hüseyn kaya
Sular hep aktı geçti
Kurudu vaktı geçti
Dünya bir penceredir
Her gelen baktı geçti
(Yunus Emre)
Dünya bir penceredir
Her gelen baktı geçti
(Yunus Emre)
Saate
baktı, daha yolculuğunun yarısına bile gelmemişti. Bir eşiğin önünden
bilinçsizce içeriye girer gibi uykunun olduğu tarafa geçiyor sonra yeniden
uyanıyordu. Birazcık gözleri kapanacak olsa sayıklamaktan korkuyordu. Uykusunda
bağırmaktan, ağlamaktan korkuyordu zaten bu endişeler yüzünden uyumadan
yolculuk yapmaya alışmıştı.
Direnecek
gücü kalmamıştı artık. Uyumak istiyordu, uyumak ve uyandığında yolculuğun
bittiğini görmek. Kimsenin onu tanımadığı bir şehirde olmak istiyordu gözlerini
açtığı zaman. Bir rüyadan uyanır gibi yeni bir hayata, dünyaya uyanmak
istiyordu. Caddelerin, sokakların nereye
çıktığını bilmeden yürümek istiyordu. İlk kez görmek istiyordu baktığı her
yeri, her şeyi, herkesi. Daha önce rüyalarında bile görmediği bir yer olmalıydı
yolculuğun bittiği yer.
Başını
aracın penceresine dayadı, gözleri usul usul kendiliğinden kapanmıştı. Elindeki
tespihi düşmek üzereyken sarsıldı ve uyandı yine. Ağlayan çocuk yoktu otobüste, yüksek sesle
konuşan kimsecikler de yoktu. Bazen aracın içi aydınlanıyor, ardından yeniden
karanlığa bürünüyordu. Diğer yolculuklarındaki gibi şoför koltuğundan arka
koltuklara doğru yayılan sigara kokusu yoktu. Müzik yoktu, mola yoktu.
Sayıklamak, uykuda bağırmak ya da ağlamak sorun olmaz diye düşündü.
Karşı
yoldan gelen araçların zaman zaman araç içini aydınlattığı bir vakit
görebildiği koltuklara baktı, tümü boştu koltukların. Uyuması gerekiyordu fakat
daha önce kollarından kendini kurtaramadığı uyku, bu kez adım adım ondan uzaklaşıyordu.
Yanına bir kitap almadığı için pişman oldu fakat şimdiye kadar hiçbir
yolculukta kitap okumamıştı ki… Okuyamamıştı. Yolculukta kitap okuyan insanlara
da hayret ediyordu. Gerçekten okudukları kelimeleri anlayabiliyorlar mıydı? Bir
yazar olsaydı kitaplarının yolculuklarda okunmamasını önerirdi okurlarına.
Belki de kitaplarının ilk sayfasına ya da arka kapağına bir not düşerdi: Lütfen
bu kitabı otobüste, trende, vapurda okumayın. Kitapları yolculuklarda,
parklarda, kafelerde okunan bir yazar olmak istemezdi. Dostoyevski’yi düşündü,
sonra Tolstoy’u. Başka başka yazar isimleri de geçti zihninden. Dostoyevski,
kitaplarının yolculuklarda okunduğunu bilse rahatsız olmazdı bu durumdan hatta
mutlu bile olurdu. Olur muydu gerçekten? Belki… Tolstoy, kitaplarının
yolculuklarda okunduğunu duysa bu durum hoşuna gitmezdi pek. Hoşuna gitmez
miydi gerçekten? Kim bilir?.. Bu tuhaf düşünceler, gecenin bu saatinde zihnine
üşüşüyorsa tek sorumlusu ortaokuldaki Türkçe öğretmeniydi. Haftada en az bir
kere bizim ülkemizde kitap okuyan insan sayısının çok az olduğundan dem
vururdu. Ardından da Japonya’da, Avrupa’da insanların otobüslerde, trenlerde,
vapurlarda kitap okuduğunu anlatırdı.
Yeniden
saate baktı. Hâlen yolculuğun yarısına gelmemişti. Kaç zamandır yavaşlamadan,
sarsılmadan yoluna devam eden aracın yavaşladığını ve sağa doğru yanaştığını
fark etti. Nihayet mola vakti gelmişti anlaşılan. Mola yerlerini oldum olası
sevmezdi. Bütün mola yerleri ve buralardaki insanlar birbirine benziyordu. Yine
de biraz temiz havanın iyi geleceğini düşündü ve oturduğu yerden kalkmak üzere
hazırlandı. Kendisinden başka kimseyi görmüyordu etrafta. Kimsenin sesini de
duymuyordu. Aracın içi aydınlandığında tüm koltukların boş olduğunu fark etti.
Hoşuna gitmişti bu tenhalık. Mola sonrası uyuyabilirdi. Aracın orta kapısına
yaklaştığında zaten kapının açık olduğunu gördü ve küçük adımlarla indi
araçtan. Etraf, lambalarla aydınlatılmıştı; dışarıya çıkar çıkmaz yüzünü,
vücudunu okşayan serinlik, hoşuna gitmişti. Sağ tarafa doğru ilerlediğinde
küçük bir çeşme bulacağını biliyordu. Tesisin içine girmek yerine sağ tarafa
doğru ilerledi. Çeşmenin şırıltısını duyduğunda yanılmadığı için tebessüm etti.
Çeşme, biraz karanlık tarafındaydı tesisin. Hedefine ulaştığında içinde garip
bir huzur duydu. Önce ellerini, sonra yüzünü yıkadı. Bir süre akan suyun altına
tuttu avuçlarını. Suyla birlikte uykusuzluk, kaygı ve yorgunluk aktı avuçlarından.
Birkaç yudum su içmeyi de ihmal etmedi.
Başını çeşmeden kaldırdığında etraftaki ağaçlar dikkatini çekti. Ne bir esinti
vardı yapraklarını kımıldatan ne de yaprakların arasından gelen uykulu karga
tıkırtıları. Nerede olduğunu tahmin etmeye çalıştı, edemedi. Yolun yarısını
geride bırakmışımdır, diye düşündü. Saatine baktı. Bir kez daha baktı, bir kez
daha… Saat durmuştu. Belki de yolculuğun bitmesine çok az kalmıştı, bu kadar
uzun sürmemeliydi zaten. Araca geçmeli ve yerine oturmalıydı artık fakat geriye
döndüğünde aracın yerinde olmadığını gördü. Önce hızlandı, sonra koştu lakin az
evvel indiği araç, yerinde yoktu. Işıklar önce zayıfladı, ardından cılız
ışıklar birer birer kaybolmaya başladı. Seslenmek, bağırmak, birilerine
çaresizliğini anlatmak istiyordu ama sesi yoktu. Tedirginliği kısa sürdü.
Karanlığın ortasında, olduğu yere bağdaş kurarak oturdu. Saate bakmaktan başka
yapabileceği hiçbir şey yoktu. Kulağına yaklaştırdığında saatin tıkırtılarını
duydu. Saati kulağından uzaklaştırdığında tıkırtıyı daha iyi duymaya başladı. Yola
çıktığından beri hissettiği içindeki dolaşık yumak, kendiliğinden çözülüyordu
sanki ve bu his; ona garip bir huzur veriyordu. Uzun zamandır ilk kez acele
etmiyordu. Sağ elini, sol bileğindeki saatin üzerine koydu. Bütün telaşların
kıyısındaydı ve kimselerin görmediği, bilmediği bir sayfanın ortasında oturuyor
gibiydi. Belki birinin rüyasına düşmüştü, belki birinin hikâyesine. Yolumu
kaybetmedim, dedi. Yol, artık beni aramayı bıraktı.