fuzuli etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
fuzuli etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Şubat 2026 Pazartesi

EMANET

Hüseyn Kaya

Her şey eski bir kitabın arasından düşen tek sayfa ile başladı. Yıllar önce daktiloyla yazdığı bir sayfaydı bu. Fuzûlî’ye ait bir kıt’a yazılıydı teksir kâğıdında. Ne zaman ve ne için yazmıştı bu sayfayı, düşündü fakat hatırlayamadı. Her harfi inceledi uzun uzun. Daktilosunun şeridi yeni olmalıydı, kâğıdın arkasına bile mürekkebin izi çıkmıştı. Gerçi çok sık şerit değiştirmezdi. Istampa mürekkebi ile ıslatırdı daktilosunun şeridini ta ki şerit iyice incelinceye kadar böyle kullanırdı. Büyük bir boşluk hissetti içinde, Fuzûlî’den ya da şiirden uzaklaşmış olmanın boşluğu değildi bu, galiba daktilodan uzaklaşmış olmanın boşluğuydu. Teksir kağıdını masaya koydu, kitabı ise aldığı yere. Bir daktilonun tuşlarına parmaklarının en son ne zaman dokunduğunu düşündü, bunu da hatırlayamadı. İlk kez dokunduğu, kullandığı daktiloları hatırladı. Eskimiş şeritler, karbon kağıtları, daktilo silgisi… Ardından tuş sesleri, satır sonu zilinin sesi, şaryo sesi… Ortaokuldaki daktilografi sınıfını hatırlayınca orta okul yılları geldi aklına ve hüzünlendi. Diğer sınıfların neredeyse iki kat büyüklüğündeydi daktilo sınıfı ve ayrıca içinde yalnızca öğretmenin girebildiği küçük bir tamir atölyesi de vardı. Yaklaşık kırk kişi sınıf listesine göre kapıda tek sıra halinde dizilir, ders zili çalar çalmaz sırayla sınıfa girilirdi. Normal sınıflardaki gibi yan yana oturulmazdı burada. Her öğrenci için bir masa ve sandalye vardı, masaların üzerinde de üzeri örtüyle kapatılmış bir daktilo. Öyle hemen örtüyü açıp kullanmaya başlamamışlardı daktiloları. Kürsünün arkasındaki duvarda iki karatahta büyüklüğünde kocaman bir klavye resmi asılıydı. Bu resmi bir kartona çizmelerini ve evde bu karton üzerinden alıştırma yapmalarını istemişti ilk derste öğretmenleri. Birkaç hafta boyunca yalnızca örtüyü aralayarak bakabilmiş, dokunabilmişti daktiloya. Daktilonun önünde oturmanın bir tekniği vardı: Sol ayak önde, sağ ayak düz olmalıydı. Daktilonun üstündeki örtü iki elle uçlarından tutularak kaldırılmalı ve masanın sol tarafındaki bölmeye katlanarak konulmalıydı. Bunca detayı hatırlaması normal miydi? Yıllar ne çabuk geride kalmıştı? Bilgisayar hayatına girdikten sonra daha da hızlanmıştı hayat. Bir daktilonun tuşlarına parmaklarının en son ne zaman dokunduğunu bir kez düşündü. Üniversite öğrenciliği yıllarında bir daktilosu vardı ve tam bu daktiloyla ilgili şeyler zihnine üşüşmeye başlamıştı ki anıların taarruzundan kendine kaçacak bir kapı araladı. Evet, hayatındaki en büyük eksiklik daktiloydu. Daktiloyla bağını kestikten sonra her yıl bir dalıyla daha vedalaşan yaşlı ağaçlara, az yazan birine dönüşmüştü. Yazmak için notlar aldığı onca hikâye ve deneme vardı lakin hiçbirini yazamıyordu yıllardır. Bilgisayar denilen icat, hayatı hızlandırmış fakat onun yazmasını yavaşlatmıştı. Bir daktilo bulmalıydı ve onunla yazmalıydı kaç zamandır içinde taşıdığı şiirleri, hikâyeleri.  
Ertesi gün ilk işi antikacıları ve sahafları dolaşıp çanta tipi bir daktilo edinmek olacaktı. Gece boyunca daktilo markalarını sıraladı zihninde. Mutlaka F klavye olmalıydı, Alman ya da Japon üretimi olmalıydı temin edeceği daktilo. Çift renkli, siyah ve mavi şeritler de almalıydı. Birkaç top teksir kâğıdı temin etmeliydi. Artık her yerde fotokopi kağıtları vardı, bir türlü sevememişti bu kağıtları hele de birkaç kez elini kestirdikten sonra. Kâğıt değil jiletti mübarek. Ya teksir kâğıdı bulamazsam, diye düşündü. Teksir kâğıdı şarttı, en kötü ihtimalle bir matbaaya gider, gazete kâğıdı kestirirdi teksir kâğıdı ebadında. Silgi ve karbon kâğıdı da gerekebilirdi fakat bunları temin etmenin de en az daktilo temini kadar vakit alacağına kendini ikna etti. Kibar ve çanta tipi bir daktilo bulmalıydı öncelikle. Teksir kâğıdı, silgi, karbon kâğıdı sonradan temin edilebilirdi. Uykusu bir türlü gelmek bilmiyordu. Hayatındaki bir eksikliği keşfetmenin ve onu tedarik etmenin heyecanı dağıtmıştı tüm uykularını. Daktilo ile kaç sayfa yazmışımdır gençliğimde diye kendine bir soru sordu? Belki beş yüz, belki bin… Yüzlerce sayfa yazmıştı üniversite öğrenciliği yıllarında. Hocalarından birinin ders notlarını bile daktilosuyla temize çekmişti. Ne kadar keyif almıştı bu görevden. Sadece keyif almamıştı sınavlarda da yüksek notlar almıştı. Farkında olmadan çalışmıştı dersin notlarını daktilo ile yazarken. Yüzünde kimselerin göremeyeceği bir tebessüm oluştu. Öğrencilik yıllarında idarecilerin odalarında ya da ilerleyen yıllarda resmi dairelerde gördüğü her daktiloya bir tanıdığa rastlamış gibi bakardı. Kiminin mutsuz, kiminin neşeli olduğunu düşünürdü daktiloların. Devlet dairelerindeki büyük şaryolu daktilolar biraz kibirli gelirdi ona. Düşünmekten, zihnindeki anılar albümünde gezinmekten yorulduğunda çoktan uykuya dalmıştı bile. 
Sabah hayli geç ve uyandı, içinde adını koyamadığı bir sevinç vardı. Kahvaltıyla vakit kaybedemezdi. 
Kısa bir hazırlıktan sonra çarşının yolunu tuttu.  Sanki bir gecede sokaklar değişmiş, şehir değişmiş hatta dünya değişmişti. Gökyüzü, ağaçlar, yollar bambaşka görünüyordu gözüne. Çok az uyumasına rağmen yıllarca uyumuş gibiydi. Tanımadığı insanlara bile tebessüm ediyor, selam veriyordu zaman zaman. Eski eşya satan birkaç dükkân biliyordu hatta bu dükkanlardan birinin vitrininde daktilo da görmüştü ancak büyükçe bir daktiloydu bu. Almak istediği makine o değildi. Buradan başlamalıydı hayalindeki daktiloyu aramaya, içerde başka daktilolar da olabilirdi. Öğleye kalmadan daktilomu alırsam, öğleden sonra da kâğıt, silgi gibi işleri halledebilirim düşüncesiyle adımlarını hızlandırdı. Dükkânın önüne geldiğinde önce vitrine baktı yine birkaç saniye. O daktilo halen vitrindeydi. Üzgün görünüyordu sanki ama hayalindeki daktilo bu değildi ki. Dükkânın kapısından içeri adım attı. Her yerde eski eşyalar vardı; sandıklar, kilimler, gülabdanlar, radyolar, kocaman duvar saatleri hatta ansiklopediler… Şaşkın şaşkın etrafa bakınmaya başladı. Çocukluğuna, gençliğine ait bu kadar eşyayı ilk kez bir arada görünüyordu. Eskiciden çok müze gibiydi burası. Az kaldı buraya ne için girdiğini unutuyordu ki bir sesle dükkâna gelme amacını hatırladı. Şık ve temiz giyimli, mütebessim ellili yaşlarda biriydi sesin sahibi:
-Efendim hoş geldiniz, yardımcı olmamı ister misiniz, özellikle aradığınız bir ürün var mı?
-Vitrindeki daktiloyu gördüm de dedi. Başka daktilolarınız da var mı acaba, bir daktilo almak istiyorum. Çantalı olanlardan, küçük boy, f klavye. 
-Vitrindeki daktilo zaten dekorluk, dedi dükkân sahibi. Çalışmıyor. Siz sadece dekor amaçlı mı kullanacaksınız yoksa bir şeyler de yazmak ister misiniz arada? 
Tam niyetini kısaca anlatmaya hazırlanmıştı ki adam devam etti:
-F klavye dediğinize göre ara sıra bir şeyler yazmak da istiyorsunuz. Çok şanslısınız. Yakın zaman önce bir daktilo getirdiler satmam için. Pırıl pırıl bir daktilo. Hem de F klavye, diyerek dükkânın arka köşesine doğru yürümeye başladı. 
Birkaç eşyayı kaldırdı, birkaçının yerini değiştirdi. Nihayet gerçekten de hoş bir çantayı eline alarak döndü. Kulplu değil askılı bir çantaydı bu hem de deri görünümlü. Bir yandan daktiloyu anlatıyor bir yandan da çantadan çıkarmaya çalışıyordu. Daktiloyu eski sehpalardan birinin üzerine koydu ve tuşlarına basmaya başladı. Şaryo kilidinin yerini bilmediği için tuşlar sıkışmıştı bile. Daktiloya daha fazla eziyet etmesine müsaade etmedi dükkân sahibinin ve hemen sehpanın yanındaki eski sandalyeye oturdu, şaryonun kilidini çevirdi, tuşları yerine gönderdi. Birkaç kez ara çubuğa, tab tuşuna bastı. Tuş dizilimine baktı daktilonun. Makinayı biraz uzağa itti bir kez daha baktı. Parmaklarını on parmak düzeninde tuşların üzerine yerleştirdi. Derin bir nefes aldı, oyuncağına kavuşmuş çocuk gibiydi. Çok eski bir makine değildi bu ama güzel duruyordu, üstelik neredeyse hiç kullanılmamıştı. Daktilo çantasını eline aldı bu kez. İçinde büyüklü küçüklü cepler vardı çantanın. Daktilonun kullanma kılavuzu vardı ceplerden birinde. Ne sararmış ne de nem almıştı. Dükkân sahibi sürekli bir şeyler anlatıyordu ama onu duymuyordu bile. Daktilonun şeridine dokundu parmağıyla, hâlen ıslaktı şerit. Yenisini buluncaya kadar idare edebilirdi bu şeritle. Daktiloyu özenle çantasına yerleştirdi:
-Efendim, beğenmedinizse başka birkaç daktilo daha var, dedi dükkân sahibi. Biraz vaktiniz varsa onları da çıkarayım ancak en temizi buydu. Çok eski, koleksiyonluk var bir tane ama arzuhalciymiş eski sahibi, hayli yıpranmış makine. 
Önündeki sehpada dün geceden beri hayalini kurduğu daktilo duruyordu işte. Bu makinaya baktıkça kaç zamandır dünya ile arasına gerdiği perde aralanıyor, hayatının kuruyan gözelerine su birikiyordu. Küçük bir temizlik yapmak gerekiyordu makinaya her ne kadar temiz olsa da. Tozunu, pasını silmeliydi, parçalarını yağlamak gerekirdi. Bunlar zaten zevk alacağını düşündüğü şeylerdi. Şimdi sıra kâğıt bulmaya gelmişti. Önce yarım hikayeleri bitirmeliydi. Ardından bir kenara not aldığı deneme konularına geçmeliydi. Daktilo ile şiir yazılmazdı zaten ama şiir eskizlerini daktiloya aktarmalıydı. Sanıyordu ki daktiloyu önüne alıp kâğıdı takar takmaz kelimeler su gibi akacak. Sanıyordu ki kâğıdın birini bitirip diğerini takacak dakikalar içinde. Sanıyordu ki yazmasına yıllardır engel olan görünmeyen seddi bu koltuk altına bile sığabilen, elde taşınabilen daktilo ile kaldıracak ve kapakları açılmış bir baraj gibi cümleler, dizeler akacak akacak. 
Pazarlık etme ihtiyacı bile duymadan dükkân sahibinin istediği ücreti ödeyerek dışarıya yönelmişti ki adam tekrar etti:
-Çok şanslısınız, yakın zaman önce getirmişlerdi bu daktiloyu.
Aynı sözleri ikinci kez duyuyordu. Şanslıydı galiba evet, tam hayalindeki daktiloyu bulmuştu ama yakın zaman önce daktiloyu getiren kimdi? Böylesine temiz ve güzel ve yer kaplamayan bir daktiloyla neden vedalaşmak ihtiyacı duymuştu ki sahibi? Eski eşyalara sahibinin hayatından bir şeylerin sineceğini düşünürdü hep ve bu yüzden kimseye eski eşyalarını vermediği gibi kimsenin eşyasına da talip olmamıştı bugüne kadar. Dükkândan ayrılmaktan vazgeçti, döndü:
-Sormayı unuttum, biliyorsanız anlatır mısınız bu daktilonun hikâyesini? Vaktiniz varsa tabii ve mahsuru da yoksa sizin için.
-Siz oturun, ben bir çay söyleyip geliyorum, dedi satıcı.
Birkaç dakika geçmeden döndü ve önce bu işe nasıl başladığını anlatmaya başladı. İşlerin iyi olmadığından, insanların evlerinde eski eşya görmeye tahammül edemeyişlerinden, artık dükkâna getirilen eşyaların hepsini almak istemediğinden bahsetti önce. Konuşmayı seven biri olduğu belliydi. Karşısında oturan müşterinin sohbetten sıkıldığını ve eşyalara göz gezdirdiğini fark edince asıl konuya girdi.
-Evet, daktilonun hikayesini sormuştunuz. Aslında buraya bırakılan eşyaların hepsinin hikayesini bilmem. Zaten insanlar genelde tek parça eşya da getirmezler lakin bu daktiloyu genç bir çocuk getirdi geçen aylarda. Elinde sadece bu daktilo vardı ve babasının gençlik hatırası olduğunu söyledi. 
Bu sırada hızlı adımlarla çaycı içeri girdi, önce müşterinin sonra dükkân sahibinin önüne çayları bırakıp hızla ayrıldı dükkândan. Çaydan ilk yudumu aldığında sabah kahvaltı yapmadığını hatırladı, bardağı masaya bırakırken biraz da karşısındaki adamın yeni bir konuya geçmesine engel olmak için söze girdi:
 -Babası gazeteci ya da şair filan mıymış bu gencin? 
-Evet evet, yerel gazetelerde köşe yazarlığı yapmış, kitapları filan da varmış. Hatta ismini de söyledi oğlu ama şimdi unuttum. Belki de tanırsınız eski sahibini.  Sizde de bir şair tipi var aslında, içeriye adım atar atmaz sezdim bunu.
On dakika önceki heyecanından eser kalmamıştı. Çayın tamamını içmeden yerinden doğruldu. 
-Size bereketli işler diliyorum. Benim bazı işlerim var onları da bugün halletmem gerek, diyerek dükkândan ayrıldı.
Diğer malzemeler için de biraz dolaşmak istiyordu lakin elinde tuttuğu daktilo onu eve doğru sürüklüyordu. Daktilonun eski sahibini düşünüyordu, oğlunun bu daktiloyu antikacıya bırakırken yaşamış olabileceği şeyleri. Üzülmüş müydü acaba bu daktiloyu bırakırken? Üzülse bırakmazdı buraya. Babamın yadigârı diyerek saklamak zor bir şey miydi bu küçücük makineyi? Satın almamıştı da emanet almıştı sanki bu çantayı içindekiyle beraber. Bir daktilonun yahut eşyanın sahibinden daha çok yaşaması acı bir şeydi aslında. Henüz evine bile götürmediği daktiloyu sahiplenmenin sevinci, yerini ondan ayrılacak olmanın hüznüne bırakmaya başlamıştı:
-Benim hikâyem bittiğinde senin hikâyen nasıl devam edecek, diye fısıldadı daktiloya. 
Ya senelerce tozlanacak, küflenecekti bir köşede ya da çocukları tarafından böyle bir antikacıya bırakılacaktı. Belki de evden kalabalığı gitsin, düşüncesiyle yoldan geçen bir hurdacıya verilecekti.  Gerçekten tanıdığı birinin olabilir miydi daktilo? Velev ki tanıdığı birinin olsun, ne değişecekti ki? İyi şeyler düşünmeliydi. Yeniden daktiloya fısıldadı:
-Yeni sahibin benim bundan sonra. 
Bu cümle, garip bir mahcubiyete dönüştü kalbinde ve bu cümlenin ardından biraz ağırlaşmaya başladı elindeki çanta. Çocuksu bir utançla sustu, etrafına bakınarak adımlarını biraz daha hızlandırdı. Evine ulaşır ulaşmaz daktilosunu çantasından çıkardı ve çalışma masasına koydu. Eski sahibinin parmak izlerini aradı tuşlarda, kelimelerini, cümlelerini. Tuşların ucunda mürekkep lekesi bile yoktu. Rahmetli hiç incitmemiş ki makineyi, dedi içinden. Daktilonun şeridini biraz gevşetip işaret parmağı ve başparmağının arasında ovuşturdu. Parmaklarına baktı, şeridin mürekkebinin iş göreceğini düşündü. Daktilonun bakımına geçmeden önce biraz hasret gidermeliydi tuşlarla, şaryoyla. Kitaplığının alt raflarından aldığı kağıtlardan birini özenle daktilosuna taktı, satır aralığını ayarladı.  Yarım hikâyeleri, temize çekeceği yazıları, şiir eskizlerini unutmuştu bile. Yıllar öncesinden, en baştan başlamıştı yazmaya: “Kara kara kartallar karlı iyi tarla ararlar.” 
Tuş sesleri, satır sonuna yaklaşınca duyulan ince zil sesi, şaryoyu satır başına iterken odaya yayılan ses… Küçük bir orkestranın şefi olduğu hissine kapılmıştı. Eski bir şarkının kederli ahengi, kalbinde ince bir sızıya dönüşüyordu. Sayfanın sonuna geldiğinde yorgun parmaklarıyla daktilonun merdanesini gevşetti, kâğıdı çıkardı, harflere uzun uzun baktı. Kâğıttan başını kaldırdığında gözü daktiloya takıldı. Bir emanet gibi duruyordu masanın üzerinde. 

ocak, 2026, sivas

1 Ağustos 2021 Pazar

sabır

Her insan acemisidir kendi yazgısının, kaderinin ve dünya yolcusunu en çok yolun  nereye varacağını bilememek, yol ikiye ayrıldığında hangisinin huzura taşıyacağını hangisinin karanlığa sürükleyeceğini kestirememek yorar. Çıkmaz bir yola girip de aniden çarpınca bir duvara, karanlık bir kuyuya düştüğümüzde gündüzün en aydınlık vaktinde yahut dermansız bir derdin pençesinde dinmeyen sızılar kuşattığında ruhumuzu, bedenimizi; adına sabır denilen küçücük bir tohum kımıldar en derin yerinde kalbimizin . O tohumdan sızan ışıkla tahammül edilir her derde, belaya. O tohumdan kalbe üflenen umutla sayılır günler, haftalar, aylar mevsimler.  Biz sadece “sabır” desek de adına onun da bin bir türlüsü vardır.  Ayrılıklar için başka bir sabır gerekir, yalnızlıklar için başka bir sabır. Yoksulun sabrı başkadır zenginin sabrı başka. Birbirine benzemez elbette dertlinin, hastanın, düşkünün garibin sabrı. Her sabır, başka bir sabırla çatlatır kabuğunu,başka bir  sabırla dal budak verir ve başka bir sabırla mevyeye durur.

***

Sabr ile malum olur esrâr-ı Hak

Sabr ile bilindi her müşkil sebak

Eşrefoğlu Rumî

Ömür bir sermayedir kuşkusuz azığımıza konulan ve bu sermaye var olduğu sürece heybemizde, hayaller kurarız yarınlar için, ümitler taşırız bir sonraki güne, haftaya, aylara yıllara dair. İmtihan, hep çalıştığımız yerlerden yapılacak sanırız ve çalışırız var gücümüzle. Sanırız ki mevsim hep bahar ve sanırız ki gökyüzü hep güneşli. Oysa dünyadır üzerinde yol aldığımız zemin ve durmadan döner, yer değiştirir ayaklarımız altındaki yeryüzü. Yürürken yolsuz kalmak da mümkündür yarınlara, konuşurken kalabalıklara unutmak da vardır bütün kelimeleri. Kavuştum, derken boşluğa düşmek de bizler içindir; kazandım, derken kaybetmek de.

Hiçbir lügatin karşılığını tam olarak veremediği herkesin tecrübesi kadarını tanıyabildiği büyük anlamlı birkaç kelimeden biridir sabır ki yoktur sabrın aslında dili, rengi… Saçındaki aklardan, yüzündeki çizgilerden, feri tükenmiş ama ümidi sönmemiş gözlerinden sezer, tanırsınız sabır sahibi insanları. Sözlerinde, seslerinde, yürüyüşlerinde hatta nefes alıp verişlerinde dahi sabrın acıyla örüp gerdiği incecik tülü görür gibi olursunuz biraz yaklaşınca onlara. Tahammül eşiğinden aşıp sakinliğin, huzurun bahçesine ulaşabilenlerdir ancak sabır sahibi olanlar.

Dünyanın dönüşüne, başkalarının hızına, kaderin ahengine saygı duymaktır sabır biraz da. Zaten en fazla bir kez geçebileceğimiz dünya tarlasında yavaş yürümeyi, etrafı izlemeyi öğrenmek ancak sabırla mümkündür. Sabrı olan kişi görebilir yoluna serpilen çiçekleri, sabırlı olan kişi duyabilir, kuşların, çekirgelerin sesini. Göğe bakanlar sabırlı olanlardır, ufuklara bakanlar sabırla bekleyenlerdir yalnızca. Sabır biraz da kabul etmektir dünyada yalnız yaşamadığımızı.

Ruhun en karanlık iklimlerde bile ışıyan kutup yılıdızı, en sert fırtınalarda bile sönmeyen kandilidir sabır. Çaresizliği yaşamak değil onu aşmak için içimizde taşıdığımız ümittir sabır, yangınını gözyaşıyla söndüme cesaretidir kimi zaman ve yarayı gül, acıyı bal eylemektir. Sabır sessizliğin ülkesidir, sabırsızlık feryadın ve figanın.

***

Ehl-i temkînem beni benzetme ey gül bülbüle

Derde yok sabrı anın her lâhza bin feryâdı var

Fuzûlî

Yalnızca insan değildir dünyada sabırla imtihan edilen. Esasında gözümüzün gördüğü her şey kainatta sabrı telkin eder, sabrı fısıldar gibidir aceleci ve asi insan yanımıza. Minik gövdesini topraktan dışarı çıkarmak ve rengarenk yapraklarını açmak için baharı bekleyen çiçek, mevye vermek için büyümeyi bekleyen ağaç, coşmak için yağmur çağıran ırmak kendisi için emredilen sabra teslim etmiştir ruhunu şüphesiz.

Dağlar sabırla durur kuruldukları yerlerde dünya var oldukça, ırmaklar sabırla akar sonsuza, sabırla tavaf eder gökkubeyi bulutlar. Ne usanır güneş dönmekten ne dünya ne ay… Usanmaz parlamaktan yıldızlar. Kuşlar sabırla öğrenir uçmayı, sabırla göç eder vakti gelince bir diyardan bir diyara. Taylar sabırla öğrenir koşmayı,  Örümcekler sabırla örer binbir desenli ağını, dallar mevyeya sabırla durur. Bahar, sabırla bekler kışın sırasının geçmesini. Sabır tahammülün ağabeyidir umudun küçük kardeşi…

Yerine göre kırkıncı odayı dahi açabilen anahtar yerine göre simyadır sabır. Aralanmayan demirden kapılar sabırla önünde beklenildiğinde bir gün açılır ardına kadar, bakır altına, kömür elmasa sabırla döner ve Yusuf’u karanlık kuyudan aydınlığa, Eyyüb’ün yolunu şifa suyuna, Yunus’u karaya ulaştıran iksir sabırdır yalnızca.

Sonsuz da olsa sabrın kaynağı kimi zaman zordur sabretmek, zordur beklemek. O demlerde kalplerimiz düğüm düğüm olur, ruhlarımız sonsuz bir karmaşanın içinde yorulur endişeden, koşmaktan, ağrımaktan. Beklemek, yalnızca duraklarda, istasyonlarda manasını kazanan bir kelime olur. Büyük hakikatlere bizi taşıyacak takat ve tahammül sıyrılır gider ellerimizden. Neyi kazanırsak kazanalım, kaybetmişizdir aslında sabıra tutunmadan, nereye ulaşırsak ulaşalım bir arpa boyu yol kat etmemişizdir sabır olmadan  çünkü sabır yeşermeyen dal ayazın biçtiği ecel gömleğine bürünür er ya da geç… Sabır vaktini beklemektir biraz da var olmanın, yeşermenin, çiçek açmanın.

***

Beklemek, bir sabahı bir akşamı beklemek,

Beklemek gelir diye o saat ağır ağır.

Ziya Osman 

Beklemek, ne kadar uzun bir kelime ise nefesi sayılı olanlar için sabır da o denli büyük bir erdemdir her şeyin hızla yer değiştirdiği dünyada. Bir ağaç gibi hep aynı iklimde, toprakta var olmak; koşmadan sağa sola, düşmeden vesveseye şüpheye, öylece kök salmak bulunduğun yere ve yaprak dökmek, sonra tekrar yeşermektir sabır ayakların yedi kat yerin altına inerken başın göklere doğru uzanmasıdır. Yolcuya gölge, kuşlara yuva olmaktır aynı zamanda.

Binlerce kapıdan çevrilip de bin birinci kapıya ümit bağlamaktır bazen sabır, bir dağa ulaşıp başka dağları görmek ardında… Bir kuyudan çıkıp diğerine düşmektir, ırmaktan çıkıp okyanuslara yönelmektir.

Yılları ah etmeden sele vermenin kırk yılda büyüttüğün çiçeği ele vermenin adıdır sabır.

Sabır bir daire kendi etrafımıza çizdiğimiz, kırgınlıklardan, kızgınlıklardan pişmanlıklardan ve yarım kalan her şeyin acısından uzaklaşmak için. Sabır, ömür kiliminde ilmik ilmik, rengarenk nakış. Sabır bir kale, bir sığınak, bir giysi.

Yeryüzüne düştüğümüz andan itibaren sabırdır aslında tutunduğumuz tek dal. Farkında olsun olmasın sabırla öğrenir insan sürünmeyi, ayakta durmayı, yürümeyi, konuşmayı, koşmayı. Sabırla öğrenir okumayı, yazmayı, düşünmeyi. Sabırla geçilir çocukluk, ilk gençlik yılları, sabırla kurulur yuvalar, sabırla geride kalır geçilmesi gereken çağlar ve dünyadan ayrılırken anlarız adına yaşamak dediğimiz şeyin kocaman bir sabırdan ibaret olduğunu.


 ağustos 2019