşlara ömürlerin heba edildiği bir zamanda iyi ürünler, iyi şeyler görmek, görüyorum demek mümkün değil. Dışarısı, yani dış dünya olanca oburluğuyla bekliyor orada ama bana düşen kendi sorumluluklarım elbette. Yaşadığım sürece yavaş yavaş da olsa yazmam gerektiğine inanıyorum.

17. Edebiyatımızın gelişmesi için neleri gerekli görüyorsunuz?

 

Suni müdahalelerle netice almak pek mümkün değil bu hususta. Toplumdaki her şey birbiriyle ilgili aslında. Edebiyatta gördüğümüz sıkıntılar müzikte de var, sinemada da var. Okullarda ve eğitim kurumlarında bazı tedbirler alınabilir belki ama bu yıllarda bile başlansa tedbirler alınmaya neticeye ulaşmak çok uzun sürecektir.

 

18. Son olarak günümüz gençlerine ne gibi tavsiyelerde bulunursunuz?

Gençlik ve tavsiye… Zıt anlamlı kelimeler kadar uzak iki kelime aslında. Yine de düşünmelerini, okumalarını, dinlemelerini, yine düşünmelerini tavsiye ederim.

2009 nisan

23 Temmuz 2020 Perşembe

hüseyin kaya'nın derin hüznünün acı meyvası

selçuk karakılıç


Yahya Kemal, ne zaman yazdığını tespit edemediğimiz “Resimsizlik ve Nesirsizlik” başlıklı yazısında, “Milliyetimizi, kendime göre idrak ettiğimden beri dilimden düşmeyen bir cümle budur: Resimsizlik ve nesirsizlik… Bu iki feci noksanımız olmasaydı bizim milliyetimizi bugün olduğundan yüz kat daha kuvvetli olurdu.” diyerek resim ve yazıya olan kayıtsızlığımızdan bahseder.

Paris’te Louvre Müzesini gezen, Picasco’nun sergilerindeki hıncahınç kalabalık karşısında hayranlığını gizleyemeyen ve Madrid Büyükelçiliği sırasında davet edildiği şatolarda, ressam Velaskes ve Goya’nın tablolarının önünden dakikalarca ayrılmayan Yahya Kemal’in memlekete döndükten sonra resim aşkının günbegün arttığı görülüyor. Daha çok parnasyen şairlerin etkisiyle resme ilgi duyan Yahya Kemal, sözünü ettiğimiz “Resimsizlik ve Nesirsizlik” yazısına şöyle devam ediyor:

Eğer Türk milletinin resim bir, nesir iki, bu iki sanatı olsaydı bugün milliyetimizin kudreti, olduğundan yüz kat daha fazla olurdu. Muhayyileyi en fazla işleten bu iki sanatı talih bizden esirgedi. Cedlerimizin resimleri yok, onları hemen hemen bilmiyoruz. Minyatürlerden Avrupa’nın o asırlardaki ressamlarının levhalarından hayal meyal onları seziyoruz. Nesrimiz, resmimize göre vardı. Lakin yazık ki nesrimiz, üç kusurla maluldür. Çok az yazı yazmışız, çok kötü yazı yazmışız, çok kısa yazı yazmışız.”[1]

 

Bu ilginç yazıdan çıkaracağımız tabii sonuç, o yıllarda zengin ve seçkin şiir hayatının olması kadar, nesre ve resme yeteri kadar eğilim göstermediğimiz ve önemsemediğimizdir. Aslında Göl Saatleri’ni (Evkaf Matbaası, 1921, s. 63) yayımlayarak akşamın dinginliğini ruhlarımıza üfleyen Ahmet Haşim, önce “Örümcek Ağı” (1925) ile başlayan sonra “Kaldırımlar” (1928) ile devam eden Necip Fazıl şiirinin eksantrik ve mistik havası, Faruk Nafiz’in memleket kokan şiirlerinin yanında Refik Halit’in Memleket Hikâyeleri (1919) gibi, Yakup Kadri’nin Erenlerin Bağından (1922) gibi, Halide Edip’in Ateşten Gömlek (1923) gibi kuvvetli, özenli ve artistik nesir yazarlarının ve eserlerinin olması bile, bu resmi olmayan nesri kıymetlendirmiyor Yahya Kemal için...

Şairimizin, bu “seçkin nesir”lerin varlığına rağmen nesirsizlikten şikâyetini anlamlandıramıyoruz. Üstelik artistik nesrin fikir ve çığır açıcısı Falih Rıfkı, Suriye hatıralarını Ateş ve Güneş’te (1918) toplamış, 1930’lara doğru ise orijinal yazış ve duyuşa sahip fantezist nesrin yazıcısı Arif Nihat’ın ayak sesleri de duyulmaya başlamışken…

Fakat “Süleymaniye’de Bayram Sabahı” gibi bir şahesere imza atan şairin seziş ve hissediş kabiliyeti burada daha da bir anlam kazanıyor: Mehmet Akif hariç kimsenin aklından geçirmediği yahut geçirdiyse bile dillendiremediği “resim” sanatının yokluğunu ilk fark eden sanatkâr olması ve bunu ifade edebilmesi önemli bir fark ediştir.

İşte bu, şairin çağrışımlarla dolu muhayyilesinin devamlı aksiyon içinde olduğunu gösteriyor. Onun şiirde olduğu kadar, nesirde olduğu kadar resim sanatının da farkında oluşu, sanatkâr sezgisinin kuvvetinden ileri gelmektedir.

Ne var ki, bugünlerde, Yahya Kemal’in eleştirdiği resimsiz ve nesirsiz edebiyat ırmağının yerine “şiirsiz bir edebiyat âlemi” karşımızda bulunuyor. Ancak bizim asıl şikâyetimiz, şairsiz ve şiirsiz oluşumuzdan ileri gelmiyor. Aksine şair bolluğunun olduğu bir ortamda, yeni ve farklı bir şiirin uzun zamandır sesini duymamamızdan kaynaklanıyor. Bizi, maddeci dünyanın demir pençesinden bir nebze kurtaracak, hislendirecek, sevindirecek “has şiire” ihtiyacımız çoğalarak artarken bu iştiyakımızı karşılayacak, hasretini çektiğimiz şiire ruh üfleyecek şairler arıyoruz.

İşte, şairlik kumaşı sağlam, gelenekten beslenerek yenilenmiş bir şiirle beslenen Hüseyin Kaya’nın mısraları bu şiirsizlik ortamında bizi alıp götürüyor âdeta. Son yirmi yılda, şiirimizin lirizme hapsolduğu bir dönemden sonra Kaya’nın şiirleriyle hüznü, acıyı, kederi yeniden hatırlamış olduk.

Hüseyin Kaya, 2006 yılında yayımladığı Çekil Gideyim Hayat isimli şiir kitabı ile beş yıl sonra neşrettiği Çırpınıp İçinde Döndüğüm Deniz (Ötüken, 2012) ve Melâl Bahçesi (Sütun, 2013) isimli (ilki ve üçüncüsü şiir, ikincisi ise nesir) kitaplarıyla bizde bıraktığı ilk intiba romantik ve hüzünkâr bir şairin ele avuca sığmayan melali oldu.

Şairin melali gün geçtikçe artmış, kederi çoğalmış, hüzün evine bağdaş kurmuş oturmuştur. Ve en sonunda ise melal bahçesinde elem çiçekleri açmıştır… Aşırı hassas ruh hâlinin açtığı yaralar ise şairi, iç dünyasının dışına çıkarmıyor. Aksine içine kapattıkça kapatıyor, hüznün kalesine girdikçe giriyor…

Yalnız şair, Çekil Gideyim Hayat’ta (Kaya, 2006: 7), “Hüzünler evi” ismiyle bir bölüm açıyor. “Hüzünler evi”nde karamsar bir ruh hâline sahip şairin kimseye belli etmediği, ama fark edilen hüznünün tablo tablo resimleri de bulunuyor.

Yusuf suresinin 86. ayeti olan “Ben hüznümü, kederimi ancak Allah’a şikâyet ederim”i epigraf olarak seçen şairin tercihinin bize çok anlamlı geldiğini söyleyebiliriz. Bu gizlenmeye çalışılan hüznün, kederin sonu yok mu? Şair, daha önce Çekil Gideyim Hayat’ta kederini “Hüzünler evi”ne saklamışken Melâl Bahçesi’nde artık melâle dönüşmüş, evden bahçeye çıkmış, hayat karşısındaki yorgunluk artmış, bezgin ve bedbin bir ruha evrilmiş bulunuyor. Yani azalacağının, şairin peşini bırakacağının yerine hüzün çoğalmaya devam ediyor…

Onun şiirlerinde, dışa dönük, sosyal veya toplum merkezli bakış açısından ziyade sanatçının kendi “ben”i ön plandadır diyebiliriz. Kaya’nın iç dünyasının izlerini taşıyan hem nesri hem de şiirlerinin en belirgin özelliği “hüzün kuşatması” altında olduğunu söylemek pekâlâ mümkündür. Bu hüzün ve karamsarlığın altyapısını oluşturan, şairi melankoli denizinde yüzdüren asıl duygu ise yaşanılan hayatın çekilmezliği olabilir mi? Şair mi bu dünyanın yükünü kaldıramıyor yahut dünya mı şairin yükünü çekemiyor?

Çekil Gideyim Hayat’ın (Lamure, 2006: s. 7) iç kapağına bilerek ve isteyerek “hüzünler evi” yazan şairin yaşadığı elemin arka planını şu kelimelerden yola çıkarak takip etmek ve Kaya’nın hüznünü daha da anlamlandırmak mümkündür: “Hep aynı çöl”, “bu hüzün kıssasının ortasındayım”, “hayatın mültecisi bir kalp”, “yağmalanmış ömrüm”, “kısadır geçer hayat dediğin”, “kavruk yüreğim”, “surların önündeyim”, “beni hayata değil kendine bağla”, “acıyla sarıyorum acıyan yerlerimi”, “içimde tek hüzün kaldı” gibi söz veya söz öbeklerine bakılırsa şairin hassas ruh hâli ve karamsarlığı görülecektir.

Elem ve kederi sevincin bir parçası gören Suarés, “elem birdir” diyerek aslında bütün kederlilerin bir mabette toplandığını söylerken hiç de haksız sayılmaz. Hüseyin Kaya’nın şiirleri aynı kederi ve ızdırabı paylaşanların aynı mabette toplandıklarını da gösteriyor: “Çöl”, “Hüzün Kıssası”, “Nehir”, “Elem Çiçeği”, “Ortada”, “Muğber”, “Masalın Bittiği Yer” başlıklı şiirler sanatçının hüznünü ele veren, kuşatılmışlık duygusunu gözler önüne seren parçalardır.

Hüzünler devşirip, onları bir bahçede toplayan Hüseyin Kaya’nın Melâl Bahçesi, şairin daha önce yayımladığı Çekil Gideyim Hayat isimli ilk şiir kitabından seçme şiirler ile birlikte yeni şiirlerden oluşmaktadır. Yani bir bakıma şair, kendince bir seçim yaparak eskilerle yenileri hüzün bahçesinde harmanlamayı denemiş…

Melâl Bahçesi’nin ilk şiiri ise “Rüya” ile başlıyor. Fakat bu, sevgilinin adını yazmak bir yana dursun, ismini dilinde gezdirmek yükünü bile taşıyamayan şairin korkulu hülyasıdır bu rüya… Uyanıkken görülen rüyanın sonunda yorgun ve kırgın, yalnız ve kederli bir şair görünür ufkumuzda:

“ah efendim sizin de yanar mı içinizde

unutulmuş bir sure gibi uzak her yıldız

yoruldum ah efendim bu dünya denizinde

aynı rüyada bile yalnızız hep yalnızız”

Melâl Bahçesi’nin “beytü’l ahzan” bölümüne kadar ölüm temasının arttığını görmekteyiz. “Gölgesi bile ağır bu hayatın altında” şairin kalbi kırıldıkça kırılıyor, teselliden ise nasibi azaldıkça azalıyor…

“gölgesi bile ağır bu hayatın altında

 kalmıyor teselliden sabırdan nasibimiz

hepimizin içinde gün görmeyen bir oda

yağmur bile dokunsa kırılıyor kalbimiz”

Şair, kitaba ismini veren ve böylece ön plana çıkıveren “Melâl Bahçesi”nde, Cahit Sıtkı’yı aratmayacak ölüm vurgusu ve yalnızlık korkusuyla bizi başbaşa bırakıyor:

“her çiçeği süsler ölüm korkusu

 güz ne kadar uzak durursa dursun

 perdelere sinmiş yağmur kokusu

 anneniz uyuyor çocuklar susun

….

ve kalp de yorulur hep titremekten

bir gülün üstüne gülden habersiz

göçüyorum parça parça gölgemden

ah çocuklar sararıyor bahçemiz”

“ah çocuklar sararıyor bahçemiz” diyerek etrafındaki dostlarının başka bir mekâna göç eylediğini söyleyen şair “Dünya Hâli”nde, sonsuzluk kervanının yaklaştığını belirterek uyku gibi gelen ayrılığı şöylece tarif etmektedir:

“uyku gibi gelir ayrılıklar da

ağırlaşır kollar saatler kanar

son sayfası eksik bir kitap dünya

şiirler şarkılar buraya kadar”

Melâl Bahçesi’nin ilk bölümünde Kaya, hayat karşısında yılgın bir görüntü vermektedir. “Rüya”, “Dünya”, “Kelebeklerin Ahı”, “Melâl Bahçesi”, “Kaza Namazı”, “Hatıra”, “Küstüm Çiçeği”, “Dünya Hâli” yalnız bir adamın kuşatılmışlığını en iyi ifade eden örneklerdir.

Melâl Bahçesi’nin (2013, s. 27) “beytü’l ahzan” bölümünün ilk şiiri olan “Çöl”de ise anlatılmaz bir karamsarlık havasının hâkim olduğu daha ilk mısralarında kendini ele veriyor. Kuşkusuz her sanatçı, yaşayıp gördüğünü terennüm etmekle görevini yapmış oluyor. Hayatın bir tarafı sevinç, öteki tarafı kederden ibaretse her ikisinin aynı ölçü içinde seyretmesi daha bir insanı kuşatıyor. Ama buradan bakıldığında şairdeki yeis ve karamsarlık alıp başını gitmişe benziyor:

“bir hicrana emanet yele düşmüş ömrüme

bundan sonra bin bahar gelse ne gelmese ne”

Burada şairin, ömrünün son baharını yaşayan bir kimse gibi ümitsizliğe kapılması bir kırgınlığın varlığını hissettiriyor. Şiirin kalan dörtlüğünde, asıl varmak istediği menzili haber veriyor. Yaşama hevesini kaybetmiş görünen, serazat ve boş vermişlik hissi uyandıran bu şiirde, Kaya’nın rest çeker gibi bir hâli vardır:

“olsa ne olmasa ne bu masalın sonrası

hep aynı çöl ruhumdan cennetime dökülen

yeniden yaşasaydım dediğim bir günüm yok

çekil gideyim hayat çekil gideyim senden”

Şairi hayattan bu kadar kopartan ve uzaklaşma isteğini doğuran ana sebep ne olabilir? Aşk vurgunu mu, baba özlemi mi, dost kahrı mı, hayatın çekilmezliği mi, yalnızlık mı? Bu saydıklarımızın belki sadece biri, belki de tamamı sebeplerden biri olabilir. Ama onun asıl melalini artıran, kalabalılar içinde yalnızlaştıran hatta hayattan uzaklaşma eğilimini günbegün artıran unsurun zaman ve mekân karşısında tutunamayışı gibi geliyor.

Zaman zaman bizler de yeis, ümitsizlik denizinde savrulmuyor muyuz? Tutunacak dalımızın olmadığı hissine kapılarak “hayattan çekilmeyi” düşünmüyor muyuz? İşte şair, belki de sadece kendi ben’ini merkeze alarak yazdığı “Çöl”de, hemen hemen herkesin başındaki elemi farkında olmaksızın dile getirdiğini söyleyebiliriz.

Türk şiirinde “baba”ya yazılmış şiirler belki bir elin parmaklarını geçmezken, “anne” şiirleri yahut “anne”den bahseden mısraların hacmi epey büyük bir yer teşkil eder. Aradaki bu orantısızlığın sebebi, “baba”larımızın çocuklarını kucaklarına almayışı, onları açıktan sevmeyişi veya çocukla arasına belirgin bir mesafe koyması olabilir. Baba-oğul arasındaki derin kırılmaların meydana getirdiği “baba kompleksi” ise şiirimize de yansıyor…

Bu itibarla birkaç örnek verecek olursak Mehmet Akif-Emin, Tevfik Fikret-Haluk, Nâzım Hikmet-Memet gibi şair babalar ile oğulları arasındaki yol ayrılıkları, çocukların babalarına olan sevgisini azaltmış, onları birbirinden uzaklaştırmıştır. Tabii, bütün toplumu çocukları görerek onların doğru yolu bulmaları için çırpınan şair babalar, esasında kendi öz çocuklarının acılarıyla, sevinçleriyle yeterince ilgilenememekte daha da ötesi onların duygularına hitap edecek sözler söyleyememektedirler. Bütün bunlar daha sonraları başlayacak kasırgaların, kırgınlıkların habercisi ve babaya olan soğuk bakışın işaretleridir. Yeniden şiir tarihimize dönelim ve asıl sorumuzu soralım: “Türk şiirinde babasına seslenen veya doğrudan baba özlemiyle şiir yazan kaç şair vardır?”

Necip Fazıl Kısakürek üç Ömer Bedrettin Uşaklı iki, Fazıl Hüsnü Dağlarca üç, Arif Nihat Asya bir, Yavuz Bülent Bakiler altı şiirini annelerine hasretmelerine rağmen, babalarına dair ya hiç şiir yazmamışlardır yahut temas edip geçmişlerdir.

Şiirimizde belki yukarıda işaret ettiğimiz sebeplerden ötürü babasına şiir yazan şair sayımız ne yazık ki çok azdır. Baba temalı yazılmış şiirlerde ise en belirgin özellik kuşatılmışlık hissi veren ve sitem yüklü mısraların ördüğü şiirler ön plandadır.

İşte baba kompleksi taşımadan, babasına doğrudan seslenen, onun yokluğundan doğan acılarını yine ona anlatan Hüseyin Kaya, “Geçerken” şiirinde yalnız, çaresiz, yaşama hevesini ve umudunu yitirmek üzere bir genç adamın hüznünü anlatır. “Sen baba sen bilirsin bu öykünün sonunu” diyen şair, yanında olmayan sevgili babasına şöyle sesleniyor:

“bana ne yaşamak de

ne de denizi anlat

hiçbir yerinde böyle

böylece bu hayatın

hiçbir yerinde aşkın

her yerinde acının

ben  burda

kaldım baba

ben

böyle yaşıyorum

yaşadığımı

böyle

ben böyle geçiyorum geçtiğim ateşlerden”

 “Elem Çiçeği”nde ise şair, babasının yokluğunu, çocuk yüreğinde bıraktığı kavruk yaranın acısını, ondan çok uzakta, belki hiç gelmeyecek babasına sitemkâr bir edayla sesleniyor:

“bir kez oğlum deseydin olmazdı acılarım

kıncıtmazdım dağımda yeşeren baharları

baba

sevgili babam

ben böyle yitiyorum

bir kez karanlığıma doğmadan bakışların”

Şair, babasının bir kez bakışına (bu bakış ister tebessüm eden ister sert bir baba bakışı olsun) karanlıktan çıkmak için ümit bağlamaktadır. Hüseyin Kaya, “Masalın Bittiği Yer” şiirinde ise aşk vurgunu bir kalbin hicranını çok sakin bir üslupla anlatıyor:

“beni bilme

akıyor iki gözüm önüme

unutulan yeminin bedeli böyle imiş.”

Hüseyin Kaya’nın masalı burada bitiyor. Yalnız bitmeyen, artan, çoğalan bir hisler yumağı var. Hüseyin Kaya, elem çiçeklerini, Melâl Bahçesi’nde büyütmeye, onlarla yaşamaya devam ediyor. Bakalım bu melal daha ne kadar sürecektir?


kaynak: Türk Dili Dergisi, Cilt: CV Sayı, 739, temmuz 2013



[1] Yahya Kemal, Edebiyata Dair, İstanbul Fetih Çemiyeti Yayınları, İstanbul 2012, s. 71.