adem turan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
adem turan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Aralık 2023 Cuma

kayıp söyleşi

Tarihi ve soran kişisi kayıtsız bu söyleşi ihtimal Sühan dergisinin son sayılarına doğru yapılmış. Nerede yayımlandığına, yayımlanacağına dair bir bilgi de yok. Dosyalar arasında bulunca buraya dahil etmek istedim.

Farklı açılardan sorular yöneltmeden önce üstümde “farz-ı kifaye” gibi duran şu malum soruyu sorayım da siz de rahatlayın ben de:

İlk sayılarında değişik edebi türde eserler yayınlayan Sühan; altıncı sayısından sonra çağdaş şiire kapılarını kapattı. Neden kapattı? 

Sühan’ın şiir türüyle bir problemi yoktur olamaz da. Zaten yayın kadrosuna baktığımızda hemen hepsinin şiirle de uğraştığını görürüz. Şiir yayımlamayı bırakmak ile şiire karşı olmak farklı şeylerdir. Yedinci sayımızda ifade etmeye çalıştığımız kirli şiir, şair, kokusu yüzünden şiirden Sühan olarak uzak durmayı yeğledik; ama şiire hiçbir zaman sırtımızı dönmedik. Bizim dergide nesir yayımlayan arkadaşlar başka dergilerde şiir neşretmeye devam ettiler. 

Bir insan neden dergi çıkarma ihtiyacı duyar? Sühan ne tür sancılar çekildikten sonra okuyucuya merhaba dedi?

On ve on birinci sayılarımızı kapanmış edebiyat dergilerinin birinci ağızdan anlatılan hikayelerine ayırmıştık. İki sayı boyunca farklı zamanlarda yurdumuzun farklı yerlerinde yayımlanan ve kapanmak zorunda kalan edebiyat dergilerinin hikâyeleri anlatıldı. Her birinin

hikayesi, heyecanı farklı ama özde hepsinin kaderi aynı. Dergiler dost muhabbetlerinde doğar, bazen dostlukları bitirir. Ama gerçekte bir hayat belirtisi verme gayesi taşır dışarıya karşı. İster istemez bir iz de kalır ardımızda. Para kazanmayan ya da kazanamayan ama boşta da kalmak istemeyen okuryazar insanların yapabileceği en keyifli iştir dergicilik. Öteden beri söylenegelen dergiciliğin sıkıntıları, sancıları aslında yapılan işi başkaları nazarında kıymete bindirmek için abartılan küçük ve tatlı sıkıntılardır. Bir dergi çıkaranına külfet oluyorsa sancı çektiriyorsa onu kapatmasına kim mani olabilir ki. Kapatırsınız ve tüm sıkıntılar biter. Eğer şikâyetçiyseniz tabii.

Sühan elbette huzur içinde günlük güneşlik mekânlarda çıkarılan bir dergi değil. Yayın öncesi sancılar, sıkıntılardan çok dost muhabbetleri oldu ve muhabbetten Sühan hasıl oldu. Zaman zaman kırgınlıklar, sıkıntılar elbette yaşanıyor. Ancak bunun tabii olduğunu hepimiz biliyoruz ve aldırmıyoruz.

Sühan “şiir yayımlamayan dergi” diye tanımlanırken, son zamanlarda bu özelliğine “özel sayılar yapan edebiyat dergisi” niteliğini de ekledi. Ve bu özel sayıların konularından bazıları bana çok ilginç gelmiştir. Mesela yenge özel sayısı ve gâvur dostlarımız özel sayısı… Bunu neye göre seçiyorsunuz?

Müteahhitlerin gördükleri boş arsalara bakıp ne tür ev yapılabileceğini düşünüp hesap kitap etmesi gibi, bizlerde boş sohbetlerden dolu özel sayı konuları çıkarıyoruz. Sohbeti özel sayılarda tamamlıyoruz. Herkesin tamam demediği bir sayıya başlamıyoruz. Hayatın içinden seçtiğimiz küçük ayrıntıların aslında ne kadar mühim olduğunu tespite çalışıyoruz.  Edebiyatı hayatın uzağında aramıyoruz. Biz fildişi kulelerden değil, apartman dairelerimizden, bahçeli evlerimizden yazıyoruz. Taklit etmeye çalışanlar da olmuyor değil tabii böyle bir ilk üslubu. Ama uyanık okuyucu durumun farkında.

Sühan Sivas’ta yayınlanan ve Türkiye geneline ulaşan bir dergi. “taşralı dergi” tanımlamasının zihninizi kurcalayıp, içinizi sıktığı oluyor mu? Daha doğrusu İstanbul’dan uzakta bir şehirde dergi çıkarmanın dezavantajı var mıdır?

Taşra kelimesi Sühan’ın lügatinde farklı çağrışımlarla doludur. Biz edebiyatın taşrasında olduğumuzu düşünmedik hiç, şayet merkez edebiyatsa. Taşra sizin merkezden ne anladığınıza bağlıdır. Bize batmayan, zihnimize hiçbir rahatsızlık vermeyen bir kelimedir taşra. İstanbul’da olmamak her açıdan güzel bir avantaj. Bunu orda çıkan dergilere ve bu dergilerin kadrolarına bakarak düşünüyoruz. Biz şehirleri değil, edebiyatı merkeze alıyoruz ve merkezde olduğumuza inanıyoruz.  

Şiire yeni başlayanlara neler tavsiye edersiniz?

Henüz yolun başındayken ve adı kötüye çıkmamışken şiiri bırakıp daha cıvımamış türlere yönelmelerini tavsiye ederim. Eğer ısrarcı olan varsa da, türkü söyleyip gazel okumalarını, siyasete dalmalarını, mitinglere katılmalarını, panel, sempozyum ve benzeri etkinliklerle enerjilerini dizginlemelerini, blog hazırlamalarını, fanzin çıkarmalarını eğer çete kuramıyorlarsa bir çeteye üye olmalarını tavsiye ederim.

Sühan’a tekrar dönersek Sühan’ın dört yıl ve on altı sayıdır okurlarıyla uzun soluklu bir yürüyüşü var. Dört yıl yayınlanmak başarı mıdır kültür sanat dergileri için?

Dergicilikte önemli olan derginin yaşından çok, edebiyat dünyasında bıraktığı izdir. Onlarca yıldır türlü kaynaklarla yayımına devam eden ancak yenilik namına zerre miktar ilerleyemeyen birçok dergi var edebiyat dünyasında. Hal böyle olunca bu dergilerin niçin çıktığı da ciddi bir problem aslında. Sühan ilk yılından sonra sesini ve rengini bulmuş edebiyat dünyasında apayrı bir yere oturmuş çoğu Türk Edebiyatı’nda ilkler arasında yer alması gereken özel dosyalar hazırlamış reklama asla tenezzül etmemiş farklı bir dergi. Sühan’ın asıl başarısı bu saydığımız özel vasıflarıdır.

Edebiyat dünyasında şiir ve ardından hikâye dergileri çıkmaya başladı. Bir deneme dergisi halen yayımlanmadı. Sühan’ın memleketimizin ilk deneme dergisi vasfına da layık olduğuna inanıyoruz.

Elbette temennimiz bu yürüyüşün ağır usul da olsa devam etmesi, bitmemesidir.

Sivas halkı dergisinden haberdar mı?

Haberdar olması gerekiyor mu? Önce bu soruya cevap bulmak lazım. Sühan her şeyden önce bir edebiyat dergisi. Eğer bir şehir kültürü dergisi olsaydı, Sivas’ın dergimizi tanımasını ister ve dergimize destek vermesini umardık. Ancak bir edebiyat dergisi olarak buna hakkımız olduğunu düşünmüyoruz.

Son olarak Sühan’da kimler yazıyor?

Her sayı yeni isimler yazar kadromuza dahil oluyor. Ancak, Recai Güllaptan, Berat Demirci, A.Turan Alkan, Adem Turan, Metin Önal Mengüşoğlu, Halim Şafak, Şaban Abak, Nazım H. Polat, Mustafa Muharrem, Mehmet Aycı, Sühan’a devamlı emek veren, Sühan’ı dergisi bilen her zaman kendilerine müteşekkir olduğumuz isimlerdir.

25 Temmuz 2020 Cumartesi

"yenge"lere özel sühan

Geçtiğimiz günlerde13. sayısını "yenge" özel sayısı olarak yayımlayan Sühan dergisi, okurları ve yazar eşleri tarafından ilgiyle karşılandı. Giriş yazısında derginin bu sayısının bazı yengelerin bizzat isimlerine gönderildiği belirtilirken asıl niyet ve samimiyetin aslında bu davranışta aranması gerektiğini belirten Hüseyin Kaya, bu sayıya türlü bahanelerle yazı vermeyenlerin isimlerini ilan etmeyişlerini de aynı samimiyet ve iyi niyete bağlamaya çalışmış. Yine sunuş yazısında cevap hakkı doğan yengelere dergi sayfalarının her zaman açık olduğu da belirtilmiş. Dergi  Dede-Torun sayısı da hazırlayacak.

Kim demiş edebiyat hayatın dışında diye. Sühan dergisi şair ve yazarların yanı sıra onların eşlerine de tercüman olmuş son sayıda. Hazırlanan "Yenge" sayısı, Sühan ın Anadolu dan edebiyata etki gücünü de ortaya koyuyor. Dergide yaklaşık yirmi yazar eşinin kendi dünyasındaki yerini, tanışma ve evlenme hikayelerini, iyi ve kötü günlerini anlatıyorlar kendi üsluplarınca. Bazı yazarların müstear isimle yazdıkları yazılarda ise genelde aile hayatına ait olumsuzluklar dile getirilmeye çalışılmış. Berat Demirci nin kaleme aldığı "Medeni Hal Hanesini Tahkik Zımnındadır" başlıklı yazısı, yazarın iç dünyasından hareketle "aile", "eş" ve "aşk" mevhumlarına derin açılımlar getiriyor. Berat Demirci nin yazısının peşinden dergiye ilk kez misafir olan Metin Önal Mengüşoğlu ise "Emsalsiz Sevda" başlıklı yazısında, eşiyle yaşadığı sıkıntılı günleri, kederli yılları samimi ve hisli bir üslupla ifade ediyor. Yine derginin ilk kez misafiri olan Halim Şafak, "Melehat Bahsi" başlığı taşıyan yazısıyla dergiye; üslup ve muhteva itibariyle yenilik getiren isimlerden en bahse değer olanı. Derginin bu sayısında genellikle yazıların başlıkları yazar ve yazı hakkında yeterince malumat veriyor aslında. Mustafa Muharrem in "Çekemez Kelime Gemileri O nun Kalbini", Mehmet Aycı nın "Ona Rağmen Azizim?" ve Hüseyin Kaya nın "Aşk Bir Kıyl ü Kaal İmiş Ancak" başlıkları bunlardan bazıları. Hüseyin Akın, "yaşantısında evli,  düşünce ve duygularında bekâr biri" olarak başladığı yazısında özelden genele bir şairin aile ve ev hayatında yaşama ihtimali olan sıkıntıları kendi üslubuyla dile getirmiş. Ethem Baran ve Fuat Çiftçi yine Sühan da ilk kez yazan isimlerden. Dergi, Mustafa Uçurum, Yüksel Enderin, Mustafa Oğuz, Bahri Doğan, Adem Turan, Recep Ş. Güngör, Reşit G. Kalkan, Tekin Şener, Hayrettin Orhanoğlu, İdris Ekinci, M. Said Türkoğlu isimleriyle devam ediyor.

Berat Demirci ve Metin Önal, Mustafa Muharrem, Sait Türkoğlu ve Mustafa Oğuz yazılarında, aile sorumluluğunun bilincine vurguda bulunurken, diğer yazarların neredeyse tamamı üstü kapalı ya da açıkça "edebiyat"ı önceleyen bir üslup kullanmışlar ve buna bağlı olarak ortaya çıkan, yahut çıkabilecek mutsuzlukları ifade etmeye çalışmışlar. Bir grup yazar ise görünen o ki, "ne şiş yansın ne kebap" düşüncesiyle mevzuyu anlamamış gibi davranarak masalımsı, aşıkane metinlerle katılmışlar "yenge" sayısına. Recai Güllapdan üçüncü yılında da Sühan ı yalnız bırakmamış. Üstad her zamanki sayfalarında; "Yenge Edebiyatına İştirak Bâbında Bir Garib Rü yetimi Takdim Edeyorum" başlıklı yazısıyla tiryakilerini bekliyor. Giriş yazısında derginin bu sayısının bazı yengelerin bizzat isimlerine gönderildiği belirtilirken asıl niyet ve samimiyetin aslında bu davranışta aranması gerektiğini belirten Hüseyin Kaya, bu sayıya türlü bahanelerle yazı vermeyenlerin isimlerini ilan etmeyişlerini de aynı samimiyet ve iyi niyete bağlamaya çalışmış. Yine sunuş yazısında cevap hakkı doğan yengelere dergi sayfalarının her zaman açık olduğu da belirtilmiş.

Takip edenlerin hatırlayacağı üzre yaklaşık bir yıldır Sühan da şiir yayımlanmıyordu. Sühan bu yıl da şiir yayımlamayacağını yine sunuş yazısında ilan etmiş. Sühan, galiba edebiyat tarihimizin ilk "deneme" dergisi olma yolunda ilerliyor?

Tüm sayıların muhtevasına www.suhandergisi.com adresinden ulaşabilirsiniz.

 

17 Ocak 2006

Milli Gazete

Kültür-Sanat


9 Temmuz 2020 Perşembe

oyundan çıkarılan şair âdem turan

Oyunlarla Yaşayanlar ‘a…

Zannedilenin aksine günümüz şiiri çoğu zaman gündelik hayatın içinde, basit anların derinliğinde saklıdır. Şair bu anları yakalayıp yoğunlaştırarak ve kendi dünyasından yansıtarak oluşturur şiirini. Şiiri diğer edebi türlerden ayıran ve “şiir” kılan en büyük unsur, onun bu batıni yönüdür. Gündelik hayattan uzakta oluşan epik ya da didaktik söylemler, büyük ve iflah olmaz acılardan doğduğu iddia edilen şiirler aslında şairin zor olandan, yaşanılan hayattan ve kendi dünyasından kaçma çabasıdır çoğu zaman.

            Şair ömrü boyunca neden bahsetmiş, şiirinde neyi yazmış, neyi arzulamış olursa olsun, herkes gibi ölümlüdür ve yalnızca yaşadıklarıyla çıkacaktır ölüm karşısında. Sözcüklerin sihri ona yeryüzünde büyüklük, ölümsüzlük bahşetmez. Herkes gibi bir ölümlüyüm işte / Ayağımın altındaki bu ateşle / Yapayalnız böyle odalarda dizeleriyle başlayan mütevazı bir şiirin altında rastladım ilk kez Âdem Turan adına. O, “Yalnızlık Oyunu” nu yazdığında yirmi yaşımdaydım. Kendisi, hiçbir kitabına almasa da bu şiirini ben onu, defalarca okuduğum bu şiiriyle sevdim. Şiirler, hikâyeler, kitaplar hep böyledir; bir bahanedir kalpler arasında ki, ruhunuza küçücük bir ışık düşüvermişse onlardan muhakkak yollarınızın bağlandığı bir nokta vardır kaderinizde.

            Öğretmenliğe yeni başladığım sene, Âdem Turan’la aramızda sadece yarım saatlik bir mesafe olduğunu öğrenir öğrenmez hemen ona ulaşmak, onunla konuşmak için planlar yapmaya başladım ve nihayet bir ilk yaz ikindisi okul çıkışı Akdağmadeni’nin yolunu tuttum. Hiç de yeni tanışıyor gibi değildik beni karşıladığında. Akşam tekrar dönmek zorundaydım çalıştığım kasabaya. İkindi ile akşam arası evinin ve gönlünün kapılarını ardına kadar aralamış bir şairin misafiri oldum o gün. Hayal Defteri ve Son Günün Şiiri isimli kitaplar elimde döndüm çalıştığım kasabaya. Birkaç gün sonra yaz tatiline girmiştik. Güz gelip okullar açıldığında öğrendim Âdem Turan’ın tayininin çıktığını ve ayrıldığını Akdağmadeni’nden. Sıkıldığından bahsetmişti ama gideceğinden bahsetmemişti.

            Beş altı yıl boyunca bir daha görüşemedik. Onu sorabileceğim ya da ona selam gönderebileceğim bir tanıdık hiç olmadı bu süre içinde.

            2003 yılında Sühan’ı yayımlamaya başladığımız aylarda yeniden buldum izini. Ben Çanakkale’den beklerken, o İstanbul’dan karşılık verdi sesime. 2005’te Viranşehir’de bir program vesilesiyle yüzyüze yeniden görüşmemizin ardından muhabbetimiz kavileşti ve Sühan’a ta oralardan omuz verdi, destek oldu. Sühan için yapılabilecek çoğu şeyi yaptı İstanbul’da. Mustafa Oğuz’un ondan bahseden yazısında ifade ettiği gibi her şeyden önce, dost, ağabey ve insan olduğunu defalarca gösterdi bizlere.

            Ateşte Yıkanmış Atlar, yaklaşık on gün önce ulaştı kapıma. Beklediğim ve içindeki şiirlerin hemen hepsini daha evvel okuduğum bir kitap olmasına rağmen yine de heyecanla çevirdim sayfalarını. Aynı gün akşama kadar dönüp dolaşıp okudum kitabı.

            Âdem Turan da, kuşağının diğer şairleri gibi artık olgunluk dönemi şiirlerini yazıyor ve her yeni şiirinde Âdem Turan şiirini biraz daha netleştiriyor. Artık onun kullandığı sözcükler, tamlamalar ve oluşturduğu dizeler şairini doğrudan işaret edebiliyor. Onun, yirmi beş yıllık şiir serüveninin beşinci kitabı Ateşte Yıkanmış Atlar. Şiire hiç ara vermeyen; ama çok az şiir yazan, yayımlayan bir şair o. Yılda ancak birkaç şiir yazabildiğini ve her şiiri aynı heyecanla, titizlikle oluşturduğunu yakinen biliyorum. Çoğu masal iklimlerinden rengini almış ancak mütevazı hayatının ayrıntılarından derlenmiş, derin ırmaklar gibi ağır ve durgun akan dizeler yakalıyor şiirlerinin çoğunda. Bu yüzden olsa gerek onun şiirleri hep sükunet,  ve durgunluk telkin ediyor okuyucusuna. Kerpiçten bir odada, isli lambalar ışığında, uzun kış gecelerinde kısık seslerle okunan, söylenen masallar gibi uzak bir ülkenin sınırlarına götürüp bırakıyor okurunu.

            Daha evvelki şiirlerinde klasik şiirin izlerine nadiren rastladığım şairin sanki yeni kitabında klasik şiiri arayan bir edası var. Zira kitabın neredeyse yarısını oluşturan “Mesel Ateşi” bölümü adından başlayarak son şiirlere doğru artan bir ritimle klasik şiire doğru ilerliyor Bağçe Meseli isimli şiir, gerek içerik ve kullanılan kelimeler gerekse şekil yönünden modern bir gazel tadı bırakıyor okur zihninde. Bağçe bağçe olalı gördü mü acep böyle bir aşk / Bu aşkı ben yaşadım ve eridim bağçenizde yıllarca her akşam…

            Bilhassa Ziya Osman’ın, Cahit Sıtkı’nın bazı şiirlerindeki sadelik ve gündelik hayat izi modern bir söylemle ve yeni imgelerle yer buluyor zaman zaman Ateşte Yıkanmış Atlar’da. Öyle ki Rüyada Görülen ŞiirYolculuk Şiiri ve Beylerbeyi’nde Kaybolan Eldiven gibi birkaç şiirde münasebeti bulunan bazı insanların isimlerini zikretmekten, onları şiirine taşımaktan kaçınmıyor ve adeta onları şiirinin şahidi gibi düşürüyor dizelerine. Şairin mutluluğu ya da mutsuzluğu sade ve samimi söyleyişlerle belki de kendisine bile fark ettirmeden sinmiş pek çok şiirine: … eylülü çok severdik çünkü su böreği açıp çay içerdik hafta sonları / hafiften bir sarı ve yağmur; o bildiğiniz telaş işte/ çocuklara çanta, önlük, defter ve kalem … Aylardan haziransa, yaşamak/ Aşkla yıkılmak gibidir toprağa… bülbüller bağçemden / bulutlarsa penceremden / gittiği günden beri / ne şu çocuğun defterine yazıldıydım / ne de bu adamın kitabına …

            İlk kitaplarından son kitabına doğru gittikçe belirginleşen ve genellikle şimdiki zaman kipinde gerçekleşen bir konuşma havası hakim Âdem Turan’ın şiirlerinde. Şiir hangi hisleri fısıldarsa fısıldasın ya da neden bahsederse bahsetsin, dizeler hep aynı ses tonu ve üslup ile söyleniyor gibi sayfalar boyunca. Bu durum belki de Âdem Turan şiirinin biçim bakımından esas unsurlarından biri. Turan’ın şiirlerindeki sükûnet ve durgunluk sanırım biraz da şimdiki zaman kipinin hemen her şiirde kullanımından kaynaklanıyor … Birdenbire oluyor her şey, birden bire değişiyor,  Çocuk geceyi zorluyor hiç durmadanYıllardır koşuyorum bu tüneldeElim havada bir şarkı tutturuyorum eskilerden,  açıyorum paslı kilidini yazınAğustos sularını selamlıyorumZeytinle konuşuyorum,  Oysa şöyle olmalıydı diyorum …

            İleriki döneminde belki de onun şiirinin en belirleyici özelliği tüm şiirlerinde karşımıza çıkan konuşma edası ve şimdiki zaman kipi olacak.

            Bildiğim kadarıyla Âdem Turan şiirlerinde hece ve kafiyeyi hiç kullanmadı şimdiye kadar. Zaman zaman bu unsurların eksikliğinden kaynaklanan ritim ve ahenk eksikliği son dönem Âdem Turan şiirinde belli kelimelerin tekrarıyla ya da bazı kelimelerin art arda sıralanmasıyla gideriliyor büyük oranda. …Derler ki beni görenler: bu adam hangi yolun yolcusu / Derler ki beni görenler: bu adam / Derler ki: gözlerinde / Yalnızlığın uğultusu  …Ben yağmurlu günler meczubu geceleyin gündüzün/ daralıyorum ah bu duvarların önünde/ kırmızı, lacivert, gri… bu duvarların önünde

            Okuduğumuz hemen her şiir kitabında, kitaptaki diğer şiirlerle mukayese edildiğinde ön plana çıkan birkaç şiir vardır mutlaka ve bunlar şairin hiç de beklemediği şiirlerdir çoğu zaman. Ateşte Yıkanmış Atlar’da, Kalbimdeki Karınca ve Çınaraltında Teselli isimli şiirler başlı başına birer kitap olabilecek çağrışım ve yoğunluğa sahip gibi görünüyor.

            Karınca sözcüğü hiçbir şiire, Kalbimdeki Karıncadaki kadar yakışmadı bence şimdiye kadar. Kalbimde hayal kuran karıncakalbimde kendini arayan karınca,  Kalbimi söküp de giden karınca dizelerinin her biri ayrı bir şiir kıymetinde ve zenginliğinde buluşlarla dolu.

            Çınaraltında Teselli şiiri ise belki biraz da şiirin oluşum hikâyesini tahmin edebildiğim için bana fazlaca dokunaklı geldi. Mahallenin mızıkçı ve kendini beğenmiş diğer çocukları tarafından oyuna alınmayan yalnız bir çocuğun temiz bakışları canlandı gözlerimin önünde daha ilk dizede: Ya… işte böyle,  çıkarıldım oyundan. Adeta kırgın bir çocuğu dinler gibi üçbeş defa okudum bu şiiri. Belki de şairin bu çocuksu samimi ve saf kahrı, incinmişliği zarif pek çok dize taşımış şiire. Eğildim çiçek toplamaya kalbim de eğildi kıskandı beni böyle görenler (…)

            Âdem Turan, tamamıyla kendi dünyasında yaşayan ve şiirini bu dünyadan kuran bir şair de değil elbette. Ateşte yıkanmış Atlar’da kimi şiirlerde şairin kendi dünyasından sıyrılarak dış dünyadan da imgeler yakaladığını görmek mümkün. Yol Ateşi başlıklı bölümde yer alan; Gece Duası, Bağdat’a Dua, Ağzımda Kekik ve Kan şiirleri dış dünyadan duyulan anlık ürpertilerle, öfkelenmelerle ve Müslüman bir duyarlılıkla oluşturulmuş şiirler.

 

            Ateşte Yıkanmış Atlar, olgunluk dönemi ürünleriyle galiba önümüzdeki yıllarda adından daha sık bahsettirecek Âdem Turan şiirinin en net çekilmiş fotoğrafını sunuyor şiir okuruna.

                                                                                                                  

az edebiyat, sayı: 1