hüseyin kaya denemeleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hüseyin kaya denemeleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Şubat 2026 Pazartesi

SATI BİBİ

 Hüseyn Kaya

Köyün en aşağısında, şosenin hemen kenarında toprak damlı o ev, yaz kış hep sessizdi. Ara sıra az ilerisinden duran köy otobüsleri, yazları tozu dumana katarak geçen traktörler bile bu evdeki sessizliği bozamazdı. O evi ziyaret etmek; onun için köy içinde başka bir köye gitmek gibiydi. Üç kişi yaşıyordu evde, üç yaşlı insan: anneannesi, dedesi ve dedesinin kız kardeşi Satı Bibi. Anneannesiyle dedesi çoğunlukla ev, bostan, tarla işleriyle meşgul olurlardı ve eve geldikten sonra birkaç cümlenin ardından susarlardı. Satı Bibi, evin diğer sakinleri döndüğünde ya kendi köşesine ya da odasına çekilirdi. Hani ara sıra tavandan gelen tıkırtılar ya da tandırdaki ateşin çıtırtıları olmasa sessiz bir filme dahil olmak gibiydi o evde vakit geçirmek. Anneannesi ve dedesinin onu sevmediğini bile düşünürdü her ziyaretten sonra. Oturma odasının badanalı duvarında kibrit kutuları ile yapılmış resim çerçevelerinin içinde diğer torunların resimlerini gördükçe bu düşüncesi biraz daha ağır basardı. Bazen de suçu kendinde, ailesinde arardı. Babaannelerinin evi köyün en yukarısındaydı. Her yaz oraya gelir, günlerce kalır, ahır, ağıl, tarla işlerine yardım eder sadece şehre dönmeye yakın günlerde birkaç saatliğine ziyaret ederdi anneannesini ve dedesini. Bazen bu ziyarete annesi de eşlik ederdi. Böyle zamanlarda yaşlıların tavırlarının annesine karşı da aynı olduğunu sezerdi. Annesinin çocukluğunu, gençliğini gerçekten bu evde geçirip geçirmediğini bile sorgulardı sessizlik çölünde. Belki de bu insanların mizaçları böyleydi. Neyse ki Satı Bibi vardı ve ortalıkta kimse olmayınca özlemini, sevgisini, ziyaretten duyduğu sevincini kısa cümlelerle de olsa belli ediyordu. 
Hiç evlenmemişti Satı Bibi zaten görme engelli biriyle kim evlenirdi ki? Bu evde emanet gibi, sığıntı gibi yaşadığı her hâlinden belliydi ama alışmış olmalıydı bu hayata. Sanki huzurun, sükunetin hüküm sürdüğü başka bir hikâyenin içinden bu dünyaya gelmişti. Âmâ olması onun için büyük bir sıkıntı gibi görünmüyordu, bir kez bile şikâyet ettiğini duymamıştı bu durumdan. Satı Bibi’nin gözleri sonradan mı görmez olmuştu yoksa doğuştan mı böyleydi? Her ziyaret öncesi bu soru aklına geliyordu lakin kimseye soramamıştı. Satı Bibi’nin üzüleceğini düşünerek onunla da bu konuyu hiç konuşmamıştı. 
Toprak damlı eve doğru attığı her adımda sessizlik büyüyordu. Kimi zaman inatçı bir sineği elinin tersiyle kovalıyor kimi zaman önünden kaçan bir kertenkeleye elindeki değnekle sataşıyordu. Köy yerinde değneksiz gezilmezdi. Herhangi bir evin, bostanın kenarında ansızın bir köpekle göz göze gelmek mümkündü. Güneş etkisini azaltamaya başlamıştı ki anneannelerinin evin kapısı karşıdan göründü. Evin hemen önündeki küçük kuru dereyi geçer geçmez artık hedefine ulaşmış sayılırdı. Adımlarını biraz daha hızlandırdı çünkü Satı Bibi evin az ilerisindeki çeşmenin yanındaydı. Bu manzaraya aşinaydı, gündüz vakitleri Satı Bibi namazda değilse ya dışarda hindilere, tavuklara yem veriyor olurdu ya da namaz hazırlığında. Dereyi koşar adım indi, Satı Bibi kendine doğru yaklaşan ayak seslerini fark etmiş, sesin geldiği yöne dönmüştü bile.
-Bibi ben geldim, dedi. Ver elini öpeyim. 
Acemisi olduğu bir mutluluk konmuştu Satı Bibi’nin boşluğa yönelmiş yüzüne. Çocuk, henüz kurumamış elini öptü yaşlı kadının. Satı Bibi, her zaman olduğu gibi ellerini onun yüzünde gezdirdi, sonra bağrına bastı:
-Büyümüşsün yine maşallah, hoş geldin, dedi. Her sene az daha büyüyorsun. Annen iyi bakıyor herhalde sana. Ablalarını geçeceksin az daha büyürsen he mi?
Yaşlı kadın, çocuğun ellerini küçücük bir kuşu tutuyormuşçasına avuçlarının içine aldı. Nazar değmesin diye dualar okudu ve yüzüne üfledi çocuğun. Ardından yine ellerini çocuğun yüzünde gezdirdi, hafif terleyen yüzüne dökülen saçlarını eliyle bir tarafa doğru taradı. Çocuk, yılda bir kez gördüğü bu ilgi ve şefkatten memnundu. El ele tutuşarak eve doğru yürümeye başladılar. O kısacık mesafede Satı Bibi; çocuğa annesini, babasını, kardeşini sormayı ihmal etmedi. Eve girdiklerinde anneannesi ocak başındaydı, meşguldü. Dedesi ortalıkta görünmüyordu. Eşikten içeriye adım atar atmaz Satı Bibi çocuğun elini bıraktı ve duvarı takip ederek avludaki sekinin yanına kadar gidip oturdu. Yeleğinin cebinden çıkardığı boncukları aşınmış tespihini eline alarak bir şeyler okumaya başladı. Satı Bibi hep böyleydi, varlığını hatırlatmak istemiyor gibiydi kimseye. Şayet dışarda ise kapının önündeki tuz taşında, içerde ise sekinin bir kenarında tedirgin bir kuş gibi tünerdi. Satı Bibi’nin yanına oturdu çocuk. Ne okuduğunu anlamaya çalışıyordu bir yandan. 
Anneannesi, onun geldiğinden habersiz, bir yandan terekteki tabakları düzenliyor bazen ocağın başına dönüyor, tencereyi karıştırıyordu. Çocuk yerinden kalkarak ebesine yaklaştı:
-Ebe, ben geldim dedi. Annemin, ablalarımın işi vardı. Onlar şoseye indiğimiz sabah otobüs beklerken uğrayacaklar. 
Anneannesi, elini oradaki bezlerden biriyle sildi ve torununa uzattı. Ardından yanaklarından öptü:
-Gelsinler de ne zaman gelirlerse gelsinler, o evin işinin bittiğini görmedim ki hiç, diyerek işine döndü. Yemek hazırlıyor olmalıydı. 
-Yardım lazım mı ebe, dedi çocuk. Yapacağım bir şey var mı? 
Anneannesi koluyla sekinin bittiği yerdeki direği işaret etti:
-Şuradaki dastarı sekiye ser, hamur tahtasını da üzerine koy illa yardım etmek istiyorsan. Yoksa otur bibinin yanına. 
Dastar, dediği sofra beziydi ninesinin ve ekmek tahtasını da tepsinin altına koyarlardı. Köyde neredeyse bütün sofralar bu şekilde kurulurdu. Babaannesinin evinde iki kedi vardı ve hamur tahtası kurulur kurulmaz gelip altına girerlerdi. Kedi bile yoktu bu evde. Keşke olsa biraz onunla vakit geçirirdim diye düşünmüştü ki hamur tahtasının yaslandığı direğin az yükseğinde taşa benzeyen bir şey gördü. Direğin bir kenarına sıkıştırılmış gibiydi. Uzanabileceği bir yerde değildi. Anlam veremedi taşa benzeyen bu nesneye. Hoyrat, garip bir duruşu vardı bu şeyin. Sormadan edemedi:
-Ebe, buradaki taş ne işe yarıyor?
Ebesi başını bile kaldırma ihtiyacı hissetmedi bu soruyu cevaplamak için. Dedesinin de ebesinin de kulağının az işittiğini biliyordu. Belki de duymamıştı ebesi. Sofra bezini serdi, üzerine hamur tahtasını yerleştirdi. Ebesi tepsiyi getirip tahtanın üzerine koyarken konuştu:
-Taş değil o, kuru dalak… Sığır dalağı…
Kurban Bayramı’nda kaburga kemiklerinin tuzlandığını ve örtmenin altına iple asılarak kurutulduğunu biliyordu. Kışın çorbalara konurdu bu kemikler. Kurbanda koyun kesilmişse onun gözlerinin de kurutulduğunu biliyordu. Kuruyan gözler bir ipe takılır ve çocuklar hastalandığında çimdirme suyunun içine konurdu. Göz değmesine iyi geldiğini söylerdi annesi. Dalağın kurutulduğunu ilk kez duymuştu. Satı Bibi tüm sakinliğiyle olduğu yerde oturuyordu. 
Sofra hazır olduğunda dedesinin eşikten içeri adım attığını gördü ve yanına koştu, elini öptü. Diğer dedesi gibi tütün kokan elleri yoktu ama onun parmakları kadar sert ve kocamandı elleri. Artık ezberden cevap verdiği birkaç soru da dedesi sordu, ardından avludaki çeşmede ellerini yıkayarak sofraya oturdu. Sessizlik derinleşiyordu git gide. Ebesi küçük bir tabağa böldüğü yemeği Satı Bibi’nin önüne yarım yufka ekmek ile bırakmıştı bu esnada. Satı Bibi tespihini yeleğinin cebine koyduktan sonra eliyle tabağı, ekmeği yokladı. Kaşığı buldu ve yemeğe başladı. Boşluğa dönük yüzü, şükür ve saadete açılan bir pencereydi. Önündeki sofrayı unutmuş, onu izliyordu. Dedesine ve ebesine karşı küçük kalbinde büyük bir sitem belirdi o an. Neden sofraya onu da davet etmiyorlardı ki? Neyse ki Satı Bibi hâlinden memnundu. Sekideki sofrada iki yaşlı ve bir çocuk hiçbir şey konuşmadan yemeklerini yediler. Aslında sadece onlara eşlik etmek için oturmuştu sofraya, yine de birkaç lokma aldı ve kenara çekilip Satı Bibi’yi izlemeye devam etti. Çabucak bitirmişti tabağındaki yemeği. 
Biraz daha beklese akşam karanlığına kalabilirdi. Dedesinin, ninesinin elini öperek köyden ayrılacakları günün sabahı şoseye inmeden önce uğrayacaklarını yeniden söyledi. Satı Bibi’nin yanına gitti ve ellerini tutarak sessizce konuştu:
-Bibi, yine geleceğim. Tek gelmeyeceğim bu kez; ablalarım, kardeşim, annem, babamla geleceğiz.
Satı Bibi oturduğu yerden kalkmadan çocuğa sarıldı, kokladı, eliyle yüzünü, saçlarını okşadı birkaç kez:
-Ayağına taş değmesin kuzum, Hızır yoldaşın olsun. Geldin gönlümüzü şen ettin, Allah da senin gönlünü şen etsin, dedi. 
Eve girerken dış kapının kenarına dayadığı değneğini eline aldı kuru dereyi geçerek babaannesinin evine doğru yola koyuldu. Her adımda sessizlik biraz daha geride kalıyordu. Başka bir dünyadan ait olduğu dünyaya doğru yürüyordu. Değneğini bazen omzuna koyuyor, bazen baston gibi kullanarak adımlarına dahil ediyordu. Anneannesinin evini ziyaret etmek, köyde geçen günlerin sonuna yaklaştıkları anlamına geliyordu. Dizleri ezilmiş, incelmiş pantolonunu, seneye giyemeyeceği naylon ayakkabılarını burada bırakarak döneceklerdi birkaç gün sonra. Kış gelinceye kadar köy aklından çıkmayacaktı. Kuzuları özleyecekti, gözeleri, bayırlardaki pınarları, kayalardan aniden havalanan yabani güvercinleri, kapıdaki köpeği, sofra tahtasının altındaki kedileri, yusufçuk kuşlarının sesini… Yol boyu etrafa baktı, tütmeye başlayan tandır bacalarına, sürü sürü uçan kuşlara. Sığırcıkların, ağustos böceklerinin ve adını bilmediği kuşların seslerine kulak verdi. Eve döndüğünde güneş kaybolmaya yüz tutmuştu. Kapının önündeki yaşlı köpek, onu görünce yattığı yerden zincir sesleriyle kalktı, üzerindeki tozu bir hamlede silkeledi, sevgi gösterilerine başladı. Amcalarının, yengelerinin ve onların çocuklarının sesi ablalarının seslerine karışıyordu. Köpekle biraz ilgilendikten sonra kapının önündeki acı pınarda elini, yüzünü yıkadı, içeri girdi. Evde olmadığının kimse farkında bile değildi. Herkes bir şeylerle meşguldü tandırın etrafında. Tandırın az önce yakıldığı belliydi çünkü İçerde hafif bir duman ve is kokusu vardı. Annesi tandırın başından ayrılarak geldi:
-Nasıllar, iyiler mi deden, eben?
-Aynı, dedi her zamanki gibiler. Satı Bibi de iyi, ben zaten en çok onu seviyorum o evde. Beni sadece o seviyor. Onlar diğer torunlarını daha çok seviyorlar.
Annesini üzmüştü bu sözler. Yeniden tandır başına döndüğünde çocuk da peşinden gitti:
-Anne, o kuru dalak senin zamanında da var mıydı o evde, ben ilk kez gördüm, dedi.
Annesi bir yandan tandıra çalı çırpı ilave ederken cevap verdi:
-Satı Bibi’nin dalağı o. Nasıl ilk kez gördün. Senelerdir orda duruyor. 
Bu cevabı beklemiyordu çocuk. 
-Satı Bibi’nin değil sığır dalağı imiş. Taş gibi bir şey. 
-Tamam işte, onu bibim kullanır. Ocaktır bibim, başka köylerden bile ona gelirler o dalak için. 
Çocuk etraftaki tüm seslere kulağını tıkamış annesini dinliyordu:
-Seni hiç dalak tutmadığı için haberin yok bu işlerden. Dalaklananların uğrak yeridir anamgilin ev. 
Dalak tutan arkadaşlarını biliyordu. Kuzuları otlatırken uzun süre koşunca ya da hızlı yürüyünce bazı arkadaşları karnında bir yeri tutup acıyla kıvranıyorlardı dalağım tuttu, diyerek. Bir keresinde karnı ağrıdığında arkadaşları ona da söylemişlerdi senin dalağın var diye ama umursamamıştı. Annesi devamını getirmedi anlatacağı şeylerin. Bir süre etrafında gezindi, yeni şeyler söylemesini bekledi ama annesi için çok da önemli bir mesele değildi sanki bu. Annesi, oğlunun hareketsiz ve sessiz bir halde beklediğini görünce devam etti:
-Satı Bibi ocaktır.
Bilmece, tekerleme gibi bir cümleydi bu. Ocak ve Satı Bibi arasındaki alaka bir türlü yerine oturmuyordu aklında, muhayyilesinde.
-Ocaktır yani şifa dağıtan biridir ama sadece dalak tutanlar gelir ona. Satı Bibi dalaklarını keser ve dalağı kesilen kişiyi bir daha dalak tutmaz. Duran emminin de dalağını kesmişti zamanında. Başka başka köylerden ona dalak kestirmeye gelirler. 
Ocak kelimesinin karşılığı biraz şekillenmişti zihninde fakat aklı iyice karışmıştı çocuğun. Gözleri görmeyen biri, insanların dalaklarını nasıl kesiyordu, canları yanmıyor muydu dalağı kesilenlerin. Kuru dalakla bunun ne ilgisi vardı? Satı Bibi’nin iyileştirdiği isimleri sayıyordu annesi arada. Anlattıkları büyü veya mucize gibi şeylerdi annesinin. Gözleri sonuna kadar açılmış pürdikkat annesinin anlattıklarını dinlemeye devam ediyordu. Bir an boş bulundu ve heyecanla annesinin sözünü kesti:
-Peki, nasıl dalak kesiyor ki? O yaşlı ve gözleri görmeyen biri.
Annesi sabırla ve biraz da gururla anlatmaya devam etti:
-Dalak tutan kişi Satı Bibi’nin önüne uzanır ve karnını açar. Satı Bibi eliyle ağrıyan yeri bulur, ardından o direkteki dalağı ağrıyan yerin üzerine koyar. Bu esnada okur, üfler. Kuru dalağın üstüne okudukça bir çuvaldız batırıp çıkarır. Bu işi defalarca yapar. 
-Çuvaldız batmaz mı, dedi çocuk hayretle.
-Hayır, dedi annesi. Çuvaldızı sonuna kadar batırmaz. Şişleyip geri çeker. Benim çocukluğumda bıçakla yapardı bu işi ama bıçağı kaybetti bir ara. Sonradan çuvaldızla devam etti. 
Annesi anlattıkça hayreti ve Satı Bibi’ye olan hayranlığı artıyordu çocuğun. 
-Dedem, ebem kesse ya gelenlerin dalaklarını ya da dalak böyle kesiliyorsa neden herkes bibimi yoruyor, dedi.
Tandır başındaki son işlerini de yapan annesi ilk kez oğlunun yüzüne bakarak konuşuyordu:
-Herkes dalak kesemez, ocak olmak lazım. Satı Bibi el almış. Eskiden köy köy gezen dervişler varmış, ben de hatırlamıyorum. Satı Bibi daha çocukken bir derviş alayı gelmiş, dedengile misafir olmuş. Bibimin halini görünce dervişlerden biri ve ona dalak kesmeyi öğretip el vermiş. Muhannete muhtaç olmasın, demiş. Dalağı kesilen kişi Satı Bibi’ye ufak tefek bir şeyler bırakır. Elin vergisi canın sevgisi…
Tıpkı anneannesinin evinde yaptığı gibi sofra dastarını serdi avludaki büyük direğin yanına, hamur tahtasını üzerine koydu, etrafına minderleri dizdi. Kadınlar için ayrı, erkekler için ayrı bir sofra kurulurdu bu evde. Ekmeğin, ayranın, kaşıkların ve tabakların sofraya dizilmesine yardım etti. Dışarda hava kararmaya dönmüş, içerde gaz lambaları yakılmıştı. O, yalnızca Satı Bibi’yi düşünüyordu. Ne çok şey öğrenmişti bir günde. Bunları sınıf arkadaşlarına anlatsa kimse inanmazdı. Belki sadece Yasemin inanırdı. Yasemin zaten her şeye inanırdı. Öğretmenine anlatsa o da inanmazdı böyle şeylere. Zaten evimizde televizyon yok, dediğinde öğretmeni bir tuhaf bakmıştı. Şimdi bir de Satı Bibi’yi anlatacak olsa… Daha fazla soru sormadı annesine. Gaz lambasının aydınlattığı avlu onun için bambaşka bir dünyaya dönüşmüştü o akşam. Satı Bibi’ye el veren dervişleri düşünüyordu. El vermenin ne olduğunu düşünüyordu. Satı Bibi’nin ellerini düşünüyordu, onun avuçlarının içinde kendi ellerini… Kadınlar da avlunun bir kenarında yemeklerini yemişler, avluyu toparlıyorlardı gaz lambasının ışığında. Yengelerinden büyük olanı ayaklarını uzatmış, çocuğunu dizlerine koyduğu bir minderin üzerine yatırmış uyutmak için sallıyordu. Bir yandan da kısık bir sesle ninni söylüyordu:
Hu hu hu derviş
Derviş bir gelin almış

16 Şubat 2026 Pazartesi

NASİP MESELESİ

Hüseyn Kaya

Kış yakındı. Öğleye yakın ısınan hava, güneşin kaybolmasıyla yerini üşüten bir serinliğe bırakıyordu. Yaz boyu parkları süsleyen çiçeklerin, güllerin gecenin soğuğundan nasibini almaya başladığı zamanlardı. Ağaçlar usul usul vedalaşıyordu yapraklarıyla. Günler kısalmaya, akşam ezanı erkenden okunmaya başlamıştı. Çay ocakları kapı önlerinden sandalyeleri, masaları toplamışlardı bile. Şehrin en bilinen çay ocağında dünyanın gidişatından, insanlardan, kitaplardan ve şiirden konuşmuştuk. Onunla sohbet etmek bana iyi geliyordu, her şeyden önemlisi zihnim dağılıyordu. Yaşı benden hayli büyük olduğu için sorular sorardım zaman zaman fakat o, sorularıma cevap vermek yerine yaşadıklarını anlatırdı, yazmayı düşündüğü şeyleri söylerdi. Onun anlattıklarından çıkarımlar yaparak cevabı ya kendim bulurdum ya da sorumun anlamsızlığına düşünüp unuturdum. Yine de onunla konuşmak, şehre ve hayata dair daha önceden okumadığım bir kitabın sayfalarını çevirmek gibiydi. Masadaki bardağın dibindeki son yudumu aldıktan sonra ceketini sandalyeden aldı: 
-Çıkalım artık, bu akşam babam gelecek şehre, dedi. İstersen seni de tanıştırayım. 
Bu baba hitabının nereden geldiğini anlayamamıştım ama mesele sadece tanışmaksa neden olmasın diye düşündüm.  Üstelik “babam” derken hep ciddi ve sinirli görünen yüzü sade bir tebessümle aydınlanmıştı. Babasının yıllar önce bu dünyadan göçtüğünü biliyordum ama merak etmiştim. 
-Olur, dedim. Zaten yarın boş günüm, dersim yok. 
Dışarıda hava soğumaya dönmüştü fakat üşüten bir soğuktan öte serinlik hakimdi. 
-Babanız nereye gelecek, dedim. 
-Büyük Otel’in önüne geçelim usul usul, dedi. Biz oraya gidinceye kadar o da gelir. Babam bir tanedir, diye devam etti. Sohbetini seveceğinden eminim. Onu her gördüğümde bir huzur doluyor içime. Günlerce devam eden bir huzur. Pek kimse bilmez onunla bağımı, senin de vaktin geldi geçiyor, tanıyınca seveceksin eminim. Ben geç tanıdım onu ama senin tam zamanın. 
Bir yandan bahsettiği kişinin kim olduğuna dair tahminde bulunmaya çalışıyor bir yandan da anlattıklarının etkisiyle evhamlanıyordum. Sıradan şeyler değildi anlattığı ve daha önce bu yönünden hiç bahsetmemişti kendisinin. 
Büyük Otel’in önüne yaklaştığımızda küçük bir kalabalık vardı.
-Gelmiş bile, dedi. Haydi kapıda yakalayalım. 
Kapının önündeki herkes neşeliydi. Tam ortada duran ve diğerlerinden yaşça biraz büyük duran biri, herkesle birer birer selamlaşıyor, etraftakilere hal hatır soruyordu. Bir anda kalabalığın ortasında bulmuştuk kendimizi. “Baba” olduğunu düşündüğüm yaşlı adam karşımdaydı ve elimi uzatırken benim de yüzüme buruk bir tebessüm yapışmıştı ki yaşlı adamın yüzü ciddileşti, yüzüme bakarak sordu:
-Daha önce tanıştık mı seninle?
Bu yüze ve sese aşinaydım. Yüz yüze görüşmemiştik hiç ama tanıyordum. Benim cevap vermeme fırsat vermeden arkadaşım araya girdi:
-Tanışmaya geldi sizinle, edebiyat öğretmeni. Aynı zamanda şiirleri, denemeleri de var.
Etraftaki insanların neşesi devam ediyordu fakat Baba tok, ciddi bir sesle kaşlarını çatarak hemen yanında duran orta yaşta birine:
-Çeyiz var yanımızda değil mi, diye sordu. 
Adam önce bana sonra sorunun sahibine bakarak cevap verdi:
-Boş geldik efendim, haberimiz yoktu ama burada ayarlarız yarın.
Baba mütebessim ve şefkatli bir sesle bize döndü. Yol yorgunu olduğunu, yarın akşama doğru beklediğini, yarın akşama kadar gerekli hazırlığın yapılacağını söylüyordu.
Arkadaşımın yüzüne bahar gelmiş gibiydi ama hava daha da serinlemişti ve içimdeki evham kocaman bir karanlığa dönüşmüştü. Etraftaki insanlara bakıyordum, hürmetlerine bakıyordum. Sohbetlere kulak misafiri oluyordum. Huzursuzdum, hiç tanımadığım ve sanki başka bir dil konuşan insanların arasında yabancı gibiydim. Daha da kötüsü sanki herkes benim yabancı olduğumun farkına varmıştı bu kısa konuşmalardan sonra.  Yarını bekleyecektim ve ne olacaksa olacaktı artık. Otelin önünden ayrılırken kendimle derin bir tartışmaya girmiştim bile. 
Tanışmak istemiyorum, diyebilirdim. Kalabalığı görünce müsaade isteyip ayrılabilirdim arkadaşımın yanından. O da çok sevdiği ve yabancısı olmadığı insanlarla belki daha fazla görüşürdü. Hem madem onun farklı dostları, akranları, babası vardı benimle niye vakit geçiriyordu ki? Bende eksik bir şeyler mi görmüştü yoksa samimiyetimizden dolayı mı beni Baba’sıyla tanıştırmak istemişti? Çeyiz, hazırlık gibi kelimeler geçmişti, bunlar neyin nesiydi? Yürüsem iyi olacaktı, yorulana kadar dinginleşene kadar yürümeliydim. Küçücük bir kelime ya da ayrıntı ruhumda yuvarlanıyor, yuvarlandıkça büyüyor ve bir çığa dönüşüyordu. Kendimi kurtaramıyordu yaşananları ya da yaşanacakları düşünmekten.
Eve döndüğümde kan ter içindeydim. Akşam namazının vakti çıkmak üzereydi. Namazlar, dualar da nasibini almıştı bu tuhaf ruh halimden. İnsan bir anda kendi hayatının dışına düşebilir miydi? Kendine yabancılaşır mıydı? Kendimi tanıyamaz durumdaydım. Kendi ırmağından başka bir suyun içine düşmüş balık gibiydim. Bir kalbim istila altındaydı, ruhum ve beynim de bu istiladan nasibini almıştı. Bunca yorgunluğun ardından erkenden uyurum düşüncesindeydim ama nerde? Gece boyunca kah sızdım kah ayıldım. Sabaha doğru artık teslim olmuştum uykuya ki tuhaf bir rüyanın içinde buldum kendimi. Daha önce bu kadar canlı ve etkileyici bir rüya görmemiştim hiç. Çok garip bir coğrafyadaydım. Etraf tamamen yemyeşildi. Devasa yapraklar, kocaman ağaçlarla kaplıydı etraf. Yeşilin her tonu vardı ve koyu yeşil yoğunluktaydı. Ayaklarımın altında ise küçük bir çayır vardı. Çayır aşağılara doğru uzanıyordu, ben yüksek bir yerdeydim, sarı çiçekler vardı çayır boyunca. Bu çiçekleri tanıyordum bir yerlerden. Birkaç tanesine eğilip baktım, sarı çiçeklerin bir kısmının rengi uçlara doğru önce turuncuya sonra kızıla dönüşüyordu. Çiçeklere baktıktan sonra gökyüzüne de bakma ihtiyacı hissetmiştim. Simsiyah bulutlar vardı, elimi uzatsam dokunabilecektim sanki bulutlara. Gökyüzünden bakışlarımı indirirken karşımda yeşillikler içinde bir yükselti ve yükseltinin eteklerinde bir tünel girişi gördüm. Hareketsizce etrafı süzmeye devam ediyordum. Tünelin içi karanlık görünüyordu ve girişinde birkaç tahta vardı yerinden oynamış. İçimde garip bir huzurla uyandım. Bu kadar net bir rüya olamazdı. Yorgundum ve nasıl olsa biraz sonra yeniden uykuya dalar, uyandığımda bu rüyayı unuturum diye düşünüyordum ama unutulacak gibi değildi az önce gördüklerim. Birkaç kez daha uyudum, uyandım. Her uyanışımda gördüğüm rüya aynı tazelikle kendini hatırlatıyordu. 
Gün başladığında sadece akşamı beklemeye başladım. Başka hiçbir şeyin önemi yoktu. Akşamı düşünmek huzursuzluğu da beraberinde getiriyordu. Huzursuzluğum tahammül edilemeyecek hâle geldiğinde sabaha doğru gördüğüm rüyayı hatırlatıyordum kendime. Bu rüya bir sığınak oldu gün boyu zira gözlerimin önüne bu rüyayı getirdiğimde başka bir âleme geçiyor gibiydim. 
Öğleden sonra arkadaşımla buluştuk çarşıda. Havadan sudan konuşmaya başlamıştık ki yorgun durduğumu söyledi. 
-Sabaha kadar uyuyamadım, dedim. Garip bir his var içimde.
-Rüya gördün mü hiç, diye sordu. 
Gördüğüm rüyayı anlattım. Başka şeyler de görmüş olabileceğimi ama başka bir şey hatırlamadığımı söyledim. 
-Baba’ya bu rüyayı anlatmalısın, rüya önemli bu işlerde, dedi. Onun rüya yorumlama ehliyeti vardır, bu rüya da bence boş değil. Şu gün olmuş ben rüyalarımı anlatırım hatta bir kenara. Bir defterin olsun rüyalarını yazdığın, unutursun yoksa.
İçimden la havle çekiyordum ama onun umurunda değildi hiçbir şey. Yine edebiyat konuştuk; şiirden, tasavvuftan biraz da müzikten bahsettik. Abdestsiz ne yazı yazabilirim ne de şiir, diyordu. Tamamladığı her metinden sonra kıbleye döndüğünü ve yüksek sesle metnini okuduğunu anlatıyordu. Hoşuma gitmişti anlattığı şeyler, mantıklı geliyordu bana. Edebiyat ve müzik dünyasından birkaç meşhur ismi zikretti ve onların da Baba ile olan muhabbetini anlattı. O anlattıkça içimdeki boşluk büyüyordu. İkindi namazından sonra nihayet beklediğimiz vakit gelmişti ve Baba’ya doğru yürümeye başladık. Susuyordum. Oysa bir gün öncesine kadar ne kadar sade bir hayatım vardı. Yürüdüğümüz caddede ilk kez bu kadar sıkıntı ve endişe ile atıyordum adımlarımı. Yol bitsin istemiyordum lakin görüşme mekanına yaklaştıkça sanki bir fanus zihnimi, kalbimi içine alıyordu. Haftada birkaç kez geçtiğim yerler yabancı bir mekâna dönüşüyordu. Yanımdan geçen insanların hepsi yabancıydı sanki ve başka bir şehre düşmüş gibiydim. Binanın dış kapısından içeriye adım attığımızda artık zihnim de kalbim de susmuştu. Akışına bırakmıştım her şeyi. Birkaç basamak çıktıktan sonra bir kapının önünde durduk. Arkadaş gayet nazik bir eda ile kapıyı tıklattı, birkaç saniye sonra kapı açıldı. Loş bir odaydı burası ve küçücük bir lamba ile aydınlatılmıştı. Yerde büyükçe bir post seriliydi. Odadaki tek koltukta Baba oturuyordu. Loş odanın sessizliği verdiğimiz selam ile bozuldu. 
-Safa getirdiniz, dedi Baba. Buyurun oturun. 
Yerdeki beyaz postu gösterdi bana. Ayakta duran ve dün de Baba’nın yanında gördüğüm adama dönerek:
-Çeyiz hazır mı, diye sordu Baba.
-Hazır efendim, dedi adam sessizliği incitmekten çekinircesine kısık bir sesle ve hemen küçük ahşap bir sandığı Baba’nın yanındaki sehpanın üzerine koydu.
Arkadaşımı aradı gözlerim loş odada, yanımdaydı ama iki dizinin üstüne oturmuş, boynunu bükmüş küçülmüş, küçülmüştü. Sekiz on yaşlarında bir çocuk gibi kalmıştı adeta. Gözlerini yerden kaldırmadan kısık bir sesle:
-Efendim, dedi. Arkadaş bir mana görmüş bu gece isterseniz size anlatsın. 
Çeyiz sandığına ilişti gözüm. Küçücük ahşap bir sandıktı ve kapağı aralanmıştı. Büyükçe bir takkeyi seçebildim sadece. Herkes suskundu. Terlemeye başlamıştım. Uykusuzdum ve gergindim. 
-Şaşkınlıkla mana ne, dedim. Neyi anlatmam gerekiyor?
Başını önünden kaldırmadan ve kısık bir sesle dün gördüğüm rüyadan bahsettiğini söyledi arkadaşım. 
Baba devam etti konuşmaya:
-Besmele çekilmeden rüya anlatılmaz, dedi. Önce besmele çek sonra anlat bakalım. 
Uzun bir rüya olmadığını söyledim önce ardından besmele çekip gördüklerimi anlattım. Anlatırken arada bir yüzüne bakıyordum lakin o, boşluğa bakıyordu. Mütebessimdi. Rüya bittiğinde bu kadar, diyerek sustum. Oda halen loştu ve Baba normal bir ses tonuyla konuşmaya başlamıştı.
-Bu yolda rüyalar önemlidir, bu da güzel bir rüya, hayr olsun. Yeşil, cennettir. Bazı lügatlerde bile cennetin karşılığı yeşil olarak verilir. Koyu yeşil… Cennet hep yeşil olarak anlatılır. Şimdi gördüğün her şeyin ne anlama geldiğini birer birer anlatalım. Yeşili zaten söyledik, o siyah bulutlar var ya tam tepenin üzerinde bulunan…
-Evet, çok yakınlardı, dedim. 
-Onlar felsefenin, pozitivist düşüncenin kara bulutları ve dağılması lazım, dedi. Önünde bir tünel var ve karanlık… O tünelden karşıya geçmelisin bu bulutlardan kurtulmak için. Karanlıktan geçmek için de sana bir fener lazım, ışık lazım, dedi. Rüyanın yorumu böyle. Peki, çiçekleri biraz daha anlatır mısın hepsi sarı mıydı? Nasıllardı, neye benziyorlardı?
-Hepsi sarı değildi, dedim. Bazılarının ucu... dediğim anda o devam etti.
-Turuncuya çalıyordu değil mi? Belki biraz kızıla?
Şaşırmıştım. Bu sözleri söylerken yüzündeki ve sesindeki tebessüm sanki odayı aydınlatıyordu. 
-Evet, dedim tam olarak anlattığınız gibi. Peki bunun yorumu nedir?
Artık yüzündeki ve sesindeki tebessüm bir ışıltıya dönmüştü:
-Onun yorumu bana kalsın, dedi. Onun yorumunu yapmayacağım, kalsın. 
Çok merak ediyordum ama kesin bir ifade ile söylemişti rüyamın bu kısmını yorumlamayacağını. Sadece ikimiz konuşuyorduk artık. Gözüm hemen yanında duran çeyiz sandığına takılıyordu ara sıra. 
-Tasavvufa ilgin nereden geliyor, dedi.
-Özel bir ilgim yok, dedim. Edebiyatı, divan edebiyatını, tekke şairlerini severim. Cezbe ile yazılan şiirleri de hissederim. 
-Divan şiirinin tümünde vardır tasavvuf hatta bu işlerle en az ilgisi olan Nedim’de bile tasavvufi izlere rastlamak mümkündür, diye devam etti. 
Konunun edebiyata gelmesi içimi biraz rahatlatmıştı ki uzun sürmedi bu rahatlık. Birkaç cümlenin ardından derin bir nefes aldı ve sordu:
-Peki, şimdi evet mi hayır mı?
-Neye evet, neye hayır, diye hızlıca cevap verdim. 
Kalbimin sesini duyuyordum neredeyse, terliyordum. 
-O tüneli birlikte geçmeye evet mi hayır mı, dedi. 
Konuşan, cevap veren ben değildim sanki. Biri benim yerime konuşmaya başlamış gibiydi. Dilime, dudaklarıma sahip olamıyordum:
-Hayır elbette, cümlesi döküldü dilimden. Benim esasında böyle bir niyetim yoktu, sizinle tanışmaya gelmiştim sadece, tanıştık, sohbet ettik kısa da olsa. Okuduğum kitaplar var, ilham veren isimler var, ben onların ışığı ile geçerim o tüneli, dedim.
Gayri ihtiyari ağzımdan çıkan cümleyi gerekçelendirmeye çalışıyordum. Sözlerim odadaki huzuru dağıtıyordu, karanlığı çoğaltıyordu. Arkadaşım hareketsiz bir biçimde halen aynı şekilde yanımda oturuyordu. Galiba tanışma merasiminin sonuna gelmiştik. 
-İyi düşünmek lazım elbette, dedi. Lakin bu işler öğrenilmez zira bilenler söylemez, söyleyenler de bilmez. Bu bir hâldir. Kitapla, şiirle yaşanacak tecrübe edilecek bir şey değil. Bazıları şu posta oturur ve düşünmeden evet, der. Kalkar gider üç ay sonra başka posta oturur ona da evet, der. Gösterilen her posta oturur ve evet, diyerek ayrılır. Böylelerinden olmamak lazım. Hayır, demene kırılmadım. İyi düşünmek lazım.
Usulca yerimden kalktım, müsaade istedim. Kırılmadım, dese de kırılmış, dağılmış, dökülmüş bir şeyler vardı ortamda, müsebbibi ben değildim bu halin. Son bir kez masada duran, bana sorulmadan benim için hazırlanan küçük sandığa baktım göz ucuyla. Evet, desem belki daha büyük bir sızı duyacaktım. Evet, desem belki bu sandık büyük bir yüke dönüşecekti sırtımda bir ömür taşımam gereken. Arkadaşımı orada bırakarak ayrıldım. Kapının önünde dolaşan, konuşan insanlar vardı, göz göze geldik birkaçıyla. Hızla binadan çıktım. Az önce döktüğüm ter şimdi beni üşütüyordu. Hiçbir şey düşünmeden yürüyordum. Hızlı adımlarla yürüyordum. Evet, dememe mani olan ve benim yerime hayır, cevabını veren biri vardı ve yanımda yürüyordu. Evet, desem bir şeylere ya da birine ihanet etmiş gibi olacaktım. Eve kadar yürüdüm. Kendime kıza kıza yürüdüm. Arkadaşıma da kızıyordum ama şimdiden sonra galiba bitmiş bir arkadaşlıktı bu. Onu mahcup ettiğim en azından zor durumda bıraktığım fikri de ara sıra kalbime batıyordu. Böyle olmamalıydı, söylemeliydi niyetini, detayları anlatmalıydı. Benim böyle bir bağım var, istersen sen de benim bağlı olduğum yere bağlan, deseydi. Süre verseydi bana düşünmek için. Kendi hikâyesini anlatsaydı mesela, Baba’yla nasıl tanıştığını, ondan öncesini ve sonrasını anlatsaydı. Hikâye anlatmayı çok severdi halbuki. Kendisinden on beş yaş küçük birini apar topar posta oturtmak da neyin nesiydi? Hızlı yürüyordum ama yol bitmiyordu bir türlü. Sonunda eve ulaştım. Hiçbir şey olmamış gibi girdim kapıdan. 
Peş peşe düşünceler akın ediyordu beynime. İki gündür yaşadığım her şeyi başa sarıyor kendimi haklı çıkararak konuyu iç dünyamda kapatmaya çalışıyordum. Konuşmaları hatırlıyordum tekrar tekrar. Rüyamı hatırlıyordum. Sonunda verdiğim kararın hayırlı olduğuna kendimi ikna ettim. Bunca yılı Baba’sız geride bırakmıştım. Gençliğimin en buhranlı ve karamsar günlerinde neden karşıma çıkmamıştı? Düşünmeden evet, derdim o zamanlar. Şimdi evet desem hayatım belki ilerleyen yıllarda daha dingin olurdu ama bir şey vardı yerinde olmayan, beni huzursuzluğun bulanık suyunda çırpınmaya iten bir şey… Akşam, rüya gibi geride kalmıştı. İki gündür bir rüyanın içinde gibiydim zaten.  Gözlerim kendiliğinden kapanıyordu lakin rüya görmekten korkuyordum. 
Ertesi sabah çok geç ve yorgun uyandım. Neyse ki derslerim öğleden sonraydı. Geride kalmıştı her şey ve iki günlük bir rüya gibiydi yaşadıklarım. Kahvaltı yaptıktan sonra bir ağırlık musallat olmaya başladı üzerime. İyi uyumuştum fakat gözlerim kendiliğinden kapanır olmuştu. Oturduğum yerde gözlerim kapanıyordu, etraftaki sesleri duyabiliyordum. Oturduğum yerden kalkmak istiyordum fakat ne mümkün? Bir anda karşımda Baba’yı gördüm. Tıpkı dünkü gibi karşımdaydı. Bana bakıyor ve yarım saat, kırk beş dakikada kendisine ulaşabileceğim bir yerde olduğunu söylüyordu. 
-Şehrin hemen çıkışındayım, Taşlıdere diyorlar buraya, şayet kararını değiştirdinse bir şansın daha var, yetişebilirsin, dedi. 
Gözlerimi açtım. Salavat okudum. Felak ve Nas ile devam ettim. Bu meseleyi içimde bu kadar derinleştirdiğim için kendime kızmaya başladım yine. Bundan sonra hep böyle mi devam edecekti? Bu kadar zayıf ve sarsıntıya açık bir kalbim yoktu benim. Yürüdüğüm yoldan, düşüncelerimden hiç endişeye düşmemiştim. Öfkem kendimeydi. Abdest aldım ve günün geri kalanından başlayarak zihnimi, kalbimi arındırmam gerektiğine kendimi ikna ettim. Öğleye doğru toparlanmıştım bile. Sınıf çoğu zaman bir sığınaktı benim için. Sınıfa girip kapıyı kapattığım anda dünya dışarıda kalıyordu, öğretmenliğe başladığım günden beri böyleydi durum. Okul bahçesine adım attığım andan itibaren iki gün önceki hayatıma döndüm. Zaman zaman ders aralarında içimde burukluk hissetsem de gün çabucak bitti. Akşamı sınav kağıtlarına ayırdım. Moralim düzelmiş; içimdeki fırtına, yerini dinginliğe bırakmıştı. Birkaç sınıfın sınav kağıdını bitirdikten sonra arkadaşım geldi aklıma. Kırgınsa gönlünü almalı ve bu arkadaşlığı devam ettirmeliydim. Kim vardı ki küçücük şehirde konuşulacak, çay içilecek? 
Elim telefona uzanmıştı bile. Neyse ki sesinde bir kırgınlık yoktu yahut ben öyle hissediyordum. Bir gün önceki akşamdan dolayı üzgün olduğumu söyledim. 
-Nasip, dedi, nasip meselesi bu işler. 
Ben yanlarından ayrıldıktan sonra olup bitenleri, Baba’nın benim hakkımdaki intibaını merak ediyordum. Münasip bir dille birkaç soru sordum fakat cevap vermek istemiyor gibiydi:
-Senden biraz sonra da ben ayrıldım, dedi?
Mevzuyu değiştirme çabasındaydı, farklı şeylerden bahsediyordu ancak sabah yaşadığım hadise tüm tazeliği ile zihnimde yeniden tekrar etmeye başladı. Sordum:
-Tekrar görüşmediniz mi kendisiyle ne zaman ayrıldı misafirimiz şehirden?
-Öğleye doğru yolcu ettik Baba’yı, dedi. Taşlıdere’de kahvaltı yaptık yarım saat, kırk beş dakika kadar. Birkaç bardak çay içtik sonra uğurladık. 
Kelimeler uçup gitmişti zihnimden. Hatırlayabildiklerimi de bir araya getirip cümleye dönüştüremiyordum. Az ilerde masada duran sınav kağıtlarına kaydı gözüm. 
-Nasip, dedim tonu azalan bir sesle. 
Evet, dememekle hata mı etmiştim? Sabah o hali yaşadıktan sonra yola çıkıp Taşlıdere’ye gitmemekle hata mı etmiştim? Bilmediğim bir istasyonda, hangi yöne gideceğini bilmediğim bir treni kaçırmanın hüznü vardı içimde. Yolculuğa çıkmak gibi bir niyetim yoktu oysa. Aylarca devam edecek bir karmaşanın ortasındaydım. Tepemde bulutlar vardı evet, karşımda da yıkık dökük, karanlık bir tünelin girişi. Ömür boyu bu tünelin önünde mi duracaktım, ömrüm boyunca bulutlar tepemde mi dolaşacaktım? Yoksa tünele doğru mü yürümeliydim? Gözlerim alışırdı belki karanlığa. Belki tünele adım attığım anda birini bulurdum yanımda. Rüyaların öneminden bahsetmişti, belki başka rüyalar da görürdüm. Başka bir şehirde karşılaşma imkânımız yok muydu bir daha? Rüya, yakaza olmayan bir yerde yine karşılaşabilirdik ve o zaman yine sorabilirdi: Evet mi?
Sorular ve düşünceler zihnimde durgun bir suya atılan taşlar gibiydi. Her soru, her düşünce zihnime düştükten sonra genişleyen halkalar bırakıyordu. Hiçbir şey hissedemeyecek, düşünemeyecek kadar bitkin düştüğümde aklıma sadece sarı çiçekler geldi, ucu turuncuya ve kızıla çalan sarı çiçekler. Tebessüm ettim. 

şubat, 2026, sivas

9 Şubat 2026 Pazartesi

EMANET

Hüseyn Kaya

Her şey eski bir kitabın arasından düşen tek sayfa ile başladı. Yıllar önce daktiloyla yazdığı bir sayfaydı bu. Fuzûlî’ye ait bir kıt’a yazılıydı teksir kâğıdında. Ne zaman ve ne için yazmıştı bu sayfayı, düşündü fakat hatırlayamadı. Her harfi inceledi uzun uzun. Daktilosunun şeridi yeni olmalıydı, kâğıdın arkasına bile mürekkebin izi çıkmıştı. Gerçi çok sık şerit değiştirmezdi. Istampa mürekkebi ile ıslatırdı daktilosunun şeridini ta ki şerit iyice incelinceye kadar böyle kullanırdı. Büyük bir boşluk hissetti içinde, Fuzûlî’den ya da şiirden uzaklaşmış olmanın boşluğu değildi bu, galiba daktilodan uzaklaşmış olmanın boşluğuydu. Teksir kağıdını masaya koydu, kitabı ise aldığı yere. Bir daktilonun tuşlarına parmaklarının en son ne zaman dokunduğunu düşündü, bunu da hatırlayamadı. İlk kez dokunduğu, kullandığı daktiloları hatırladı. Eskimiş şeritler, karbon kağıtları, daktilo silgisi… Ardından tuş sesleri, satır sonu zilinin sesi, şaryo sesi… Ortaokuldaki daktilografi sınıfını hatırlayınca orta okul yılları geldi aklına ve hüzünlendi. Diğer sınıfların neredeyse iki kat büyüklüğündeydi daktilo sınıfı ve ayrıca içinde yalnızca öğretmenin girebildiği küçük bir tamir atölyesi de vardı. Yaklaşık kırk kişi sınıf listesine göre kapıda tek sıra halinde dizilir, ders zili çalar çalmaz sırayla sınıfa girilirdi. Normal sınıflardaki gibi yan yana oturulmazdı burada. Her öğrenci için bir masa ve sandalye vardı, masaların üzerinde de üzeri örtüyle kapatılmış bir daktilo. Öyle hemen örtüyü açıp kullanmaya başlamamışlardı daktiloları. Kürsünün arkasındaki duvarda iki karatahta büyüklüğünde kocaman bir klavye resmi asılıydı. Bu resmi bir kartona çizmelerini ve evde bu karton üzerinden alıştırma yapmalarını istemişti ilk derste öğretmenleri. Birkaç hafta boyunca yalnızca örtüyü aralayarak bakabilmiş, dokunabilmişti daktiloya. Daktilonun önünde oturmanın bir tekniği vardı: Sol ayak önde, sağ ayak düz olmalıydı. Daktilonun üstündeki örtü iki elle uçlarından tutularak kaldırılmalı ve masanın sol tarafındaki bölmeye katlanarak konulmalıydı. Bunca detayı hatırlaması normal miydi? Yıllar ne çabuk geride kalmıştı? Bilgisayar hayatına girdikten sonra daha da hızlanmıştı hayat. Bir daktilonun tuşlarına parmaklarının en son ne zaman dokunduğunu bir kez düşündü. Üniversite öğrenciliği yıllarında bir daktilosu vardı ve tam bu daktiloyla ilgili şeyler zihnine üşüşmeye başlamıştı ki anıların taarruzundan kendine kaçacak bir kapı araladı. Evet, hayatındaki en büyük eksiklik daktiloydu. Daktiloyla bağını kestikten sonra her yıl bir dalıyla daha vedalaşan yaşlı ağaçlara, az yazan birine dönüşmüştü. Yazmak için notlar aldığı onca hikâye ve deneme vardı lakin hiçbirini yazamıyordu yıllardır. Bilgisayar denilen icat, hayatı hızlandırmış fakat onun yazmasını yavaşlatmıştı. Bir daktilo bulmalıydı ve onunla yazmalıydı kaç zamandır içinde taşıdığı şiirleri, hikâyeleri.  
Ertesi gün ilk işi antikacıları ve sahafları dolaşıp çanta tipi bir daktilo edinmek olacaktı. Gece boyunca daktilo markalarını sıraladı zihninde. Mutlaka F klavye olmalıydı, Alman ya da Japon üretimi olmalıydı temin edeceği daktilo. Çift renkli, siyah ve mavi şeritler de almalıydı. Birkaç top teksir kâğıdı temin etmeliydi. Artık her yerde fotokopi kağıtları vardı, bir türlü sevememişti bu kağıtları hele de birkaç kez elini kestirdikten sonra. Kâğıt değil jiletti mübarek. Ya teksir kâğıdı bulamazsam, diye düşündü. Teksir kâğıdı şarttı, en kötü ihtimalle bir matbaaya gider, gazete kâğıdı kestirirdi teksir kâğıdı ebadında. Silgi ve karbon kâğıdı da gerekebilirdi fakat bunları temin etmenin de en az daktilo temini kadar vakit alacağına kendini ikna etti. Kibar ve çanta tipi bir daktilo bulmalıydı öncelikle. Teksir kâğıdı, silgi, karbon kâğıdı sonradan temin edilebilirdi. Uykusu bir türlü gelmek bilmiyordu. Hayatındaki bir eksikliği keşfetmenin ve onu tedarik etmenin heyecanı dağıtmıştı tüm uykularını. Daktilo ile kaç sayfa yazmışımdır gençliğimde diye kendine bir soru sordu? Belki beş yüz, belki bin… Yüzlerce sayfa yazmıştı üniversite öğrenciliği yıllarında. Hocalarından birinin ders notlarını bile daktilosuyla temize çekmişti. Ne kadar keyif almıştı bu görevden. Sadece keyif almamıştı sınavlarda da yüksek notlar almıştı. Farkında olmadan çalışmıştı dersin notlarını daktilo ile yazarken. Yüzünde kimselerin göremeyeceği bir tebessüm oluştu. Öğrencilik yıllarında idarecilerin odalarında ya da ilerleyen yıllarda resmi dairelerde gördüğü her daktiloya bir tanıdığa rastlamış gibi bakardı. Kiminin mutsuz, kiminin neşeli olduğunu düşünürdü daktiloların. Devlet dairelerindeki büyük şaryolu daktilolar biraz kibirli gelirdi ona. Düşünmekten, zihnindeki anılar albümünde gezinmekten yorulduğunda çoktan uykuya dalmıştı bile. 
Sabah hayli geç ve uyandı, içinde adını koyamadığı bir sevinç vardı. Kahvaltıyla vakit kaybedemezdi. 
Kısa bir hazırlıktan sonra çarşının yolunu tuttu.  Sanki bir gecede sokaklar değişmiş, şehir değişmiş hatta dünya değişmişti. Gökyüzü, ağaçlar, yollar bambaşka görünüyordu gözüne. Çok az uyumasına rağmen yıllarca uyumuş gibiydi. Tanımadığı insanlara bile tebessüm ediyor, selam veriyordu zaman zaman. Eski eşya satan birkaç dükkân biliyordu hatta bu dükkanlardan birinin vitrininde daktilo da görmüştü ancak büyükçe bir daktiloydu bu. Almak istediği makine o değildi. Buradan başlamalıydı hayalindeki daktiloyu aramaya, içerde başka daktilolar da olabilirdi. Öğleye kalmadan daktilomu alırsam, öğleden sonra da kâğıt, silgi gibi işleri halledebilirim düşüncesiyle adımlarını hızlandırdı. Dükkânın önüne geldiğinde önce vitrine baktı yine birkaç saniye. O daktilo halen vitrindeydi. Üzgün görünüyordu sanki ama hayalindeki daktilo bu değildi ki. Dükkânın kapısından içeri adım attı. Her yerde eski eşyalar vardı; sandıklar, kilimler, gülabdanlar, radyolar, kocaman duvar saatleri hatta ansiklopediler… Şaşkın şaşkın etrafa bakınmaya başladı. Çocukluğuna, gençliğine ait bu kadar eşyayı ilk kez bir arada görünüyordu. Eskiciden çok müze gibiydi burası. Az kaldı buraya ne için girdiğini unutuyordu ki bir sesle dükkâna gelme amacını hatırladı. Şık ve temiz giyimli, mütebessim ellili yaşlarda biriydi sesin sahibi:
-Efendim hoş geldiniz, yardımcı olmamı ister misiniz, özellikle aradığınız bir ürün var mı?
-Vitrindeki daktiloyu gördüm de dedi. Başka daktilolarınız da var mı acaba, bir daktilo almak istiyorum. Çantalı olanlardan, küçük boy, f klavye. 
-Vitrindeki daktilo zaten dekorluk, dedi dükkân sahibi. Çalışmıyor. Siz sadece dekor amaçlı mı kullanacaksınız yoksa bir şeyler de yazmak ister misiniz arada? 
Tam niyetini kısaca anlatmaya hazırlanmıştı ki adam devam etti:
-F klavye dediğinize göre ara sıra bir şeyler yazmak da istiyorsunuz. Çok şanslısınız. Yakın zaman önce bir daktilo getirdiler satmam için. Pırıl pırıl bir daktilo. Hem de F klavye, diyerek dükkânın arka köşesine doğru yürümeye başladı. 
Birkaç eşyayı kaldırdı, birkaçının yerini değiştirdi. Nihayet gerçekten de hoş bir çantayı eline alarak döndü. Kulplu değil askılı bir çantaydı bu hem de deri görünümlü. Bir yandan daktiloyu anlatıyor bir yandan da çantadan çıkarmaya çalışıyordu. Daktiloyu eski sehpalardan birinin üzerine koydu ve tuşlarına basmaya başladı. Şaryo kilidinin yerini bilmediği için tuşlar sıkışmıştı bile. Daktiloya daha fazla eziyet etmesine müsaade etmedi dükkân sahibinin ve hemen sehpanın yanındaki eski sandalyeye oturdu, şaryonun kilidini çevirdi, tuşları yerine gönderdi. Birkaç kez ara çubuğa, tab tuşuna bastı. Tuş dizilimine baktı daktilonun. Makinayı biraz uzağa itti bir kez daha baktı. Parmaklarını on parmak düzeninde tuşların üzerine yerleştirdi. Derin bir nefes aldı, oyuncağına kavuşmuş çocuk gibiydi. Çok eski bir makine değildi bu ama güzel duruyordu, üstelik neredeyse hiç kullanılmamıştı. Daktilo çantasını eline aldı bu kez. İçinde büyüklü küçüklü cepler vardı çantanın. Daktilonun kullanma kılavuzu vardı ceplerden birinde. Ne sararmış ne de nem almıştı. Dükkân sahibi sürekli bir şeyler anlatıyordu ama onu duymuyordu bile. Daktilonun şeridine dokundu parmağıyla, hâlen ıslaktı şerit. Yenisini buluncaya kadar idare edebilirdi bu şeritle. Daktiloyu özenle çantasına yerleştirdi:
-Efendim, beğenmedinizse başka birkaç daktilo daha var, dedi dükkân sahibi. Biraz vaktiniz varsa onları da çıkarayım ancak en temizi buydu. Çok eski, koleksiyonluk var bir tane ama arzuhalciymiş eski sahibi, hayli yıpranmış makine. 
Önündeki sehpada dün geceden beri hayalini kurduğu daktilo duruyordu işte. Bu makinaya baktıkça kaç zamandır dünya ile arasına gerdiği perde aralanıyor, hayatının kuruyan gözelerine su birikiyordu. Küçük bir temizlik yapmak gerekiyordu makinaya her ne kadar temiz olsa da. Tozunu, pasını silmeliydi, parçalarını yağlamak gerekirdi. Bunlar zaten zevk alacağını düşündüğü şeylerdi. Şimdi sıra kâğıt bulmaya gelmişti. Önce yarım hikayeleri bitirmeliydi. Ardından bir kenara not aldığı deneme konularına geçmeliydi. Daktilo ile şiir yazılmazdı zaten ama şiir eskizlerini daktiloya aktarmalıydı. Sanıyordu ki daktiloyu önüne alıp kâğıdı takar takmaz kelimeler su gibi akacak. Sanıyordu ki kâğıdın birini bitirip diğerini takacak dakikalar içinde. Sanıyordu ki yazmasına yıllardır engel olan görünmeyen seddi bu koltuk altına bile sığabilen, elde taşınabilen daktilo ile kaldıracak ve kapakları açılmış bir baraj gibi cümleler, dizeler akacak akacak. 
Pazarlık etme ihtiyacı bile duymadan dükkân sahibinin istediği ücreti ödeyerek dışarıya yönelmişti ki adam tekrar etti:
-Çok şanslısınız, yakın zaman önce getirmişlerdi bu daktiloyu.
Aynı sözleri ikinci kez duyuyordu. Şanslıydı galiba evet, tam hayalindeki daktiloyu bulmuştu ama yakın zaman önce daktiloyu getiren kimdi? Böylesine temiz ve güzel ve yer kaplamayan bir daktiloyla neden vedalaşmak ihtiyacı duymuştu ki sahibi? Eski eşyalara sahibinin hayatından bir şeylerin sineceğini düşünürdü hep ve bu yüzden kimseye eski eşyalarını vermediği gibi kimsenin eşyasına da talip olmamıştı bugüne kadar. Dükkândan ayrılmaktan vazgeçti, döndü:
-Sormayı unuttum, biliyorsanız anlatır mısınız bu daktilonun hikâyesini? Vaktiniz varsa tabii ve mahsuru da yoksa sizin için.
-Siz oturun, ben bir çay söyleyip geliyorum, dedi satıcı.
Birkaç dakika geçmeden döndü ve önce bu işe nasıl başladığını anlatmaya başladı. İşlerin iyi olmadığından, insanların evlerinde eski eşya görmeye tahammül edemeyişlerinden, artık dükkâna getirilen eşyaların hepsini almak istemediğinden bahsetti önce. Konuşmayı seven biri olduğu belliydi. Karşısında oturan müşterinin sohbetten sıkıldığını ve eşyalara göz gezdirdiğini fark edince asıl konuya girdi.
-Evet, daktilonun hikayesini sormuştunuz. Aslında buraya bırakılan eşyaların hepsinin hikayesini bilmem. Zaten insanlar genelde tek parça eşya da getirmezler lakin bu daktiloyu genç bir çocuk getirdi geçen aylarda. Elinde sadece bu daktilo vardı ve babasının gençlik hatırası olduğunu söyledi. 
Bu sırada hızlı adımlarla çaycı içeri girdi, önce müşterinin sonra dükkân sahibinin önüne çayları bırakıp hızla ayrıldı dükkândan. Çaydan ilk yudumu aldığında sabah kahvaltı yapmadığını hatırladı, bardağı masaya bırakırken biraz da karşısındaki adamın yeni bir konuya geçmesine engel olmak için söze girdi:
 -Babası gazeteci ya da şair filan mıymış bu gencin? 
-Evet evet, yerel gazetelerde köşe yazarlığı yapmış, kitapları filan da varmış. Hatta ismini de söyledi oğlu ama şimdi unuttum. Belki de tanırsınız eski sahibini.  Sizde de bir şair tipi var aslında, içeriye adım atar atmaz sezdim bunu.
On dakika önceki heyecanından eser kalmamıştı. Çayın tamamını içmeden yerinden doğruldu. 
-Size bereketli işler diliyorum. Benim bazı işlerim var onları da bugün halletmem gerek, diyerek dükkândan ayrıldı.
Diğer malzemeler için de biraz dolaşmak istiyordu lakin elinde tuttuğu daktilo onu eve doğru sürüklüyordu. Daktilonun eski sahibini düşünüyordu, oğlunun bu daktiloyu antikacıya bırakırken yaşamış olabileceği şeyleri. Üzülmüş müydü acaba bu daktiloyu bırakırken? Üzülse bırakmazdı buraya. Babamın yadigârı diyerek saklamak zor bir şey miydi bu küçücük makineyi? Satın almamıştı da emanet almıştı sanki bu çantayı içindekiyle beraber. Bir daktilonun yahut eşyanın sahibinden daha çok yaşaması acı bir şeydi aslında. Henüz evine bile götürmediği daktiloyu sahiplenmenin sevinci, yerini ondan ayrılacak olmanın hüznüne bırakmaya başlamıştı:
-Benim hikâyem bittiğinde senin hikâyen nasıl devam edecek, diye fısıldadı daktiloya. 
Ya senelerce tozlanacak, küflenecekti bir köşede ya da çocukları tarafından böyle bir antikacıya bırakılacaktı. Belki de evden kalabalığı gitsin, düşüncesiyle yoldan geçen bir hurdacıya verilecekti.  Gerçekten tanıdığı birinin olabilir miydi daktilo? Velev ki tanıdığı birinin olsun, ne değişecekti ki? İyi şeyler düşünmeliydi. Yeniden daktiloya fısıldadı:
-Yeni sahibin benim bundan sonra. 
Bu cümle, garip bir mahcubiyete dönüştü kalbinde ve bu cümlenin ardından biraz ağırlaşmaya başladı elindeki çanta. Çocuksu bir utançla sustu, etrafına bakınarak adımlarını biraz daha hızlandırdı. Evine ulaşır ulaşmaz daktilosunu çantasından çıkardı ve çalışma masasına koydu. Eski sahibinin parmak izlerini aradı tuşlarda, kelimelerini, cümlelerini. Tuşların ucunda mürekkep lekesi bile yoktu. Rahmetli hiç incitmemiş ki makineyi, dedi içinden. Daktilonun şeridini biraz gevşetip işaret parmağı ve başparmağının arasında ovuşturdu. Parmaklarına baktı, şeridin mürekkebinin iş göreceğini düşündü. Daktilonun bakımına geçmeden önce biraz hasret gidermeliydi tuşlarla, şaryoyla. Kitaplığının alt raflarından aldığı kağıtlardan birini özenle daktilosuna taktı, satır aralığını ayarladı.  Yarım hikâyeleri, temize çekeceği yazıları, şiir eskizlerini unutmuştu bile. Yıllar öncesinden, en baştan başlamıştı yazmaya: “Kara kara kartallar karlı iyi tarla ararlar.” 
Tuş sesleri, satır sonuna yaklaşınca duyulan ince zil sesi, şaryoyu satır başına iterken odaya yayılan ses… Küçük bir orkestranın şefi olduğu hissine kapılmıştı. Eski bir şarkının kederli ahengi, kalbinde ince bir sızıya dönüşüyordu. Sayfanın sonuna geldiğinde yorgun parmaklarıyla daktilonun merdanesini gevşetti, kâğıdı çıkardı, harflere uzun uzun baktı. Kâğıttan başını kaldırdığında gözü daktiloya takıldı. Bir emanet gibi duruyordu masanın üzerinde. 

ocak, 2026, sivas

6 Şubat 2026 Cuma

AĞIT


Hüseyn KAYA

Bahar usul usul veda ediyor, yaz kendini iyiden iyiye hissettiriyordu. Senelerdir olduğu gibi erkenden uyandı. Henüz hava aydınlanmamıştı. Sabah namazı için abdest alması gerekiyordu. Yorgun muydu? Hayır. Uyumuş dinlenmiş miydi? Hayır. Uyku, senelerdir onun için yalnızca sızmaktan ibaretti. Uyuyor ve uyanıyordu. Ağrıyan bir yeri yoktu. Senelerdir dişlerinin, başının ağrıdığını bilmiyordu. Abdestini ahırda aldı. Yaşlı ineğini sevdi namaza geçmeden önce. Sessiz adımlarla evin avlusuna süzüldü. Sekinin üzerinde, tandırın hemen yanında serili çulun üzerinde namaza durdu. Tarladan, bostandan kalan zamanı burada geçiyordu. Ya ekmek yapıyordu ya yemek. Süt kaynatma, yoğurt çalma, tereyağı çıkarma… Hepsi bu sekinin üzerinde yapılan işlerdi. Ev halkı uykudaydı. Farz namazı bitmek üzereydi ki kapının çalındığını fark etti. Hava halen aydınlanmamıştı. Bu saatte kim gelecekti ki? Her sabah namazdan sonra önüne yal çaldığı köpeğin uyanmış olabileceğini, sesleri onun çıkardığını düşündü fakat namazı bitmeye yakın yine kapı çalındı. Köpek olamazdı bu. Kapının ardına yerleştirdiği kös adı verilen odunu yerine sabitledi ve seslendi:
-Kim o?
-Benim Mevlüde. Abbas.
Abbas ismini duyar duymaz içerisi iyice karardı. Kapının ardına az kalsın düşecekti. Kanatlı kapının bir tarafına tutunarak yere oturdu. Salavat getirdi. Felak ve nas okudu. Dışardan kısık ses gelmeye devam ediyordu:
-Geldim sonunda işte, açmayacak mısın kapıyı.
Mevlüde, okuduğu ayetlerin, duaların verdiği güçle sesini yükseltti ve kapının kenarında duran pelit değneğe uzandı:
-Eğlenecek başka kapı bul kendine. Abbas öleli seneler oldu. Yemen’de kaldı o. Her kimsen çek git kapımızdan. 
Normalde kapıda duran köpek mani olurdu. Demek ki tanıdık biriydi bu. Köpek ses etmemişti. Abbas bir süre sustu. 
-İki gözüm önüme aksın ben Abbas. Deli Veli’den olma Zöhre’den doğma. Hamza’nın, Ayşe’nin, Ali’nin babası Abbas. Senin helalliğin Abbas. Her cümlenin sonundaki Abbas kelimesi ağır bir kaya yuvarlıyordu içindeki karanlık derelere yüce dağlardan. 

-Abbas öleli seneler oldu, Yemen’de kaldı o, dedi takati azalmış bir sesle.

Abbas devam ediyordu:

-Ölmedim, senin için hayatta kaldım, çocuklarım için.
Sesi de benzemiyordu kocasının sesine. Kelimeleri söyleyişi bile başkaydı. 
-Bizim buraların adamlarının konuşmalarına bile benzemiyor konuşman, dedi. Git başka yerde eğlen gardaş. Rahat bırak beni, kapımı. Her kim isen Allah rızası için uzaklaş buralardan. 
Normalde kapının önündeki zağar bir yabancı geldiğinde huysuzlanır, seğirtirdi. Ortalığı ayağa kaldırırdı fakat sesi çıkmıyordu onun da. Zaten yaşlanmıştı. Abbas cepheye gittiğinde gencecikti o da. Senelerce kapısının önünü ona emanet etmişti. Belki de… Belki de gerçekten Abbas’tı gelen ve onu hatırladığı, tanıdığı için ses çıkarmıyordu. Kapının ardından gelen ses kâh uzaklaşıyor kâh yakınlaşıyor ve durmadan bir şeyler anlatıyordu kendisinin Abbas olduğunu ispatlamak için.

Belki de kötü bir rüyaydı bu. Az sonra uyanacak ve kimseye bir şey demeden gün boyu karanlığı yaşayacaktı. Kaç kez Abbas gelmişti rüyasında ama uyanınca zehir olmuştu günü, haftası. Rüya ve hayal ile gerçeği karıştırdığı zamanlar bile olmuştu. Zaten sadece kendisi değildi ki bu hali yaşayan. Onca sıkıntılı zamandan sonra, iyileşmese bile kabuk bağlamaya yüz tutmuş bir yaraydı Abbas onun için. Her ailenin bir Abbas’ı vardı hemen hemen köyünde yahut civar köylerde. Kapının önünde öylece kalakalmıştı. Bir dizini döşüne doğru çekmiş, başını dizine doğru eğmiş, bir eli başında diğer eli boşlukta öylece bekliyor, boşluğa bakıyordu sadece. Avlu karanlıktı, serindi. İçerdeki ahırdan küçük sesler gelmeye başlamıştı. Horozun sesiyle tekrar dünyaya döndü ve kapının ardından gelen seslere kulak verdi:

-Hâlâ mı inanmadın Mevlude, sen sor ben söyleyeyim. Sen Abbas olsan şunları bilirdin de, ben anlatayım sana. 

-Sen Abbas olsan ben sesinden tanırdım seni, konuşmandan tanırdım, sen daha köye gelmeden kokunu alırdım, kapımı açık tutardım, kapıda karşılardım. Bey, Allah’ın adını veriyorum git başka kapıya, dedi Mevlüde bitkin ve çaresiz bir sesle.

Havanın aydınlanmaya durduğunu kapının altından sızan ışıktan fark etti. Artık yaşadıklarının rüya olma ihtimali kalmamıştı geriye döndüğünde üç çocuğunu gördü çaresiz ve suskun hâlde kendisini izleyen.  Ali, Hamza ve Ayşe başlarını önlerine eğmiş, dolukmuş gözlerle annelerini izliyorlardı. En küçükleri Ayşe sordu:

-Hırsız mı geldi anne, kim var kapının önünde.
Hamza en büyük çocuklarıydı. Babasını ve onun köyden ayrılışını hatırlıyordu. 
-Babam olamaz bu anne, dedi. Benim babamın sesi böyle değildi. Benim babam Yemen’de kaldı.
Abbas da yorulmuştu artık:

-Hamza, oğlum sen misin, dedi. Senin de sesin değişmiş. Delikanlı gibi geliyor sesin. Haydi artık, yorgunum, gücüm tükendi. Açın kapıyı sarılayım hepinize. Üç kardeş annelerin yanına oturdu. Dışarısı iyice aydınlanmıştı. Bir an kapıyı açmayı düşündü Mevlüde. Her kim ise görmeliydi kapının ardında olan kişiyi. Bir anlığına kapıldığı bu düşünceden anında vazgeçti. Bir yabancıya kapıyı açmış olmasını nasıl anlatabilirdi ki köylüye, akrabalarına. En iyisi birilerinin gelmesini beklemekti. Sabah namazından çıkan yaşlılardan birkaçı mutlaka görür, kapıya gelirdi. 

Kapının açılmasından umudunu kesen Abbas da kapının hemen önüne bağdaş kurdu. Evlerinin hemen karşısındaki tepeye baktı. Az ilerdeki söğütler büyümüştü ama tıpkı hayalindeki gibiydi her yer ve her şey. O da senelerce rüyasında gelmişti buralara. O da içindeki hasretin üzerine kül serperek geçirmişti en çetin yılları. Onu ayakta tutan, hayatta tutan şey eşine, çocuklarına, köyüne kavuşmak düşüncesiydi. Kapının önündeki zağar da Abbas’ın yanına geldi oturdu. Belli ki unutmamıştı ve o da susmayı tercih ediyordu. Ne bir sevgi gösterisi ne bir hasret belirtisi. Böyle bir karşılama hayal etmemişti. Kırılmaya hakkı yoktu hatta içten içe taktir etti eşinin kapıyı açmamasını. Yedi yıl az bir zaman değildi ki… Köyüne dönmüştü ya onca badireden sonra gerisi gelirdi nasıl olsa. 

Kalın tahtalardan yapılma kanatlı kocaman kapı halen kapalıydı. Görevini yapan, iki dünyayı birbirinden ayıran ağırlığıyla ve biraz da yorgunluğuyla hiç açılmayacak gibi duruyordu. Bazı bacalardan incecik dumanlar yükseliyordu köyde; ocaklar tandırlar yanmaya başlamış olmalıydı. Evin altındaki küçücük yoldan ilerleyen iki yaşlı adama takıldı yorgun gözleri. Birini Fehmi dayısına benzetti ama bastonla yürüyeni tanıyamadı. İki yaşlı adam da Abbas’ı görmüş olmalıydı ki kısa bir süre kendi aralarında konuştuktan sonra yollarını değiştirerek ona doğru yürümeye başladılar. Abbas ayağa kalkmaya çalıştı. Kapının önündeki örtmeyi ayakta tutan direğe tutunarak doğruldu, köpek halen oturur vaziyetteydi. İki ihtiyar olan biteni anlama çabasındaydı. Aralarında birkaç metrelik mesafe kalmıştı ki Fehmi dayı sessizliği bozdu:

-Selamunaleykum gardaş. Kime baktın, burada ne arıyorsun? Nerden gelip nere gidiyorsun?

-Fehmi dayı, dedi Abbas. Beni tanımadın mı yoksa? Benim Abbas. 

Biraz dikkatle bakınca yanındaki bastonlu ihtiyarın da Mehmet eniştesi olduğunu anladı. 

-Mehmet enişte, çok yaşlanmışsın ama tanıdım seni de. Abbas’ım ben. Ne çabuk unuttunuz beni. 

İki ihtiyar da hayli şaşkındı. Önce birbirlerine sonra Abbas olduğunu söyleyen adama baktılar. Mehmet enişte elindeki bastonun ucunu Abbas’a doğrulttu:

-Oğul, Abbas gideli yedi sene oldu, dedi. Öldüğü haberini alalı da beş altı sene oldu. Yemen’e gidenin geldiği duyulmuş mu hiç? Her kim isen haydi yürü işine git. Ayrıl bu kapının önünden, bu köyden. Ne kılığın kılık ne vaziyetin vaziyet. Köylü uyanmadan nereden geldinse oraya git. Sonrası iyi olmaz. 

Arap deseler değildi, çingene değildi bu adam. Başında kirli ve rengi dönmüş bir sarıkla, sırtında yırtık sökük bir urba ile ve uzun sakalıyla iyi bir intiba oluşturmamıştı onlarda. Zaman zaman döşürücüler gelirdi köye ama onlar bile yabancı sayılmazdı Abbas olduğunu iddia eden adama göre. Konuşmaları duyan Mevlüde içerden seslendi:

-Allah aşkına her kim ise kapının ardındaki götürün bu adamı. 

Bu cümlenin ardından Ayşe’nin ağlama sesi duyuldu. Abbas iki ihtiyarın eline uzandı. Benim vallahi benim, Abbas. İkinizi de tanıdım, başka biri olsaydım adınızı nereden bilecektim. Benim, Mevlüde’nin eşi. Bacısız, gardaşsız büyüyen bir babanın bir evladı Abbas. Hamza’nın Ali’nin, Ayşe’nin babası Abbas. Şu zağar bile tanıdı beni ses etmedi. Siz tanımıyorsunuz. Dövün, sövün ne derseniz deyin ama kovmayın. Mehmet enişte yoncalığı sürerken ekerken yanında değil miydim ben? Fehmi dayı söylesene Devrent’ten kaç kere seninle sap taşıdık. Hatta bir keresinde mazı kırılmış kağnı devrilmişti de ben kurtarmıştım öküzlerini zelveden. 

Abbas anlattıkça ihtiyarlar susuyor, birbirlerine bakıyor başlarını sallıyorlar ancak Abbas olduğunu söyleyen adamın yüzüne bakınca içlerindeki derin şüphe büyüyordu. Abbas son gücünü toplamış Abbas olduğunu ispat etmek için ha bire bir şeyler anlatıyordu. Parmağı ile uzaktaki harman yerini gösteriyordu:

-Fehmi dayı bak şurası senin harmanın hemen yanı da bizim harmanımız. Kaç kez döğen sürdüm oralarda. Atın vardı, duruyor mu? Katran’dı adı. Bir çift öküzün işini iki saatte hallederdi döğene koştuğumuz zaman. Mehmet enişte, acı pınarın suyunu beraber getirmedik mi Tatarın Çayırı’ndan. Gelirken su içtim, yüzümü yıkadım. Ben Abbas’ım inanın artık bana. Mevlüde’me söyleyin açsın kapıyı o tanır beni. Ellerimden tanır, yüzümden tanır.

Konuşmalar devam ederken birkaç kişi daha geldi kapının önüne. Abbas yeni gelenlere de ismiyle hitap ediyor, bazı isimleri karıştırıyordu. Tek kişilik bir tiyatro oyunu sergiler gibi ortada herkesle konuşuyor, dönüyor, dolaşıyor anlatıyordu. Kime dair ne anlatsa hepsi başıyla anlatılanları onaylıyor ancak kimse bu yabancının Abbas olduğuna inanmıyordu. Yorulmuştu, dili damağı kurumuştu. Bir yandan yalvaran bir ses tonuyla Mevlüde’den kapıyı açmasını rica ediyordu. Sonunda Mevlüde’nin kapısının önüne yaşlı kadınlardan biri yaklaştı ve içeriye seslendi:

-Kızım aç kapıyı. Sen ver kararını. Bu Abbas’tır de. Bu Abbas değildir de. Biz yorulduk artık burada. 

Mevlüde kapının ardındaki kösü geri çekti, dayağı kaldırdı ve kapıyı araladı. Gözleri doğrudan doğruya küçük kalabalığın ortasındaki yabancıya ilişti. Yalvarır gibi bakıyordu yabancı, yorgun ve kan ter içindeydi. Yabancıydı, sadece yabancı. Bir yandan ellerinde kalın değnekler, küreklerle yeni insanlar geliyordu evin önüne. Kısa bir süre bakıştı Mevlüde ve Abbas.

Yaşlanmıştı Mevlüde ama değişmemişti fazlaca. Başına bağladığı tülbendin kenarından dökülen saçlarında beyazlıklar vardı. Üstelik zayıflamıştı da. Abbas umutla bakıyor ve Mevlüde’nin ağzından çıkacak cümleyi bekliyordu. Hamza ondan önce davrandı:

-Defol git, benim babam Yemen’de kaldı.

Mevlüde’nin gözleri çakmak çakmak olmuştu. Biliyordu onun Abbas olmadığını ama görünce belki tanırım ümidi gelip gidiyordu kalbine. Belki de gerçekten Abbas’tı gelen. Küçücük bir umudu vardı kapıyı açıncaya kadar. Göz kapaklarının altında biriken damlalara daha fazla hakim olamadı. Kapının kenarından ağlayarak konuştu:
-Sen Abbas değilsin.
Abbas orada öylece kalmıştı. Felç olmuş gibiydi. Ne dönmeye ne de konuşmaya gücü vardı. Esmerleşmiş buruş buruş yanaklarından uzun ve kirli ağarmaya dönmüş sakallarına doğru peş peşe damlalar süzülmeye başladı. Bir şeyler anlatmayı, insanları ikna etme çabasını bırakmış öylece kalakalmıştı kalabalığın arasında. Kimseden ses çıkmıyordu, gözler Mevlüde ve Abbas olduğunu söyleyen adamın yüzünde dolaşıyordu. Yabancının bu halinden özellikle yaşlılar etkilenmiş gibiydi. Yabancı biri olsa niçin ağlasındı ki? Mevlüde’nin cevabından sonra niçin yıkılsın, ağlasın? Üstelik bu adam köye, ailesine dair her şeyi biliyordu. Fehmi dayı etraftaki insanları göz işaretiyle uzaklaşmaları için ikaz etti. Kimsenin gitmeye niyeti yoktu, birkaç yaşlı kadın ve erkek Mevlüde’nin yanına yaklaştı, salavat getirmesini söylediler. Fehmi dayı:
-Kızım, dedi. Evet hiç benzemiyor bizim Abbas’a ama seferberlik hali. İnsanda insanlık mı bırakır. Yedi yılda ne gördü ne yaşadı, ne yede ne içti bilemeyiz ki… Bu senin erin Abbas’tır. Ben inandım. Haydi artık gözün aydın olsun. Çocukların babasına kavuştu. Haklısın kimse dönmedi Yemen’den. Haklısın, ne desen ne söylesen lakin bu Abbas’tır. Hele bir üzerindekileri değişsin, yunsun arınsın. Saçını sakalını toplasın. O zaman hepimiz inanacağız, bu adam Abbas’tır. 
Abbas sessizce ağlıyordu. Yedi yıl boyunca uzak diyarlarda döktüğü gözyaşları şimdi kapısının önünde döküyordu. Çocuklarına bakıyor, birinin baba, diyerek koşup boynuna sarılmasını bekliyor gibiydi. Çocuklar bazen annelerinin yanından bazen arkasından bazen önünden hüzünlü bir ürkeklikle bakıyordu babaları olduğunu söyleyen adama. Ali ve Ayşe’nin gözlerinde endişe Hamza’nın gözlerinde isyan ve acı vardı. 
Abbas etraftaki birkaç kişinin de yardımıyla kapıdan adımını içeriye atmıştı. Avlunun kenarındaki sekiye oturdu. Sabahtan beri sırtında asılı duran kirli ve yırtık çıkınını çözüp yere bıraktı. Dalgaları aniden yatışan bir deniz gibi durulmuştu, rahatlamıştı. Mevlüde’nin eli ayağı ayaz yemiş pancar gibiydi. Bir yabancıyı Abbas diye evine aldırmıştı köylü. Büyükler istemese eve almazdı, kapıyı açmazdı. Bir ömür kapıda beklese bu adam Abbas olduğuna inandıramazdı onu. 
Nihayet yaşlılar Abbas’a soru sormaya başlamışlardı. Köyden Yemen’e giden diğer gençleri soruyorlardı Abbas’a. Onların da dönme ihtimalinin olup olmadığını, neler yaşadığını, nasıl bu kadar değiştiğini... Abbas arkadaşlarından üçünün Yemen’e varmadan yolda rahmetli olduğunu anlattı. Yolculuklarını, sıcağı, susuzluğu, çölü, gördüğü eziyetleri. Bazı kelimeleri hatırlayamıyor zaman zaman Arapça bir şeyler söylüyordu. Böyle anlarda dinleyenlerin yüzünde bir şüpheyle karışık bir ekşime oluyordu. Avlunun ahıra açılan kapısının ardından huzursuz hayvan sesleri geliyordu. Hamza ve Ali hayvanlarla ilgilenmek için oturdukları yerden kalktı.
Abbas’ın anlattığı her şeyi bazen hayretle ama çoğu zaman iç çekerek dinliyordu köylüler. Dinledikçe onun Abbas olduğuna olan inançları artıyordu. Mehmet enişte Abbas’a bir tas su vermesini istedi Mevlüde’den. Mevlüde akşamdan avluya koyduğu ağaç fıçıdan bakır bir tasa su döktü ve Abbas’ın önüne koydu. Abbas nefes almadan suyun tamamını içti. Suyu içmiyor da yedi yıldır içinde büyüyen çölün kızgın kumlarına döküyordu sanki. 
-Yukarı pınarın suyu bu, dedi. Kaç kez rüyamda içtim bu sudan yudum yudum. 
Abbas doğru söylemişti; su, yukarı pınarın suyuydu fakat Mevlüde’nin umurunda bile değildi bu adamın suyu tadından tanıması. Abbas su içerken kadınlar kendi aralarında fısıltıyla konuşup evden ayrılmışlardı. Aynı kadınlar çok geçmeden birkaç kap yemek ve ıslatılarak dürülmüş yufka ekmekle döndüler. Sekinin kenarındaki büyük direğe yaslanmıştı Abbas, tandıra, tandır isinin kararttığı tavandaki hezanlara baktı. Sonra aniden yaslandığı direkten sırtını çekti ve direğe bakmadan parmaklarıyla direğin gövdesinde bir şeyler aramaya başladı. 
-Çocukken düşen dişlerimi bu direğe çakmıştı babam, dedi. Ben de Hamza’mın bir dişini çakmıştım, aha buldum. 
İlk kez yüzünde küçük bir tebessüm oluştu bu sözleri söylerken. Ahırın, büyük odanın kapısına baktı. Sekinin üzerine, Abbas’ın önüne bir sofra dastarı serdi Mevlüde önce, ardından üzerine küçük bakır siniyi bıraktı. Gelen yemekleri dizdi, ekmeleri yerleştirdi. Tandırın hemen yanındaki leğençe ve ibriği getirdi fakat Abbas’ın eline su dökmedi. Dökemedi. Komşu kadınlar Ayşe’ye ibriği işaret etti. Ayşe bir yandan yabancı adamın eline su döküyor bir yandan ellerini izliyordu. Böylesine esmerleşmiş, çatlamış elleri daha önce hiç görmemişti. Konuşmalarında verdiği küçük detaylar az da olsa bir güven oluşturmuştu etraftaki insanlarda. Ta ki Abbas yemeğe başlayıncaya kadar. Sinin kenarındaki tahta kaşığı hiç kullanmadı Abbas. Bir bedevi gibi eliyle yemek yiyordu. Yufka ekmeği eski bir bez parçası gibi ortadan ayırıyor, dürmeden ağzına tepiştiriyordu. Kıtlıktan mı çıktın, derlerdi iştahla yemek yiyenler için ancak Abbas kıtlıktan çıkmış gibi değil, daha önce önüne hiç sofra kurulmamış bir yabani gibi yiyordu. Herkes onun yemek yemesini izledi dakikalarca. Kimse sofraya ortak olmadı. Mehmet enişte fısıldadı etrafındakilere:
-Arapların içinde kala kala onlar gibi yemeye alışmış zahir. 
Mevlüde’nin içinde alevden ırmaklar akıyordu. Abbas’ım değil bu diye haykırmak istiyor ancak susuyordu.  
Öğleye doğru ziyaretler başlamıştı. Abbas’ın döndüğünü duyan geliyor, onu görünce önce şaşırıyor, sonra hal hatır soruyordu. Abbas heyecanla anlatıyordu uzun yolculuğunu. Şehitlerin bedenleri arasında ölü taklidi yaparak kurtulduğunu, onlar gibi giyinerek ve konuşmaya çalışarak hayatta kaldığını, yol boyunca gündüzleri saklandığını geceleri yürüdüğünü anlatıyordu. Bazen günlerce boğazından bir lokma aşmadığını anlatıyordu. Yedi yıl boyunca verdiği hayat mücadelesini, yanında şehit olan arkadaşlarını anlatırken gözleri bile dolmuyordu. Kalbini, ruhunu kaybetmişti sanki. Ara sıra çocuklarına ve eşine bakarken mülayim bir çehre takınıyor ardından yine hırçın ve heyecanlı bir kişiliğe bürünüyordu. Ziyarete gelenler de önce bu adamın Abbas olduğuna dair şüphe duyuyor ancak konuştukça, köye dair bir şeyler anlattıkça bir insanın simasının, konuşmasının, bedeninin bu kadar nasıl değişebildiğini düşünüyorlardı. 
Vakit ikindi olduğunda Abbas Hamza’ya köyün üst tarafındaki patırdağı sordu:
-Suyu halen öyle gür ve berrak mı patırdağın, dedi. 
Kimileri çağlayan dese de Abbas patırdak derdi oraya. Sekiz on metre yükseklikteki kayalardan insan gövdesi hacminde su patır patır dökülürdü. Tüm köylü özellikle sap saman zamanı patırdağa gelir ve tozundan kirinden arınırdı onun altında. 
-Biraz serindir şimdi, her zamankinden de daha gür akar bu mevsimde, dedi Hamza. 
Yedi sene önceden kalan birkaç giysiyi getirdi Mevlüde, çıkın yaptı. Hamza’nın eline tutuşturdu. Baba oğul çağlayana doğru yola koyuldu. Onların gidişini izleyen Mevlüde’nin içinde şükür ve şüphe yan yana duruyordu. Belki döndüklerinde biraz daha Abbas’a benzer, diye içinden geçti. Belki saçlarını, sakalını keser kıyafetlerini değişirse biraz daha Abbas olur. Belki zamanla Abbas gibi konuşur. Belki zamanla kendileri gibi yemek yemeye başlar. Zamanla alışırım belki dedi. Başka çaresi yoktu ki. Kendisiyle aynı kaderi yaşayan gelinler vardı köyde. Eşi dönmeyince kimi kayını ile evlendirilmişti kimi başka köyde bir yaşlıya eş olarak gitmişti. Neyse ki Abbas bir babanın bir oğluydu. Hamza, Ali ve Ayşe olmasa kendisinin sonu da böyle olacaktı belki. Bir de başka köylerden de tuhaf haberler geliyordu. Yakın köyün birine böyle bir yabancı gelmiş ve eşi Yemen’e giden kadınlardan birine talip olmuş, derlerdi. Güya şehit düşen arkadaşının vasiyetini tutarak onun ailesine sahip çıkmak gelmiş yabancı. Sizi bana emanet etti rahmetli, demiş. Ben ölürsem git ve eşime, çocuklarıma sahip çık demiş. Zavallı kadın eşinin ölüm haberine mi üzülsün gelen adamın teklifine mi? Kadının birkaç ay sonra yangıdan öldüğünün haberi de yayılmıştı. Buna benzer olayları hatırladıkça zihnindeki vesvese kıymığı daha da derine iniyordu. 
Abbas saatlerce suyun altında yundu, yundu. Tepesini delercesine dökülen suyun altında gözlerini bazen kapadı bazen açtı. Bazen sırtını verdi suyun şiddetine bazen göğsünü. Suyun sesini dinledi, yukarıdaki kayalıkta havalanan tekrar yuvasına dönen güvercinleri izledi. Gövdesine temas ederek yerdeki kocaman kayadan akıp giden suyla yalnız bedeni değil zihni, ruhu, kalbi de aydınlanıyordu. Daha köyden ayrılır ayrılmaz özlemeye başlamıştı burayı da. Hamza, bir süre sonra endişelenmeye başlamıştı ama bir yandan o da babasız geçen günleri, mevsimleri, yılları düşünmeye dalmıştı.
Baba oğul eve döndüklerinde akşam alacasıydı. Hamza’nın yüzünde küçük bir neşe vardı. Hayal meyal hatırladığı o yüzün, sesin yerine yeni Abbas’ı koyması belli ki kolay olmuştu. Eski kıyafetleri üzerinde başka birinin emaneti gibi duruyordu ve yüzü açılmıştı Abbas’ın. Yine de bir yabancıydı halen Mevlüde için. Abbas artık alışmıştı eşi tarafından yad gibi görülmeye. Zamanla bilir beni, anlar diye düşünüyordu. Belki zamanla eski Abbas olurum onun gözünde, diyordu içinden. Belki konuştukça inanır, hatırlar, kabul eder. Belki zamanla yedi sene önce bıraktığım gibi olur her şey. Gönlü katlanmak zorundaydı. 
Ertesi gün Hamza, kırklıkla başladığı saç sakal tıraşını paslı bir makasla bitirmişti. Tıraş boyunca gözlerini babasından ayırmayan Ali’nin bakışlarındaki şaşkınlık, yerini sıcaklığa bırakmaya başlamıştı bile. Sırı dökük eski bir ayna parçasında kendi yüzünü aradı Abbas. Yıllar olmuştu bir aynayı eline alıp da suretine bakmayalı. Mevlüde haklıydı, çocukları haklıydı, tüm köylü haklıydı fakat elinden ne gelirdi ki?
Yaz geldiğinde artık Hamza, Ali ve Ayşe; baba diyorlardı Abbas’a. Mevlüde de onu Abbas diye çağırıyordu. Komşuları Abbas Efendi diye sesliyorlardı. Kaşık kullanmaya bile başlamıştı. Bahçe, bostan, tarla işlerini bitirir bitirmez patırdağa koşuyordu çocuk gibi. Civar köylerden onun hikayesini duyanlar ziyarete geliyor, kendi yakınlarından Yemen’e gidenlerin akıbetini soruyorlardı. Çocuklar, gençler hatta yaşlılar için onun hatıralarını dinlemek hüzünlü bir keyif haline gelmişti. 
Artık tıpkı babası gibi onun adının önüne de bir sıfat eklenmişti, Deli Abbas diyordu köylüler ondan bahsederken. Yorulmak nedir bilmeden her işe koştuğu için, aklına geleni yaptığı için, hüzünlü bir şeyler anlatırken birdenbire gülümsediği için ve biraz da babasının yadigârı olduğu için artık bu isimle anılır olmuştu. 
Yedi yıl geçti Yemen’den dönmesinin üzerinden. Yine bir bahar mevsimiydi. Tam da köyüne döndüğü zamanlardı Abbas’ın. O sabah uyanmadı Abbas. Horozlar uyandı, o uyanmadı. Serçeler, örtmenin altındaki sığırcıklar uyandı, o uyanmadı. Dağ taş uyandı Abbas uyanmadı. Ocaklar, tandırlar yanmaya başlamıştı. Bacalardan incecik dumanlar süzülüyordu. Kara haber yayıldı dilden dile, evden eve. Başka köylerden de akın akın insanlar geldi onu uğurlamaya. Mevlüde ağlamak istiyordu fakat bir set vardı göz pınarlarında gözyaşlarına mani olan. Kapının biraz ilerisine kocaman bir kazan koymuşlardı su ılıtmak için. Geçmişin bulanık sokaklarında kaybolmuş gibiydi, boşluğa bakıyordu sadece. Yüksek bir kenardan seyretti onun yıkanmasını, kefenlenmesini. Bu hayat onun muydu yoksa bir başkasının hayatını mı seyrediyordu uzaktan, anlamak zordu. Yıkanan Abbas mıydı yoksa bir başkası mıydı? Yorgundu, hareket edemeyecek kadar yorgun ve dilsiz. Köyden kadınlar koluna giriyor, ara sıra bilinçsizce kapanan parmaklarını açmaya zorluyorlardı. Yedi yıl önce Abbas olduğuna ikna etmeye çalıştığı insanlar bu kez musalla taşında er kişiye niyet ediyorlardı.
Babası Deli Veli ve annesi Zöhre’nin mezarının hemen yanına defnedildi Abbas. Yasinler, Fatihalar eşliğinde Abbas’ın mezarının baş ve ayakucuna kocaman iki taş dikildiğinde artık yas evine dönme zamanı gelmişti. Bir bahar günü başlayan garip hikâye, bir bahar günü sonlanmıştı.
Komşu kadınların kolları arasında yürümüyor sürükleniyordu Mevlüde. Bir hayalin, umudun yahut umutsuzluğun büyüttüğü bir hayalin içinden mi geçmişti yoksa köylülerin de şahit olduğu yedi yıl süren bir düş mü görmüştü çocuklarıyla? Çocukların üçünün de gözleri kızarmıştı ağlamaktan, yanakları ıslaktı yine de yüksek sesle ağlamıyorlar, ara sıra gelen hıçkırıklarını bastırmayı başarıyorlardı. Kaybetmenin, bulmanın ve yeniden kaybetmenin küçücük ruhlarına işlediği güce yaslanarak ayakta durdukları belliydi. Yemen türküleri geliyordu Mevlüde’nin dilinin ucuna. Senelerdir içinden söylediği türkülere yeni sözler ekliyor ama bu sözlerden hiçbirini etraftakiler duymuyordu. Sessiz bir ağıtın içinden geçiyordu. Yedi yıldır değil aslında on dört yıldır sessiz bir ağıtı yaşıyordu.  Parmaklarını sıkıyor, yumruğa dönüştürüyor sonra yeniden bırakıyordu. Sessizliği bozmak niyetiyle yaşlı kadınlardan biri fısıltıyla konuştu:
-Nur içinde yatsın, biz Abbas’tan razıydık Allah da razı olsun. Allah sana ve çocuklarına sağlık versin.
Kısa bir sessizliğin ardından Mevlüde geri döndü ve taze mezara baktı. Nasıl da belliydi diğer mezarlar arasındaki toprak yığını. Karla, doluyla, yağmurla, rüzgârla bu yığın da diğerleri gibi dümdüz olacaktı. Zamanla iki taştan ibaret bir bellilik kalacaktı bu mezardan. Yeniden önüne döndü, boşluğa bakarak cevap verdi:
-Abbas Yemen’de kaldı. 
 Ayakları çelimsiz vücudunu taşımakta güçlük çekiyordu, sol elini yumruk yaptı ve sağ eliyle döşünü tuttu:
-Şuramda bir şey var, yedi yıldır batan bir şey. Halen soruyorum kendime ama cevap alamıyorum gerçekten Abbas mıydı rahmetli?



ocak, 2026, sivas.

 

Ezelî Bir Tanışıklık, Ebedî Bir Muhabbet ve Hürmet


 

Hüseyin Kaya

Dünya her zaman güneşli bir yaz sabahıyla karşılamaz insanı. Bazen hikâyemizin kahramanı değil, izleyeni oluruz. Gündüzlerin gecelerden daha uzun olduğu zamanlar vardır hepimizin ömründe. Rüyalar yorumsuz, hayaller uzak, gerçekler ise anlamsızdır böyle zamanlarda. Yolun kıyısında oturur ve bir ses bekleriz, bir fısıltı, küçük bir işaret belki… Yeniden yürümeye, yola düşmeye bizi davet eden bir el yahut hâlimizi anlayacak bir bakış, yorgun başımızı yaslayacak bir omuz ararız. Tüm yollarımız kapalıysa, elimiz kolumuz bağlıysa hiç değilse bir kalbe ahımızın, sesimizin değdiğini bilmek isteriz. 

Kimi zaman da dertsizlikten dert çıkarırız, dünya boğar her hâliyle ve uzaklaşmak isteriz içinde bulunduğumuz her şeyden. Zamanı, mekânı geride bırakmak ve sonsuzluğu solumak isteriz. Böyle zamanlarda gönül bahçesinin kapılarını bize aralayan, dinginliğin sahilinde bizi misafir eden, biz anlatmadan bizi anlayan ve ruha, kalbe şifa sunan birkaç insan ya vardır ya yoktur etrafımızda. Hüseyin Akkaya, benim için böyle bir ağabey, dost ve hocadır her şeyden evvel ve bitmez tesellilerin limanı, huzurun istasyonudur.

Yalnızlığa kanat çırpan kuşların

Âşiyânı ben olurum her akşam

                        Hüseyin Akkaya

Bazı insanlar vardır, yaşadıkları şehri güzelleştirir.  Şehre anlam, sokağa ruh, zamana kıymet katarlar. Bu insanlarla aynı şehirde, aynı çağda hatta aynı dünyada yaşadığımızı düşünmek, hafifletir hayatın yükünü. Biliriz ki kendimize bile söyleyemediğimiz şeyleri emanet edebileceğimiz bir insan var yeryüzünde. Biliriz ki anlatmadan bizi anlayabilen bir kalple aynı dünyadayız, aynı şehirdeyiz. Hüseyin Akkaya, bu şehri güzelleştiren ve şehre anlam katan birkaç insandan biridir benim için.

Gönlüm kırık yüküm gam dünya ağır yol uzun

Ne zaman seni duysam kalbimde bir inşirah

                                               Hüseyin Akkaya

Her duruma münasip bir dizesi mutlaka vardır heybesinde. Sözün bittiği yerde seçerek söyler dizelerini. Bazen kendinin olur okuduğu dizeler bazen başka başka şairlerden okur. Bazen bir mesel aydınlığı ile aralar kapıları. Sözleri; kanayan, acıyan yerlere sürmekte mahirdir. Hangi söz hangi yaraya basılmalı, bilir.   Kurduğu her cümle, söylediği her dize insanı, kalbi onarmak içindir. Kelimelerle, şiirle derman sunan bir şifacıdır yaralanmadan yaşamanın mümkün olmadığı bu dünyada. 

Zamanın karanlığında bir ermiş edasıyla yanan sessiz ışıktır o. Hoca, ağabey, dosttan öte bir sığınak, bir yol arkadaşı. Hem söylemeyi hem susmayı öğreten bir derviş. O; kelimeleri bir perde gibi değil, bir pencere gibi kullanır. Onun okuma tarzıyla kulağınıza işlenen bir şiir artık o sesle yerini alır kalbinizde. Ne zaman o şiir aklınıza gelse, bir yerlerde rastlasanız Hüseyin Akkaya’nın sesiyle birlikte gelir. Kendisine ait bir şiiri bir kez dilinden dinlemişseniz artık o şiiri başka türlü okumanız, dinlemeniz mümkün değildir.

Yıldız ışığında kayan sözcükler

Bir yanar bir söner ne yapsın şâir

                                Hüseyin Akkaya

Kendisiyle baş başa kaldığı nadir zamanlarda bir dizenin kanatlarında kelimelerle sabahı karşıladığı olur kimseler bilmese de. Kaleminden kâğıda dökülen her mısra, uzaklarda parıldayan bir hakikatin kapısı, yaşanmışlığın mecazıdır. Sözün peşinden yürümek yormaz onu çünkü her kelime, bir yük değil bir yoldaştır ona. İmgeleri çağırırken uykuyu yolcu eder pencerelerden bazı geceler, imgeler onun ruhunun aynasıdır ve o bu aynalarda kendini değil, kendindeki sonsuzluğu arar hep.

Ne desem eksik kalır bittiği yerdir sözün

Her an yeni doğarsın kalbimin aynasından

                                                                                 Hüseyin Akkaya

Biliyorum, tek dostu ben değilim Hüseyin Akkaya Hoca’mın. Onun dostluğu büyük bir nehrin ayrı ayrı kolları gibi kıyısından geçtiği her toprağı yeşerten türden. Her yaştan, her camiadan farklı coğrafyalarda dostları vardır onun gönül haritasında. Her dostuna kalbinin, sevgisinin, merhametinin, bilgeliğinin ayrı parçalarıyla ulaşır.  Kimseyi birbirine benzetmeyen, her bir dostuna kalbinin ayrı bir rengiyle dokunan bir gönül hâli onunki.

İnsanlarla aynı dilden değil, aynı gönülden konuşur.  Kimi zaman dünyadan bîhaber bir çocuk olur yanına sokulan kimi zaman hayatın karmaşasından bunalan bir genç. Yaşlılar, yalnızlar, bîçareler, yoksullar, dertliler için bir ziyaretgâhtır gönül bahçesi.

Yalnızca yakın çevresinin değil; yeryüzündeki bütün yalnızların, mazlumların, düşkünlerin, yoksulların, hastaların derdini ve kederini hissedip onlar için de hüzünlenen bir kalp taşır göğsünde ve onlar için elinden bir şey gelmediği zaman dudaklarında titreyen dualarla, saklamaya çalıştığı gözyaşlarıyla andığı yaralı kuşlar vardır şefkatinin gölgesinde soluklanan. Şefkatten, merhametten bir bulut gibidir tanıyanların üzerinde.  Kimin kendisine ihtiyacı varsa ürkütmeyen bir incelikle onu hisseder ve süzülür üzerine. Bazen bir sabahın ümitsizliğinde ses olur bazen bir öğlenin sıcağında su olur bazen bir akşamın yalnızlığında yaslanılacak omuz olur. İyiliği; görünmezliğin içinde taşır, bir sözle bir ömürlük dostluk kurmanın ustasıdır. 

Sessiz şarkıların nevâsıyız biz

Kırılmış kalplerin duâsıyız biz

                         Hüseyin Akkaya

Her tanışmanın bir hikâyesi vardır dünyada ve bazı tanışmalar aslında yalnızca yeryüzünde karşılaşmadır. Zamanla, mekânla ilgili değildir bu türden aşinalıklar. Gözler değil, ruhlar tanır ve hatırlar birbirini. Hoca’mla tanışıklığımın hikâyesi böyle sessiz ve dilsiz biraz da. Hüseyin Akkaya’nın bendeki hikâyesinin hepsi bir cümle aslında: Ezelî bir tanışıklık, ebedî bir muhabbet ve hürmet… Bizi yeryüzünde yakın kılan şiir de hüzün de teselli de hatta ismimizin birbirine yakınlığı da bu cümlenin içinde.

Farz et yüzyıl yaşadın yüz daha ekle ey cân

Yorumu yarım kalmış bir rüyâ gibi hayat

                                                  Hüseyin Akkaya

Belki onun unuttuğu benim unutamayacağım siyah beyaz fotoğraflar var şimdiden çerçeveleyip gönlümün duvarlarına astığım, zaman zaman önünde durup “ah” dediğim. Sivas terminalinde serin bir gece vakti beni yolcu ediyor Hocam fotoğraflardan birinde, hüzünlü bir tebessümle. Otobüs terminalden ayrılıncaya kadar ayrılmıyor beklediği yerden ve otobüs hareket edince bir dost samimiyetiyle, ağabey sevgisiyle, baba şefkatiyle el sallıyor. Hangi sebeple, hangi ile gidiyorum hatırlamıyorum. Hatırladığım tek şey, seni terminale ben bırakırım, ısrarı Hoca’mın. Bir başka fotoğrafta sabahın erken vaktinde kapıda beni bekliyor. Seni ameliyata ben bırakacağım, cümlesi yürüyor kalbimin üzerinde harf harf, kelime kelime. Yol boyu onun varlığını, yakınlığını bir dua gibi hissediyorum. Bir başka fotoğrafta önce Divriği yolundayız, ardından bir konakta ondan Yunus’u dinliyoruz, yanımızda İbrahim Yasak ağabey de var. 

Eski öğrencilerinden Hüseyin Akkaya’yı dinlerken bazen kendimi nasipsiz hissederim. Keşke Hocamla aynı sınıfta bulunsaydım, onun dersini dinleyen bir öğrencisi de ben olsaydım, onun sorduğu sorulardan sınavlara girseydim, ondan not alsaydım diye. Üniversite sıralarında onun rahle-i tedrisinde bulunmak nasip olmadı belki, lakin ömrümün ortasından itibaren onun talebesi oldum. Son nefesime kadar da ilim ve irfan yolunda onun talebesi olacağım. Böyle bir bahtiyarlığa eriştim. Bu bana yeter.

Kardeşi, dostu, arkadaşı oldum. Hatta bazen evladı gibi hissettim kendimi. Edebiyat, şiir dersi almadım ama hayat imtihanı için ondan insanın, insanlığın, dünyanın en derin hâllerini öğrendim. Benden çok önce yürüdüğü yollara ben henüz adım atıyorken ondan öğrendim hangi yol çakıllı, hangi yol çalılarla kaplı, hangi yol yokuş…

Ne Kerbelâlar biter ne Hüseyin tükenir

                         Hüseyin Akkaya

Her geçen gün biraz daha kuraklaşan bir coğrafyada beni şiire, insana, hayata, dostluğa, ağabeyliğe inandıran birkaç isimden biri Hüseyin Akkaya. İsminden kalbine, ruhuna düşen güzelliğin ve “ah”ın hüznü ile şehrin kaldırımlarını arşınlıyor. Bazen bir gazel bazen kaside bazen bir mesnevi ahengiyle adımlıyor ezberden bildiği sokakları. Yürüdüğü yollarda, oturduğu çay ocaklarında, davet edildiği mekânlarda huzurun, hüznün, yalnızlığın desenleriyle işlenmiş dizeler bırakıyor. Çarşıda, pazarda, dost meclisinde hep hüseynî makamında konuşuyor. Kâh bir Sivas türküsü, kâh bir Yunus ilahisi tütse bakışlarından yine de tebessümün sadaka olduğunu biliyor ve hesapsız dağıtıyor aşinaya, bigâneye. Zaman zaman kalbinden, bakışlarından taşan Kerbela hüznünü silmeye yetmiyor dünyalık telaşlar bile.

Aynalarda yaşamayı umarken, kırılmış aynalarda yüzünü arayan bir derviş. Yıldız ışığında kayan sözlerin merhametli avcısı. Güneşlerin gittiği diyarların hasretçisi. “Efendimiz” kelimesi geçtiğinde bir yerlerde, gözlerini kaçırırsa bakmayın, susarsa sormayın. O artık gözyaşının bile sustuğu bir makamdadır. 

 


15 Nisan 2022 Cuma

yara

Bazı kelimeler vardır, telaffuz ederken hatta aklımıza geldiğinde dahi bir sızı oluşturan kalbimizde yahut bir ürperti duyuran bedenimizde. Anlamından ziyade çağrışımları, yaşanmışlığı, bizdeki karşılığının ağırlığıdır bu kelimeleri bizim için farklı kılan. Ya saklanır her şey o kelimeyi hatırlar hatırlamaz yahut hücuma geçer mazi sığınağını terk edip anılar. Yara, böyle bir kelimedir ve biz yeryüzünde dolaştıkça, nefes alıp verdikçe anlamı sürekli değişir; sızısı, resmi başkalaşır dünyamızda. Yara; yaşamanın, içinden geçtiğimiz zamanın ve hikayenin mecazıdır, kökü ruhumuzun derinliklerinde dolaşmış bir yumaktır. Bizimle büyür, değişir, eskir ve yürür bizimle yaralarımız.

Kimi geçer kimi kalır yaranın. Kimi konuşur, konuşturur sahibini ele verir kimi gizlenir, lal eder sahibini saklanır karanlığında hatıraların. Kimi yaralar kendiliğinden oluşur yüzümüzde, dilimizde, tenimizde, kimileri aşinalardan yadigardır kimileri biganelerden. Bazı yaraların merhemi olsa da bazıları merhem kabul etmez, bazı yaralar gül gibi taşınsa da sinede bazıları mahremdir kalbin en derin yerinde. Bazı yaralar tuza müpteladır bazıları dağlanmadan dönmez iyileşmeye. Çocuğun, gencin, yaşlının, zenginin, fakirin, gurbettekinin, sıladakinin herkesin bir yarası olduğu gibi var olan, can taşıyan hatta var olan her şeyin de bir yarası vardır aslında. Duvar yaralanır, gül yaralanır. Var olmanın nişanesi, yaşamanın belirtisidir yara. Yaşamak bir yaradır tenimizin üzerinde kabuk bağlamayan ve dünya yaralanmaların diyarıdır herkes, her şey için.

Öyle nazenin öyle naif bir beden ve kalptir ki insanoğluna bahşedilen; yaranın, yaraların sağanağında tamamlarız ömrümüzü saklansak bile kendimizin duldasına. Diz kapağımızda, elimizde, kolumuzda, ruhumuzda, kalbimizde yaralarla yürürüz dünya çölünde. Kapananları, uykuya yatanları, iyileşenleri illaki vardır yaraların ancak yara gider yeri gitmez. Yararının nasıl hafızamızda bir yeri varsa, yaranın da hafızası vardır ve unutmadığı gibi unutturmaz kendisine vatan seçtiği hiçbir yeri. Köklerinden yeşeren ağaçlar gibi istila eder bir kez kendisine kapısını açan her bahçeyi. 

Şiirler, şarkılar, hikayeler, mesneviler, filmler, romanlar hep bir yaranın şerhi, hep bir yaranın dilidir kendisini söyleten. Yaradır şairin ilhamı, neyzenin nefesi. Yaradır bir "ah"a yükleyerek bütün acıyı, âşığa unutturan kelimeleri. Geçmişin kalbimize, ruhumuza çizdiği haritadır yara, yalnız ehli görür ve anlar onun dilini. Aynı olmasa da benzer yarayı taşıyanlar aşinadır birbirine başka başka ülkelerde, başka asırlarda yaşamış olsalar bile.  

Ey tabib elden gelirse yaremi gel emleme

Yâr elinden gelmedir bu yareyi merhemleme

(Seyranî)

Dışarıdan bakıldığında sezilmese, bilinmese de her yara bir anıdır ve her yara bir hikâyedir küçücük dünyamızda çiçeklenmiş. Yaraya alışmak, yaşama alışmaktır ve yarayı durmadan kanatmak, hayattan kaçıp kendi dünyamıza sığınmaktır biraz da zira yara, sahibini yabancılaştırır her şeye, kendisine bile. Nereye, neyle açılmış olursa olsun yara bir hatırlatıştır, sınır çizgisidir hakikatle aramıza çekilmiş. 

Biz yaramızı, yaralarımızı seçmeyiz çoğu zaman; bir anlık dalgınlık yahut küçük bir hata veya tedbirsizlik sonucu yara gelir ve bulur bizi. Yara hep vardır, bizi bulmadan önce de. Faniliğin bizimle konuştuğu dildir, hayatın kalbimize çize çize işlediği kelimenin harfleridir yara. 

Dört harfli ve iki heceli bir kelime olsa da yara, içimizdeki lügatte anlamını sürekli tazeler, yeniler, çoğaltır. Kimi yaraların Lokman'da dahi yokken merhemi, kiminin merhemi kiminin yarasında derç edilmiştir. Bazen yâr, yaradır yârsızlığın bir yara olması gibi. Bazen dost bazen dostsuzluk yaradır yalnızlığın aynasında. Ayrılık bir yaradır mesela ezelden işlenmiş ruhumuza dünyevi vuslatların merhem olmadığı. Hasret de bir yaradır en mutlu anlarda bile kıymıktan kanatlarıyla kana bulayan içimizi. Gurbet, yaradır büyüğüyle küçüğüyle. Anlamak ve bilmek de yaradır; bilmemenin kalbimizi kanatarak attığı düğümden daha çok sızlatır içimizde bir yerleri. Sahipsizlik, yalnızlık, ümitsizlik, çaresizlik, yoksulluk, varsıllık yaradır sessizce en derinimize uzatan köklerini. Gitmek de yaradır, gidememek de. Söz de yaradır, sükût da ve zaman, zannettiğimizin aksine ilacı değildir iyileşmeyen yaraların, bizzat sebebidir. Zaman; kalbimizin, tenimizin üzerinde yürüyen ve dokunduğu, değdiği her şeyi çizen, yaralayan cam kırığı. Ölüm, kurtuluş olsa da görünen, görünmeyen bütün yaralardan; geride kalanlar için bir yaradır mezar taşlarında kanayan. 

Merhem dediğimiz, derman sandığımız, yaramıza sardığımız hiçbir şey, hiçbir yarayı iyileştirmez üzerini kapatsa, acısını dindirse de. Çünkü yara dünyadır, dünyadandır. Merhem yalnızca tesellisi, ümididir yaranın.  

Hep şikayet etsek de yaralarımızdan, yaraların sızısından çoğu yara, sarıldıkça değil sevildikçe güzelleşir ve teslim oldukça azaltır sızısını. Yarasını bağrında taşıyanın, bağrına basanın merhemle kalmaz işi. 

Yaralarımız kadar yaşarız yeryüzünde. Yaralarımızdan döküldükçe dünyaya benliğimiz, ömrümüz kendi hakikatini kazanır. Yarası olmayanın, yarasını bulmayanın ömrü yüktür kalbinde, omuzlarında.

Yüz yerde yüz yaram var

El sanır sağ gezerim

(Elazığ Türküsü)

Herkesten, kendinden dahi sakladığın yaraların gözyaşına sığınarak dinliyorsun batan güneşin ilahisini. Diline hücum eden sözleri söylemeye takatin kalmadı. Dağladığın yaralar, sıradağlar gibi uzanıyor kısacık ömründe, ruhunun vadilerinde. Tuz dökülen yaraların kurtlanmayacağını, dağlanan yaraların kapansa da iyi olmayacağını biliyorsun oysa. Dağların, ağaçların, kuşların, çiçeklerin dahi yaralarını görüyor, sızılarını duyuyorsun. Kaç yaralı ceylan varsa masallarda vurulmuş, kalbi kalbinde atıyor. Bir yaralı keklik çırpınsa bir türküde kanı senin yaprağına damlıyor. Anlıyorsun yarasız yaşanmadığını, dolaşılmadığını dünya ormanında. 

İyileşmeyecek yaraları bahçene, toprağına davet eden sendin. Ölmek için değil yaşamak için izin verdin ruhunda göğeren yaralara. Sendin elindeki merhemden saklayan yarasını. Taşlar, dikenler, çalılar arasından karanlıklarda yuvarladığın ruhunda; zehirli oklara, hançerlere sunduğun kalbinde oluşan kabukları kavlatarak çağırıyorsun artık aydınlığın adını. Yara kapanırsa unutmaktan korkuyorsun unutmaman gerekeni. Tanımadığın yaraların acısından tanıdığın acıların yarasına sığınıyorsun. Yakaramıyorsun, dilin yaralı; ellerini açamıyorsun, avuçların yaralı, başını kaldırıp da göğe bakamıyorsun, yüzün yaralı.