9 Eylül 2026 Çarşamba

saat

hüseyn kaya
                                                                                           Sular hep aktı geçti
                                                                               Kurudu vaktı geçti
                                                                                           Dünya bir penceredir
                                                                                           Her gelen baktı geçti
                                                                                                                (Yunus Emre)    
Saate baktı, daha yolculuğunun yarısına bile gelmemişti. Bir eşiğin önünden bilinçsizce içeriye girer gibi uykunun olduğu tarafa geçiyor sonra yeniden uyanıyordu. Birazcık gözleri kapanacak olsa sayıklamaktan korkuyordu. Uykusunda bağırmaktan, ağlamaktan korkuyordu zaten bu endişeler yüzünden uyumadan yolculuk yapmaya alışmıştı.
Direnecek gücü kalmamıştı artık. Uyumak istiyordu, uyumak ve uyandığında yolculuğun bittiğini görmek. Kimsenin onu tanımadığı bir şehirde olmak istiyordu gözlerini açtığı zaman. Bir rüyadan uyanır gibi yeni bir hayata, dünyaya uyanmak istiyordu.  Caddelerin, sokakların nereye çıktığını bilmeden yürümek istiyordu. İlk kez görmek istiyordu baktığı her yeri, her şeyi, herkesi. Daha önce rüyalarında bile görmediği bir yer olmalıydı yolculuğun bittiği yer.
 Başını aracın penceresine dayadı, gözleri usul usul kendiliğinden kapanmıştı. Elindeki tespihi düşmek üzereyken sarsıldı ve uyandı yine.  Ağlayan çocuk yoktu otobüste, yüksek sesle konuşan kimsecikler de yoktu. Bazen aracın içi aydınlanıyor, ardından yeniden karanlığa bürünüyordu. Diğer yolculuklarındaki gibi şoför koltuğundan arka koltuklara doğru yayılan sigara kokusu yoktu. Müzik yoktu, mola yoktu. Sayıklamak, uykuda bağırmak ya da ağlamak sorun olmaz diye düşündü.
Karşı yoldan gelen araçların zaman zaman araç içini aydınlattığı bir vakit görebildiği koltuklara baktı, tümü boştu koltukların. Uyuması gerekiyordu fakat daha önce kollarından kendini kurtaramadığı uyku, bu kez adım adım ondan uzaklaşıyordu. Yanına bir kitap almadığı için pişman oldu fakat şimdiye kadar hiçbir yolculukta kitap okumamıştı ki… Okuyamamıştı. Yolculukta kitap okuyan insanlara da hayret ediyordu. Gerçekten okudukları kelimeleri anlayabiliyorlar mıydı? Bir yazar olsaydı kitaplarının yolculuklarda okunmamasını önerirdi okurlarına. Belki de kitaplarının ilk sayfasına ya da arka kapağına bir not düşerdi: Lütfen bu kitabı otobüste, trende, vapurda okumayın. Kitapları yolculuklarda, parklarda, kafelerde okunan bir yazar olmak istemezdi. Dostoyevski’yi düşündü, sonra Tolstoy’u. Başka başka yazar isimleri de geçti zihninden. Dostoyevski, kitaplarının yolculuklarda okunduğunu bilse rahatsız olmazdı bu durumdan hatta mutlu bile olurdu. Olur muydu gerçekten? Belki… Tolstoy, kitaplarının yolculuklarda okunduğunu duysa bu durum hoşuna gitmezdi pek. Hoşuna gitmez miydi gerçekten? Kim bilir?.. Bu tuhaf düşünceler, gecenin bu saatinde zihnine üşüşüyorsa tek sorumlusu ortaokuldaki Türkçe öğretmeniydi. Haftada en az bir kere bizim ülkemizde kitap okuyan insan sayısının çok az olduğundan dem vururdu. Ardından da Japonya’da, Avrupa’da insanların otobüslerde, trenlerde, vapurlarda kitap okuduğunu anlatırdı. 
    Yeniden saate baktı. Hâlen yolculuğun yarısına gelmemişti. Kaç zamandır yavaşlamadan, sarsılmadan yoluna devam eden aracın yavaşladığını ve sağa doğru yanaştığını fark etti. Nihayet mola vakti gelmişti anlaşılan. Mola yerlerini oldum olası sevmezdi. Bütün mola yerleri ve buralardaki insanlar birbirine benziyordu. Yine de biraz temiz havanın iyi geleceğini düşündü ve oturduğu yerden kalkmak üzere hazırlandı. Kendisinden başka kimseyi görmüyordu etrafta. Kimsenin sesini de duymuyordu. Aracın içi aydınlandığında tüm koltukların boş olduğunu fark etti. Hoşuna gitmişti bu tenhalık. Mola sonrası uyuyabilirdi. Aracın orta kapısına yaklaştığında zaten kapının açık olduğunu gördü ve küçük adımlarla indi araçtan. Etraf, lambalarla aydınlatılmıştı; dışarıya çıkar çıkmaz yüzünü, vücudunu okşayan serinlik, hoşuna gitmişti. Sağ tarafa doğru ilerlediğinde küçük bir çeşme bulacağını biliyordu. Tesisin içine girmek yerine sağ tarafa doğru ilerledi. Çeşmenin şırıltısını duyduğunda yanılmadığı için tebessüm etti. Çeşme, biraz karanlık tarafındaydı tesisin. Hedefine ulaştığında içinde garip bir huzur duydu. Önce ellerini, sonra yüzünü yıkadı. Bir süre akan suyun altına tuttu avuçlarını. Suyla birlikte uykusuzluk, kaygı ve yorgunluk aktı avuçlarından.  Birkaç yudum su içmeyi de ihmal etmedi. Başını çeşmeden kaldırdığında etraftaki ağaçlar dikkatini çekti. Ne bir esinti vardı yapraklarını kımıldatan ne de yaprakların arasından gelen uykulu karga tıkırtıları. Nerede olduğunu tahmin etmeye çalıştı, edemedi. Yolun yarısını geride bırakmışımdır, diye düşündü. Saatine baktı. Bir kez daha baktı, bir kez daha… Saat durmuştu. Belki de yolculuğun bitmesine çok az kalmıştı, bu kadar uzun sürmemeliydi zaten. Araca geçmeli ve yerine oturmalıydı artık fakat geriye döndüğünde aracın yerinde olmadığını gördü. Önce hızlandı, sonra koştu lakin az evvel indiği araç, yerinde yoktu. Işıklar önce zayıfladı, ardından cılız ışıklar birer birer kaybolmaya başladı. Seslenmek, bağırmak, birilerine çaresizliğini anlatmak istiyordu ama sesi yoktu. Tedirginliği kısa sürdü. Karanlığın ortasında, olduğu yere bağdaş kurarak oturdu. Saate bakmaktan başka yapabileceği hiçbir şey yoktu. Kulağına yaklaştırdığında saatin tıkırtılarını duydu. Saati kulağından uzaklaştırdığında tıkırtıyı daha iyi duymaya başladı. Yola çıktığından beri hissettiği içindeki dolaşık yumak, kendiliğinden çözülüyordu sanki ve bu his; ona garip bir huzur veriyordu. Uzun zamandır ilk kez acele etmiyordu. Sağ elini, sol bileğindeki saatin üzerine koydu. Bütün telaşların kıyısındaydı ve kimselerin görmediği, bilmediği bir sayfanın ortasında oturuyor gibiydi. Belki birinin rüyasına düşmüştü, belki birinin hikâyesine. Yolumu kaybetmedim, dedi. Yol, artık beni aramayı bıraktı.
 

Hiç yorum yok: