Köyün
en aşağısında, şosenin hemen kenarında toprak damlı o ev, yaz kış hep sessizdi.
Ara sıra az ilerisinde duran köy otobüsleri, yazları tozu dumana katarak geçen
traktörler bile bu evdeki sessizliği bozamazdı. O evi ziyaret etmek; onun için
köy içinde başka bir köye gitmek gibiydi. Üç kişi yaşıyordu evde, üç yaşlı
insan: anneannesi, dedesi ve dedesinin kız kardeşi Satı Bibi. Anneannesiyle
dedesi; çoğunlukla ev, bostan, tarla işleriyle meşgul olurlardı ve eve
geldikten sonra birkaç cümlenin ardından susarlardı. Satı Bibi, evin diğer
sakinleri döndüğünde ya kendi köşesine ya da odasına çekilirdi. Hani ara sıra
tavandan gelen tıkırtılar ya da tandırdaki ateşin çıtırtıları olmasa sessiz bir
filme dâhil olmak gibiydi o evde vakit geçirmek. Anneannesi ve dedesinin onu
sevmediğini bile düşünürdü her ziyaretten sonra. Oturma odasının badanalı
duvarında kibrit kutuları ile yapılmış resim çerçevelerinin içinde diğer
torunların resimlerini gördükçe bu düşüncesi biraz daha ağır basardı. Bazen de
suçu kendinde, ailesinde arardı. Babaannelerinin evi köyün en yukarısındaydı.
Her yaz oraya gelir, günlerce kalır, ahır, ağıl, tarla işlerine yardım eder
sadece şehre dönmeye yakın günlerde birkaç saatliğine ziyaret ederdi
anneannesini ve dedesini. Bazen bu ziyarete annesi de eşlik ederdi. Böyle
zamanlarda yaşlıların tavırlarının annesine karşı da aynı olduğunu sezerdi.
Annesinin çocukluğunu, gençliğini gerçekten bu evde geçirip geçirmediğini bile
sorgulardı sessizlik çölünde. Belki de bu insanların mizaçları böyleydi. Neyse
ki Satı Bibi vardı ve ortalıkta kimse olmayınca özlemini, sevgisini, ziyaretten
duyduğu sevincini kısa cümlelerle de olsa belli ediyordu.
Hiç
evlenmemişti Satı Bibi, zaten görme engelli biriyle kim evlenirdi ki? Bu evde
emanet gibi, sığıntı gibi yaşadığı her hâlinden belliydi ama alışmış olmalıydı
bu hayata. Sanki huzurun, sükûnetin hüküm sürdüğü başka bir hikâyenin içinden
bu dünyaya gelmişti. Âmâ olması, onun için büyük bir sıkıntı gibi görünmüyordu;
bir kez bile şikâyet ettiğini duymamıştı bu durumdan. Satı Bibi’nin gözleri
sonradan mı görmez olmuştu yoksa doğuştan mı böyleydi? Her ziyaret öncesi bu
soru aklına geliyordu lakin kimseye soramamıştı. Satı Bibi’nin üzüleceğini
düşünerek onunla da bu konuyu hiç konuşmamıştı.
Toprak
damlı eve doğru attığı her adımda sessizlik büyüyordu. Kimi zaman inatçı bir
sineği elinin tersiyle kovalıyor, kimi zaman önünden kaçan bir kertenkeleye
elindeki değnekle sataşıyordu. Köy yerinde değneksiz gezilmezdi. Herhangi bir
evin, bostanın kenarında ansızın bir köpekle göz göze gelmek mümkündü. Güneş
etkisini azaltmaya başlamıştı ki anneannesinin evinin kapısı karşıdan göründü.
Evin hemen önündeki küçük kuru dereyi geçer geçmez artık hedefine ulaşmış
sayılırdı. Adımlarını biraz daha hızlandırdı çünkü Satı Bibi, evin az
ilerisindeki çeşmenin yanındaydı. Bu manzaraya aşinaydı, gündüz vakitleri Satı
Bibi namazda değilse ya dışarıda hindilere, tavuklara yem veriyor olurdu ya da
namaz hazırlığında. Dereyi koşar adım indi; Satı Bibi, kendine doğru yaklaşan
ayak seslerini fark etmiş ve sesin geldiği yöne dönmüştü bile.
-Bibi
ben geldim, dedi. Ver elini öpeyim.
Acemisi
olduğu bir mutluluk konmuştu Satı Bibi’nin boşluğa yönelmiş yüzüne. Çocuk,
henüz kurumamış elini öptü yaşlı kadının. Satı Bibi, her zaman olduğu gibi
ellerini onun yüzünde gezdirdi, sonra bağrına bastı:
-Büyümüşsün
yine maşallah, hoş geldin, dedi. Her sene az daha büyüyorsun. Annen iyi bakıyor
herhâlde sana. Ablalarını geçeceksin az daha büyürsen he mi?
Yaşlı
kadın, çocuğun ellerini küçücük bir kuşu tutuyormuşçasına avuçlarının içine
aldı. Nazar değmesin diye dualar okudu ve yüzüne üfledi çocuğun. Ardından yine
ellerini çocuğun yüzünde gezdirdi, hafif terleyen yüzüne dökülen saçlarını
eliyle bir tarafa doğru taradı. Çocuk, yılda bir kez gördüğü bu ilgi ve
şefkatten memnundu. El ele tutuşarak eve doğru yürümeye başladılar. O kısacık
mesafede Satı Bibi; çocuğa annesini, babasını, kardeşini sormayı ihmal etmedi.
Eve girdiklerinde anneannesi ocak başındaydı, meşguldü. Dedesi ortalıkta
görünmüyordu. Eşikten içeriye adım atar atmaz Satı Bibi, çocuğun elini bıraktı
ve duvarı takip ederek avludaki sekinin yanına kadar gidip oturdu. Yeleğinin
cebinden çıkardığı boncukları aşınmış tespihini eline alarak bir şeyler okumaya
başladı. Satı Bibi hep böyleydi, varlığını hatırlatmak istemiyor gibiydi kimseye.
Şayet dışarıda ise kapının önündeki tuz taşında, içeride ise sekinin bir
kenarında tedirgin bir kuş gibi tünerdi. Satı Bibi’nin yanına oturdu çocuk. Ne
okuduğunu anlamaya çalışıyordu bir yandan.
Anneannesi;
onun geldiğinden habersiz, bir yandan terekteki tabakları düzenliyor bazen
ocağın başına dönüyor, tencereyi karıştırıyordu. Çocuk yerinden kalkarak anneannesine
yaklaştı:
-Ebe,
ben geldim dedi. Annemin, ablalarımın işi vardı. Onlar, şoseye indiğimiz sabah
otobüs beklerken uğrayacaklar.
Anneannesi,
elini oradaki bezlerden biriyle sildi ve torununa uzattı. Ardından
yanaklarından öptü:
-Gelsinler
de ne zaman gelirlerse gelsinler, o evin işinin bittiğini görmedim ki hiç,
diyerek işine döndü. Yemek hazırlıyor olmalıydı.
-Yardım
lazım mı ebe, dedi çocuk. Yapacağım bir şey var mı?
Anneannesi,
koluyla sekinin bittiği yerdeki direği işaret etti:
-Şuradaki
dastarı sekiye ser, hamur tahtasını da üzerine koy illa yardım etmek
istiyorsan. Yoksa otur bibinin yanına.
Dastar,
dediği sofra beziydi ninesinin ve ekmek tahtasını da tepsinin altına
koyarlardı. Köyde neredeyse bütün sofralar bu şekilde kurulurdu. Babaannesinin
evinde iki kedi vardı ve hamur tahtası kurulur kurulmaz gelip altına
girerlerdi. Kedi bile yoktu bu evde. Keşke olsa biraz onunla vakit geçirirdim
diye düşünmüştü ki hamur tahtasının yaslandığı direğin az yükseğinde taşa
benzeyen bir şey gördü. Direğin bir kenarına sıkıştırılmış gibiydi.
Uzanabileceği bir yerde değildi. Anlam veremedi taşa benzeyen bu nesneye.
Hoyrat, garip bir duruşu vardı bu şeyin. Sormadan edemedi:
-Ebe,
buradaki taş ne işe yarıyor?
Ebesi
başını bile kaldırma ihtiyacı hissetmedi bu soruyu cevaplamak için. Dedesinin
de ebesinin de kulağının az işittiğini biliyordu. Belki de duymamıştı ebesi.
Sofra bezini serdi, üzerine hamur tahtasını yerleştirdi. Ebesi tepsiyi getirip
tahtanın üzerine koyarken konuştu:
-Taş
değil o, kuru dalak… Sığır dalağı…
Kurban
Bayramı’nda kaburga kemiklerinin tuzlandığını ve örtmenin altına iple asılarak
kurutulduğunu biliyordu. Kışın çorbalara konurdu bu kemikler. Kurbanda koyun
kesilmişse onun gözlerinin de kurutulduğunu biliyordu. Kuruyan gözler bir ipe
takılır ve çocuklar hastalandığında çimdirme suyunun içine konurdu. Göz
değmesine iyi geldiğini söylerdi annesi. Dalağın kurutulduğunu ilk kez
duymuştu. Satı Bibi, tüm sakinliğiyle olduğu yerde oturuyordu.
Sofra
hazır olduğunda dedesinin eşikten içeri adım attığını gördü ve yanına koştu,
elini öptü. Diğer dedesi gibi tütün kokan elleri yoktu ama onun parmakları
kadar sert ve kocamandı elleri. Artık ezberden cevap verdiği birkaç soru da
dedesi sordu, ardından avludaki çeşmede ellerini yıkayarak sofraya oturdu.
Sessizlik derinleşiyordu gitgide. Anneannesi küçük bir tabağa böldüğü yemeği
Satı Bibi’nin önüne yarım yufka ekmek ile bırakmıştı bu esnada. Satı Bibi;
tespihini yeleğinin cebine koyduktan sonra eliyle tabağı, ekmeği yokladı.
Kaşığı buldu ve yemeğe başladı. Boşluğa dönük yüzü, şükür ve saadete açılan bir
pencereydi. Önündeki sofrayı unutmuş, onu izliyordu. Dedesine ve ebesine karşı
küçük kalbinde büyük bir sitem belirdi o an. Neden sofraya onu da davet
etmiyorlardı ki? Neyse ki Satı Bibi hâlinden memnundu. Sekideki sofrada iki
yaşlı ve bir çocuk, hiçbir şey konuşmadan yemeklerini yediler. Aslında sadece
onlara eşlik etmek için oturmuştu sofraya, yine de birkaç lokma aldı ve kenara
çekilip Satı Bibi’yi izlemeye devam etti. Çabucak bitirmişti tabağındaki
yemeği.
Biraz
daha beklese akşam karanlığına kalabilirdi. Dedesinin, ninesinin elini öperek
köyden ayrılacakları günün sabahı şoseye inmeden önce uğrayacaklarını yeniden
söyledi. Satı Bibi’nin yanına gitti ve ellerini tutarak sessizce konuştu:
-Bibi,
yine geleceğim. Tek gelmeyeceğim bu kez; ablalarım, kardeşim, annem, babamla
geleceğiz.
Satı
Bibi oturduğu yerden kalkmadan çocuğa sarıldı, kokladı, eliyle yüzünü,
saçlarını okşadı birkaç kez:
-Ayağına
taş değmesin kuzum, Hızır yoldaşın olsun. Geldin gönlümüzü şen ettin, Allah da
senin gönlünü şen etsin, dedi.
Eve
girerken dış kapının kenarına dayadığı değneğini eline aldı, kuru dereyi
geçerek babaannesinin evine doğru yola koyuldu. Her adımda sessizlik biraz daha
geride kalıyordu. Başka bir dünyadan ait olduğu dünyaya doğru yürüyordu.
Değneğini bazen omzuna koyuyor, bazen baston gibi kullanarak adımlarına dâhil
ediyordu. Anneannesinin evini ziyaret etmek, köyde geçen günlerin sonuna
yaklaştıkları anlamına geliyordu. Dizleri ezilmiş, incelmiş pantolonunu ve
seneye giyemeyeceği naylon ayakkabılarını burada bırakarak döneceklerdi birkaç
gün sonra. Kış gelinceye kadar köy aklından çıkmayacaktı. Kuzuları özleyecekti;
gözeleri, bayırlardaki pınarları, kayalardan aniden havalanan yabani
güvercinleri, kapıdaki köpeği, sofra tahtasının altındaki kedileri, yusufçuk
kuşlarının sesini… Yol boyu etrafa baktı, tütmeye başlayan tandır bacalarına,
sürü sürü uçan kuşlara. Sığırcıkların, ağustos böceklerinin ve adını bilmediği
kuşların seslerine kulak verdi. Eve döndüğünde güneş kaybolmaya yüz tutmuştu.
Kapının önündeki yaşlı köpek; onu görünce yattığı yerden zincir sesleriyle
kalktı, üzerindeki tozu bir hamlede silkeledi, sevgi gösterilerine başladı.
Amcalarının, yengelerinin ve onların çocuklarının sesi; ablalarının seslerine
karışıyordu. Köpekle biraz ilgilendikten sonra kapının önündeki acı pınarda
elini, yüzünü yıkadı, içeri girdi. Evde olmadığının kimse farkında bile
değildi. Herkes bir şeylerle meşguldü tandırın etrafında. Tandırın az önce
yakıldığı belliydi çünkü İçeride hafif bir duman ve is kokusu vardı. Annesi
tandırın başından ayrılarak geldi:
-Nasıllar,
iyiler mi deden, eben?
-Aynı,
dedi her zamanki gibiler. Satı Bibi de iyi, ben zaten en çok onu seviyorum o
evde. Beni sadece o seviyor. Onlar, diğer torunlarını daha çok seviyorlar.
Annesini
üzmüştü bu sözler. Yeniden tandır başına döndüğünde çocuk da peşinden gitti:
-Anne,
o kuru dalak senin zamanında da var mıydı o evde, ben ilk kez gördüm, dedi.
Annesi
bir yandan tandıra çalı çırpı ilave ederken cevap verdi:
-Satı
Bibi’nin dalağı o. Nasıl ilk kez gördün. Senelerdir orda duruyor.
Bu
cevabı beklemiyordu çocuk.
-Satı
Bibi’nin değil sığır dalağı imiş. Taş gibi bir şey.
-Tamam
işte, onu bibim kullanır. Ocaktır bibim, başka köylerden bile ona gelirler o dalak
için.
Çocuk
etraftaki tüm seslere kulağını tıkamış annesini dinliyordu:
-Seni
hiç dalak tutmadığı için haberin yok bu işlerden. Dalaklananların uğrak yeridir
anamgilin ev.
Dalak
tutan arkadaşlarını biliyordu. Kuzuları otlatırken uzun süre koşunca ya da
hızlı yürüyünce bazı arkadaşları karnında bir yeri tutup acıyla kıvranıyorlardı
dalağım tuttu, diyerek. Bir keresinde karnı ağrıdığında arkadaşları ona da
söylemişlerdi senin dalağın var diye ama umursamamıştı. Annesi, devamını
getirmedi anlatacağı şeylerin. Bir süre etrafında gezindi, yeni şeyler
söylemesini bekledi ama annesi için çok da önemli bir mesele değildi sanki bu.
Annesi, oğlunun hareketsiz ve sessiz bir hâlde beklediğini görünce devam etti:
-Satı
Bibi ocaktır.
Bilmece,
tekerleme gibi bir cümleydi bu. Ocak ve Satı Bibi arasındaki alaka bir türlü
yerine oturmuyordu aklında, muhayyilesinde.
-Ocaktır
yani şifa dağıtan biridir ama sadece dalak tutanlar gelir ona. Satı Bibi
dalaklarını keser ve dalağı kesilen kişiyi bir daha dalak tutmaz. Duran emminin
de dalağını kesmişti zamanında. Başka başka köylerden ona dalak kestirmeye
gelirler.
Ocak
kelimesinin karşılığı biraz şekillenmişti zihninde fakat aklı iyice karışmıştı
çocuğun. Gözleri görmeyen biri, insanların dalaklarını nasıl kesiyordu, canları
yanmıyor muydu dalağı kesilenlerin. Kuru dalakla bunun ne ilgisi vardı? Satı
Bibi’nin iyileştirdiği isimleri sayıyordu annesi arada. Anlattıkları büyü veya
mucize gibi şeylerdi annesinin. Gözleri sonuna kadar açılmış pürdikkat
annesinin anlattıklarını dinlemeye devam ediyordu. Bir an boş bulundu ve
heyecanla annesinin sözünü kesti:
-Peki,
nasıl dalak kesiyor ki? O, yaşlı ve gözleri görmeyen biri.
Annesi
sabırla ve biraz da gururla anlatmaya devam etti:
-Dalak
tutan kişi, Satı Bibi’nin önüne uzanır ve karnını açar. Satı Bibi eliyle
ağrıyan yeri bulur, ardından o direkteki dalağı ağrıyan yerin üzerine koyar. Bu
esnada okur, üfler. Kuru dalağın üstüne okudukça bir çuvaldız batırıp çıkarır.
Bu işi defalarca yapar.
-Çuvaldız
batmaz mı, dedi çocuk hayretle.
-Hayır,
dedi annesi. Çuvaldızı sonuna kadar batırmaz. Şişleyip geri çeker. Benim
çocukluğumda bıçakla yapardı bu işi ama bıçağı kaybetti bir ara. Sonradan
çuvaldızla devam etti.
Annesi
anlattıkça hayreti ve Satı Bibi’ye olan hayranlığı artıyordu çocuğun.
-Dedem,
ebem kesse ya gelenlerin dalaklarını ya da dalak böyle kesiliyorsa neden herkes
bibimi yoruyor, dedi.
Tandır
başındaki son işlerini de yapan annesi, ilk kez oğlunun yüzüne bakarak
konuşuyordu:
-Herkes
dalak kesemez, ocak olmak lazım. Satı Bibi el almış. Eskiden köy köy gezen
dervişler varmış, ben de hatırlamıyorum. Satı Bibi daha çocukken bir derviş
alayı gelmiş, dedengile misafir olmuş. Bibimin hâlini görünce dervişlerden biri,
ona dalak kesmeyi öğretip el vermiş. Muhannete muhtaç olmasın, demiş. Dalağı
kesilen kişi, Satı Bibi’ye ufak tefek bir şeyler bırakır. Elin vergisi canın
sevgisi…
Tıpkı
anneannesinin evinde yaptığı gibi sofra dastarını serdi avludaki büyük direğin
yanına, hamur tahtasını üzerine koydu, etrafına minderleri dizdi. Kadınlar için
ayrı, erkekler için ayrı bir sofra kurulurdu bu evde. Ekmeğin, ayranın,
kaşıkların ve tabakların sofraya dizilmesine yardım etti. Dışarıda hava
kararmaya dönmüş, içeride gaz lambaları yakılmıştı. O, yalnızca Satı Bibi’yi
düşünüyordu. Ne çok şey öğrenmişti bir günde. Bunları sınıf arkadaşlarına
anlatsa kimse inanmazdı. Belki sadece Yasemin inanırdı. Yasemin zaten her şeye
inanırdı. Öğretmenine anlatsa o da inanmazdı böyle şeylere. Zaten evimizde
televizyon yok, dediğinde öğretmeni bir tuhaf bakmıştı. Şimdi bir de Satı
Bibi’yi anlatacak olsa… Daha fazla soru sormadı annesine. Gaz lambasının aydınlattığı
avlu onun için bambaşka bir dünyaya dönüşmüştü o akşam. Satı Bibi’ye el veren
dervişleri düşünüyordu. El vermenin ne olduğunu düşünüyordu. Satı Bibi’nin
ellerini düşünüyordu, onun avuçlarının içinde kendi ellerini… Kadınlar da
avlunun bir kenarında yemeklerini yemişler, avluyu toparlıyorlardı gaz
lambasının ışığında. Yengelerinden büyük olanı; ayaklarını uzatmış, çocuğunu
dizlerine koyduğu bir minderin üzerine yatırmış, uyutmak için sallıyordu. Bir
yandan da kısık bir sesle ninni söylüyordu:
Hu
hu hu derviş
Derviş
bir gelin almış