Tolstoy etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tolstoy etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Eylül 2026 Pazartesi

saat

hüseyn kaya
                                                                                           Sular hep aktı geçti
                                                                               Kurudu vaktı geçti
                                                                                           Dünya bir penceredir
                                                                                           Her gelen baktı geçti
                                                                                                                (Yunus Emre) 
   
Saate baktı, daha yolculuğunun yarısına bile gelmemişti. Bir eşiğin önünden bilinçsizce içeriye girer gibi uykunun olduğu tarafa geçiyor sonra yeniden uyanıyordu. Birazcık gözleri kapanacak olsa sayıklamaktan korkuyordu. Uykusunda bağırmaktan, ağlamaktan korkuyordu zaten bu endişeler yüzünden uyumadan yolculuk yapmaya alışmıştı.
Direnecek gücü kalmamıştı artık. Uyumak istiyordu, uyumak ve uyandığında yolculuğun bittiğini görmek. Kimsenin onu tanımadığı bir şehirde olmak istiyordu gözlerini açtığı zaman. Bir rüyadan uyanır gibi yeni bir hayata, dünyaya uyanmak istiyordu.  Caddelerin, sokakların nereye çıktığını bilmeden yürümek istiyordu. İlk kez görmek istiyordu baktığı her yeri, her şeyi, herkesi. Daha önce rüyalarında bile görmediği bir yer olmalıydı yolculuğun bittiği yer.
 Başını aracın penceresine dayadı, gözleri usul usul kendiliğinden kapanmıştı. Elindeki tespihi düşmek üzereyken sarsıldı ve uyandı yine.  Ağlayan çocuk yoktu otobüste, yüksek sesle konuşan kimsecikler de yoktu. Bazen aracın içi aydınlanıyor, ardından yeniden karanlığa bürünüyordu. Diğer yolculuklarındaki gibi şoför koltuğundan arka koltuklara doğru yayılan sigara kokusu yoktu. Müzik yoktu, mola yoktu. Sayıklamak, uykuda bağırmak ya da ağlamak sorun olmaz diye düşündü.
Karşı yoldan gelen araçların zaman zaman araç içini aydınlattığı bir vakit görebildiği koltuklara baktı, tümü boştu koltukların. Uyuması gerekiyordu fakat daha önce kollarından kendini kurtaramadığı uyku, bu kez adım adım ondan uzaklaşıyordu. Yanına bir kitap almadığı için pişman oldu fakat şimdiye kadar hiçbir yolculukta kitap okumamıştı ki… Okuyamamıştı. Yolculukta kitap okuyan insanlara da hayret ediyordu. Gerçekten okudukları kelimeleri anlayabiliyorlar mıydı? Bir yazar olsaydı kitaplarının yolculuklarda okunmamasını önerirdi okurlarına. Belki de kitaplarının ilk sayfasına ya da arka kapağına bir not düşerdi: Lütfen bu kitabı otobüste, trende, vapurda okumayın. Kitapları yolculuklarda, parklarda, kafelerde okunan bir yazar olmak istemezdi. Dostoyevski’yi düşündü, sonra Tolstoy’u. Başka başka yazar isimleri de geçti zihninden. Dostoyevski, kitaplarının yolculuklarda okunduğunu bilse rahatsız olmazdı bu durumdan hatta mutlu bile olurdu. Olur muydu gerçekten? Belki… Tolstoy, kitaplarının yolculuklarda okunduğunu duysa bu durum hoşuna gitmezdi pek. Hoşuna gitmez miydi gerçekten? Kim bilir?.. Bu tuhaf düşünceler, gecenin bu saatinde zihnine üşüşüyorsa tek sorumlusu ortaokuldaki Türkçe öğretmeniydi. Haftada en az bir kere bizim ülkemizde kitap okuyan insan sayısının çok az olduğundan dem vururdu. Ardından da Japonya’da, Avrupa’da insanların otobüslerde, trenlerde, vapurlarda kitap okuduğunu anlatırdı. 
    Yeniden saate baktı. Hâlen yolculuğun yarısına gelmemişti. Kaç zamandır yavaşlamadan, sarsılmadan yoluna devam eden aracın yavaşladığını ve sağa doğru yanaştığını fark etti. Nihayet mola vakti gelmişti anlaşılan. Mola yerlerini oldum olası sevmezdi. Bütün mola yerleri ve buralardaki insanlar birbirine benziyordu. Yine de biraz temiz havanın iyi geleceğini düşündü ve oturduğu yerden kalkmak üzere hazırlandı. Kendisinden başka kimseyi görmüyordu etrafta. Kimsenin sesini de duymuyordu. Aracın içi aydınlandığında tüm koltukların boş olduğunu fark etti. Hoşuna gitmişti bu tenhalık. Mola sonrası uyuyabilirdi. Aracın orta kapısına yaklaştığında zaten kapının açık olduğunu gördü ve küçük adımlarla indi araçtan. Etraf, lambalarla aydınlatılmıştı; dışarıya çıkar çıkmaz yüzünü, vücudunu okşayan serinlik, hoşuna gitmişti. Sağ tarafa doğru ilerlediğinde küçük bir çeşme bulacağını biliyordu. Tesisin içine girmek yerine sağ tarafa doğru ilerledi. Çeşmenin şırıltısını duyduğunda yanılmadığı için tebessüm etti. Çeşme, biraz karanlık tarafındaydı tesisin. Hedefine ulaştığında içinde garip bir huzur duydu. Önce ellerini, sonra yüzünü yıkadı. Bir süre akan suyun altına tuttu avuçlarını. Suyla birlikte uykusuzluk, kaygı ve yorgunluk aktı avuçlarından.  Birkaç yudum su içmeyi de ihmal etmedi. Başını çeşmeden kaldırdığında etraftaki ağaçlar dikkatini çekti. Ne bir esinti vardı yapraklarını kımıldatan ne de yaprakların arasından gelen uykulu karga tıkırtıları. Nerede olduğunu tahmin etmeye çalıştı, edemedi. Yolun yarısını geride bırakmışımdır, diye düşündü. Saatine baktı. Bir kez daha baktı, bir kez daha… Saat durmuştu. Belki de yolculuğun bitmesine çok az kalmıştı, bu kadar uzun sürmemeliydi zaten. Araca geçmeli ve yerine oturmalıydı artık fakat geriye döndüğünde aracın yerinde olmadığını gördü. Önce hızlandı, sonra koştu lakin az evvel indiği araç, yerinde yoktu. Işıklar önce zayıfladı, ardından cılız ışıklar birer birer kaybolmaya başladı. Seslenmek, bağırmak, birilerine çaresizliğini anlatmak istiyordu ama sesi yoktu. Tedirginliği kısa sürdü. Karanlığın ortasında, olduğu yere bağdaş kurarak oturdu. Saate bakmaktan başka yapabileceği hiçbir şey yoktu. Kulağına yaklaştırdığında saatin tıkırtılarını duydu. Saati kulağından uzaklaştırdığında tıkırtıyı daha iyi duymaya başladı. Yola çıktığından beri hissettiği içindeki dolaşık yumak, kendiliğinden çözülüyordu sanki ve bu his; ona garip bir huzur veriyordu. Uzun zamandır ilk kez acele etmiyordu. Sağ elini, sol bileğindeki saatin üzerine koydu. Bütün telaşların kıyısındaydı ve kimselerin görmediği, bilmediği bir sayfanın ortasında oturuyor gibiydi. Belki birinin rüyasına düşmüştü, belki birinin hikâyesine. Yolumu kaybetmedim, dedi. Yol, artık beni aramayı bıraktı.
 

25 Temmuz 2020 Cumartesi

ıssız patikaların sessiz yolcuları


Bizler zayıfız, tek silahımız geceleri ceylanları kaçıracak kadar güçlü kelimelerdir

(Saint Exupèry)

     Bir otobüs yolculuğunda istemeyerek de olsa muhabbete başladığınız yan koltuk arkadaşınız, lise öğrencisiyken dersiniz boş geçmesin için öylesine sınıfınıza gelen herhangi bir öğretmen, her gün işe giderken aynı caddede, aynı yerde karşılaştığınız yüzünü ezberlediğiniz ama adını bilmediğiniz bir insan; vakti gelince hayatınızı rayından çıkaracak, kurulu düzeninizde ihtilaller yapabilecek bir role sahip olabilir şahsi tarihinizde. Kadere teslimiyet, kaderin hep anlık ve ölçülemeyecek kadar ince hesaplarla ve hızla işleyişi içindir biraz da.

Siz büyük idealler ve hesaplar peşindeyken hep sonradan farkına vardığınız küçük ayrıntılar, karşılaşmalar, tanışmalar yön verir hayatınıza ki, karşılaştığınız ve dünyanızda değerli bulduğunuz her şey, neyi aradığınızın habercisi, kendi hallerinizin size sunulmuş bir resmidir aslında. 

Ömrünüzün hangi yaşını yürüyorsanız yürüyün, hayat; sonu, asla yürüyenleri tarafından bilinmeyen,  hep uzaklardaymış gibi görünen bir yol gibi uzar gider ufka doğru. Onca kalabalığa, gürültüye rağmen bazen kendi adımlarınızın sesinden başka sesi duymaz, kendinizden başka bir canlının nefesini işitemezsiniz yeryüzünde. Önünüzde upuzun kendi gölgeniz ve diliniz lal; bir ses bekler, bağırmaya çalışır bağıramazsınız. Ayaklarınız yere çivilenmiş gibidir. Gökyüzünden, ufuklardan, ötelerden bir ses gelsin, dilinizin ve ayaklarınızın bağını çözsün, size efsunlu sözler söylesin istersiniz. Bir define haritası arar gibi kitap kokan mekânlarda arar durursunuz bu sesi, efsunu.

İlerde tiryakisi olacağınız bir yazarın ilk kitabını da küçücük sebepler içinde önünüze getirir kader. O kitapta yazılı her şeye inanmak, aldanmak istersiniz.  Yeni filizlenen aşklar gibidir bu okumalar. Sayfalar boyu kendinizden bir şeyler bulmak, kendinizi ifade eden cümleler yakalamak, bir yazara yakınlaşmak ve onu sevmek için yeterli sebeplerdir.

Gün gelir artık okunacak kitabı kalmaz tutkuyla bağlandığınız yazarınızın. Bu defa hayatının izini sürersiniz. Dostlarını, aşklarını, nasıl yazdığını ve öldüğünü merak etmeye başlarsınız. Değiştirir sizi, size hükmetmeye başlar okuduğunuz kitapların ruhu. Bir zaman sonra dünyaya bakan gözlerinizin yalnızca birisi size aittir, diğerinden yazarınız, yazarınızın kahramanları bakmaya başlar. Hayatı, dünyayı tek başınıza yorumlayamazsınız. Ömrünüzün en güzel çağlarını bırakırsınız geride bu hal ile.

Bütün ırmakların durduğu, yıldızların matlaştığı ve rüzgârın donduğu, ağaçların yapraklarının taş kesildiği bir vakitte ansızın saat on ikiyi vurur. Bir rüyadan uyanır gibi uyanırsınız hayata. Gözünüzü açtığınızda evinizde, eşinizin karşısındasınızdır ve odalarınızdan çocuk sesleri yükselmektedir. Sonra ara ara banka yahut fatura kuyruğunda bazen bir büyük mağazada taksit öderken rastlarsınız kendinize. Büyü biter, şarkılar biter, şiirler biter…  

Şairler kadar yazarların da yalancı hatta gönül hırsızı olabileceği düşüncesi kemirir ruhunuzu bazen.

***

İçimde dışarı çıkmak isteyen bir şey vardı, ben onu yaşamaya çalışıyordum yalnızca... Neden böylesine güçtü bu?

(Herman Hesse)

Tıpkı sevdaya tutulmanın bir zamanı, yaşı olduğu gibi bazı yazarlara, şairlere tutulmanın da yaşı, zamanı olmalıdır zira onlar da tıpkı aşk gibi dalgınlıktan kapıları ardına kadar açık unutulmuş kalplerin misafiridirler. Mesela; Herman Hesse’yi, ilkgençlik yıllarında, hayata adım atacağınız yaşlarda ya okumamalısınız ya da yılda en fazla bir iki kitabını okumalısınız. Aynı durum Bukovski, Tolstoy ve Nietzsche için de geçerlidir.

Hermann Hesse, hayatıma Yabancı Bir Gezegenden Tuhaf Haberler kitabıyla girdiğinde lise son sınıftaydım ve karanlığın bir adım önündeydim. Bir vakitler hayranı olduğum çoğu yazarın efsunu bitmişti ve sona doğru gittiğimi biliyordum. Hesse’nin hikâyelerini, severek ancak kendimi kaybetmeden bir çırpıda bitirdim. Neticede bir yazar daha tanımış, bir kitap daha geride bırakmıştım, o kadar. Kısa zaman sonra Siddartha geçti elime. Siddartha ile Hesse’nin şimdiye kadar okuduğum yazarlardan farklı olduğu fikri oluştu bende ve bu fark doğrudan diğer kitapların eşiğine götürdü bıraktı beni. Siddartha’daki olayların yaşanabilirliği zihnimde şüpheler uyandırmakla birlikte el yordamıyla tanımaya çalıştığım tasavvufla örtüşen sesler vardı kitapta ve karışmıştı kafam.

Aynı aylarda Peter Camenzind’i buldum. Hesse’nin cahil ruhumu sarsışı ve beni peşine düşürüşü asıl bu kitaptan sonra oldu.

Hesse kahramanlarından birinin uyuşturan ve kendine bağlayan sesi bir kez gönlünüzde açık bir kapı bulmuşsa, artık siz uyanıncaya kadar bütün kahramanlarının uğrak mekânıdır ruhunuz. Çoğu başarısız, ümitsiz; ama bir o kadar dirayetli kahramanlar olanca rintlikleri ve eşsiz aşkları ile kah ressam, müzisyen kah şair olur kendilerinden bir şeyler bırakarak geçerler ömrünüzün eşiğinden. Geride altı çizilmiş satırlar, kitaplığınızın bir bölümünü oluşturan Hesse kitapları ve ömrünüzden heba olmuş bir mevsim kalır.

Demian, Narziss ve Goldmund, Bozkırkurdu… Tam da Hesse büyüsünden uyanacakken; Çarklar Arasında, ardından; Knulp… Knulp’tan sonra, bir daha Hesse kitaplarına yanaşmamaya karar verdim zira üniversiteye başlamıştım, okuduklarımın etkisiyle okulu ve hayatı umursamıyor, kendime zoraki mutsuzluklar buluyor hatta başarısız olmak için çaba sarf ediyor bir yandan ailemi üzmemeye çalışıyordum. Babamı ve annemi daha çok seviyor ancak kendimi hayatın kıyısına doğru sürüklüyordum ağır usul. Okulu bırakmaktan, evden kaçmaktan yahut Çarklar Arasında’nın kahramanı Hans’ın sonu gibi bir sondan beni alıkoyan yine Hesse’nin kalbime üflediği aile sevgisi oldu galiba. Fakat onun kahramanlarından ruhuma sinen bitkinlik, uyuşukluk, teslimiyet aylarca yanımda bir gölge gibi dolaştı durdu.

***

Yoksa hayat bu gözyaşlarını, bu sevinçleri ebediyen benden uzaklaştıracak kadar ağır izler mi bıraktı ruhumda ve kala kala bir tek anılar mı kaldı?

(Tolstoy)

Kitapların kapısına hangi niyetle gittiğiniz önemlidir şüphesiz. Bazı yazarlar sanki aralarında gizli bir anlaşma yapmışlar gibi halis niyetli okurlarını birbirlerinin kapısına gönderir dururlar. Tam da birinden ayrılıp evinize, kendinize, hayata dönecekken ötekinin eşiğinde bulursunuz kendinizi.

Hesse’den uzaklaşırken Tolstoy’un kapısında buldum kendimi. Tolstoy’u tanımasaydım, yazarların da pek çok şair gibi yaşamadıkları, yaşayamadıkları hakikatlerin, hissiyatın tüccarı olduklarına kanaat getirebilir hatta okumanın gereksiz olduğu sonucuna varabilirdim.

Tolstoy’un, Çocukluk ve Ergenlik Yılları’nı biraz da kendimden bir şeyler bulma çabası ile okudum fakat Hesse’nin lirizmi, ahengi ve büyüleyiciliği yanında itiraf etmek gerekirse Tolstoy soğuk ve kuru gelmişti. Tolstoy’un diğer kitaplarından önce Çocukluk ve Ergenlik Yılları’nı okumanın yanlış bir tercih olduğunu kimse söylemedi o yıllarda. Yazarın okuduğum ikinci kitabı İtiraflarım’dı. Soğuk bir başlangıçtı benim için. Belki de bu başlangıç yüzünden yazarın daha sonra okuduğum romanlarında hikâyelerinde kahramanları bir kenara bırakıp sayfalar boyunca Tolstoy’un sesini duymaya çalıştım.

Kazaklar’ı okurken Olenin üniforma giymiş Tolstoy’un ta kendisiydi. Din hakkındaki görüşleriyle, insanlara ve tabiata bakışıyla Olenin’i bir kenara bırakıp Tolstoy’u dinledim, biraz daha yakından tanıdım kitabın sonuna kadar.

Tolstoy bunu bilinçli yapıyordu galiba.  Çünkü bir yandan İtiraflarım’da kendini asmamak için evinde ip namına ne varsa hepsini bir dolaba nasıl kilitlediğini, kendini vurmamak avlanmayı nasıl bıraktığını anlatıyor, bir yandan da Anna Karenina’da Levin’e aynı şeyleri yaşatıyordu. Roman boyunca Levin’in Kitti’den sakladığı intihar düşüncesini, kendisi de eşinden saklamaya çalışıyor, saklayabileceğini sanıyordu.

Tolstoy’un tiksinerek ayrıldığı üniversite tahsilini Diriliş’in kahramanı Nehuldof da kendini köylülere adamak için yarıda bırakmıştı. Anna Karenina’da; Levin, Harp ve Sulh’ta; Piyer Bezuhov ve Prens Andrey, Diriliş’te Nehuldof… Tolstoy yalnızca isimleri değiştiriyor ancak kelimelerle tüm kahramanlarına aynı yüzü, kendi yüzünü çiziyordu.  Evet, Tolstoy bunu kasıtlı olarak yapıyordu.

Hesse’den daha uzun ve samimi sürdü Tolstoy okumaları. İvan İlyiç’in Ölümü, Kroyçer Sonat, Yaşayan Ölü, Hacı Murat gibi kitaplarının türlü çevirileri mevcuttu piyasada ve fazla çaba harcamadan bulunabiliyordu kitapçılarda.

 Hayat Üzerine Düşünceler ve Din Nedir? İsimli eserlerinin basıldığını öğrenince bu kitapların kitapçılara inmesini beklemeden yayınevinden mektupla isteyecek kadar yazdıkları lüzumlu bir yazar olmuştu benim için o yıllarda Tolstoy. Türkçesi yalnızca birkaç kez basılan Halk İçin Hikayeler’i Sivas’ta bulamayınca İstanbul’a, Ankara’ya giden arkadaşlara ısmarladığımı hatırladıkça halen tebessüm ederim kendi kendime.

Hesse’den kaçarken Tolstoy’a tutulmaktı bu; ama olsundu.

Bir yazarı yakından tanımak ya da tanıyanlardan dinlemek; genellikle o yazardan soğutur okurunu; fakat Tolstoy’u ve kişiliğini Romain Rolland’dan, Gorki’den okudukça ona olan muhabbetim biraz daha arttı.

İhtiyarlığında birkaç kez tecrübe ettiği ve sonuncusunda başardığı evden kaçma teşebbüsleri, içli günlükleri, eşine yazdığı hüzünlü mektuplar, aile geçimsizlikleri hülâsa romanlarına sızdıramadığı ömrünün son demlerinin bir filmi neden yapılmadı yahut romanı neden yazılmadı bilemiyorum.

Tolstoy’u da Hesse gibi dostlar listesine eklediğimde halen öğrenciydim ve Goethe’nin Werther’inde altını çizecek satırlar arıyordum. Onca sevimliliğine ve vakarına rağmen Goethe’ye içim ısınmadı. Werther etkileyici bir kahramandı; ama hikayesinde beni bunaltan, bana ters gelen bir şeyler vardı. Faust da Goethe hakkındaki düşüncelerimi değiştirmedi. Werther’in intiharını da tıpkı hikayesi gibi kabullenemedim yıllarca ve Goethe’yi onun katili gibi düşündüm nedense.  Goethe’nin yetmiş dört yaşında iken on dokuz yaşında bir kıza âşık olduktan sonra düştüğü halleri öğrendiğimde, kitaplarını kitaplığımın en gözden uzak raflarına dizmeye başlamıştım bile.

 

Uzak Denizlerde Yorgun Gemiler

Hesse ve Tolstoy’dan başka inanmak, seline kapılmak istediğim iki yazar daha oldu; Tagore ve Exupèry.  Tagore’un Hilmi Kitabevi’nce çoğu 1930-40 yılları arasında basılmış kitaplarının bir kısmına ulaştıysam da parıltılı sözler ve altı çizili sayfalardan başka bir şey kalmadı ondan geriye. 

Öğrencilik yıllarımın sonlarına doğru Exupèry hastalığı zuhur etti. İnsanların Dünyası’nı, Kale’yi, Güney Postası’nı, Gece Uçuşu’nu, Küçük Prens’i defalarca farklı farklı çevirilerden okudum; lakin dostum diyemedim hiçbir zaman bu kitapların yazarına. Onun çok yükseklerden seslendiğini düşünüyor, kitaplarını her okuyuşumda irkiliyor çarpılıyor, kendime çeki düzen verme ihtiyacı hissediyordum. Ölümüne dair okuduğum çeşitli rivayetler onu daha da kıymetlendirdi dünyamda. Kendimi kaybetmekten ziyade kendime gelmek istediğimde okudum Exupèry’i. Attar, Hafız, Mevlana gibi huzura çağıran bir rengi vardı sesinin. Kale ve İnsanların Dünyası halen ara sıra kapısını çaldığım, okumaktan usanmadığım en kıymetli kitaplarımdandır.

Andre Gide, Rilke, Eliot, Dostoyevski, Puşkin, Oscar Wilde, Kafka, Borges, Paul Auster, Balzac, Tagore, Hölderlin, Nerval… Daha ismini hatırlayamadığım bir sürü gâvur yazarın kapısından geçti yolum ya da onlar gelip geçtiler benim ömrüm içinden. Dar Kapı, gerçekten büyüleyici bir kitaptı o yaşlarda benim için ancak zaman Alissa ve Jerome’un hikâyelerinin üzerindeki parıltıyı çoktan kararttı. Hugo’ya dair yalnızca derin bir saygı kaldı içimde.  Gançarov sıkıcıydı, Dosto; Suç ve Ceza ve Beyaz Geceler dışında hep tatsız tuzsuz. Rilke fazlaca hercai, Salome ve Nietzsche ile verdiği o pozu gördüğümden beri değersiz. İstirati; kaygısız, Bukovski; ahlaksız ve serseri, Vasnocelos; sıkıntısız zamanlarda muhabbet edilebilecek bir arkadaş… Hepsiyle söyleştim günlerce, saatlerce fakülte bahçelerinde, bitmek bilmeyen uzun yolculuklarda, kış gecelerinde. Dost sıcaklığı değilse de arkadaş yakınlığını belki de sadece onlarla hissettim, tanıdım.

 

Benzerini Arayan Kırgın Yürek

Aynı selde sürükleniyorken aynı ağaç köküne sarılmak, aynı çölde ilerlerken mataranızdaki son yudum suyu yanındakine sunmaktır dostluk. Dost; paylaşılandır. Kendinize dahi söyleyemediğiniz hakikatleri ona anlatır, yüzüne bakamadığınız yaraları ona gösterirsiniz yalnızca. Aynı yangının alevlerini yüzünüzde hissettiğiniz, aynı zehrin acısını damarlarınızda bildiğiniz, kalbi kalbinizle aynı ritimde atan kişidir dost.

Hesse ve Tolstoy’la böyle bir yakınlık duydum galiba. Her ikisi de önce deli bir ırmağın ortasına çektiler ergen ruhumu sonra ellerini uzattılar.

Güzel ve bahçelerde kuş sesleri arasında gökyüzüne, çiçeklere şarkılar söyleyen öteki yazarlar, şairler sanki dingin vakitlerde sesi, selamı özlenen arkadaşlar gibi. Onları karanlık ormanlarda, bulanık ırmaklarda yanınızda göremezsiniz.

Bütün ırmaklar duruldu yaşım ilerledikçe. Evimin ve kalbimin bütün pencereleri kapıları kilitli artık.

Buradayım.

Saatin on ikiyi vurduğu yerde.



            hüseyn kaya