hu hu hu derviş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hu hu hu derviş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Şubat 2026 Pazartesi

SATI BİBİ

 Hüseyn Kaya

Köyün en aşağısında, şosenin hemen kenarında toprak damlı o ev, yaz kış hep sessizdi. Ara sıra az ilerisinden duran köy otobüsleri, yazları tozu dumana katarak geçen traktörler bile bu evdeki sessizliği bozamazdı. O evi ziyaret etmek; onun için köy içinde başka bir köye gitmek gibiydi. Üç kişi yaşıyordu evde, üç yaşlı insan: anneannesi, dedesi ve dedesinin kız kardeşi Satı Bibi. Anneannesiyle dedesi çoğunlukla ev, bostan, tarla işleriyle meşgul olurlardı ve eve geldikten sonra birkaç cümlenin ardından susarlardı. Satı Bibi, evin diğer sakinleri döndüğünde ya kendi köşesine ya da odasına çekilirdi. Hani ara sıra tavandan gelen tıkırtılar ya da tandırdaki ateşin çıtırtıları olmasa sessiz bir filme dahil olmak gibiydi o evde vakit geçirmek. Anneannesi ve dedesinin onu sevmediğini bile düşünürdü her ziyaretten sonra. Oturma odasının badanalı duvarında kibrit kutuları ile yapılmış resim çerçevelerinin içinde diğer torunların resimlerini gördükçe bu düşüncesi biraz daha ağır basardı. Bazen de suçu kendinde, ailesinde arardı. Babaannelerinin evi köyün en yukarısındaydı. Her yaz oraya gelir, günlerce kalır, ahır, ağıl, tarla işlerine yardım eder sadece şehre dönmeye yakın günlerde birkaç saatliğine ziyaret ederdi anneannesini ve dedesini. Bazen bu ziyarete annesi de eşlik ederdi. Böyle zamanlarda yaşlıların tavırlarının annesine karşı da aynı olduğunu sezerdi. Annesinin çocukluğunu, gençliğini gerçekten bu evde geçirip geçirmediğini bile sorgulardı sessizlik çölünde. Belki de bu insanların mizaçları böyleydi. Neyse ki Satı Bibi vardı ve ortalıkta kimse olmayınca özlemini, sevgisini, ziyaretten duyduğu sevincini kısa cümlelerle de olsa belli ediyordu. 
Hiç evlenmemişti Satı Bibi zaten görme engelli biriyle kim evlenirdi ki? Bu evde emanet gibi, sığıntı gibi yaşadığı her hâlinden belliydi ama alışmış olmalıydı bu hayata. Sanki huzurun, sükunetin hüküm sürdüğü başka bir hikâyenin içinden bu dünyaya gelmişti. Âmâ olması onun için büyük bir sıkıntı gibi görünmüyordu, bir kez bile şikâyet ettiğini duymamıştı bu durumdan. Satı Bibi’nin gözleri sonradan mı görmez olmuştu yoksa doğuştan mı böyleydi? Her ziyaret öncesi bu soru aklına geliyordu lakin kimseye soramamıştı. Satı Bibi’nin üzüleceğini düşünerek onunla da bu konuyu hiç konuşmamıştı. 
Toprak damlı eve doğru attığı her adımda sessizlik büyüyordu. Kimi zaman inatçı bir sineği elinin tersiyle kovalıyor kimi zaman önünden kaçan bir kertenkeleye elindeki değnekle sataşıyordu. Köy yerinde değneksiz gezilmezdi. Herhangi bir evin, bostanın kenarında ansızın bir köpekle göz göze gelmek mümkündü. Güneş etkisini azaltamaya başlamıştı ki anneannelerinin evin kapısı karşıdan göründü. Evin hemen önündeki küçük kuru dereyi geçer geçmez artık hedefine ulaşmış sayılırdı. Adımlarını biraz daha hızlandırdı çünkü Satı Bibi evin az ilerisindeki çeşmenin yanındaydı. Bu manzaraya aşinaydı, gündüz vakitleri Satı Bibi namazda değilse ya dışarda hindilere, tavuklara yem veriyor olurdu ya da namaz hazırlığında. Dereyi koşar adım indi, Satı Bibi kendine doğru yaklaşan ayak seslerini fark etmiş, sesin geldiği yöne dönmüştü bile.
-Bibi ben geldim, dedi. Ver elini öpeyim. 
Acemisi olduğu bir mutluluk konmuştu Satı Bibi’nin boşluğa yönelmiş yüzüne. Çocuk, henüz kurumamış elini öptü yaşlı kadının. Satı Bibi, her zaman olduğu gibi ellerini onun yüzünde gezdirdi, sonra bağrına bastı:
-Büyümüşsün yine maşallah, hoş geldin, dedi. Her sene az daha büyüyorsun. Annen iyi bakıyor herhalde sana. Ablalarını geçeceksin az daha büyürsen he mi?
Yaşlı kadın, çocuğun ellerini küçücük bir kuşu tutuyormuşçasına avuçlarının içine aldı. Nazar değmesin diye dualar okudu ve yüzüne üfledi çocuğun. Ardından yine ellerini çocuğun yüzünde gezdirdi, hafif terleyen yüzüne dökülen saçlarını eliyle bir tarafa doğru taradı. Çocuk, yılda bir kez gördüğü bu ilgi ve şefkatten memnundu. El ele tutuşarak eve doğru yürümeye başladılar. O kısacık mesafede Satı Bibi; çocuğa annesini, babasını, kardeşini sormayı ihmal etmedi. Eve girdiklerinde anneannesi ocak başındaydı, meşguldü. Dedesi ortalıkta görünmüyordu. Eşikten içeriye adım atar atmaz Satı Bibi çocuğun elini bıraktı ve duvarı takip ederek avludaki sekinin yanına kadar gidip oturdu. Yeleğinin cebinden çıkardığı boncukları aşınmış tespihini eline alarak bir şeyler okumaya başladı. Satı Bibi hep böyleydi, varlığını hatırlatmak istemiyor gibiydi kimseye. Şayet dışarda ise kapının önündeki tuz taşında, içerde ise sekinin bir kenarında tedirgin bir kuş gibi tünerdi. Satı Bibi’nin yanına oturdu çocuk. Ne okuduğunu anlamaya çalışıyordu bir yandan. 
Anneannesi, onun geldiğinden habersiz, bir yandan terekteki tabakları düzenliyor bazen ocağın başına dönüyor, tencereyi karıştırıyordu. Çocuk yerinden kalkarak ebesine yaklaştı:
-Ebe, ben geldim dedi. Annemin, ablalarımın işi vardı. Onlar şoseye indiğimiz sabah otobüs beklerken uğrayacaklar. 
Anneannesi, elini oradaki bezlerden biriyle sildi ve torununa uzattı. Ardından yanaklarından öptü:
-Gelsinler de ne zaman gelirlerse gelsinler, o evin işinin bittiğini görmedim ki hiç, diyerek işine döndü. Yemek hazırlıyor olmalıydı. 
-Yardım lazım mı ebe, dedi çocuk. Yapacağım bir şey var mı? 
Anneannesi koluyla sekinin bittiği yerdeki direği işaret etti:
-Şuradaki dastarı sekiye ser, hamur tahtasını da üzerine koy illa yardım etmek istiyorsan. Yoksa otur bibinin yanına. 
Dastar, dediği sofra beziydi ninesinin ve ekmek tahtasını da tepsinin altına koyarlardı. Köyde neredeyse bütün sofralar bu şekilde kurulurdu. Babaannesinin evinde iki kedi vardı ve hamur tahtası kurulur kurulmaz gelip altına girerlerdi. Kedi bile yoktu bu evde. Keşke olsa biraz onunla vakit geçirirdim diye düşünmüştü ki hamur tahtasının yaslandığı direğin az yükseğinde taşa benzeyen bir şey gördü. Direğin bir kenarına sıkıştırılmış gibiydi. Uzanabileceği bir yerde değildi. Anlam veremedi taşa benzeyen bu nesneye. Hoyrat, garip bir duruşu vardı bu şeyin. Sormadan edemedi:
-Ebe, buradaki taş ne işe yarıyor?
Ebesi başını bile kaldırma ihtiyacı hissetmedi bu soruyu cevaplamak için. Dedesinin de ebesinin de kulağının az işittiğini biliyordu. Belki de duymamıştı ebesi. Sofra bezini serdi, üzerine hamur tahtasını yerleştirdi. Ebesi tepsiyi getirip tahtanın üzerine koyarken konuştu:
-Taş değil o, kuru dalak… Sığır dalağı…
Kurban Bayramı’nda kaburga kemiklerinin tuzlandığını ve örtmenin altına iple asılarak kurutulduğunu biliyordu. Kışın çorbalara konurdu bu kemikler. Kurbanda koyun kesilmişse onun gözlerinin de kurutulduğunu biliyordu. Kuruyan gözler bir ipe takılır ve çocuklar hastalandığında çimdirme suyunun içine konurdu. Göz değmesine iyi geldiğini söylerdi annesi. Dalağın kurutulduğunu ilk kez duymuştu. Satı Bibi tüm sakinliğiyle olduğu yerde oturuyordu. 
Sofra hazır olduğunda dedesinin eşikten içeri adım attığını gördü ve yanına koştu, elini öptü. Diğer dedesi gibi tütün kokan elleri yoktu ama onun parmakları kadar sert ve kocamandı elleri. Artık ezberden cevap verdiği birkaç soru da dedesi sordu, ardından avludaki çeşmede ellerini yıkayarak sofraya oturdu. Sessizlik derinleşiyordu git gide. Ebesi küçük bir tabağa böldüğü yemeği Satı Bibi’nin önüne yarım yufka ekmek ile bırakmıştı bu esnada. Satı Bibi tespihini yeleğinin cebine koyduktan sonra eliyle tabağı, ekmeği yokladı. Kaşığı buldu ve yemeğe başladı. Boşluğa dönük yüzü, şükür ve saadete açılan bir pencereydi. Önündeki sofrayı unutmuş, onu izliyordu. Dedesine ve ebesine karşı küçük kalbinde büyük bir sitem belirdi o an. Neden sofraya onu da davet etmiyorlardı ki? Neyse ki Satı Bibi hâlinden memnundu. Sekideki sofrada iki yaşlı ve bir çocuk hiçbir şey konuşmadan yemeklerini yediler. Aslında sadece onlara eşlik etmek için oturmuştu sofraya, yine de birkaç lokma aldı ve kenara çekilip Satı Bibi’yi izlemeye devam etti. Çabucak bitirmişti tabağındaki yemeği. 
Biraz daha beklese akşam karanlığına kalabilirdi. Dedesinin, ninesinin elini öperek köyden ayrılacakları günün sabahı şoseye inmeden önce uğrayacaklarını yeniden söyledi. Satı Bibi’nin yanına gitti ve ellerini tutarak sessizce konuştu:
-Bibi, yine geleceğim. Tek gelmeyeceğim bu kez; ablalarım, kardeşim, annem, babamla geleceğiz.
Satı Bibi oturduğu yerden kalkmadan çocuğa sarıldı, kokladı, eliyle yüzünü, saçlarını okşadı birkaç kez:
-Ayağına taş değmesin kuzum, Hızır yoldaşın olsun. Geldin gönlümüzü şen ettin, Allah da senin gönlünü şen etsin, dedi. 
Eve girerken dış kapının kenarına dayadığı değneğini eline aldı kuru dereyi geçerek babaannesinin evine doğru yola koyuldu. Her adımda sessizlik biraz daha geride kalıyordu. Başka bir dünyadan ait olduğu dünyaya doğru yürüyordu. Değneğini bazen omzuna koyuyor, bazen baston gibi kullanarak adımlarına dahil ediyordu. Anneannesinin evini ziyaret etmek, köyde geçen günlerin sonuna yaklaştıkları anlamına geliyordu. Dizleri ezilmiş, incelmiş pantolonunu, seneye giyemeyeceği naylon ayakkabılarını burada bırakarak döneceklerdi birkaç gün sonra. Kış gelinceye kadar köy aklından çıkmayacaktı. Kuzuları özleyecekti, gözeleri, bayırlardaki pınarları, kayalardan aniden havalanan yabani güvercinleri, kapıdaki köpeği, sofra tahtasının altındaki kedileri, yusufçuk kuşlarının sesini… Yol boyu etrafa baktı, tütmeye başlayan tandır bacalarına, sürü sürü uçan kuşlara. Sığırcıkların, ağustos böceklerinin ve adını bilmediği kuşların seslerine kulak verdi. Eve döndüğünde güneş kaybolmaya yüz tutmuştu. Kapının önündeki yaşlı köpek, onu görünce yattığı yerden zincir sesleriyle kalktı, üzerindeki tozu bir hamlede silkeledi, sevgi gösterilerine başladı. Amcalarının, yengelerinin ve onların çocuklarının sesi ablalarının seslerine karışıyordu. Köpekle biraz ilgilendikten sonra kapının önündeki acı pınarda elini, yüzünü yıkadı, içeri girdi. Evde olmadığının kimse farkında bile değildi. Herkes bir şeylerle meşguldü tandırın etrafında. Tandırın az önce yakıldığı belliydi çünkü İçerde hafif bir duman ve is kokusu vardı. Annesi tandırın başından ayrılarak geldi:
-Nasıllar, iyiler mi deden, eben?
-Aynı, dedi her zamanki gibiler. Satı Bibi de iyi, ben zaten en çok onu seviyorum o evde. Beni sadece o seviyor. Onlar diğer torunlarını daha çok seviyorlar.
Annesini üzmüştü bu sözler. Yeniden tandır başına döndüğünde çocuk da peşinden gitti:
-Anne, o kuru dalak senin zamanında da var mıydı o evde, ben ilk kez gördüm, dedi.
Annesi bir yandan tandıra çalı çırpı ilave ederken cevap verdi:
-Satı Bibi’nin dalağı o. Nasıl ilk kez gördün. Senelerdir orda duruyor. 
Bu cevabı beklemiyordu çocuk. 
-Satı Bibi’nin değil sığır dalağı imiş. Taş gibi bir şey. 
-Tamam işte, onu bibim kullanır. Ocaktır bibim, başka köylerden bile ona gelirler o dalak için. 
Çocuk etraftaki tüm seslere kulağını tıkamış annesini dinliyordu:
-Seni hiç dalak tutmadığı için haberin yok bu işlerden. Dalaklananların uğrak yeridir anamgilin ev. 
Dalak tutan arkadaşlarını biliyordu. Kuzuları otlatırken uzun süre koşunca ya da hızlı yürüyünce bazı arkadaşları karnında bir yeri tutup acıyla kıvranıyorlardı dalağım tuttu, diyerek. Bir keresinde karnı ağrıdığında arkadaşları ona da söylemişlerdi senin dalağın var diye ama umursamamıştı. Annesi devamını getirmedi anlatacağı şeylerin. Bir süre etrafında gezindi, yeni şeyler söylemesini bekledi ama annesi için çok da önemli bir mesele değildi sanki bu. Annesi, oğlunun hareketsiz ve sessiz bir halde beklediğini görünce devam etti:
-Satı Bibi ocaktır.
Bilmece, tekerleme gibi bir cümleydi bu. Ocak ve Satı Bibi arasındaki alaka bir türlü yerine oturmuyordu aklında, muhayyilesinde.
-Ocaktır yani şifa dağıtan biridir ama sadece dalak tutanlar gelir ona. Satı Bibi dalaklarını keser ve dalağı kesilen kişiyi bir daha dalak tutmaz. Duran emminin de dalağını kesmişti zamanında. Başka başka köylerden ona dalak kestirmeye gelirler. 
Ocak kelimesinin karşılığı biraz şekillenmişti zihninde fakat aklı iyice karışmıştı çocuğun. Gözleri görmeyen biri, insanların dalaklarını nasıl kesiyordu, canları yanmıyor muydu dalağı kesilenlerin. Kuru dalakla bunun ne ilgisi vardı? Satı Bibi’nin iyileştirdiği isimleri sayıyordu annesi arada. Anlattıkları büyü veya mucize gibi şeylerdi annesinin. Gözleri sonuna kadar açılmış pürdikkat annesinin anlattıklarını dinlemeye devam ediyordu. Bir an boş bulundu ve heyecanla annesinin sözünü kesti:
-Peki, nasıl dalak kesiyor ki? O yaşlı ve gözleri görmeyen biri.
Annesi sabırla ve biraz da gururla anlatmaya devam etti:
-Dalak tutan kişi Satı Bibi’nin önüne uzanır ve karnını açar. Satı Bibi eliyle ağrıyan yeri bulur, ardından o direkteki dalağı ağrıyan yerin üzerine koyar. Bu esnada okur, üfler. Kuru dalağın üstüne okudukça bir çuvaldız batırıp çıkarır. Bu işi defalarca yapar. 
-Çuvaldız batmaz mı, dedi çocuk hayretle.
-Hayır, dedi annesi. Çuvaldızı sonuna kadar batırmaz. Şişleyip geri çeker. Benim çocukluğumda bıçakla yapardı bu işi ama bıçağı kaybetti bir ara. Sonradan çuvaldızla devam etti. 
Annesi anlattıkça hayreti ve Satı Bibi’ye olan hayranlığı artıyordu çocuğun. 
-Dedem, ebem kesse ya gelenlerin dalaklarını ya da dalak böyle kesiliyorsa neden herkes bibimi yoruyor, dedi.
Tandır başındaki son işlerini de yapan annesi ilk kez oğlunun yüzüne bakarak konuşuyordu:
-Herkes dalak kesemez, ocak olmak lazım. Satı Bibi el almış. Eskiden köy köy gezen dervişler varmış, ben de hatırlamıyorum. Satı Bibi daha çocukken bir derviş alayı gelmiş, dedengile misafir olmuş. Bibimin halini görünce dervişlerden biri ve ona dalak kesmeyi öğretip el vermiş. Muhannete muhtaç olmasın, demiş. Dalağı kesilen kişi Satı Bibi’ye ufak tefek bir şeyler bırakır. Elin vergisi canın sevgisi…
Tıpkı anneannesinin evinde yaptığı gibi sofra dastarını serdi avludaki büyük direğin yanına, hamur tahtasını üzerine koydu, etrafına minderleri dizdi. Kadınlar için ayrı, erkekler için ayrı bir sofra kurulurdu bu evde. Ekmeğin, ayranın, kaşıkların ve tabakların sofraya dizilmesine yardım etti. Dışarda hava kararmaya dönmüş, içerde gaz lambaları yakılmıştı. O, yalnızca Satı Bibi’yi düşünüyordu. Ne çok şey öğrenmişti bir günde. Bunları sınıf arkadaşlarına anlatsa kimse inanmazdı. Belki sadece Yasemin inanırdı. Yasemin zaten her şeye inanırdı. Öğretmenine anlatsa o da inanmazdı böyle şeylere. Zaten evimizde televizyon yok, dediğinde öğretmeni bir tuhaf bakmıştı. Şimdi bir de Satı Bibi’yi anlatacak olsa… Daha fazla soru sormadı annesine. Gaz lambasının aydınlattığı avlu onun için bambaşka bir dünyaya dönüşmüştü o akşam. Satı Bibi’ye el veren dervişleri düşünüyordu. El vermenin ne olduğunu düşünüyordu. Satı Bibi’nin ellerini düşünüyordu, onun avuçlarının içinde kendi ellerini… Kadınlar da avlunun bir kenarında yemeklerini yemişler, avluyu toparlıyorlardı gaz lambasının ışığında. Yengelerinden büyük olanı ayaklarını uzatmış, çocuğunu dizlerine koyduğu bir minderin üzerine yatırmış uyutmak için sallıyordu. Bir yandan da kısık bir sesle ninni söylüyordu:
Hu hu hu derviş
Derviş bir gelin almış