-Hakkını helal et
anne, dedi.
Annenin gözleri doluydu.
Gitgide cılızlaşan bir sesle:
-Helal olsun dedi. Ne
hakkım var ki oğul?
Kısa bir sarılmadan sonra babasına döndü ve
gözlerine bakamadan ona aynı cümleyi fısıldadı. Babası yere bakıyordu. Ayakta
zor duruyor gibiydi. Az bir sarsıntı olsa ya da ayağı takılsa düşecek ve bir
daha hiç kalkmayacak gibi duruyordu. İçi çürüyüp oyulmuş bir çınar ağacı gibi
duruyordu. Bakışlarını yerden kaldırmadan “Allaha ısmarladık.” dedi ve dış
kapıya yöneldi.
Bu evden defalarca
ayrılmış ve eve yeniden gelmişti. Uzak şehirlere gitmiş, haftalarca kalmış
fakat yeniden dönmüştü ve her seferinde bu sığınak, onu bağrına basmıştı.
Sabahın ilk vakitleri eve döndüğünde kapıyı açar açmaz bir koku gelirdi
burnuna. Ev kokusu, dedikleri buydu ve başka bir evin böyle koktuğuna şahit
olmamıştı hiç. Eşikten dışarıya adımını atarken son bir nefesle ciğerlerine çekmişti
o kokuyu. Ayakkabılarının arkasını çekmeden birkaç adım attı. Dönmek, bir kez
daha veda etmek istiyordu fakat ne kendisinin gücü vardı buna ne de anne
babasının. Belki birkaç damla gözyaşı bıraksa o kapının eşiğine, içi
rahatlayacaktı. Belki içinden geldiği her vakit hıçkıra hıçkıra ağlayabilse bu
kadar ağır gelmeyecekti her şey. Buruk ayrılık dedikleri buydu, Ölüm
Allah’ın emri ayrılık olmasaydı, dedikleri de buydu. Ölüm ile ayrılığı
tartmışlar, elli dirhem ağır gelmiş ayrılık dedikleri de buydu. Ayrılığa
dair kaç şiir, kaç türkü varsa kalbinin ormanında kanat çırpıyordu.
Dedesi öldüğünde
ağlamamıştı ve bu durum herkesin dikkatini çekmişti. O zamanlar garipsediği bir
takdir almıştı babasından. Babası, bir tenhada elini onun omzuna koymuş ve
şöyle demişti:
-Hep böyle kal,
kalbin taştan farksız olsun. Bizim gibi yufka yürekli olma.
Oysa sonraki
zamanlarda, kimsenin görmediği yerlerde günlerce ağlamıştı. Issızlık şahitti
gözyaşlarına. Ölümdü, Allah’ın emriydi. Şimdi ansızın gelen bu ayrılık…
Aldığı her nefesi bir “ah” ile
dışarıya veren insanı, bu dünyaya bu kadar bağlayan şey neydi? Düşünmek
istemedi bu sorunun cevabını. Bahçe kapısından dışarıya ilk adımını attığında
okul kapısında annesinin elini bırakmamak için çırpındığı o sabahı hatırladı.
Boynunun bir tarafına doğru eğilmiş yakalığını, önlüğün uzun kolları arasında
yiten ellerini… İkişerli sıra olmuş akranlarının yanına giderken yalnızca
annesinin boşluktaki eline bakabilmişti. O gün anlamıştı: Bırakılan hiçbir el, eskisi
gibi tutulmuyor ve evin kapısından bir kez çıkan, bir daha tam olarak asla eve
dönemiyordu.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder