14 Eylül 2026 Pazartesi

kapı

 hüseyn kaya

-Hakkını helal et anne, dedi.

Annenin gözleri doluydu. Gitgide cılızlaşan bir sesle:

-Helal olsun dedi. Ne hakkım var ki oğul?

 Kısa bir sarılmadan sonra babasına döndü ve gözlerine bakamadan ona aynı cümleyi fısıldadı. Babası yere bakıyordu. Ayakta zor duruyor gibiydi. Az bir sarsıntı olsa ya da ayağı takılsa düşecek ve bir daha hiç kalkmayacak gibi duruyordu. İçi çürüyüp oyulmuş bir çınar ağacı gibi duruyordu. Bakışlarını yerden kaldırmadan “Allaha ısmarladık.” dedi ve dış kapıya yöneldi.

Bu evden defalarca ayrılmış ve eve yeniden gelmişti. Uzak şehirlere gitmiş, haftalarca kalmış fakat yeniden dönmüştü ve her seferinde bu sığınak, onu bağrına basmıştı. Sabahın ilk vakitleri eve döndüğünde kapıyı açar açmaz bir koku gelirdi burnuna. Ev kokusu, dedikleri buydu ve başka bir evin böyle koktuğuna şahit olmamıştı hiç. Eşikten dışarıya adımını atarken son bir nefesle ciğerlerine çekmişti o kokuyu. Ayakkabılarının arkasını çekmeden birkaç adım attı. Dönmek, bir kez daha veda etmek istiyordu fakat ne kendisinin gücü vardı buna ne de anne babasının. Belki birkaç damla gözyaşı bıraksa o kapının eşiğine, içi rahatlayacaktı. Belki içinden geldiği her vakit hıçkıra hıçkıra ağlayabilse bu kadar ağır gelmeyecekti her şey. Buruk ayrılık dedikleri buydu, Ölüm Allah’ın emri ayrılık olmasaydı, dedikleri de buydu. Ölüm ile ayrılığı tartmışlar, elli dirhem ağır gelmiş ayrılık dedikleri de buydu. Ayrılığa dair kaç şiir, kaç türkü varsa kalbinin ormanında kanat çırpıyordu.

Dedesi öldüğünde ağlamamıştı ve bu durum herkesin dikkatini çekmişti. O zamanlar garipsediği bir takdir almıştı babasından. Babası, bir tenhada elini onun omzuna koymuş ve şöyle demişti:

-Hep böyle kal, kalbin taştan farksız olsun. Bizim gibi yufka yürekli olma.

Oysa sonraki zamanlarda, kimsenin görmediği yerlerde günlerce ağlamıştı. Issızlık şahitti gözyaşlarına. Ölümdü, Allah’ın emriydi. Şimdi ansızın gelen bu ayrılık…

Aldığı her nefesi bir “ah” ile dışarıya veren insanı, bu dünyaya bu kadar bağlayan şey neydi? Düşünmek istemedi bu sorunun cevabını. Bahçe kapısından dışarıya ilk adımını attığında okul kapısında annesinin elini bırakmamak için çırpındığı o sabahı hatırladı. Boynunun bir tarafına doğru eğilmiş yakalığını, önlüğün uzun kolları arasında yiten ellerini… İkişerli sıra olmuş akranlarının yanına giderken yalnızca annesinin boşluktaki eline bakabilmişti. O gün anlamıştı: Bırakılan hiçbir el, eskisi gibi tutulmuyor ve evin kapısından bir kez çıkan, bir daha tam olarak asla eve dönemiyordu.

Hiç yorum yok: