16 Şubat 2026 Pazartesi
NASİP MESELESİ
6 Şubat 2026 Cuma
AĞIT
Bahar
usul usul veda ediyor, yaz kendini iyiden iyiye hissettiriyordu. Senelerdir
olduğu gibi erkenden uyandı. Henüz hava aydınlanmamıştı. Sabah namazı için
abdest alması gerekiyordu. Yorgun muydu? Hayır. Uyumuş dinlenmiş miydi? Hayır.
Uyku, senelerdir onun için yalnızca sızmaktan ibaretti. Uyuyor ve uyanıyordu.
Ağrıyan bir yeri yoktu. Senelerdir dişlerinin, başının ağrıdığını bilmiyordu.
Abdestini ahırda aldı. Yaşlı ineğini sevdi namaza geçmeden önce. Sessiz
adımlarla evin avlusuna süzüldü. Sekinin üzerinde, tandırın hemen yanında
serili çulun üzerinde namaza durdu. Tarladan, bostandan kalan zamanı burada
geçiyordu. Ya ekmek yapıyordu ya yemek. Süt kaynatma, yoğurt çalma, tereyağı
çıkarma… Hepsi bu sekinin üzerinde yapılan işlerdi. Ev halkı uykudaydı. Farz
namazı bitmek üzereydi ki kapının çalındığını fark etti. Hava hâlen
aydınlanmamıştı. Bu saatte kim gelecekti ki? Her sabah namazdan sonra önüne yal
çaldığı köpeğin uyanmış olabileceğini, sesleri onun çıkardığını düşündü fakat
namazı bitmeye yakın yine kapı çalındı. Köpek olamazdı bu. Kapının ardına
yerleştirdiği kös adı verilen odunu yerine sabitledi ve seslendi:
-Kim
o?
-Benim
Mevlüde. Abbas.
Abbas
ismini duyar duymaz içerisi iyice karardı. Kapının ardına az kalsın düşecekti.
Kanatlı kapının bir tarafına tutunarak yere oturdu. Salavat getirdi. Felak ve
Nas okudu. Dışarıdan kısık ses gelmeye devam ediyordu:
-Geldim
sonunda işte, açmayacak mısın kapıyı?
Mevlüde,
okuduğu ayetlerin, duaların verdiği güçle sesini yükseltti ve kapının kenarında
duran pelit değneğe uzandı:
-Eğlenecek
başka kapı bul kendine. Abbas öleli seneler oldu. Yemen’de kaldı o. Her kimsen
çek git kapımızdan.
Normalde
kapıda duran köpek mâni olurdu. Demek ki tanıdık biriydi bu. Köpek ses
etmemişti. Abbas bir süre sustu.
-İki
gözüm önüme aksın ben Abbas. Deli Veli’den olma Zöhre’den doğma. Hamza’nın,
Ayşe’nin, Ali’nin babası Abbas. Senin helalliğin Abbas. Her cümlenin sonundaki
Abbas kelimesi ağır bir kaya yuvarlıyordu içindeki karanlık derelere.
-Abbas
öleli seneler oldu, Yemen’de kaldı o, dedi takati azalmış bir sesle.
Abbas
devam ediyordu:
-Ölmedim,
senin için hayatta kaldım, çocuklarım için.
Sesi
de benzemiyordu kocasının sesine. Kelimeleri söyleyişi bile başkaydı.
-Bizim
buraların adamlarının konuşmalarına bile benzemiyor konuşman, dedi. Git başka
yerde eğlen gardaş. Rahat bırak beni, kapımı. Her kim isen Allah rızası için
uzaklaş buralardan.
Normalde
kapının önündeki zağar bir yabancı geldiğinde huysuzlanır, seğirtirdi. Ortalığı
ayağa kaldırırdı fakat sesi çıkmıyordu onun da. Zaten yaşlanmıştı. Abbas
cepheye gittiğinde gencecikti o da. Senelerce kapısının önünü ona emanet
etmişti. Belki de… Belki de gerçekten Abbas’tı gelen ve onu hatırladığı,
tanıdığı için ses çıkarmıyordu. Kapının ardından gelen ses kâh uzaklaşıyor kâh
yakınlaşıyor ve durmadan bir şeyler anlatıyordu kendisinin Abbas olduğunu
ispatlamak için.
Belki
de kötü bir rüyaydı bu. Az sonra uyanacak ve kimseye bir şey demeden gün boyu
karanlığı yaşayacaktı. Kaç kez Abbas gelmişti rüyasında ama uyanınca zehir
olmuştu günü, haftası. Rüya ve hayal ile gerçeği karıştırdığı zamanlar bile
olmuştu. Zaten sadece kendisi değildi ki bu hâli yaşayan. Onca sıkıntılı
zamandan sonra, iyileşmese bile kabuk bağlamaya yüz tutmuş bir yaraydı Abbas. Her
ailenin bir Abbas’ı vardı hemen hemen köyünde yahut civar köylerde. Kapının
önünde öylece kalakalmıştı. Bir dizini döşüne doğru çekmiş, başını dizine doğru
eğmiş, bir eli başında diğer eli boşlukta öylece bekliyor, boşluğa bakıyordu
sadece. Avlu karanlıktı, serindi. İçerideki ahırdan küçük sesler gelmeye
başlamıştı. Horozun sesiyle tekrar dünyaya döndü ve kapının ardından gelen
seslere kulak verdi:
-Hâlâ
mı inanmadın Mevlüde, sen sor ben söyleyeyim. Sen Abbas olsan şunları bilirdin
de, ben anlatayım sana.
-Sen
Abbas olsan ben sesinden tanırdım seni, konuşmandan tanırdım, sen daha köye
gelmeden kokunu alırdım, kapımı açık tutardım, kapıda karşılardım. Bey,
Allah’ın adını veriyorum git başka kapıya, dedi Mevlüde bitkin ve çaresiz bir
sesle.
Havanın
aydınlanmaya durduğunu kapının altından sızan ışıktan fark etti. Artık
yaşadıklarının rüya olma ihtimali kalmamıştı geriye döndüğünde üç çocuğunu
gördü çaresiz ve suskun hâlde kendisini izleyen. Ali, Hamza ve Ayşe
başlarını önlerine eğmiş, sorgulayan gözlerle annelerini izliyorlardı. En
küçükleri Ayşe sordu:
-Hırsız
mı geldi anne, kim var kapının önünde?
Hamza
en büyük çocuklarıydı. Babasını ve onun köyden ayrılışını hatırlıyordu.
-Babam
olamaz bu anne, dedi. Benim babamın sesi böyle değildi. Benim babam Yemen’de
kaldı.
Abbas
da yorulmuştu artık:
-Hamza,
oğlum sen misin, dedi. Senin de sesin değişmiş. Delikanlı gibi geliyor sesin.
Haydi artık, yorgunum, gücüm tükendi. Açın kapıyı sarılayım hepinize. Üç kardeş,
annelerin yanına oturdu. Dışarısı iyice aydınlanmıştı. Bir an kapıyı açmayı
düşündü Mevlüde. Her kim ise görmeliydi kapının ardında olan kişiyi. Bir
anlığına kapıldığı bu düşünceden anında vazgeçti. Bir yabancıya kapıyı açmış
olmasını nasıl anlatabilirdi ki köylüye, akrabalarına. En iyisi birilerinin
gelmesini beklemekti. Sabah namazından çıkan yaşlılardan birkaçı mutlaka görür,
kapıya gelirdi.
Kapının
açılmasından umudunu kesen Abbas da kapının hemen önüne bağdaş kurdu. Evlerinin
hemen karşısındaki tepeye baktı. Az ilerideki söğütler büyümüştü ama tıpkı
hayalindeki gibiydi her yer ve her şey. O da senelerce rüyasında gelmişti
buralara. O da içindeki hasretin üzerine kül serperek geçirmişti en çetin
yılları. Onu ayakta tutan, hayatta tutan şey; eşine, çocuklarına, köyüne
kavuşmak düşüncesiydi. Kapının önündeki zağar da Abbas’ın yanına geldi oturdu.
Belli ki unutmamıştı ve o da susmayı tercih ediyordu. Ne bir sevgi gösterisi ne
bir hasret belirtisi. Böyle bir karşılama hayal etmemişti. Kırılmaya hakkı
yoktu hatta içten içe takdir etti eşinin kapıyı açmamasını. Yedi yıl az bir
zaman değildi ki… Köyüne dönmüştü ya onca badireden sonra, gerisi gelirdi nasıl
olsa.
Kalın
tahtalardan yapılma kanatlı kocaman kapı hâlen kapalıydı. Görevini yapan, iki
dünyayı birbirinden ayıran ağırlığıyla ve biraz da yorgunluğuyla hiç
açılmayacak gibi duruyordu. Bazı bacalardan incecik dumanlar yükseliyordu
köyde; ocaklar, tandırlar yanmaya başlamış olmalıydı. Evin altındaki küçücük
yoldan ilerleyen iki yaşlı adama takıldı yorgun gözleri. Birini Fehmi dayısına
benzetti ama bastonla yürüyeni tanıyamadı. İki yaşlı adam da Abbas’ı görmüş
olmalıydı ki kısa bir süre kendi aralarında konuştuktan sonra yollarını
değiştirerek ona doğru yürümeye başladılar. Abbas, ayağa kalkmaya çalıştı.
Kapının önündeki örtmeyi ayakta tutan direğe tutunarak doğruldu, köpek hâlen
oturur vaziyetteydi. İki ihtiyar olan biteni anlama çabasındaydı. Aralarında
birkaç metrelik mesafe kalmıştı ki Fehmi dayı sessizliği bozdu:
-Selamünaleyküm
gardaş. Kime baktın, burada ne arıyorsun? Nereden gelip nere gidiyorsun?
-Fehmi
dayı, dedi Abbas. Beni tanımadın mı yoksa? Benim Abbas.
Biraz
dikkatle bakınca yanındaki bastonlu ihtiyarın da Mehmet eniştesi olduğunu
anladı.
-Mehmet
enişte, çok yaşlanmışsın ama tanıdım seni de. Abbas’ım ben. Ne çabuk unuttunuz
beni.
İki
ihtiyar da hayli şaşkındı. Önce birbirlerine sonra Abbas olduğunu söyleyen
adama baktılar. Mehmet enişte, elindeki bastonun ucunu Abbas’a doğrulttu:
-Oğul,
Abbas gideli yedi sene oldu, dedi. Öldüğü haberini alalı da beş altı sene oldu.
Yemen’e gidenin geldiği duyulmuş mu hiç? Her kim isen haydi, yürü işine git.
Ayrıl bu kapının önünden, bu köyden. Ne kılığın kılık ne vaziyetin vaziyet.
Köylü uyanmadan nereden geldinse oraya git. Sonrası iyi olmaz.
Arap
deseler değildi, çingene değildi bu adam. Başında kirli ve rengi dönmüş bir
sarıkla, sırtında yırtık sökük bir urba ile ve uzun sakalıyla iyi bir intiba
oluşturmamıştı onlarda. Zaman zaman döşürücüler gelirdi köye ama onlar bile
yabancı sayılmazdı Abbas olduğunu iddia eden adama göre. Konuşmaları duyan
Mevlüde içeriden seslendi:
-Allah
aşkına her kim ise kapının ardındaki götürün bu adamı.
Bu
cümlenin ardından Ayşe’nin ağlama sesi duyuldu. Abbas iki ihtiyarın eline
uzandı. Benim vallahi benim, Abbas. İkinizi de tanıdım, başka biri olsaydım
adınızı nereden bilecektim. Benim, Mevlüde’nin eşi. Bacısız, gardaşsız büyüyen
bir babanın bir evladı Abbas. Hamza’nın, Ali’nin, Ayşe’nin babası Abbas. Şu
zağar bile tanıdı beni ses etmedi. Siz tanımıyorsunuz. Dövün, sövün ne derseniz
deyin ama kovmayın. Mehmet enişte yoncalığı sürerken ekerken yanında değil
miydim ben? Fehmi dayı söylesene Devrent’ten kaç kere seninle sap taşıdık.
Hatta bir keresinde mazı kırılmış, kağnı devrilmişti de ben kurtarmıştım
öküzlerini zelveden.
Abbas
anlattıkça ihtiyarlar susuyor, birbirlerine bakıyor, başlarını sallıyorlar
ancak Abbas olduğunu söyleyen adamın yüzüne bakınca içlerindeki derin şüphe
büyüyordu. Abbas son gücünü toplamış, Abbas olduğunu ispat etmek için ha bire
bir şeyler anlatıyordu. Parmağı ile uzaktaki harman yerini gösteriyordu:
-Fehmi
dayı bak şurası senin harmanın hemen yanı da bizim harmanımız. Kaç kez döğen
sürdüm oralarda. Atın vardı, duruyor mu? Katran’dı adı. Bir çift öküzün işini
iki saatte hallederdi döğene koştuğumuz zaman. Mehmet enişte, acı pınarın
suyunu beraber getirmedik mi Tatarın Çayırı’ndan. Gelirken su içtim, yüzümü
yıkadım. Ben Abbas’ım inanın artık bana. Mevlüde’me söyleyin açsın kapıyı o
tanır beni. Ellerimden tanır, yüzümden tanır.
Konuşmalar
devam ederken birkaç kişi daha geldi kapının önüne. Abbas yeni gelenlere de
ismiyle hitap ediyor, bazı isimleri karıştırıyordu. Tek kişilik bir tiyatro
oyunu sergiler gibi ortada herkesle konuşuyor, dönüyor, dolaşıyor anlatıyordu.
Kime dair ne anlatsa hepsi başıyla anlatılanları onaylıyor ancak kimse bu
yabancının Abbas olduğuna inanmıyordu. Yorulmuştu, dili damağı kurumuştu. Bir
yandan yalvaran bir ses tonuyla Mevlüde’den kapıyı açmasını rica ediyordu.
Sonunda Mevlüde’nin kapısının önüne yaşlı kadınlardan biri yaklaştı ve içeriye
seslendi:
-Kızım
aç kapıyı. Sen ver kararını. Bu Abbas’tır de. Bu Abbas değildir de. Biz
yorulduk artık burada.
Mevlüde
kapının ardındaki kösü geri çekti, dayağı kaldırdı ve kapıyı araladı. Gözleri
doğrudan doğruya küçük kalabalığın ortasındaki yabancıya ilişti. Yalvarır gibi
bakıyordu yabancı, yorgun ve kan ter içindeydi. Yabancıydı, sadece yabancı. Bir
yandan ellerinde kalın değnekler, küreklerle yeni insanlar geliyordu evin
önüne. Kısa bir süre bakıştı Mevlüde ve Abbas.
Yaşlanmıştı
Mevlüde ama değişmemişti fazlaca. Başına bağladığı tülbendin kenarından dökülen
saçlarında beyazlıklar vardı. Üstelik zayıflamıştı da. Abbas, umutla bakıyor ve
Mevlüde’nin ağzından çıkacak cümleyi bekliyordu. Hamza, ondan önce davrandı:
-Defol
git, benim babam Yemen’de kaldı.
Mevlüde’nin
gözleri çakmak çakmak olmuştu. Biliyordu onun Abbas olmadığını ama görünce
belki tanırım ümidi gelip gidiyordu kalbine. Belki de gerçekten Abbas’tı gelen.
Küçücük bir umudu vardı kapıyı açıncaya kadar. Göz kapaklarının altında biriken
damlalara daha fazla hâkim olamadı. Kapının kenarından ağlayarak konuştu:
-Sen
Abbas değilsin.
Abbas
orada öylece kalmıştı. Felç olmuş gibiydi. Ne dönmeye ne de konuşmaya gücü
vardı. Esmerleşmiş, buruş buruş yanaklarından uzun ve kirli, ağarmaya dönmüş
sakallarına doğru peş peşe damlalar süzülmeye başladı. Bir şeyler anlatmayı,
insanları ikna etme çabasını bırakmış, öylece kalakalmıştı kalabalığın
arasında. Kimseden ses çıkmıyordu, gözler Mevlüde ve Abbas olduğunu söyleyen
adamın yüzünde dolaşıyordu. Yabancının bu hâlinden özellikle yaşlılar
etkilenmiş gibiydi. Yabancı biri olsa niçin ağlasındı ki? Mevlüde’nin
cevabından sonra niçin yıkılsın, ağlasın? Üstelik bu adam köye, ailesine dair
her şeyi biliyordu. Fehmi dayı etraftaki insanları göz işaretiyle uzaklaşmaları
için ikaz etti. Kimsenin gitmeye niyeti yoktu, birkaç yaşlı kadın ve erkek
Mevlüde’nin yanına yaklaştı, salavat getirmesini söylediler. Fehmi dayı:
-Kızım,
dedi. Evet hiç benzemiyor bizim Abbas’a ama seferberlik hâli. İnsanda insanlık
mı bırakır. Yedi yılda ne gördü, ne yaşadı, ne yedi ne içti bilemeyiz ki… Bu
senin erin Abbas’tır. Ben inandım. Haydi artık gözün aydın olsun. Çocukların
babasına kavuştu. Haklısın, kimse dönmedi Yemen’den. Haklısın ne desen ne
söylesen lakin bu Abbas’tır. Hele bir üzerindekileri değişsin, yunsun arınsın.
Saçını sakalını toplasın. O zaman hepimiz inanacağız, bu adam Abbas’tır.
Abbas
sessizce ağlıyordu. Yedi yıl boyunca uzak diyarlarda döktüğü gözyaşlarını şimdi
kapısının önünde döküyordu. Çocuklarına bakıyor: birinin baba, diyerek koşup
boynuna sarılmasını bekliyor gibiydi. Çocuklar; bazen annelerinin yanından,
bazen arkasından, bazen önünden hüzünlü bir ürkeklikle bakıyordu babaları
olduğunu söyleyen adama. Ali ve Ayşe’nin gözlerinde endişe Hamza’nın gözlerinde
isyan ve acı vardı.
Abbas,
etraftaki birkaç kişinin de yardımıyla kapıdan adımını içeriye atmıştı. Avlunun
kenarındaki sekiye oturdu. Sabahtan beri sırtında asılı duran kirli ve yırtık
çıkınını çözüp yere bıraktı. Dalgaları aniden yatışan bir deniz gibi
durulmuştu, rahatlamıştı. Mevlüde’nin eli ayağı ayaz yemiş pancar gibiydi. Bir
yabancıyı Abbas diye evine aldırmıştı köylü. Büyükler istemese eve almazdı,
kapıyı açmazdı. Bir ömür kapıda beklese bu adam Abbas olduğuna inandıramazdı
onu.
Nihayet
yaşlılar Abbas’a soru sormaya başlamışlardı. Köyden Yemen’e giden diğer
gençleri soruyorlardı Abbas’a. Onların da dönme ihtimalinin olup olmadığını,
neler yaşadığını, nasıl bu kadar değiştiğini... Abbas arkadaşlarından üçünün
Yemen’e varmadan yolda rahmetli olduğunu anlattı. Yolculuklarını, sıcağı,
susuzluğu, çölü, gördüğü eziyetleri. Bazı kelimeleri hatırlayamıyor, zaman
zaman Arapça bir şeyler söylüyordu. Böyle anlarda dinleyenlerin yüzünde
şüpheyle karışık bir ekşime oluyordu. Avlunun ahıra açılan kapısının ardından
huzursuz hayvan sesleri geliyordu. Hamza ve Ali hayvanlarla ilgilenmek için
oturdukları yerden kalktı.
Abbas’ın
anlattığı her şeyi bazen hayretle ama çoğu zaman iç çekerek dinliyordu
köylüler. Dinledikçe onun Abbas olduğuna olan inançları artıyordu. Mehmet
enişte Abbas’a bir tas su vermesini istedi Mevlüde’den. Mevlüde, akşamdan
avluya koyduğu ağaç fıçıdan bakır bir tasa su döktü ve Abbas’ın önüne koydu.
Abbas nefes almadan suyun tamamını içti. Suyu içmiyor da yedi yıldır içinde
büyüyen çölün kızgın kumlarına döküyordu sanki.
-Yukarı
pınarın suyu bu, dedi. Kaç kez rüyamda içtim bu sudan yudum yudum.
Abbas
doğru söylemişti; su, yukarı pınarın suyuydu fakat Mevlüde’nin umurunda bile
değildi bu adamın suyu tadından tanıması. Abbas su içerken kadınlar kendi
aralarında fısıltıyla konuşup evden ayrılmışlardı. Aynı kadınlar, çok geçmeden
birkaç kap yemek ve ıslatılarak dürülmüş yufka ekmekle döndüler. Sekinin
kenarındaki büyük direğe yaslanmıştı Abbas; tandıra, tandır isinin kararttığı
tavandaki hezenlere baktı. Sonra aniden yaslandığı direkten sırtını çekti ve
direğe bakmadan parmaklarıyla direğin gövdesinde bir şeyler aramaya
başladı.
-Çocukken
düşen dişlerimi bu direğe çakmıştı babam, dedi. Ben de Hamza’mın bir dişini
çakmıştım, aha buldum.
İlk
kez yüzünde küçük bir tebessüm oluştu bu sözleri söylerken. Ahırın, büyük
odanın kapısına baktı. Sekinin üzerine, Abbas’ın önüne bir sofra dastarı serdi
Mevlüde önce, ardından üzerine küçük bakır siniyi bıraktı. Gelen yemekleri
dizdi, ekmekleri yerleştirdi. Tandırın hemen yanındaki leğençe ve ibriği
getirdi fakat Abbas’ın eline su dökmedi. Dökemedi. Komşu kadınlar, Ayşe’ye
ibriği işaret etti. Ayşe bir yandan yabancı adamın eline su döküyor bir yandan
ellerini izliyordu. Böylesine esmerleşmiş, çatlamış elleri daha önce hiç
görmemişti. Konuşmalarında verdiği küçük detaylar az da olsa bir güven
oluşturmuştu etraftaki insanlarda. Ta ki Abbas yemeğe başlayıncaya kadar. Sininin
kenarındaki tahta kaşığı hiç kullanmadı Abbas. Bir bedevi gibi eliyle yemek
yiyordu. Yufka ekmeği eski bir bez parçası gibi ortadan ayırıyor, dürmeden
ağzına tepiştiriyordu. Kıtlıktan mı çıktın, derlerdi iştahla yemek yiyenler
için ancak Abbas kıtlıktan çıkmış gibi değil, daha önce önüne hiç sofra
kurulmamış bir yabani gibi yiyordu. Herkes onun yemek yemesini izledi
dakikalarca. Kimse sofraya ortak olmadı. Mehmet enişte, fısıldadı
etrafındakilere:
-Arapların
içinde kala kala onlar gibi yemeye alışmış zahir.
Mevlüde’nin
içinde alevden ırmaklar akıyordu. Abbas’ım değil bu diye haykırmak istiyor
ancak susuyordu.
Öğleye
doğru ziyaretler başlamıştı. Abbas’ın döndüğünü duyan geliyor, onu görünce önce
şaşırıyor, sonra hâl hatır soruyordu. Abbas, heyecanla anlatıyordu uzun
yolculuğunu. Şehitlerin bedenleri arasında ölü taklidi yaparak kurtulduğunu,
onlar gibi giyinerek ve konuşmaya çalışarak hayatta kaldığını, yol boyunca
gündüzleri saklandığını, geceleri yürüdüğünü anlatıyordu. Bazen günlerce
boğazından bir lokma aşmadığını anlatıyordu. Yedi yıl boyunca verdiği hayat
mücadelesini, yanında şehit olan arkadaşlarını anlatırken gözleri bile
dolmuyordu. Kalbini, ruhunu kaybetmişti sanki. Ara sıra çocuklarına ve eşine
bakarken mülayim bir çehre takınıyor ardından yine hırçın ve heyecanlı bir
kişiliğe bürünüyordu. Ziyarete gelenler de önce bu adamın Abbas olduğuna dair
şüphe duyuyor ancak konuştukça, köye dair bir şeyler anlattıkça bir insanın
simasının, konuşmasının, bedeninin bu kadar nasıl değişebildiğini
düşünüyorlardı.
Vakit
ikindi olduğunda Abbas, Hamza’ya köyün üst tarafındaki patırdağı sordu:
-Suyu
hâlen öyle gür ve berrak mı patırdağın, dedi.
Kimileri
çağlayan dese de Abbas patırdak derdi oraya. Sekiz on metre yükseklikteki
kayalardan insan gövdesi hacminde su patır patır dökülürdü. Tüm köylü özellikle
sap saman zamanı patırdağa gelir ve tozundan, kirinden arınırdı onun
altında.
-Biraz
serindir şimdi, her zamankinden de daha gür akar bu mevsimde, dedi Hamza.
Yedi
sene önceden kalan birkaç giysiyi getirdi Mevlüde, çıkın yaptı. Hamza’nın eline
tutuşturdu. Baba oğul çağlayana doğru yola koyuldu. Onların gidişini izleyen
Mevlüde’nin içinde şükür ve şüphe yan yana duruyordu. Belki döndüklerinde biraz
daha Abbas’a benzer, diye içinden geçti. Belki saçlarını, sakalını keser
kıyafetlerini değişirse biraz daha Abbas olur. Belki zamanla Abbas gibi
konuşur. Belki zamanla kendileri gibi yemek yemeye başlar. Zamanla alışırım
belki dedi. Başka çaresi yoktu ki. Kendisiyle aynı kaderi yaşayan gelinler
vardı köyde. Eşi dönmeyince kimi kayını ile evlendirilmişti, kimi başka köyde
bir yaşlıya eş olarak gitmişti. Neyse ki Abbas bir babanın bir oğluydu. Hamza,
Ali ve Ayşe olmasa kendisinin sonu da böyle olacaktı belki. Bir de başka
köylerden de tuhaf haberler geliyordu. Yakın köyün birine böyle bir yabancı
gelmiş ve eşi Yemen’e giden kadınlardan birine talip olmuş, derlerdi. Güya
şehit düşen arkadaşının vasiyetini tutarak onun ailesine sahip çıkmak için gelmiş
yabancı. Sizi bana emanet etti rahmetli, demiş. Ben ölürsem git ve eşime,
çocuklarıma sahip çık demiş. Zavallı kadın, eşinin ölüm haberine mi üzülsün,
gelen adamın teklifine mi? Kadının birkaç ay sonra yangıdan öldüğünün haberi de
yayılmıştı. Buna benzer olayları hatırladıkça zihnindeki vesvese kıymığı daha
da derine iniyordu.
Abbas
saatlerce suyun altında yundu, yundu… Tepesini delercesine dökülen suyun
altında gözlerini bazen kapadı, bazen açtı. Bazen sırtını verdi suyun şiddetine,
bazen göğsünü. Suyun sesini dinledi; yukarıdaki kayalıkta havalanan, tekrar
yuvasına dönen güvercinleri izledi. Gövdesine temas ederek, yerdeki kocaman
kayadan akıp giden suyla yalnız bedeni değil zihni, ruhu, kalbi de
aydınlanıyordu. Daha köyden ayrılır ayrılmaz özlemeye başlamıştı burayı da.
Hamza, bir süre sonra endişelenmeye başlamıştı ama bir yandan o da babasız
geçen günleri, mevsimleri, yılları düşünmeye dalmıştı.
Baba
oğul eve döndüklerinde akşam alacasıydı. Hamza’nın yüzünde küçük bir neşe
vardı. Hayal meyal hatırladığı o yüzün, sesin yerine yeni Abbas’ı koyması belli
ki kolay olmuştu. Eski kıyafetleri üzerinde başka birinin emaneti gibi
duruyordu ve yüzü açılmıştı Abbas’ın. Yine de bir yabancıydı hâlen Mevlüde
için. Abbas artık alışmıştı eşi tarafından yad gibi görülmeye. Zamanla bilir
beni, anlar diye düşünüyordu. Belki zamanla eski Abbas olurum onun gözünde,
diyordu içinden. Belki konuştukça inanır, hatırlar, kabul eder. Belki zamanla
yedi sene önce bıraktığım gibi olur her şey. Gönlü katlanmak zorundaydı.
Ertesi
gün Hamza, kırklıkla başladığı saç sakal tıraşını paslı bir makasla bitirmişti.
Tıraş boyunca gözlerini babasından ayırmayan Ali’nin bakışlarındaki şaşkınlık,
yerini sıcaklığa bırakmaya başlamıştı bile. Sırı dökük eski bir ayna parçasında
kendi yüzünü aradı Abbas. Yıllar olmuştu bir aynayı eline alıp da suretine
bakmayalı. Mevlüde haklıydı, çocukları haklıydı, tüm köylü haklıydı fakat
elinden ne gelirdi ki?
Yaz
geldiğinde artık Hamza, Ali ve Ayşe; baba diyorlardı Abbas’a. Mevlüde de onu
Abbas diye çağırıyordu. Komşuları Abbas Efendi diye sesliyorlardı. Kaşık
kullanmaya bile başlamıştı. Bahçe, bostan, tarla işlerini bitirir bitirmez
patırdağa koşuyordu çocuk gibi. Civar köylerden onun hikâyesini duyanlar
ziyarete geliyor, kendi yakınlarından Yemen’e gidenlerin akıbetini
soruyorlardı. Çocuklar, gençler hatta yaşlılar için onun hatıralarını dinlemek
hüzünlü bir keyif hâline gelmişti.
Artık
tıpkı babası gibi onun adının önüne de bir sıfat eklenmişti, Deli Abbas diyordu
köylüler ondan bahsederken. Yorulmak nedir bilmeden her işe koştuğu için,
aklına geleni yaptığı için, hüzünlü bir şeyler anlatırken birdenbire
gülümsediği için ve biraz da babasının yadigârı olduğu için artık bu isimle
anılır olmuştu.
Yedi
yıl geçti Yemen’den dönmesinin üzerinden. Yine bir bahar mevsimiydi. Tam da
köyüne döndüğü zamanlardı Abbas’ın. O sabah uyanmadı Abbas. Horozlar uyandı, o
uyanmadı. Serçeler, örtmenin altındaki sığırcıklar uyandı; o uyanmadı. Dağ taş
uyandı, Abbas uyanmadı. Ocaklar, tandırlar yanmaya başlamıştı. Bacalardan
incecik dumanlar süzülüyordu. Kara haber yayıldı dilden dile, evden eve. Başka
köylerden de akın akın insanlar geldi onu uğurlamaya. Mevlüde ağlamak istiyordu
fakat bir set vardı göz pınarlarında gözyaşlarına mâni olan. Kapının biraz
ilerisine kocaman bir kazan koymuşlardı su ılıtmak için. Geçmişin bulanık ırmaklarında
kaybolmuş gibiydi, boşluğa bakıyordu sadece. Yüksek bir kenardan seyretti onun
yıkanmasını, kefenlenmesini. Bu hayat onun muydu yoksa bir başkasının hayatını
mı seyrediyordu uzaktan, anlamak zordu. Yıkanan Abbas mıydı yoksa bir başkası
mıydı? Yorgundu, hareket edemeyecek kadar yorgun ve dilsiz. Köyden kadınlar
koluna giriyor, ara sıra bilinçsizce kapanan parmaklarını açmaya zorluyorlardı.
Yedi yıl önce Abbas olduğuna ikna etmeye çalıştığı insanlar bu kez musalla
taşında er kişiye niyet ediyorlardı.
Babası
Deli Veli ve annesi Zöhre’nin mezarının hemen yanına defnedildi Abbas.
Yasinler, Fatihalar eşliğinde Abbas’ın mezarının baş ve ayakucuna kocaman iki
taş dikildiğinde artık yas evine dönme zamanı gelmişti. Bir bahar günü başlayan
garip hikâye, bir bahar günü sonlanmıştı.
Komşu
kadınların kolları arasında yürümüyor sürükleniyordu Mevlüde. Bir hayalin,
umudun yahut umutsuzluğun büyüttüğü bir hayalin içinden mi geçmişti yoksa
köylülerin de şahit olduğu yedi yıl süren bir düş mü görmüştü çocuklarıyla?
Çocukların üçünün de gözleri kızarmıştı ağlamaktan, yanakları ıslaktı; yine de
yüksek sesle ağlamıyorlar, ara sıra gelen hıçkırıklarını bastırmayı
başarıyorlardı. Kaybetmenin, bulmanın ve yeniden kaybetmenin küçücük ruhlarına
işlediği güce yaslanarak ayakta durdukları belliydi. Yemen türküleri geliyordu
Mevlüde’nin dilinin ucuna. Senelerdir içinden söylediği türkülere yeni sözler
ekliyor ama bu sözlerden hiçbirini etraftakiler duymuyordu. Sessiz bir ağıtın
içinden geçiyordu. Yedi yıldır değil aslında on dört yıldır sessiz bir ağıtı
yaşıyordu. Parmaklarını sıkıyor, yumruğa dönüştürüyor sonra yeniden
bırakıyordu. Sessizliği bozmak niyetiyle yaşlı kadınlardan biri fısıltıyla
konuştu:
-Nur
içinde yatsın, biz Abbas’tan razıydık Allah da razı olsun. Allah sana ve
çocuklarına sağlık versin.
Kısa
bir sessizliğin ardından Mevlüde geri döndü ve taze mezara baktı. Nasıl da
belliydi diğer mezarlar arasındaki toprak yığını. Karla, doluyla, yağmurla,
rüzgârla bu yığın da diğerleri gibi dümdüz olacaktı. Zamanla iki taştan ibaret
bir bellilik kalacaktı bu mezardan. Yeniden önüne döndü, boşluğa bakarak cevap
verdi:
-Abbas
Yemen’de kaldı.
Ayakları
çelimsiz vücudunu taşımakta güçlük çekiyordu, sol elini yumruk yaptı ve sağ
eliyle döşünü tuttu:
-Şuramda
bir şey var, yedi yıldır batan bir şey. Hâlen soruyorum kendime ama cevap
alamıyorum gerçekten Abbas mıydı rahmetli?
ÇEKİL GİDEYİM HAYAT
31 Mayıs 2025 Cumartesi
oya
Suların uykusunu ağlayan köprülerden
Yürüdün vardın işte kendinin uzağına
Bir dili tekrar ettin kaybolmuş bilinmeyen
Harfler misafirdi hep gül sızan dudağına
Gün görmemiş öyküler topladın düşlerinden
İnandın yaslı aya ve inandın geceye
Durup durup yağmurun bittiğini söyleyen
Bir bahçeydi gözlerin üzgün menekşelerle
Bin dağın acısını bir umut sunağına
Sürüyerek yaşadın desen de demesen de
Dolayarak yazgının ipini parmağına
İşlediğin oyayı görmediler kalbinde
21 Nisan 2024 Pazar
son sayfa
rüyası şimdi kalbim kimsenin görmediği
bakışınla yeşerip sararan ümitlerin
ister çöz ister çözme boynundaki ilmeği
adım hiç yazılmış yüzündeki aynaya
yaşadığım her şeyin en son sayfası yırtık
beni burda bırakıp dönebilirsin dünya
yanında yürüyecek gücüm kalmadı artık
bahar, 2024
13 Mart 2024 Çarşamba
gölge
3 Aralık 2023 Pazar
bahçe
neydim bu hikâyede yakup mu yusuf muydum
ağaçları çürümüş karanlık ormanlardan
8 Ağustos 2021 Pazar
tatil kitabı
Yaz gelirdi, sobalar kaldırılırdı evlerden, sınıflardan. Yaz gelirdi, ayakkabılarımızdaki çamur, çoraplarımızdaki ıslaklık, sırtımızdaki eski gocuklar kaybolurdu birer birer. Yaz gelirdi ve okul önlerine dondurma niyetine renkli, şekerli buz parçaları satan amcalar gelirdi. Yaz gelirdi; kaymadan, düşmeden yürüyebilir, beyaz yakalıkların düğmesini açarak oynayabilirdik okul bahçesinde ve kavrulduğumuzda sıcaktan, suyu şişelerden değil musluklardan içerdik kana kana. Yaz gelirdi, biraz daha soldurmaya siyah önlüklerimizin rengini.
Ardından yaz tatili gelirdi karnelerin beyaz kanatlarında. Karneler dağıtılır ve hayat birdenbire değişirdi hepimiz için. Kimilerinin çantasına saklayarak kimilerinin elinde sallayarak evine götürdüğü karnelerde öğretmenin dolma kalemle yazdığı her not, her kelime okunurdu tekrar tekrar ve ardından kaldırılırdı sandıklara, dolaplara, çekmecelere bir mektup, bir anı niyetine bu belge. Yaz tatili, derlerdi; yaz tatilinde yaptıklarınızı anlatan bir kompozisyon yazın, derlerdi. Yaz’ı bilirdik ama tatilin ne olduğunu sorana hepimiz başka başka şeyler anlatırdık.
Kimilerimiz için yaz tatili; mahalle pazarlarında poşet satmak, boş arabacılık yapmaktı. Bazılarımız için simit satmak, bazılarımız için şehrin işlek caddesinde ayakkabı boyamaktı. Kimilerimiz için köyde buğday tarlalarında ya da kuzularla geçecek üç ay demekti yaz tatili. Biraz şanslı olanlarımız, şehir dışındaki akrabalarına giderdi birkaç haftalığına. Kimilerimiz için yaz tatili, mahalle camisinde yaz boyu Kur’an kursuna devam etmekti. Çantalar bir mevsimliğine inerdi sırtımızdan, ne test bilirdik ne dershane ne de özel ders. Okulun; sınırların ardında bir ülkeye dönüştüğü, her şeye verilen birkaç aylık molanın adıydı yaz tatili. Yeniden eylül ayı gelip de okullar açıldığında ellerimizdeki nasır, yüzümüzdeki güneş yanığı, içine sığmakta zorlandığımız rengi soluk siyah önlüktü biraz da yaz tatili.
Yaz boyu okulu, dersleri unutmamız ve bir sonraki senenin derslerine hazırlıklı olmamız için bize sunulan tek seçenek vardı: tatil kitabı. Yıl sonu yaklaşıp artık karne, not işleri tamamlandığında örnek tatil kitaplarının yüzünü görmeye başlardık. Öğretmenler bu kitapları tavsiye eder, fiyatını ailelerimize bildirmemizi isterdi. Birkaç gün sonra ise bazı arkadaşlarımızın masasından, çantasından göz kırpmaya başlardı tatil kitapları. Ders kitabına, ansiklopedilere dahi masraf edilmeyen o yıllarda tatilin ne olduğunu bilmesek de tatil kitabının ne olduğunu bilirdik. Yalnızca öğretmenler önermezdi elbette bu kitapları. Okulların kapanmasına yakın kırtasiyelerin, kitapçıların vitrinlerine de kocaman harflerle yazılırdı: Tatil Kitabı Gelmiştir.
Ders kitaplarına benzemezdi tatil kitapları; sınıf kitaplığının köşesinde mahzun bekleyen, kapağı kaybolmuş, sayfaları bantla tamir görmüş, hatta iple hoyratça dikilmiş hikaye kitaplarına da. Ebatı farklı olurdu onların; cildi, kağıdı hatta kokusu da. Ağabeyden, abladan, komşu çocuğundan miras kalmış, bir sene de bizim çantamızda yıpranmış, kenarları kıvrılmış ders kitaplarının yanında; kapağını açarken dahi heyecanlandığımız, belki merak ettiğimiz belki imrendiğimiz başka bir dünya vardı o kitaplarda. Her sayfa, başka bir âleme açılan kapı gibiydi; her resim dakikalarca kendimizi seyirden alamadığımız bir çizgi film. Bir fantastik eser, bilimkurgu kitabı, bir define haritası kadar gizemli gelirdi bizlere tatil kitaplarının dışı da içi de. Bu kitaplarda resmedilen insanlara, orada sunulan hayat tarzına öylesine uzaktı ki yaşadığımız dünya... Mesela köy resimleri olurdu metinlerin arasında, benzemezdi köyümüze; dede resimleri olurdu, benzemezdi dedelerimize. Hatta manzarayı tamamlamak için öylesine resme yerleştirilmiş kuşlar, kediler, ağaçlar bile benzemezdi bizim kuşlara, kedilere, ağaçlara. Bisiklet, uçurtma, olta resimleri... Dedesiyle balık tutan; saçları uzun, pantolonu kısa, yanakları al al, mutluluğu yüzünden okunan çocuklar… Çiçekler ve ağaçlarla dolu kocaman bir bahçede, yere serilmiş rengarenk örtüler üzerinde, başlarında çiçeklerden yapılmış taçlarla kahvaltı yapan çocuklar... Ailesiyle hayvanat bahçesini gezen yahut lunaparka giden; mutluluğu ve heyecanı yüzlerinden okunan çocuklar... Kendisine ait odada, arkadaşlarıyla oyun oynayan veya sırt üstü uzanıp kitap okuyan çocuklar... Deniz kenarında kumdan kaleler yapan, ormanda çadır kuran, kamp yapan çocuklar... Yaz, vardı; tatili ise herkes için başkaydı. En çok bu gerçeği fısıldardı tatil kitapları küçücük kalbimize.
Bizim köyümüzün, köyümüzdeki derenin, bostanın, pınarın, kuzuların, ineklerin resmi yer almazdı ne tatil kitaplarında ne başka kitaplarda. Toz toprak içinde ayakkabılarla tarladan dönen büyüklerimizin yüzündeki kederli tebessümün, yorgunluktan sedir kenarında uyuyan çocukların, süt sağan teyzelerin, kilim dokuyan annelerin resmi yer almazdı tatil kitaplarında. Yaz boyu küçücük elleri ile ayakkabı boyayan, pazarlarda çalışan, limonata veya simit satan, Kur'an kursuna giden çocukların, çocukluğumuzun resmi siyah beyazdı ve yalnızca kalbimizin sayfalarındaydı. Tatil kitabı, tatili olanların kitabıydı galiba.
Onca cazibesine, onca etkileyiciliğine rağmen mevsimlik çiçekler gibiydi bu kitaplar. Üç ay balkonları, bahçeleri süsleyen ardından sararıp kuruyan ve toprağa karışan mevsimlik çiçekler gibi. Sonbahar başlar başlamaz boynunu büken çiçekler gibi. Okullar kapanmadan önceki son hafta açan; rengiyle, kokusuyla bizi mest eden ve okullar açıldıktan sonraki ilk hafta yaprakları dökülen narin bir çiçek... Ders kitapları gibi ciltlenmez, etiket yapıştırılmaz; kardeşe, komşu çocuğuna miras da bırakılmazdı.
Yaz veda eder, güz gelirdi, durgun bir sarıya boyayarak her şeyi. Güz gelirdi; yağmurun sesine, çiğ tanelerinin nefesine tutunarak ve kurulurdu usul usul sobalar önce sofalara sonra büyük odalara. Güz gelirdi ve yeniden cıvıltıya, toza dumana boğulurdu okul bahçeleri. Güz gelirdi, okul önlerine küçücük arabalarda satılan tespih taneleri gibi dizilmiş alıçlar, tane işi satılan sarı ayvalar, ters çevrilmiş bir meyve kasası üzerinde kalem gibi dizilmiş meyan kökleri de gelirdi. Güz gelirdi ve dönerdik okula üç numaraya vurulmuş yahut baba makasından geçmiş saçlarla. Biz bir önceki seneden yarım kalmış bir defter ve eski bir kalemle dönerdik okula, bazı arkadaşlarımız tatil kitaplarıyla dönerdi. Güz gelirdi, kapanırdı tatil kitabının son sayfası.
13 Ağustos 2020 Perşembe
hicret
hüseyn kaya
nasıl olsa bir daha yolun düşmez yoluma
nasıl olsa öldürür nasıl olsa bu kahır
ve düşmez nasıl olsa yüzün yüzüme daha
kalsın ağrım altında böyle benimle bu sır
sen hayat de ben ağu, araya koyduğuna
sen hayat de varımdan yoğumdan olduğuma
ey gönlüme sığıp da sığmayan hikâyeme
sen hayat de bu acı kıyıya vurduğuma
yağmalanmış ömrümün yasını tutuyorum
eşiğinde hicrete açık kapılarının
yalnız ve yabancıyım, üstelik üşüyorum
mor dağlara saldığın suskun menekşelerin
ve dağımda patlayan kızıl güllerin için
ve en çok senin için hep en çok senin için
ben seni ağlayarak gideceğim ülkemden
yitik düşler, ağustos 2001, sayı: 10
28 Temmuz 2020 Salı
sessiz rüya
hüseyn kaya
hastasın sesinde kuş yorgunluğu
ellerin eylüle yürüyen yaprak
kalbine çiğ düşmüş gözlerin buğu
usanmış içinde ağlayan ırmak
saçların yılların selinde yunmuş
silinmiş yüzünden izi baharın
gelip de usulca ruhuna konmuş
ürkek kelebeği uzak dağların
yorulduğun yerde bitmiyor dünya
değilmiş ilacı her şeyin zaman
yaşamak dediğin sessiz bir rüya
sözcüklerin kayıp dudakların kan
2017 bahar
ortada
hüseyn kaya
çözülmüyor kollarım acının bedeninden
surların önündeyim
suların arkasında
bana
beni böylece anlatın bir ayet ver
bitti işte ömrümü çelen çalan bu büyü
şimdi
yaralarımı öpüyorum her gece
bitti hiç söylemeden o sonsuz sessiz ezgi
al
nereye istersen savur şimdiden geri
hem yolum hem yolcuyum
hem dağım hem dağlanan
hem tufanım hem gemi
anasız kuzu gibi kaldı ömrüm ortada
beni hayata değil
beni kendine bağla
27 Temmuz 2020 Pazartesi
acı dağı
sana bir
kere daha acılar adıyorum
bu
sızılı
bu kanlı
sunağında kalbimin
daha
dönmeyesin yar
daha
dönüp de beni
dağımda
bulmayasın
daha
dolayıp beni o yalan sürgününe
karanlık
denizlerde
bahanem
olmayasın
solgun
bir al gül gibi
bıraktım
eşiğine
daha
istemem geri
gözüm
önüme aksın
burasında
böylece
yarım
kalsın bu masal
kalsın
omuzlarımda
kalsın
bu acı dağı
daha
istemem geri
gözüm
önüme aksın
al
yazgıma
boyadım
verdiğin
bu
hayatı
26 Temmuz 2020 Pazar
hüseyin kaya ile mülakat
konuşturan: hatun uzunpınar, sivas anadolu lisesi öğrencisi.
1. Hatırlayabildiğiniz
kadarıyla nasıl bir çocuktunuz?
Çok bilmiş, büyüklerle gevezelik eden, oyun bilmeyen, oynadığında da hep kaybeden… Çok arkadaşı olan ama dostu olmayan, top oynayamayan, beden eğitimi ve müzik derslerini sevmeyen bir çocuktum hatırladığım kadarıyla. Büyüklerle sohbet etmeyi, onları dinlemeyi, meclislerinde bulunmayı severdim. Yaşıtlarımla pek anlaştığım söylenemezdi herhalde.
2. Lisedeyken
edebiyatla aranız nasıldı?
Edebiyata ilgim büyük oranda lisede başladı. Herkesten ve her şeyden çok edebiyatla aram iyi oldu o yıllarda.
3. Ailenizde
sizden başka edebiyatla uğraşan var mıydı?
Hayır, ne edebiyatla ne de sanatın başka herhangi bir dalıyla uğraşan olmadı ailemde.
4. Kendinize
örnek aldığınız birisi var mıydı?
Örnek almadan ziyade “olmak istediğim” kişiler vardı hem bizim edebiyatımızda hem de dünya edebiyatında. Lisede Necip Fazıl ve Sezai Karakoç’u ardından Tolstoy ve Exupery’yi çok sevdim. İlerleyen yıllarda Niyazi-i Mısri, Fuzuli, Şeyh Galip gibi isimler de bu listeye dahil oldu. Halen bu isimlere –belki üç beş tane daha ekleyebiliriz- saygım ve muhabbetim devam etmekte.
5. Neden
hikâye roman değil de, şiir?
Şiir diğer türlere nazaran daha içsel ve daha çok ferdi ilgilendiren bir yapı arz ediyor. Edebiyatın en yoğunlaştırılmış hali, özü belki. Roman, hikaye ya da diğer türlerin çoğunda dış dünyaya sizi taşıyan ve dışarı ile ilgili olmanız gerektiren unsurlar var sanki. Şiir için başkalarının dünyasına girmeniz, onları gözlemlemeniz, onları anlatmanız gerekmiyor. Size, siz yetiyorsunuz yani belki bu yüzden oldu. Ayrıca şair mi şiiri seçer yoksa şiir mi şairi seçer bu da düşünülmeli elbette.
Hikaye ve masal denemelerim de oldu ama şiirin farklı bir tarafı var ve izahı zor bunun.
6. Yazarken
nelerden ilham alırsınız?
Şiir arar ve bulur söyleyenini ve hiçbir zaman birbirine benzemez gelişi. O yüzden yorar, şaşırtır söyleyenini. Şiiri söylerken şair başkalarından önce kendisi yaşar onun heyecanını her sefer. Eğer alışkanlık haline gelmişse şiir söylemek ve hazırlıklıysanız zaten şiir sahihliğini, içselliğini yitiriyor demektir.
7. Sizce de
edebiyat hayatın içinde midir?
Edebiyat hayatın kendisidir ilgilenenler için. Hayatın dışında bir edebiyat elbette rüya, sayıklama ya da oyalanmadır. Belki yalanla meşgul olmaktır.
8. Türk ve
dünya edebiyatında örnek aldığınız yazarlar hangileridir?
Tolstoy, Rilke, Hesse, Andre Gide, Exupery dünya edebiyatından aklıma gelen isimler. Türk edebiyatından ise, Fuzuli, Şeyh Galip, Sümmani, Erzurumlu Emrah, Niyazı-i Mısri, Ziya Osman Saba, Sezai Karakoç gibi isimleri söylebilirim.
9. Yazacağınız
şiirleri kimlere ithaf ediyorsunuz?
(yazdığınız olmalı)
Benim için bütün şiirlerin ithafı sözün sahibine, onu söyletenedir. O’nu ima etmiyorsa da yine O’na ithaftır. Söz emanettir, emanet aldığınız bir şeyi başkasına ithaf etmek doğru değildir düşüncesindeyim.
10. Edebiyat
öğretmeni olduğunuz için mi yazar oldunuz, yoksa yazar olduğunuz için mi
edebiyat öğretmeni oldunuz?
İkincisi daha doğru. Edebiyat sevgisi beni edebiyat öğretmenliğine yönlendirdi. Umduğum gibi bir sistem ve ortamı hiçbir zaman bulamadım edebiyat öğretmenliğinde ama yine de yorulmadan yapabileceğim tek iş bu galiba.
11. “çekil gideyim
hayat” adlı kitabınızın nasıl oluştuğunu anlatır mısınız?
Çeşitli dergilerde yayımlanmış yaklaşık on yılın şiiri var o kitapta. Lise yıllarımdan beri bir kitabım olsun istemiştim; ama artık kitabım olmasa da olur, diye düşünmeye başladığım zamanlarda kitap yayımlandı. İyi mi oldu kötü mü halen karar verebilmiş değilim zihnimde. “Ne olmuşsa iyi olmuştur” diyerek geçiştiriyorum bu durumu.
12. Şiir yazarken ne
tür sorunlarla karşılaştınız?
Şiirin kendisi bir sorundur zaten.
Bu sorunu algılamakta yaşadığım sıkıntılardan belki bahsedebiliriz. Bu pek çoğumuzun ortak sorunu aslında. Kurulan ilişkiler samimi, ciddi ve sahih olmaktan öte hep çıkarlara dayalı. Tüccar ve “bizdense iyidir” mantığı dergilere, ders kitaplarına, üniversitelere kadar girmiş durumda. Temiz, sahih kişiler, ürünler bulmak çok zor. Nasıl gıda ortamında bir kirlilik varsa edebiyat şiir ortamında da aynı sağlıksız ve hormonlu ürünlerle tiplerle karşılaşmak mümkün. Bunları tanımak zararlarını görmek bazen çok zaman alıyor ve sağlığınız bozulabiliyor.
13. Yazdığınız
şiirlerin konusunu neye göre belirliyorsunuz?
O kendisini belirleyerek yazdırıyor zaten ben çok müdahale etmiyorum.
14.edebiyata karşı
siz de ilk ilgi ne zaman nasıl uyandı?
İlk gençlik yıllarımda.
15. Çalışkan bir
öğrenci miydiniz? Hangi dersleri sever, hangilerinden nefret ederdiniz?
Öğrencilik hayatınıza ilişkin anmak istediğiniz bir anınızı bizimle paylaşır
mısınız?
Tembel bir öğrenci değildim; ama çok çalışkan da değildim. Öğretmenlerimle aram hep iyi oldu ve ders, not dışındaki yönleriyle onlardan bir şeyler almaya çalıştım. Sanırım onlar da benim bu yönümü gördükleri için beni sevdiler. Tüm çıkar münasebetlerinden uzaktık yani birbirimize. O yüzden ben de öğrencilerimle benzer münasebetler kurmaya çalışıyorum. Notlardan, buçuklardan, küsuratlardan öte bir münasebet.
Liseye dair pek çok güzel hatıra var zihnimde ancak bunları yeri geldiğinde paylaşmak daha anlamlı sanırım.
16. Bugünkü
edebiyatımız hakkındaki yargınız nedir?
Durum iç acıcı görünmüyor zira ciddi bir dil problemi yaşıyoruz millet olarak. Beraberinde insanların hayat tarzları da elbette yazdıklarına siniyor. Hayatların parçalandığı, dünyaya, eğlenceye, gündelik telaşlara ömürlerin heba edildiği bir zamanda iyi ürünler, iyi şeyler görmek, görüyorum demek mümkün değil. Dışarısı, yani dış dünya olanca oburluğuyla bekliyor orada ama bana düşen kendi sorumluluklarım elbette. Yaşadığım sürece yavaş yavaş da olsa yazmam gerektiğine inanıyorum.
17. Edebiyatımızın
gelişmesi için neleri gerekli görüyorsunuz?
Suni müdahalelerle netice almak pek mümkün değil bu hususta. Toplumdaki her şey birbiriyle ilgili aslında. Edebiyatta gördüğümüz sıkıntılar müzikte de var, sinemada da var. Okullarda ve eğitim kurumlarında bazı tedbirler alınabilir belki ama bu yıllarda bile başlansa tedbirler alınmaya neticeye ulaşmak çok uzun sürecektir.
18. Son olarak
günümüz gençlerine ne gibi tavsiyelerde bulunursunuz?
Gençlik ve tavsiye… Zıt anlamlı kelimeler kadar uzak iki kelime aslında. Yine de düşünmelerini, okumalarını, dinlemelerini, yine düşünmelerini tavsiye ederim.
2009 nisan23 Temmuz 2020 Perşembe
hüseyin kaya'nın derin hüznünün acı meyvası
selçuk karakılıç
Yahya Kemal, ne zaman yazdığını tespit edemediğimiz “Resimsizlik ve Nesirsizlik” başlıklı yazısında, “Milliyetimizi, kendime göre idrak ettiğimden beri dilimden düşmeyen bir cümle budur: Resimsizlik ve nesirsizlik… Bu iki feci noksanımız olmasaydı bizim milliyetimizi bugün olduğundan yüz kat daha kuvvetli olurdu.” diyerek resim ve yazıya olan kayıtsızlığımızdan bahseder.
Paris’te Louvre Müzesini gezen, Picasco’nun sergilerindeki hıncahınç kalabalık karşısında hayranlığını gizleyemeyen ve Madrid Büyükelçiliği sırasında davet edildiği şatolarda, ressam Velaskes ve Goya’nın tablolarının önünden dakikalarca ayrılmayan Yahya Kemal’in memlekete döndükten sonra resim aşkının günbegün arttığı görülüyor. Daha çok parnasyen şairlerin etkisiyle resme ilgi duyan Yahya Kemal, sözünü ettiğimiz “Resimsizlik ve Nesirsizlik” yazısına şöyle devam ediyor:
“Eğer Türk milletinin resim bir, nesir iki, bu iki sanatı olsaydı bugün milliyetimizin kudreti, olduğundan yüz kat daha fazla olurdu. Muhayyileyi en fazla işleten bu iki sanatı talih bizden esirgedi. Cedlerimizin resimleri yok, onları hemen hemen bilmiyoruz. Minyatürlerden Avrupa’nın o asırlardaki ressamlarının levhalarından hayal meyal onları seziyoruz. Nesrimiz, resmimize göre vardı. Lakin yazık ki nesrimiz, üç kusurla maluldür. Çok az yazı yazmışız, çok kötü yazı yazmışız, çok kısa yazı yazmışız.”[1]
Bu ilginç yazıdan çıkaracağımız tabii sonuç, o yıllarda zengin ve seçkin şiir hayatının olması kadar, nesre ve resme yeteri kadar eğilim göstermediğimiz ve önemsemediğimizdir. Aslında Göl Saatleri’ni (Evkaf Matbaası, 1921, s. 63) yayımlayarak akşamın dinginliğini ruhlarımıza üfleyen Ahmet Haşim, önce “Örümcek Ağı” (1925) ile başlayan sonra “Kaldırımlar” (1928) ile devam eden Necip Fazıl şiirinin eksantrik ve mistik havası, Faruk Nafiz’in memleket kokan şiirlerinin yanında Refik Halit’in Memleket Hikâyeleri (1919) gibi, Yakup Kadri’nin Erenlerin Bağından (1922) gibi, Halide Edip’in Ateşten Gömlek (1923) gibi kuvvetli, özenli ve artistik nesir yazarlarının ve eserlerinin olması bile, bu resmi olmayan nesri kıymetlendirmiyor Yahya Kemal için...
Şairimizin, bu “seçkin nesir”lerin varlığına rağmen nesirsizlikten şikâyetini anlamlandıramıyoruz. Üstelik artistik nesrin fikir ve çığır açıcısı Falih Rıfkı, Suriye hatıralarını Ateş ve Güneş’te (1918) toplamış, 1930’lara doğru ise orijinal yazış ve duyuşa sahip fantezist nesrin yazıcısı Arif Nihat’ın ayak sesleri de duyulmaya başlamışken…
Fakat “Süleymaniye’de Bayram Sabahı” gibi bir şahesere imza atan şairin seziş ve hissediş kabiliyeti burada daha da bir anlam kazanıyor: Mehmet Akif hariç kimsenin aklından geçirmediği yahut geçirdiyse bile dillendiremediği “resim” sanatının yokluğunu ilk fark eden sanatkâr olması ve bunu ifade edebilmesi önemli bir fark ediştir.
İşte bu, şairin çağrışımlarla dolu muhayyilesinin devamlı aksiyon içinde olduğunu gösteriyor. Onun şiirde olduğu kadar, nesirde olduğu kadar resim sanatının da farkında oluşu, sanatkâr sezgisinin kuvvetinden ileri gelmektedir.
Ne var ki, bugünlerde, Yahya Kemal’in eleştirdiği resimsiz ve nesirsiz edebiyat ırmağının yerine “şiirsiz bir edebiyat âlemi” karşımızda bulunuyor. Ancak bizim asıl şikâyetimiz, şairsiz ve şiirsiz oluşumuzdan ileri gelmiyor. Aksine şair bolluğunun olduğu bir ortamda, yeni ve farklı bir şiirin uzun zamandır sesini duymamamızdan kaynaklanıyor. Bizi, maddeci dünyanın demir pençesinden bir nebze kurtaracak, hislendirecek, sevindirecek “has şiire” ihtiyacımız çoğalarak artarken bu iştiyakımızı karşılayacak, hasretini çektiğimiz şiire ruh üfleyecek şairler arıyoruz.
İşte, şairlik kumaşı sağlam, gelenekten beslenerek yenilenmiş bir şiirle beslenen Hüseyin Kaya’nın mısraları bu şiirsizlik ortamında bizi alıp götürüyor âdeta. Son yirmi yılda, şiirimizin lirizme hapsolduğu bir dönemden sonra Kaya’nın şiirleriyle hüznü, acıyı, kederi yeniden hatırlamış olduk.
Hüseyin Kaya, 2006 yılında yayımladığı Çekil Gideyim Hayat isimli şiir kitabı ile beş yıl sonra neşrettiği Çırpınıp İçinde Döndüğüm Deniz (Ötüken, 2012) ve Melâl Bahçesi (Sütun, 2013) isimli (ilki ve üçüncüsü şiir, ikincisi ise nesir) kitaplarıyla bizde bıraktığı ilk intiba romantik ve hüzünkâr bir şairin ele avuca sığmayan melali oldu.
Şairin melali gün geçtikçe artmış, kederi çoğalmış, hüzün evine bağdaş kurmuş oturmuştur. Ve en sonunda ise melal bahçesinde elem çiçekleri açmıştır… Aşırı hassas ruh hâlinin açtığı yaralar ise şairi, iç dünyasının dışına çıkarmıyor. Aksine içine kapattıkça kapatıyor, hüznün kalesine girdikçe giriyor…
Yalnız şair, Çekil Gideyim Hayat’ta (Kaya, 2006: 7), “Hüzünler evi” ismiyle bir bölüm açıyor. “Hüzünler evi”nde karamsar bir ruh hâline sahip şairin kimseye belli etmediği, ama fark edilen hüznünün tablo tablo resimleri de bulunuyor.
Yusuf suresinin 86. ayeti olan “Ben hüznümü, kederimi ancak Allah’a şikâyet ederim”i epigraf olarak seçen şairin tercihinin bize çok anlamlı geldiğini söyleyebiliriz. Bu gizlenmeye çalışılan hüznün, kederin sonu yok mu? Şair, daha önce Çekil Gideyim Hayat’ta kederini “Hüzünler evi”ne saklamışken Melâl Bahçesi’nde artık melâle dönüşmüş, evden bahçeye çıkmış, hayat karşısındaki yorgunluk artmış, bezgin ve bedbin bir ruha evrilmiş bulunuyor. Yani azalacağının, şairin peşini bırakacağının yerine hüzün çoğalmaya devam ediyor…
Onun şiirlerinde, dışa dönük, sosyal veya toplum merkezli bakış açısından ziyade sanatçının kendi “ben”i ön plandadır diyebiliriz. Kaya’nın iç dünyasının izlerini taşıyan hem nesri hem de şiirlerinin en belirgin özelliği “hüzün kuşatması” altında olduğunu söylemek pekâlâ mümkündür. Bu hüzün ve karamsarlığın altyapısını oluşturan, şairi melankoli denizinde yüzdüren asıl duygu ise yaşanılan hayatın çekilmezliği olabilir mi? Şair mi bu dünyanın yükünü kaldıramıyor yahut dünya mı şairin yükünü çekemiyor?
Çekil Gideyim Hayat’ın (Lamure, 2006: s. 7) iç kapağına bilerek ve isteyerek “hüzünler evi” yazan şairin yaşadığı elemin arka planını şu kelimelerden yola çıkarak takip etmek ve Kaya’nın hüznünü daha da anlamlandırmak mümkündür: “Hep aynı çöl”, “bu hüzün kıssasının ortasındayım”, “hayatın mültecisi bir kalp”, “yağmalanmış ömrüm”, “kısadır geçer hayat dediğin”, “kavruk yüreğim”, “surların önündeyim”, “beni hayata değil kendine bağla”, “acıyla sarıyorum acıyan yerlerimi”, “içimde tek hüzün kaldı” gibi söz veya söz öbeklerine bakılırsa şairin hassas ruh hâli ve karamsarlığı görülecektir.
Elem ve kederi sevincin bir parçası gören Suarés, “elem birdir” diyerek aslında bütün kederlilerin bir mabette toplandığını söylerken hiç de haksız sayılmaz. Hüseyin Kaya’nın şiirleri aynı kederi ve ızdırabı paylaşanların aynı mabette toplandıklarını da gösteriyor: “Çöl”, “Hüzün Kıssası”, “Nehir”, “Elem Çiçeği”, “Ortada”, “Muğber”, “Masalın Bittiği Yer” başlıklı şiirler sanatçının hüznünü ele veren, kuşatılmışlık duygusunu gözler önüne seren parçalardır.
Hüzünler devşirip, onları bir bahçede toplayan Hüseyin Kaya’nın Melâl Bahçesi, şairin daha önce yayımladığı Çekil Gideyim Hayat isimli ilk şiir kitabından seçme şiirler ile birlikte yeni şiirlerden oluşmaktadır. Yani bir bakıma şair, kendince bir seçim yaparak eskilerle yenileri hüzün bahçesinde harmanlamayı denemiş…
Melâl Bahçesi’nin ilk şiiri ise “Rüya” ile başlıyor. Fakat bu, sevgilinin adını yazmak bir yana dursun, ismini dilinde gezdirmek yükünü bile taşıyamayan şairin korkulu hülyasıdır bu rüya… Uyanıkken görülen rüyanın sonunda yorgun ve kırgın, yalnız ve kederli bir şair görünür ufkumuzda:
“ah efendim sizin de yanar mı içinizde
unutulmuş bir sure gibi uzak her yıldız
yoruldum ah efendim bu dünya denizinde
aynı rüyada bile yalnızız hep yalnızız”
Melâl Bahçesi’nin “beytü’l ahzan” bölümüne kadar ölüm temasının arttığını görmekteyiz. “Gölgesi bile ağır bu hayatın altında” şairin kalbi kırıldıkça kırılıyor, teselliden ise nasibi azaldıkça azalıyor…
“gölgesi bile ağır bu hayatın altında
kalmıyor teselliden sabırdan nasibimiz
hepimizin içinde gün görmeyen bir oda
yağmur bile dokunsa kırılıyor kalbimiz”
Şair, kitaba ismini veren ve böylece ön plana çıkıveren “Melâl Bahçesi”nde, Cahit Sıtkı’yı aratmayacak ölüm vurgusu ve yalnızlık korkusuyla bizi başbaşa bırakıyor:
“her çiçeği süsler ölüm korkusu
güz ne kadar uzak durursa dursun
perdelere sinmiş yağmur kokusu
anneniz uyuyor çocuklar susun
….
ve kalp de yorulur hep titremekten
bir gülün üstüne gülden habersiz
göçüyorum parça parça gölgemden
ah çocuklar sararıyor bahçemiz”
“ah çocuklar sararıyor bahçemiz” diyerek etrafındaki dostlarının başka bir mekâna göç eylediğini söyleyen şair “Dünya Hâli”nde, sonsuzluk kervanının yaklaştığını belirterek uyku gibi gelen ayrılığı şöylece tarif etmektedir:
“uyku gibi gelir ayrılıklar da
ağırlaşır kollar saatler kanar
son sayfası eksik bir kitap dünya
şiirler şarkılar buraya kadar”
Melâl Bahçesi’nin ilk bölümünde Kaya, hayat karşısında yılgın bir görüntü vermektedir. “Rüya”, “Dünya”, “Kelebeklerin Ahı”, “Melâl Bahçesi”, “Kaza Namazı”, “Hatıra”, “Küstüm Çiçeği”, “Dünya Hâli” yalnız bir adamın kuşatılmışlığını en iyi ifade eden örneklerdir.
Melâl Bahçesi’nin (2013, s. 27) “beytü’l ahzan” bölümünün ilk şiiri olan “Çöl”de ise anlatılmaz bir karamsarlık havasının hâkim olduğu daha ilk mısralarında kendini ele veriyor. Kuşkusuz her sanatçı, yaşayıp gördüğünü terennüm etmekle görevini yapmış oluyor. Hayatın bir tarafı sevinç, öteki tarafı kederden ibaretse her ikisinin aynı ölçü içinde seyretmesi daha bir insanı kuşatıyor. Ama buradan bakıldığında şairdeki yeis ve karamsarlık alıp başını gitmişe benziyor:
“bir hicrana emanet yele düşmüş ömrüme
bundan sonra bin bahar gelse ne gelmese ne”
Burada şairin, ömrünün son baharını yaşayan bir kimse gibi ümitsizliğe kapılması bir kırgınlığın varlığını hissettiriyor. Şiirin kalan dörtlüğünde, asıl varmak istediği menzili haber veriyor. Yaşama hevesini kaybetmiş görünen, serazat ve boş vermişlik hissi uyandıran bu şiirde, Kaya’nın rest çeker gibi bir hâli vardır:
“olsa ne olmasa ne bu masalın sonrası
hep aynı çöl ruhumdan cennetime dökülen
yeniden yaşasaydım dediğim bir günüm yok
çekil gideyim hayat çekil gideyim senden”
Şairi hayattan bu kadar kopartan ve uzaklaşma isteğini doğuran ana sebep ne olabilir? Aşk vurgunu mu, baba özlemi mi, dost kahrı mı, hayatın çekilmezliği mi, yalnızlık mı? Bu saydıklarımızın belki sadece biri, belki de tamamı sebeplerden biri olabilir. Ama onun asıl melalini artıran, kalabalılar içinde yalnızlaştıran hatta hayattan uzaklaşma eğilimini günbegün artıran unsurun zaman ve mekân karşısında tutunamayışı gibi geliyor.
Zaman zaman bizler de yeis, ümitsizlik denizinde savrulmuyor muyuz? Tutunacak dalımızın olmadığı hissine kapılarak “hayattan çekilmeyi” düşünmüyor muyuz? İşte şair, belki de sadece kendi ben’ini merkeze alarak yazdığı “Çöl”de, hemen hemen herkesin başındaki elemi farkında olmaksızın dile getirdiğini söyleyebiliriz.
Türk şiirinde “baba”ya yazılmış şiirler belki bir elin parmaklarını geçmezken, “anne” şiirleri yahut “anne”den bahseden mısraların hacmi epey büyük bir yer teşkil eder. Aradaki bu orantısızlığın sebebi, “baba”larımızın çocuklarını kucaklarına almayışı, onları açıktan sevmeyişi veya çocukla arasına belirgin bir mesafe koyması olabilir. Baba-oğul arasındaki derin kırılmaların meydana getirdiği “baba kompleksi” ise şiirimize de yansıyor…
Bu itibarla birkaç örnek verecek olursak Mehmet Akif-Emin, Tevfik Fikret-Haluk, Nâzım Hikmet-Memet gibi şair babalar ile oğulları arasındaki yol ayrılıkları, çocukların babalarına olan sevgisini azaltmış, onları birbirinden uzaklaştırmıştır. Tabii, bütün toplumu çocukları görerek onların doğru yolu bulmaları için çırpınan şair babalar, esasında kendi öz çocuklarının acılarıyla, sevinçleriyle yeterince ilgilenememekte daha da ötesi onların duygularına hitap edecek sözler söyleyememektedirler. Bütün bunlar daha sonraları başlayacak kasırgaların, kırgınlıkların habercisi ve babaya olan soğuk bakışın işaretleridir. Yeniden şiir tarihimize dönelim ve asıl sorumuzu soralım: “Türk şiirinde babasına seslenen veya doğrudan baba özlemiyle şiir yazan kaç şair vardır?”
Necip Fazıl Kısakürek üç Ömer Bedrettin Uşaklı iki, Fazıl Hüsnü Dağlarca üç, Arif Nihat Asya bir, Yavuz Bülent Bakiler altı şiirini annelerine hasretmelerine rağmen, babalarına dair ya hiç şiir yazmamışlardır yahut temas edip geçmişlerdir.
Şiirimizde belki yukarıda işaret ettiğimiz sebeplerden ötürü babasına şiir yazan şair sayımız ne yazık ki çok azdır. Baba temalı yazılmış şiirlerde ise en belirgin özellik kuşatılmışlık hissi veren ve sitem yüklü mısraların ördüğü şiirler ön plandadır.
İşte baba kompleksi taşımadan, babasına doğrudan seslenen, onun yokluğundan doğan acılarını yine ona anlatan Hüseyin Kaya, “Geçerken” şiirinde yalnız, çaresiz, yaşama hevesini ve umudunu yitirmek üzere bir genç adamın hüznünü anlatır. “Sen baba sen bilirsin bu öykünün sonunu” diyen şair, yanında olmayan sevgili babasına şöyle sesleniyor:
“bana ne yaşamak de
ne de denizi anlat
hiçbir yerinde böyle
böylece bu hayatın
hiçbir yerinde aşkın
her yerinde acının
ben burda
kaldım baba
ben
böyle yaşıyorum
yaşadığımı
böyle
ben böyle geçiyorum geçtiğim ateşlerden”
“Elem Çiçeği”nde ise şair, babasının yokluğunu, çocuk yüreğinde bıraktığı kavruk yaranın acısını, ondan çok uzakta, belki hiç gelmeyecek babasına sitemkâr bir edayla sesleniyor:
“bir kez oğlum deseydin olmazdı acılarım
kıncıtmazdım dağımda yeşeren baharları
baba
sevgili babam
ben böyle yitiyorum
bir kez karanlığıma doğmadan bakışların”
Şair, babasının bir kez bakışına (bu bakış ister tebessüm eden ister sert bir baba bakışı olsun) karanlıktan çıkmak için ümit bağlamaktadır. Hüseyin Kaya, “Masalın Bittiği Yer” şiirinde ise aşk vurgunu bir kalbin hicranını çok sakin bir üslupla anlatıyor:
“beni bilme
akıyor iki gözüm önüme
unutulan yeminin bedeli böyle imiş.”
Hüseyin Kaya’nın masalı burada bitiyor. Yalnız bitmeyen, artan, çoğalan bir hisler yumağı var. Hüseyin Kaya, elem çiçeklerini, Melâl Bahçesi’nde büyütmeye, onlarla yaşamaya devam ediyor. Bakalım bu melal daha ne kadar sürecektir?