sühan dergisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sühan dergisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Ağustos 2025 Perşembe

Serazat yahut Son Dönem Dergilerinin Yüz Akı

Ciddi anlamda ilk dergi tecrübemi yaşayalı tam otuz yıl oldu. 1995’te üniversite öğrencisi iken yayımladığımız Rûzigâr adlı dergiydi bu. Daha sonra 2000’lerin başında Sühan dergisini yayımladık ve ununu eleyip eleğini asanlar listesine dahil olduk o günlerden sonra. Yeni dergi düşüncesi zaman zaman zihnimi yoklasa da belki yorgunluktan belki kırgınlıktan bu düşünceyi fiile dönüştüremedim. Ben cesaret edemesem de etrafımdaki gençler, yakınımdaki arkadaşlar ara sıra dergi yayımlama teşebbüsünde bulundular. Bu dergilerin kimi her zaman olduğu gibi birkaç sayı dergiler mezarlığına törensiz defnedildi kimi çeşitli kurumlarla iş birliği içerisinde hayatını sürdürdü.

Dergiler eskiden koro halinde bir şarkıyı söylerken ufuklara bakıp yeni yollar belirlemek için vardı biraz da. Sayfaları sığınaktı çoğu zaman dergilerin, gölgelikti yaşamın kavurucu güneşine karşı. Dergilerle kurulan dostluklar, kardeşlikten öteydi. Her sayı ayrı bir heyecandı, dergiye dahil olan her isim ayrı bir zenginlik.

Ülkenin her köşesinde bir yandan yeni yeni dergiler yayımlanıyor, bir yandan da sessiz sedasız kayıplara karışıyor. Artık eskisi gibi matbaalarda vakit geçirmiyor dergi editörleri ya da sorumluları. Matbaadan alınan dergiler pullanıp, poşetlenip postaya verilmiyor. Gazetelerin kültür sayfalarında yeni dergi haberleri yer almıyor. Köşe yazarları nadirattan bahsediyor dergilerden, özel sayılardan ki bu dergiler de şirket ya da kurum dergileri oluyor çoğunlukla.  

Her Ali Haydar değil her seyfe denmez Zülfikâr

Keçecizâde İzzet Molla

Çok nadir de olsa gücünü samimiyetten ve heyecandan alarak yoluna devam dergilere rastlamak hâlen mümkün. Serazat, bu tarz nadir dergilerden biri ve en önemlisi. Nun Edebiyat dergisi ile tabiri caizse ile stajını tamamlayan kadro şimdilerde Serazat adlı dergi ile Türk edebiyatına hizmet etmeye devam ediyor. Yayıncılık anlayışından ödün vermeden, edebiyat çetelerine bulaşmadan, kimseye yaranma derdine düşmeden, her türlü kâr anlayışından uzak salt edebiyat adına yayımlanan bir dergi Serazat. Yayımlanan onca dergi içinde “dergimiz” diyebildiğim tek dergi. Genç yazarları okumak, ara sıra da olsa yüz yüze tanışıp onların heyecanını hissetmek, eşsiz bir duygu.

Serazat’ı benim için değerli kılan şeylerden biri de eskimeyen öğrencilerimle yeni öğrencilerimin adını aynı dergide görmek, onlarla zaman zaman aynı kapakta, sayfalarda buluşmak, edebiyatın birleştiren, kaynaştıran, tanıştıran, dostluklara vesile olan yönüne şahit olmak.

Dergi, kelimesinin hakkını sonuna kadar veren bir dergi Serazat.


Serazat, sayı 10, 2025

13 Temmuz 2025 Pazar

bebelere balon, dedelere özel sayı!

 

yılmaz mete er

yayın tarihi: 14 Şub 2007 - 06:28

İki ayda bir yayınlanan Sühan dergisi özel sayılarla gündem üstü yerini koruyor. Sivas tan sesini edebiyat alemine duyuran dergi son sayısını "Dede"lere ayırdı. Şair ve yazarlar dedelerini Sühan da anlatıyorlar.

Büyük aileler dağılıyor ve yerini çekirdek aile alıyor. Ve özlemle hatırlamaya çalıştığımız çocukluk dönemlerimizin hatırlamaya değer özel anları da azalıyor. Artık çocuklar dedelerinin dizi dibinde oturup masal dinlemiyorlar, onların bilmeceli konuşmalarına ?kapılmaya fırsat bulamadan televizyonun, bilgisayarın oluşturduğu ?oyun gündemiyle ergenliğe adım atıyorlar. Haksızlık etmeyelim, nice çocuğun hâlâ unutamadığı dedesi var. Ve dedeler unutulmaz. Öykülerde, şiirlerde, düzyazılarda geçmişe dönüşlerde ?dede lerin yeri nedir sorusunun cevabı havada kalabilir belki ama, Sühan dergisi yaptı yapacağını ve yazar taifesine ?dede lerini anlattırdı. Sühan deyince akla özel sayılar geliyor elbet. Hüseyin Kaya nın seçiciliğiyle edebiyat dünyasının ?ortak alanı na yansımayan konular Sühan da bir araya geliyor. Bir bakıyorsunuz "Yenge"ler eşlerini anlatıyor, bir bakıyorsunuz "oyuncak"lar dökülmüş ortalığa, büyük şair ve yazarlar çelik çomak oynuyor ve güzel günlerini anlatıyor.

Dede yazılarından oluşan 16. sayıyla okuru selamlayan Sühan çok iyi bir iş çıkarmış ortaya. İsterseniz önce giriş yazısına bakalım ve sonra hayattaysa sevgimizi gösterelim, rahmetli oldularsa birer fatiha gönderelim dedelerimize ve Sühan ın sayfalarını çevirmeye başlayalım.  "Kimimize kendi isimlerini vermişlerdir, kimimiz kulağımıza okunan ezanın ardından ismini ilk onlardan duymuştur. Tıpkı çocuk ruhumuza ömür boyu benzerini bir daha tadamayacağımız sevinçleri, mutlulukları yaşattıkları gibi hiçbir sınıfın hayat bilgisi dersinde göremediğimiz yalnızlığı ve ölümü de ilk onlar yaşatır, tattırırlar bize. Böyle böyle alıştırır hayat karanlığına gözlerimizi. (?)

Sahi sizler de, bir tatlı su çeşmesi önünde tek eliyle bastonuna yaslanırken, tek eliyle küçücük su bidonunu doldurmaya çalışan veya öğlen namazı için ağır adımlarını bahane ederek ?kim bilir hangi sebepten- bir saat evvel evinden çıkan ve yaramaz ilkokul talebeleri gibi kol kola yaz kış demeden camii yollarında usul usul salınan dedeleri gördükçe çocukluk günlerinizden esen bir hafif rüzigarla ansızın dedenizin hayalini yanı başınızda buluyor musunuz?"

Berat Demirci "Tarih yapan dedem" başlığını attığı yazısında yazmak konusunda en mütereddit olduğu ana götürüyor bizi: "Her nesil kendi tarihini yeniden yazar, yoluna yürürken de bazı şeyleri taşımaktan vazgeçmek zorunda kalır. Dede, tarih yazacak eylem repertuarıdır; benim dedem ve nesli küçük hamleleriyle o kudreti en zayıf anlarında bile sergiledi ve bu faniden göçtüler. Tarihi anlamak dedem gibi vasat insanların küçük hamlelerindeki derinliği hissetmekle mümkündür." Metin Önal Mengüşoğlu "Dede/siz"de hüzünlü bir öyküye misafir ediyor bizi. "Sarıkları gül kokulu yiğitler" diyor Şaban Abak ve işte hafız dedesinin en acı günü: "1909 doğumlu olan dedem, 1918 de Cinis in ahalisinin Taşnak terör örgütü mensubu Ermenilerce camiye doldurulup kurşuna dizilmeleri sırasında bütün akrabalarını kaybetmiş bir yetimdi. 9 yaşındayken yaşadığı bu şoku, caminin bitişiğindeki küçük medresenin çöktüğü 1969 yılında, yani dedem 60 yaşındayken, Ermenilerin katlettiği köy ahalisinin topluca gömüldüğü yerin bulunmasıyla yeniden yaşamıştı."

İbrahim Tenekeci, dedesiyle çekilmiş fotoğrafı olmadığı için burukluk yaşadığını söylüyor. Turan Karataş "Ne torun oldum, ne dede!" dediği yazısında "dedelere bayılıyorum. Bir de o aksakallı, mütebessim çehreli olanlar yok mu? Benim hiç dedem olmadı ya, ondan mı acep" notunu düşüyor. Mustafa Muharrem son yüzyılı "dedesizlik çağı" olarak tanımlıyor ve ekliyor: "Biz dedelerimizi sadece savaşlarda, salgın hastalıklarda, takrir-i sükûnda kaybetmedik. Dünya patronajında, siyasal akılda, edebiyatta, müzikte, masalda; insaniyetimizi incelten, varlığımızın kıvama ermesini sağlayan her biyografik, her biyolojik noktamızdan dedemizin kovuluşunu izledik"

Edebiyatın, sinema gibi güzel sanatlarının özel işlenmiş kahramanlarından birinin "büyükbaba" olduğunu söyleyen Ertuğrul Aydın, Dede Korkut un yanı sıra romanları da gözden geçirerek ?büyükbaba lara bakıyor. Son olarak Ahmet Turan Alkan ın "Dede yüzü görmemiş bir yazardan dört kısım, tekmili birden bir dede yazısı"nın da Sühan da yer aldığını ekleyip şu yazarları okumayı da unutmayalım: Nâzım H. Polat, Mehmet Konukçu, Mustafa Yiğit, Sadık Yalsızuçanlar, Kâmil Yeşil, Mehmet Aycı, Hasan Akçay, Halim Şafak, Adem Turan, Nihat Dağlı, Metin Mert, İsmail Bingöl, Gökhan Akçiçek, Recep Ş. Güngör, Mustafa Oğuz, M. Said Türkoğlu, Abdurrahman Karakaş, Şeref Yılmaz, Şemseddin Yapar, Bahaeddin Özkişi.  Tel: 0 505 351 54 11

kaynak: milli gazete, kültür sanat 

bitirmenin güzelliği

cevat akkanat
yayın tarihi: çarşamba, 30 nisan 2008

Beş sene önce tam da bu mevsimde ilk sayısı ile okurlarını selamlayan Sühan, elinizde tuttuğunuz sayı ile ağır aksak yürüyüşünü nihayete erdirmiştir.

Sühan dergisi, Dergiler, Gâvur Dostlarımız, Yenge, Oyuncak, İstasyon, Dede, Sivas gibi özel sayılarından sonra "Tamam-ı Sühan" (Özel) sayısı ile yayın hayatına nokta koydu. 18 sayı yayımlanan dergi, bundan sonra "ne Sühan ismiyle, ne de başka bir isimle" geri dönmeyecek.

Derginin "Tamam-ı Sühan" sayısında, konuyla ilgili yazılar yer alıyor. Kapanma kararını aylar önce yazarlarına duyuran dergi, bünyesinde, onların "veda" niteliği taşıyan hüzünlü satırlarını taşıyor. 

Sühan'ın son sayısında bendenize ait bir yazı da yer alıyor. "Hülasa: Sühan " başlıklı bu yazımı, Sühan'ın her şeyi olan değerli kardeşim şair Hüseyin Kaya nın müsaadesiyle buraya alıyorum:

*

Sühan, "benim" diyebileceğim ve "Üç Beş Dergi, Üç Beş Hayat " tanımlaması içinde değerlendirmekten gurur duyacağım dergilerden birisi

Çok değil, daha üç yıl olmuş Sühan ın "dergiler" özel sayısı yayınlanalı. Ocak-Şubat 2005, 10. Sayı. Başlığını "tırnak" içinde yukarıya çıkardığım yazımı Sühan ın bu nüshasından okuyabilirsiniz.

Söz konusu yazımda bir zamanlar "mutfağında" bulunduğum dergilerle ilgili gönül bağlarımı açıklamış, bu dergilere ömür vermiş olduğumuz yol arkadaşlarımla ilgili hatıraları yad etmiştim: Bireşim, Yoğunluk, Nitelik, Kırağı, Seviye, Karçiçeği dergileri ve onları yaşatan "ölümsüz" arkadaşlarım

O yazımda, yayınladığım ve yayınlamaya devam edeceğimi düşündüğüm Likâ ya temas etmeyeceğimi bildirmiştim. Onun "hâlâ cephe de olduğu"nu da aynı yazının son cümlesinde özellikle belirtmiştim. Artistik bir cümle olarak müthişti bu. Zira Likâ o zamandan bu yana bir daha yayınlanamadı. Bunun gerekçesini işbu yazımız içinde ister istemez zikredeceğiz, fakat Likâ ya münasip gördüğümüz artistik pozun o haliyle devam edeceğini, yani ki bizden onunla ilgili olarak beklenebilecek bir "veda" yazısına burada da imza atmayacağımızı da belirtelim

"Söz"ü bu noktada tekrar "Sühan"a avdet ettirmeliyim. Ben ve aynı sayıda yer alan yazar arkadaşlar, bilebilir miydik birkaç yıl sonra Sühan için de duygu dolu bir "veda" yazısı yazacağımızı (Gerçi benimkinde duygu sallık pek bulamayacaksınız ama )

Türkçe nin güzel bir deyimi vardır: "Sözden subandan (sühandan) anlamak" diyedir. Genellikle cahil beşer için, menfî bir nidayla kullanılır: "Sözden sühandan anlamıyor!" denilir. Şimdi, biliyorum, sözden sühandan anlamayanlarla başım derde girecek. Öyle ya,  burada sözümü ne kadar "Sühan"la süslesem,  aynı beşer güruhu, anlamamayı tercih edecek Bu yüzden, sözümü sühanımı kısa kesmem gerekecektir, ki bu aynı zamanda Sühan ın kalitesini anlatmak için fazla lakırdıya gerek olmadığı içindir

"Sühan ın kalitesi"ne dair bir dizi örneğe girişmenin bir anlamı yok elbet! Onun, edebiyat "yiğido"suna harman yeri olduğunu sayfaları arasında yaptığınız okuma gezintilerinden anlamış olmalısınız. Böylesi bir seyahati şimdiye kadar yaşama bahtını tadamamışlar için vakit geçmiş sayılmaz elbet: Sühan ın 18 sayılık külliyatı, Türk edebiyatının tahtına oturmuş, onları bekliyor

Böylece, Sühan da ortaya konulan edebî tavır ve tarzın mahiyetine dair tafsilata girmeyeceğimi açıklamış oldum. Bununla birlikte, Sühan la anılması gereken ve büyük bir ihtimalle benden başka kimsenin değerlendirmeye almayacağı önemli bir duruma temas etmekten kendimi alamayacağımı belirteyim. İşte bu aşamadayız.

Bu önemli durum, 6 Haziran 2004 te kabul edilen ve 26 Haziran 2004 te yürürlüğe giren 5187 Sayılı (yeni) Basın Yasası nın basın yayın dünyasında açtığı tahribatlardan ötürü takınılan tavırdır. Söz konusu yasayla, işini bir yolla halleden ensesi kalınların dışında, pek çok dergi kapanma noktasına gelmiş yahut cezalı duruma düşmüştü. Yasa koyucunun keyfiyetine karşı itiraz edebilecek güçte zannedilen basın yayın organlarının ve kültür, sanat, basın, yayın âlemlerini temsil eden birtakım derneklerin (Haydi isim vereyim: Basın Konseyi, Türkiye Yazarlar Birliği, Edebiyatçılar Derneği, Memur Sen, Gazeteciler Cemiyeti, vs.) seyirci kaldığı olumsuz gelişmeye, Sühan ın ileri uçta olduğu birkaç dergi ve bu dergileri yayınlayan arkadaşlar tepki göstermiş ve durum kamuoyunun dikkatine sunulmuştu. 2004 Eylül ünün ortalarına doğru yapılan faaliyet, Sühan  (Hüseyin Kaya) öncülüğünde başlamış, Likâ adına Cevat Akkanat ve Viranşehir Memleket dergisi adına Eyyüp Azlal onunla ortak hareket etmişlerdir.

Şu halde, Sühan ın sayfalarında olup bitenlerle ilgili tespitlerden ziyade, basın yasasının getirdiği olumsuzluklara karşı takındığı tavrı dikkate sunuş amacım, derginin (veya dergiyi çıkaran Hüseyin Kaya nın) bu konuda yaptığı hamlenin kaydını ilk ve son kez Sühan ın sayfalarına düşmektir. Şöyle ki, derginin 8. Sayısından sonra yürürlüğe giren söz konusu basın yasası, Sühan ın 9. Sayısını birkaç ay geciktirmiştir. Derginin 9. Sayısında bu meseleyle ilgili malumat verilmez. (Böyle tevazu olmaz tabii ki!) Sadece kapaktaki sunuş yazısının başlığında "bu dergi, o dergi değildir heveslenmeyin" denilir. Çünkü iki sayı arasındaki sürede adı geçen yasanın zorlayıcı maddeleriyle ilgili birtakım önleyici çalışmalar yapılmıştır.

Şimdi, kendisinde ve hatta birkaç internet medyası ve gazete haberi dışında yazılıp çizilmeyen bu durumu, neden burada gündeme getirdiğim daha iyi anlaşılmıştır.

Söz bu aşamaya geldiğine göre, Sühan ın dikkatlere arzettiği meselenin, "Açık Mektup"  başlığıyla basına yansımış olduğunu belirtelim. Söz konusu duyuruda yeni basın kanununun bir tür sansür vasıtası olduğu özellikle vurgulanmış, ayrıca, oluşan menfî manzaranın ortadan kaldırılması için çözüm önerileri sunulmuştu.

Sühan ın (ve Likâ ile Viranşehir Memleket dergilerinin) ilk adımıyla kaleme alınan ve internet ortamında imzaya açılan "Açık Mektup"a daha sonra Varlık, Ay Vakti, E, Kaşgar, Kitap Haber, Şiiri Özlüyorum, Ada, Yom Sanat, Yasak Meyve, Gonca, Orkun, Edebi Pankart, Editör, Vesvese, Toplumsal Tarih, Arkeoloji ve Sanat, Kavram ve Karmaşa gibi dergiler destek vermişti.

Görüldüğü gibi, Sühan, içeriğindeki kaliteli ürünleriyle olduğu kadar, takındığı toplumsal ahlâkîlikle de merkez (İstanbul) dergilerinin önüne geçmiştir.

Sühan ı uğurladığımız bu son sayıda onun adına, "övünmek gibi olsun" diyor ve farklı bir yönünü tarih sayfalarına kaydediyorum.

*

NOT: Sühan a ulaşmak tabii ki hâlâ mümkün. huseynkaya@gmail.com; www.suhandergisi.com ve 0505 351 54 11 gibi iletişim yolları Sivas a ve Sühan a çıkmaya devam ediyor.
P. K. 205, Ulucami, BURSA - www.cevatakkanat.blogcu.com

kaynat: milli gazete

tanıkları, yitik dergileri anlatıyor

 yayın tarihi: 21.04.2010 15:33
www.tyb.org

Sivas’ta çıkan Sühan dergisi, 10. sayısında kayıp dergilerin izini sürüyor.

Tayyip Atmaca, “Dergiler de insanlar gibi doğar, büyür ve dünyadan nasiplerini alırlar ve göçüp giderler.” derken, bir dönem Yitik Düşler’i çıkaran M. Said Türkoğlu, derginin artık çıkmayışını, “Yitik Düşler, yapmak istediklerini yapamadığını anlayınca çekildi.” diyerek özetliyor.

Gurbet, Mina, Karçiçeği ve Palandöken dergilerinin öyküsünü yazan Doç. Dr. Turan Karataş ise “Kabuk Bağlamayan Yara: Taşra” başlıklı yazısında bu dergilerin kendisi için anlamını ve taşradaki misyonunu, “...Hemen birçok ‘yazıcı’nın yazı hayatının bir döneminde taşra dergileriyle bir ünsiyeti, hiç değilse bir kesişme noktası olmuştur. Taşralı ve taşrada biri olarak bu satırların yazarı da, nâçizane kalem tutabiliyorsa, söz konusu dergilere çok şey borçludur: En azından yüreklenmek, yüreklendirilmek bağlamında...” sözleriyle dile getiriyor.

Gurbet, Mina, Karçiçeği, Palandöken Özülke, Endülüs, Yansıma, İpek Dili, Kırağı, İnsan Saati, Taşra, Kertenkele, Hazan, Yitik Düşler, Kum Yazıları, Polemik, Ihlamur, Irmak Yazıları, Süveyda, Yoğunluk, Nitelik, Martı ve Ruzigâr, Sühan’da hikâyeleri anlatılan dergiler. Turan Karataş, Hüseyin Akın, İbrahim Yasak, Mustafa Muharrem, Tayyip Atmaca, Bünyamin K., Hayrettin Orhanoğlu, Müştehir Karakaya, M. Said Türkoğlu, Selçuk Küpçük ise dergide yazısı olan isimlerden bazıları. Üstad Recai Güllapdan da yazılarıyla dergiye zenginlik katmaya devam ediyor.

Sühan’ın 10. sayısı güzel ve anlamlı bir sayı olarak dergilerle ilgilenenlerin kitaplığında ayrı bir yere sahip olacak gibi görünüyor. (Çiçekli Caddesi No: 73 Sivas. www.suhan.cjb.net)

kaynak: tyb.org

31 Mayıs 2025 Cumartesi

anadolu dergiciliği / soruşturma

Hazırlayan: İsmail SARIKAYA 
 
Anadolu’nun her yerinde bir fidan gibi yeşeren ancak yeterli ilgiyi göremedikleri için hemencecik soluveren dergilerimizin sorunlarını masaya yatırarak, bir çözüm yolu bulabilmek amacıyla bu sayımızda “Anadolu Dergiciliği”ni soruşturma kapsamımıza aldık. Amacımız Anadolu dergileri arasında bir bütünlüğü sağlamaya çalışmaktır. Soruşturmamıza cevap veren bütün dergilere teşekkür ederiz.
SÜHAN DERGİSİ Adına
Hüseyin Kaya
Genel Yayın Sorumlusu

1- Anadolu’da niçin bir kültür sanat edebiyat dergisi çıkarma gereği hissediyorsunuz?    
Hüsn ü Aşk’ta, Sühan’ın aşkı kurtarmak için gelişi Şeyh Galib tarafından “ol demde sühan huzura geldi kün emri gibi zuhura geldi” mısralarıyla izah ediliyor. Kısmen işte o ‘Sühan’ın şahs-ı manevisini de temsil etmeye çalışan dergimiz Sühan’ın doğuşu da “Sebeb-i Sühan”da belirttiğimiz gibi her şeyden ziyade bu düstur ile açıklanabilir. 
      Tabii sebepler dairesine girecek olursak zaman zaman gündeme getirmeye çalıştığımız edebiyat dünyasındaki edepsizlik ve kirlenme ve diğer gayr-i edebi, ahlakî tavır ve tutumlar ve bunlardan duyduğumuz rahatsızlık da Sühan’ın vücut bulmasının nedenlerindendir. Yine Sebeb-i Sühan’da dergilerin pek çok bakımdan insanlara benzediğini, “varlık” meselesinin herkesten ve her şeyden çok kişinin kendi meselesi olduğunu belirtmiş ve Sühan’ın içsel –batınî demek daha uygun düşerdi aslında- ve başkalarından ziyade kendisiyle olan meselelerinden vücut bulduğunu ima etmeye çalışmıştık. Hal böyle olunca, Anadolu, kültür ve edebiyat kelimeleri biraz daha kendiliğinden gündeme gelen unsurlar oluyor. Kısaca Sühan kendi kendisiyle olan yükümlülüklerinden dolayı hayatta olsa gerek.

 2- Anadolu’da yayınlanan dergilerin, yayıncılıktaki en büyük problemi nedir?
Anadolu bizim savunucusu olmadığımız ama sonuna kadar savunanlara katıldığımız kadar samimi ve temiz; aslında bir o kadar da masum olmayan tuhaflığı içeriyor galiba. İlk gençlik yıllarında birçoğumuzun tutulduğu ümitsiz sevdalar vardır. Aslında her şey o kadar uçtur ve iki kişilik bir aşk o kadar imkansızdır ki…. Ama bir şeyler sizi hep inandırır, hep bir mucize beklersiniz ama bu sizin için sıradan bir durumdur, olması gerekendir yani. “Ciğercinin kedisi”ne karşı “sokak kedisi”ni oynarsınız epey bir müddet. Yıllar sonra dönüp de geriye baktığınızda görürsünüz aradaki uçurumu ve imkansızlığı. O ilk gençlik yıllarında ne kadar ümitli iseniz sonraki yıllarda o kadar güler, tebessüm edersiniz eski ahvalinize. Anadolu’da dergi çıkarmak da böyle bence. Yani ancak aşk ile izah edilebilir galiba ve yıllar sonra ciltlenmiş bir takım dergiyi elinize aldığınızda hayretler içinde çevirirsiniz sayfaları. Hayretler içinde ve tebessümle… Bazen tebessüm, bazen saklanan gözyaşları ile…
Matbaa ve teknik yetersizlikler, çeşitli nedenlere küsen dostlar, kitapçılar, postacılar, postahaneler vs. vs. Aslında problem dergi için resmi izin almaya teşebbüs edişinizle birlikte başlar buralarda. En kolay yanı “bir dergi çıkarılacak” şeklinde alınan karardır bu işin. Cümle karamsarlığa ve kötü duruma rağmen aşk ve samimiyet ayakta tutmaya yeter bu dergileri.
 
3- Size göre dergiler merhum Cemil Meriç’in dediği gibi gerçekten “Hür tefekkür’ün Kalesi” midir?
Üstadın öyle buyurduğu demler, mutlaka böyleydi. Yani edibin hakikat ve hikmet peşinde olduğu dönemler mutlaka dergiler tefekkürün kalesidir. Bugün ise “tefekkür” kavramı tamamen lügatlerden düşmek üzre. Haliyle tefekkürün olmadığı bir edebiyat dünyasında dergiler neyin hür kalesi olur ortada. Buna “kale” demek de doğru olmaz galiba. Zira “kale” kelimesi içinde savunulacak değerleri, onuru vb. kavramları da beraberinde getirmekte. Haddimiz ancak ima edebilecek kadardır, biliyorum.

4- Cemal Süreyya bir yazısında “Edebiyatın nabzı dergilerde atar. Diyor. Siz bu görüşe katılıyor musunuz? 
Katılmamak mümkün değil

5- Büyük sermayeye dayanmadıkları için Anadolu dergilerinin genelde kısa süre içinde kapanmaları sizce bir kader midir? Dergilerin süreklilik kazanabilmesi için neler yapmak gerekir? 
Aslında böylesi daha güzel ve onurlu bence. Birilerine yaslanarak ne derece samimiyetten bahsedilebilir ki? Görevini tamamlamış bir derginin kapanmak yerine bir yerele yaslanarak yayına devam etmesi cesedin bozulmaması için mumyalanmasına benziyor biraz. Yani ruh ortada olmadıktan sonra ne kadar devam ederse etsin bir dergi. Evet bu bir kaderdir. Böyle olduğu sürece güzeldir bu dergiler.
6- Dergicilikte taşra-merkez ayırımını doğru buluyor musunuz?
Mutlaka doğru buluyorum; ama taşra ve merkez yaşanılan şehirlerle ilgili olmaktan ziyade zihniyetle ilgili bir durum. Kendince büyük birçok dergi, “taşra” diye vasıflandırdıkları ve tepeden baktıkları topraklar sayesinde varlığını devam ettiriyor. Taşranın kanıyla semiriyor. İşin kötü tarafı taşradan oralara kan verenler de onların hastalığına çabucak kapılıyorlar. Taşralılık zihniyette dedim ya; işin bir de bu tarafı var. Emmi –yeğen muhabbetini halen aşamayan, “Unkapanı” mantığından bir türlü kurtulamayan bir dergi hangi şehirde çıkarsa çıksın kimler tarafından çıkarılırsa çıkarılsın taşralıdır.
 
2005, Yaz, Berceste Dergisi. 

      


16 Ocak 2025 Perşembe

hüseyn kaya ile edebiyata dair

 konuşturan: ubeydullah öz

Hüseyn Kaya, 1975 yılında Sivas’ta doğmuş bir şair, yazar ve aynı zamanda yıllardır pek çok öğrenciye edebiyatı sevdiren bir öğretmen. Onunla ilk kez 2011’de Sivas Cumhuriyet Üniversitesinde tanıştım ve bu karşılaşma, hayatımda edebiyatın önemli bir yer edinmesine vesile oldu. Hüseyn Hocamın mihmandarlığında edebiyat dergiciliğine dostlarımızla adım attık ve hâlâ onun öğrettiklerinden feyz alarak bu yolda ilerliyoruz.

Hüseyn Kaya sadece şiir, deneme ve yer yer öyküleri ile değil, edebiyat dergiciliği konusundaki çalışmalarıyla da edebiyat dünyasında önemli izler bırakmış. 1995-1996 yıllarında arkadaşlarıyla yayımladığı Rûzigâr ve 2003-2008 yılları arasında yayımladığı ilk deneme dergimiz: Sühan. Özellikle Sühan dergisi, Türk edebiyatında yenilikçi dosya konularıyla öncü bir dergi oldu. Son sayısının üzerinden hayli zaman geçmesine rağmen konuşulmaya devam ediyor.

Uzun yıllar sonra Kurtarma Yazılısı ve Sessiz Rüya isimleri ile iki şiir kitabı yayımlayan kıymetli Hocam, hüzünle yoğrulmuş, kelimelere inançla dokunmuş, insanın hem kendine hem de hayata dair arayışlarını yansıtan bir sığınak. Benim için Hüseyn Kaya, hem kalemi hem de kişiliği ile kulluk bilinciyle inşa edilmesi gereken edebiyatın yaşayan örneği.

- Son kitabınıza "Kurtarma Yazılısı" adını verdiniz. Şiir yazmak sizin için bir sınav mı yoksa bir kurtuluş mu?

Aslında her ikisi de. Şiirin hayatın içinden damıtıldığını düşünecek olursak sınav yönü kaçınılmaz oluyor zaten. Bazı hâller şiire yansıyor ve o haller de illaki bir sınav barındırıyor içinde. Şiir kurtuluşa vesile oluyor mu, dersen kalıcı bir kurtuluştan bahsetmek mümkün değil. Şiir; aslında kıyıda bir sığınak, en çok da teselli. Yazarak kurtuluşa ulaşır mı insan, bunun cevabını bilemiyorum ancak kurtuluşa değilse bile kurtuluş mücadelesi verilebilecek bir yola taşıyabilir insanı yazmak.

- Sığınağınızda daima yanan hüzün tütsülerine sebep nedir hocam? Hüzün, sizin için bir estetik tercih mi, yoksa hayatın değişmez bir gerçeği mi?

Hüzün, keder, melal... Kimilerine göre eskimiş ve kullanılmaktan yıpranmış kelimeler bunlar. Yazmayı, sanatı hayatın değişen unsurlarına göre ayarlama çabasında olan ve yeni şeyler söylemeye çalışarak iz bırakılacağına inanların bakışı bu. İz bırakmak ya da yenilik özel bir gayretle elde edilebilecek şeyler değil oysa. Bin yılları geride bıraksak dahi insanın, insanlığın hikâyesi aynı, kalbi aynı. Hayat tarzına ve dünyaya bakışa göre konuşulacak bir konu.

Ölümü her an kalbimizde taşıdığımız, fanilik libasını sürüyerek dolaştığımız şu âlemde şayet arada bir de olsa hatırladığımız bir kalbimiz varsa hüzünden kaçmak zor. Hele de kendinize ait zamanlar ve mekânlar varsa hayatınızda hüzünden başka neye mihmandar olabilirsiniz ki? Yalnız hüznü vardır kalbi olanın diyen çiçek kalpli şaire rahmet olsun.

-şerhi gamdır okuduğum leylü nehâr bu bahtımdan

beytül ahzân imiş dünya bir ömür nalân geçiyor

Cevabınızla bu beyit geldi aklıma hocam. Şairi pek kıymetli bir büyüğümdür. Kendisini nasıl bilirsiniz?

Benim nasıl bildiğim çok da önemli değil beytin sahibini. Senin, sizlerin kanaati daha önemli. Beytin sahibi ile arada görüşüyoruz. Herkes gibi o da görüşememekten şikayetçi biliyorum. Daha çok görüşmeyi ben de istiyorum ama Zaman kısa, ben yorgunum, yol uzun. Belli bir yaştan sonra insan kendini dinlemesi bile lükse dönüşüyor. Keşke böyle yeni beyitler söylese, yayımlasa. Dünya bazılarına beytü’l ahzan bazılarına bağ-ı irem.  Her ikisi de sadece bir mazmun, mecaz değil.

- Hocam, beytin sahibine yani size dair bir isim karmaşası var. Hüseyin Kaya iken isminiz kitaplarınızda Hüseyn Kaya olarak kullanıyorsunuz. Bu küçücük i harfini kurban eden sebep nedir?

Bu konuda bir yazı bile yazmayı düşündüm zamanında, hayli uzun bir konu çünkü. Başlangıçta ve hatta ilk kitapta, Sühan dergisi yıllarında hiçbir sorun yoktu ismimle ilgili. Benimle aynı adı ve soyadı paylaşan bir öğrencim olmuştu geçmişte. Onun da adına Kemal ismini eklemiştik. İlerleyen yıllarda her köşeden bir Hüseyin Kaya çıkmaya başladı. Yalnız edebiyat dünyasında değil gündelik hayatta da büyük bir karmaşa başladı.  Hayatın diğer tarafındaki karmaşa en azından kimlik numarası ile azaltılabiliyor fakat edebiyat dünyasında bu karmaşanın çözümü yoktu. Hikâye göndermediğim dergilerden, dosya göndermediğim yayınevlerinden aranmaya kadar büyüdü mesele. Benim olmayan bir kitabı bana imza için getiren de oldu. Ortak arkadaşlar, büyüklerimiz; edebiyat dünyasına adım atan yeni adaşlarıma, adlarına küçük eklemeler yapmaları gerektiğini söylediler. Bizim bildiğimiz, tanıdığımız bir Hüseyin Kaya var zaten, dediler. Bazıları dikkate aldı bazıları da almadı bu öneriyi. Adımı bir yerlerde görmek, bir yerlere yazdırmak gibi çabalar benden uzaktı, bu yüzden çok da umursamadım. Neticede kendime has bir üslubumun olduğunu biliyorum, gerçek okur da bunun farkında. Yine de hiç değilse adımdan bir harfi atarak bir farklılık oluşsun istedim. Farklılık mı oluştu yoksa karmaşa daha da mı arttı bilemiyorum. Anlatmak, izahını yapmak yorucu bazı şeylerin. Kitaplarda ismimin yanlış yazıldığını düşünenler bile oluyor. Kitapların tümünü Hüseyn Kaya ismiyle yeniden basmak da çok mümkün görünmüyor ama zamanla karmaşanın yerini sükunete bırakacağını düşünüyorum. Çekil Gideyim Hayat adını taşıyan ilk kitabımda da düşünmüştüm adımı Hüseyn Kaya şeklinde yazmayı fakat o zamanlar Hüseyin Kaya bereketi yoktu ve bir anlamı olmayacaktı bu yazım şeklinin, kaldı öylece. Edebiyat dünyası zaten benzer karmaşalara alışık. Yeni bir mesele değil bu durum edebiyat dünyası için. Hem zaten ismimin aslı Hüseyn. Belki de aslına dönmesi gerekiyordu, bunlar vesile oldu.

 

- Hocam, Sühan'ı anmışken hem ondan hem de Rûzigâr'dan sormak isterim müsaadenizle. Bugün bile esintileri devam eden bu iki iz’in ilk adımlarının atıldığı yıllara dönüp o günlerin heyecanıyla bugüne neler söylemek istersiniz? Önce dünü ve bugünü ile Rûzigâr diyelim.

Rûzigâr, ilk göz ağrımızdı. Ekip dergisiydi, tamamen öğrenci emeğiydi ve büyük bir teşebbüstü bizim adımıza. Bir matbaadan içeriye ilk adımı bu dergi ile attık. Detaylı olmasa da tasarım tecrübeleri, tashihler, dağıtım, reklam alma gibi şeylerle bu dergide tanıştık. Çoğul konuşuyorum çünkü gerçekten bir ekip vardı ortada ve herkes kendi vazifesini en iyi biçimde yerine getirme çabasındaydı. Yirmi yaşıma yeni attığım dönemler. Bir yıl, on üç sayı devam ettirebildik dergiyi. Öğrenci dergisi olmasına rağmen ulusal ölçekte bir karşılık bulmuştu ve bizden çok önce yayın dünyasına adım atmış kalemler de dergide yer aldı. Uzaktan, yakından pek çok dost edindik bu sayede. Rûzigâr’da yayımladığım hikâyeler de şiirler de yalnızca orada kaldı. Kitaplara almadım, zaten hikâyeye daha sonra uzun bir ara verdim.

Edebiyat fakültesinde bizden önceki dönemlerde yalnızca bir dergi çıkmıştı: Kızılırmak. Hocalarımızın da katkıda bulunduğu bir dergiydi bu ve daha bilimsel bir havası vardı dönemine göre. Rûzigâr’dan sonra bölüm öğrencilerinin çıkardığı dergi sayısında ciddi bir artış oldu. Hiçbiri on üç sayıya kadar ulaşamadı ve bu yayınların bir kısmı günümüzde fanzin olarak nitelendiren dergiler sınıfındaydı. Sühan’ın bir sayısında hızlıca yazmıştım Rûzigâr’ın hikâyesini. Diğer arkadaşları da dinlemek lazım Rûzigâr’la ilgili fakat şimdiye kadar bir şeyler yazan olmadı.

Dergiyi birlikte omuzladığımız arkadaşların çoğu ile şimdilerde görüşmüyoruz, yazmaya devam eden çok az kişi kaldı dergi kadrosundan.

- Türk Edebiyatının ilk deneme dergisi Sühan! Çağdaşlarına ve kendinden sonraki dergilere büyük etkileri olan üstad-ı sühandan söz açalım.

Açalım açmasına ama Sühan hâlen kabuk bağlamamış bir yara benim için. Söz biraz uzayacak.

Rûzigâr, yarım bir şiir gibi kalmıştı kenarda. Dergiyi kapatma sebebimiz daha çok maddi sıkıntılardı. Öğretmenlikte beşinci seneyi devirmiştim, etrafımda da birlikte bir şeyler yapmaya hevesli yeni arkadaşlar vardı. En azından öyle zannediyordum. Rûzigâr kadrosundan henüz irtibatı kesmediğimiz isimlere yeni isimleri de ekleyerek yola koyulduk. En azından maddi sorunumuz olmazdı, maaşımız vardı. İlk sayıyı Kahramanmaraş’ta basmaya niyetlendim, olmadı. Sivas’ta bastığım ilk sayı içime sinmedi çünkü teknik bir arıza yaşamıştık. Düzelti yaptığımız dosya değil de ham dosya baskıya girmişti çalışmayı bitirip matbaadan ayrılınca. Matbaada çalışmak, Rûzigârlı yıllardan kalma bir alışkanlıktı. Özetle birkaç deneme faslı yaşadık Sühan’ın ilk sayısında. Ancak ikinci sayı ile dergi kıvamını buldu. Dergi, ilk sene çok fazla rağbet görmedi. Ebadı dışında sıradan bir taşra dergisiydi, ismi bile eleştirildi özel sohbetlerde. İlk seneden sonra şiir yayımlamayı bırakıp dosya konularına yönelince derginin önü açıldı. Özel sayılar geride kaldıkça derginin tarzı, tavrı netleşti. Dergi büyüdükçe küsen, geride kalan isimler de oldu, hâlen hayırla yâd edenler de hayli fazla sağ olsunlar.

Klasik dosya konularının, özel sayıların dışında bir dergicilik anlayışıyla yürüdü Sühan sonraki dört seneyi. Sühan’dan önce dergilerin dosya konuları genellikle ya isimler üzerine ya da edebî konular üzerine hazırlanıyordu. Yenge, dede, oyuncak, istasyon, gâvur dostlarımız, kapanan edebiyat dergilerinin hikâyeleri gibi daha önce bir edebiyat dergisinde rastlanılmayan konuları, yazarlarımız sağ olsunlar samimiyetle kaleme aldılar. Sühan’dan sonra bu tarz konularla ilgili dosya hazırlayan çok dergi oldu. Hatta bizim dosya konularımızdan kitap hazırlayanlar oldu. Sivas’ta yayımlanan bir dergiydik fakat Amerika’dan, Kırgızistan’dan, Kosova’dan, Almanya’dan abonelerimiz vardı. Reklamsız, şiirsiz, resimsiz kare ebadıyla yalnızca yazıdan ibaret, kendinden kapaklı ve tek renkli bir dergiydi Sühan. Geciktiği vakit mutlaka sorulur, aranırdı.

Derginin tavrı ve tarzı anlaşıldıktan sonra zaten nitelikli bir yazar kadrosu kendiliğinden dergiye destek oldu. İdeolojik olarak birbirine çok zıt kalemler Sühan’ın sayfalarında, üstelik telifsiz, yazdılar. Edebiyatın ayıran değil birleştiren bir yönü olduğunu tecrübe ettim Sühan’la ve çok güzel insanlarla tanıştım. Kendimi, ön yargılarımı, benimsediğim düşünceleri sorguladım farklı insanlarla tanıştıkça, sohbet ettikçe. Çok ilginç gelebilir okuyanlara, dergi kendi kendisini çevirebilen bir ekonomik güce de kavuştu son zamanlarda. Son sayıyı bastığımda dergi hesabında hâlen bir miktar para kalmıştı. Kalan para ile dergiye omuz verdiğini düşündüğüm il içinde ve il dışındaki dostlara üzerinde “Bu da geçer ya Hu” yazan birer gümüş yüzük yaptırıp gönderdim.

Beş yıl sürdü Sühan heyecanı ve hiçbir sayıda heyecanımı yitirmedim. Dosya konularıydı aslında dergiyi diri tutan. Beş yılın sonunda biraz yorulduğumu hissettim. Derginin hacim hayli artmıştı. Dizgi ve mizanpajdan başlayıp kargolamaya kadar içinde olduğum ve ter döktüğüm bir süreç. Omuzlarımda ve ellerimde ikişer çantayla dergiyi tek başıma postaya verdiğim sayılar da oldu. Postanede tanıştığımız ve bana yardımcı olan genç bir arkadaş var mesela. Orada dost olduk, gözleri parlıyordu. Kendisinin de yazdığını ama emin olamadığını söylemişti. Bir süre haberleştik, yazdıklarını gönderdi, eleştiri istedi. Bir sayıda yazısına da yer verdim. Bu delikanlı şimdi edebiyat dünyamızın sevilen çocuk yazarlarından biri. Buna benzer çok güzel anılar kaldı geride.

Galiba dokuzuncu sayıda gözlerimdeki sorunu da fark etmiştim. Dergiyi kapatmak istemedim işin açığı. Çok fazla açılmıştım ve tek başıma zor oluyordu artık yetişmek. Gözlerimdeki rahatsızlık her geçen gün ilerliyordu. Sühan’ı içimizden birileri devam ettirsin ve ben yalnızca yazayım, derdindeydim. Olmadı… Sühan’ı kapatıp daha küçük bir dergi ile devam etme kararı aldım. Hatta dönem gazetelerinde bununla ilgili bir beyanım da vardır lakin sonrasına belki kırgınlık, belki dargınlık, belki yorgunluk yeni dergiye müsaade etmedi. Son sayıda Sühan’ın kendisini dosya konusu yaptım. Sözü uzatmak istemiyorum, belki bir gün bunları da yazarım bir yerlerde. Dergiye dair biraz daha kapsamlı ipucu için okurlarımız Evren Karataş Ülger’in. Edebiyatın Kılcal Damarları: Taşrada Edebiyat Dergiciliği/Sivas Örneği: Sühan Dergisi başlıklı makaleyi ve Sühan’ın 18. sayısını okuyabilirler.

Bu soruya dair son olarak şunu da söyleyeyim, şu an Türkiye’nin birbirine çok uzak illerinde yayımlanan üç okul dergisine rastladım Sühan ismini taşıyan. Az önce söylediğim gibi kitap, dosya konusu esinlenmeleri vb. durumları da düşününce Sühan için bir dergiden fazlasıydı diyorum.

 

- Sen baba / sen bilirsin bu öykünün sonunu

diye başlıyor ve

ben / böyle yaşıyorum / yaşadığımı/böyle

ben böyle geçiyorum geçtiğim ateşlerden

dizeleriyle bitiyor Geçerken adlı şiiriniz. Şiir ve denemelerinizde baba figürü üzerinden güçlü bir duygusal bağ kuruyorsunuz. Aile, özellikle baba figürü, sizde nasıl bir anlam taşıyor?

Baba, hem bizim edebiyatımızda hem de dünya edebiyatında her dönemde yer bulan bir metafor. Batılı eserlerdeki yerini zaten çoğumuz biliyoruz. Baba; aslında anne kadar içli fakat bir o kadar da sessiz, sakin bir karşılığa sahip. Yıllar önce Fuzûlî’nin Leyla vü Mecnun’unu düşünürken aklıma gelmişti, Leyla ve Mecnun bu mesnevinin kahramanı tamam ya baba? Oğlunun perişan hâli için çare arayan, hor görülen, oğluna dua eden, hatta iyileşmesi için Kabe’ye götüren baba… Bu ve benzer hikâyelerde baba, öylesine bahsedilip geçen bir figür.  Yusuf ile Züleyha’da da Yakup’un durumu aynı değil mi? Tıpkı bu eserlerde olduğu gibi baba, babalık da hayatın kenarında, ciddi ve görülmeyen tarafında maalesef. Baba, anne, evlat, kardeş, abla gibi kavramlar da aşk kadar evrensel olmasına rağmen biraz geri planda kalıyor diye düşünüyorum. Elbette istisnalar var.

Yazı ya da şiirin uzlete bakan, bireyselliğe bakan bir yanı var fakat insanlığımızı, yarımlığımızı, yalnızlığımızı paylaştığımız ya da paylaşamadığımız ailelerimiz de bizim gerçeğimiz. Edebiyat, bu gerçeğin uzağında vücut buluyorsa zaten yapaydır. Saydığım unsurların varlığı kadar yokluğu da sinmeli yazılanlara. Şiir veya yazı, bir stadyuma gidip orada her şeyi unutarak eve dönmeye benzememeli. Bütün bu söylediklerimde yaşadığım coğrafyanın, yaşamaya çalıştığım hayatın da etkisi muhakkak var. İnsan, hiçbir zaman yalnızca kendisinden ibaret değildir.

Benim yazdıklarıma gelecek olursak düzyazıdaki “baba” daha dünyaya, aileye ait bir kullanımdı. Şiirde olanlar ise aslında naat denemeleriydi.

 

-Hocam, siz bana ve arkadaşlarıma 2011 yılından beri rehberlik ediyorsunuz; Rabbim razı olsun. Muhabbetinizle nice güzel işler yapmak nasip oldu ve yıllar sonra vardığımız Serazat Edebiyat adlı bu son durağımızda da pergelin ucu hâlâ işaret ettiğiniz noktada sabit.

Tür fark etmeksizin yazmak ya da edebiyat sahasında dolaşmak isteyen birinin, Mevlana’nın pergel metaforunca ayağını sağlam basması gereken nokta neresi olmalıdır? Edebiyat ne ile inşa olmalı ve nasıl olmalıdır?

Aslında o nokta birden fazla kelimeyi karşılıyor: edep, ahlak, vicdan, fıtrat, erdem, insanlık, kulluk… Bunların üzerinden ayağın biri kaldırıldığında insanın sözün şehvetine kapılması ve şirazeden çıkması çok kolay. Bir ayağın sabit durması özgürlüğe mâni değil mi, gibi bir soru gelebilir akıllara. Meşhur bir söz vardır mealen söyleyeyim, ipini koparması uçurtmanın özgürlüğü anlamına gelmez.

Sanatçı ya da şair her şeyden önce insandır. Şiir; kalbinin ve ruhunun farkında olan insan için vardır ve insanlığın, iyi insan olma sınırlarının dışında icra edilmez.

Belki her dönemde vardı benzer şikâyetler fakat zamanımızda şiirde bir eksen kayması da söz konusu. Güzel söz söylemek ile muallakta söz söylemek farklı şeyler. Çiçekten bahseden edebî bir metin okuduğunda her insan kendi çapına göre çiçeğe dair bir şeyler anlar. Kimi rengini görür kimi kokusunu duyar kimi yalnızca çiğdemi, laleyi anlar ama çiçektir konu. Çiçekten bahseden muallaktaki bir metinden ise şairi dışında kimse çiçeği görmez, düşünmez. Muallakta söz söylemek hayli kolay ve bu kolaylık da taraftarını çoğaltıyor bu anlayışın. Kolay olandan da uzak durulması gerektiğini düşünüyorum.

Şiirin, söz söylemenin bir bedeli vardır. İçsel bir bedel bu. Acısını duymadan, zahmetini çekmeden ortaya konulan her şey sıradandır.

Bunları söylerken günümüzde ya da geçmişte ortaya konulan ve benim düşüncelerimden farklı bir çerçevede oluşturulan çalışmaları da reddetmediğimi belirteyim. Herkesin kalbinde barındırdığı şeylere göre kendi türküsünü söylediği bir dünyada yaşıyoruz.

- Şiiri, gündelik hayatta gururu incinen kelimelerin gönlünü alma çabası olarak tanımlıyorsunuz. Yalnızca bundan mı ibarettir şiir sizin için?

Estetik noktasında evet, bundan ibaret gibi görünüyor ancak genel bir şiir tanımı çok da mümkün görünmüyor. Bahsettiğiniz tanım -aslında sadece tarif- kırklı yaşlara adım attığım dönemlerde biraz şekillenmeye başladı bende. Yazmadan, söylemeden önce kelimeleri tanımak, kelimelere inanmak, onların her birini bir şahıs olarak görmek ve öyle taşımak şiire… Kelimelerin her birinin aslında canlı birer şahıs hatta dinî terminolojiyle söyleyecek olursak melek olduğunu düşünüyorum. Anlam, his taşımakla görevli melekler kelimeler. Gündelik dilde kelimeleri var oluş amacından çok uzakta ve basit şeyler için kullanıyoruz. Mekanikleştiriyoruz, ruhlarını, çağrışımlarını unutarak geride bırakıyoruz. Hangi kelime hangi kelimenin yanında bulunmaktan hoşlanıyor, düşünmüyoruz bile. Bu yüzden hırpalanan, yorulan, anlamsızlaştırılan, daraltılan kelimelere şiirin bir teselli olduğuna inandım. Kelimelerin bulundukları yerden ve taşıdıkları anlamdan şikayetçi olmadığı bir dünya olmalı şiir.

Genel manada ise şair sayısı kadar değil, şiir sayısından bile fazladır şiir tanımı lakin yine de eksiktir bütün tanımlar. Tanım, biraz da sınırlamak, somutlaştırmak değil midir? Bu da şiirin yapısına ters bir yaklaşım.

- Ara sıra hikâye de yazıyorsunuz fakat aslında şiirden çok denemeniz var. Şiirin denemeyle bir kardeşliği var mı? Neden az şiir, az hikâye ve daha çok deneme yazıyorsunuz? İlerleyen yıllarda denemeci olarak anılıp şairliğinizin geride kalmasından endişe duyuyor musunuz?

Deneme evet, şiirin küçük kardeşi gibi geliyor bana. Şiirin kıskanmadığı bir tek tür belki de. Şiir, kendisinden başka bir türe meyledince sizden uzaklaşan bir ruha sahip. Tanpınar’ın şiirde sustuklarını roman ve hikâyelerinde anlatması gibi ben de şiirde sustuklarımı denemelerde anlattım, desem yeridir. Deneme de benim için içsel bir anlatı şekli.

Bahsettiğim yazı türü gerçek deneme. Denemeye dair okur, yayıncı hatta yazar zihninde bile bir karmaşa var. Deneme ödülleri veriliyor, kitap kapaklarına kocaman harflerle “deneme” yazılıyor fakat okumaya başladığımda bu eserleri denemeden ziyade sohbet olduğunu görüyorum çoğunun. Sahih denemelere ihtiyaç var edebiyatımızda.

Hikâye türü aslında bana biraz uzak. Çok önemli bir tür ve daha çok yazmak isterim fakat sanırım şiirden kopmak istemeyişimin ön yargısı beni uzak tutuyor bu türden ya da hikâye dili oluşturamamak endişesi mi taşıyorum, bilemiyorum. Belki de yine mesele mizaç. Yazmak istediğim hikâyeler var ve yılda bir tane de olsa yazabiliyorum. Şimdilik yeterli.

Lise yıllarımdayken sadece şiirle meşguldüm ve şair olmak istiyordum çocukça bir hevesle. Deneme yazmaya da otuzlu yaşlara doğru bir büyüğümün tavsiyesi üzerine başladım. Bizde iyi şairlerin nesirleri daha da iyidir, demişti. Şiir, dili terbiye eder bu da nesri olumlu manada etkiler, demişti. Önceleri soğuk geldi bana düzyazı. Denemeyi şiire doğru sürükledikçe ya da şiiri denemeye, düzyazının biraz daha sıcak gelmeye başladığını düşünmeye başladım.

Şair olarak mı anılmak isterim, denemeci olarak mı? Buna belki dergiciliği de eklemek lazım. Endişem yok bu konuda. Hiç anılmayacak olmak bile endişelendirmiyor beni.

-Yıllarca şiir kitabı yayımlamadınız fakat 2024 yılında iki şiir kitabınız birden yayımlandı. Bunca yıllık hasret nedendi ve neden hasret 2024 yılında son buldu?

Çok yazan ve yazdıklarım illa yayımlansın, görünsün, okunsun çabasında biri değilim. Herkesin evinde, kitaplığında yazdıklarımın bulunmasını da istemem doğrusu. Şiirin, yazının mahrem bir tarafı olduğuna inanıyorum. Yazdıklarım kaybolmasın, okumak isteyen ulaşsın yeterli benim için. Kitap ya da deneme, şiir, hikâye yayımlarken ilk adımı atan ben olmadım hiçbir zaman. Kitaplarımın tümün mutlaka bir arkadaşın, dostun, ağabeyin vesilesi ile basıldı. Hâlihazırda kitaplara girmeyen metinlerden birkaç dosya çıkar fakat birilerinin istemesi ya da vesile olması gerekiyor bunun için. Bu da süreci uzatıyor. Buna tembellik de denilebilir.

2022 başlarında bir yayınevi için şiir dosyası hazırlamam istenmişti. Sessiz Rüya ismini verdiğim dosyayı gönderdim fakat araya deprem dahil çok şey girdi ve dosya kaldı. Daha sonra senin vesilenle Kurtarma Yazılısı’nı hazırladım. Kurtarma Yazılısı çıkmıştı ki Sessiz Rüya da basıldı. Son yılların şiirleri Kurtarma Yazılısı’nda yer aldı, ilk dönem şiirlerinden kitaplara almadığım gazeller de Sessiz Rüya da.

Sonraki dosyalar ne zaman çıkar, nereden çıkar ben de bilemiyorum.

Bu güzel muhabbet için çok teşekkür ederim hocam. İnşallah nice güzel eserlerde buluşmak duasıyla.

Ben de vefan ve bazı şeyleri söyleme fırsatı sunduğun için sana teşekkür ediyorum. Dergiye omuz veren, dergiyi takip eden arkadaşlara selam ediyorum. 

 kaynak: serazat dergisi, sayı:8, yıl: 2024, ekim kasım aralık.

1 Aralık 2023 Cuma

kayıp söyleşi

Tarihi ve soran kişisi kayıtsız bu söyleşi ihtimal Sühan dergisinin son sayılarına doğru yapılmış. Nerede yayımlandığına, yayımlanacağına dair bir bilgi de yok. Dosyalar arasında bulunca buraya dahil etmek istedim.

Farklı açılardan sorular yöneltmeden önce üstümde “farz-ı kifaye” gibi duran şu malum soruyu sorayım da siz de rahatlayın ben de:

İlk sayılarında değişik edebi türde eserler yayınlayan Sühan; altıncı sayısından sonra çağdaş şiire kapılarını kapattı. Neden kapattı? 

Sühan’ın şiir türüyle bir problemi yoktur olamaz da. Zaten yayın kadrosuna baktığımızda hemen hepsinin şiirle de uğraştığını görürüz. Şiir yayımlamayı bırakmak ile şiire karşı olmak farklı şeylerdir. Yedinci sayımızda ifade etmeye çalıştığımız kirli şiir, şair, kokusu yüzünden şiirden Sühan olarak uzak durmayı yeğledik; ama şiire hiçbir zaman sırtımızı dönmedik. Bizim dergide nesir yayımlayan arkadaşlar başka dergilerde şiir neşretmeye devam ettiler. 

Bir insan neden dergi çıkarma ihtiyacı duyar? Sühan ne tür sancılar çekildikten sonra okuyucuya merhaba dedi?

On ve on birinci sayılarımızı kapanmış edebiyat dergilerinin birinci ağızdan anlatılan hikayelerine ayırmıştık. İki sayı boyunca farklı zamanlarda yurdumuzun farklı yerlerinde yayımlanan ve kapanmak zorunda kalan edebiyat dergilerinin hikâyeleri anlatıldı. Her birinin

hikayesi, heyecanı farklı ama özde hepsinin kaderi aynı. Dergiler dost muhabbetlerinde doğar, bazen dostlukları bitirir. Ama gerçekte bir hayat belirtisi verme gayesi taşır dışarıya karşı. İster istemez bir iz de kalır ardımızda. Para kazanmayan ya da kazanamayan ama boşta da kalmak istemeyen okuryazar insanların yapabileceği en keyifli iştir dergicilik. Öteden beri söylenegelen dergiciliğin sıkıntıları, sancıları aslında yapılan işi başkaları nazarında kıymete bindirmek için abartılan küçük ve tatlı sıkıntılardır. Bir dergi çıkaranına külfet oluyorsa sancı çektiriyorsa onu kapatmasına kim mani olabilir ki. Kapatırsınız ve tüm sıkıntılar biter. Eğer şikâyetçiyseniz tabii.

Sühan elbette huzur içinde günlük güneşlik mekânlarda çıkarılan bir dergi değil. Yayın öncesi sancılar, sıkıntılardan çok dost muhabbetleri oldu ve muhabbetten Sühan hasıl oldu. Zaman zaman kırgınlıklar, sıkıntılar elbette yaşanıyor. Ancak bunun tabii olduğunu hepimiz biliyoruz ve aldırmıyoruz.

Sühan “şiir yayımlamayan dergi” diye tanımlanırken, son zamanlarda bu özelliğine “özel sayılar yapan edebiyat dergisi” niteliğini de ekledi. Ve bu özel sayıların konularından bazıları bana çok ilginç gelmiştir. Mesela yenge özel sayısı ve gâvur dostlarımız özel sayısı… Bunu neye göre seçiyorsunuz?

Müteahhitlerin gördükleri boş arsalara bakıp ne tür ev yapılabileceğini düşünüp hesap kitap etmesi gibi, bizlerde boş sohbetlerden dolu özel sayı konuları çıkarıyoruz. Sohbeti özel sayılarda tamamlıyoruz. Herkesin tamam demediği bir sayıya başlamıyoruz. Hayatın içinden seçtiğimiz küçük ayrıntıların aslında ne kadar mühim olduğunu tespite çalışıyoruz.  Edebiyatı hayatın uzağında aramıyoruz. Biz fildişi kulelerden değil, apartman dairelerimizden, bahçeli evlerimizden yazıyoruz. Taklit etmeye çalışanlar da olmuyor değil tabii böyle bir ilk üslubu. Ama uyanık okuyucu durumun farkında.

Sühan Sivas’ta yayınlanan ve Türkiye geneline ulaşan bir dergi. “taşralı dergi” tanımlamasının zihninizi kurcalayıp, içinizi sıktığı oluyor mu? Daha doğrusu İstanbul’dan uzakta bir şehirde dergi çıkarmanın dezavantajı var mıdır?

Taşra kelimesi Sühan’ın lügatinde farklı çağrışımlarla doludur. Biz edebiyatın taşrasında olduğumuzu düşünmedik hiç, şayet merkez edebiyatsa. Taşra sizin merkezden ne anladığınıza bağlıdır. Bize batmayan, zihnimize hiçbir rahatsızlık vermeyen bir kelimedir taşra. İstanbul’da olmamak her açıdan güzel bir avantaj. Bunu orda çıkan dergilere ve bu dergilerin kadrolarına bakarak düşünüyoruz. Biz şehirleri değil, edebiyatı merkeze alıyoruz ve merkezde olduğumuza inanıyoruz.  

Şiire yeni başlayanlara neler tavsiye edersiniz?

Henüz yolun başındayken ve adı kötüye çıkmamışken şiiri bırakıp daha cıvımamış türlere yönelmelerini tavsiye ederim. Eğer ısrarcı olan varsa da, türkü söyleyip gazel okumalarını, siyasete dalmalarını, mitinglere katılmalarını, panel, sempozyum ve benzeri etkinliklerle enerjilerini dizginlemelerini, blog hazırlamalarını, fanzin çıkarmalarını eğer çete kuramıyorlarsa bir çeteye üye olmalarını tavsiye ederim.

Sühan’a tekrar dönersek Sühan’ın dört yıl ve on altı sayıdır okurlarıyla uzun soluklu bir yürüyüşü var. Dört yıl yayınlanmak başarı mıdır kültür sanat dergileri için?

Dergicilikte önemli olan derginin yaşından çok, edebiyat dünyasında bıraktığı izdir. Onlarca yıldır türlü kaynaklarla yayımına devam eden ancak yenilik namına zerre miktar ilerleyemeyen birçok dergi var edebiyat dünyasında. Hal böyle olunca bu dergilerin niçin çıktığı da ciddi bir problem aslında. Sühan ilk yılından sonra sesini ve rengini bulmuş edebiyat dünyasında apayrı bir yere oturmuş çoğu Türk Edebiyatı’nda ilkler arasında yer alması gereken özel dosyalar hazırlamış reklama asla tenezzül etmemiş farklı bir dergi. Sühan’ın asıl başarısı bu saydığımız özel vasıflarıdır.

Edebiyat dünyasında şiir ve ardından hikâye dergileri çıkmaya başladı. Bir deneme dergisi halen yayımlanmadı. Sühan’ın memleketimizin ilk deneme dergisi vasfına da layık olduğuna inanıyoruz.

Elbette temennimiz bu yürüyüşün ağır usul da olsa devam etmesi, bitmemesidir.

Sivas halkı dergisinden haberdar mı?

Haberdar olması gerekiyor mu? Önce bu soruya cevap bulmak lazım. Sühan her şeyden önce bir edebiyat dergisi. Eğer bir şehir kültürü dergisi olsaydı, Sivas’ın dergimizi tanımasını ister ve dergimize destek vermesini umardık. Ancak bir edebiyat dergisi olarak buna hakkımız olduğunu düşünmüyoruz.

Son olarak Sühan’da kimler yazıyor?

Her sayı yeni isimler yazar kadromuza dahil oluyor. Ancak, Recai Güllaptan, Berat Demirci, A.Turan Alkan, Adem Turan, Metin Önal Mengüşoğlu, Halim Şafak, Şaban Abak, Nazım H. Polat, Mustafa Muharrem, Mehmet Aycı, Sühan’a devamlı emek veren, Sühan’ı dergisi bilen her zaman kendilerine müteşekkir olduğumuz isimlerdir.

13 Ağustos 2020 Perşembe

hüseyin kaya ile sühan dergisi ve dergicilik üzerine söyleşi

konuşturan: beria erva eriş, semanur abidan dalkıran

S.A.D:   Cemal Süreyya  “Şairin hayatı şiire dahil”  diyor. Sühan da sizin hayatınızın bir parçası olduğunu düşünerek bize biraz Sühan’dan bahseder misiniz? Nerede, nasıl, ne zaman, kimlerle bu yolculuk için karar aldınız?

Dergi yayımlama hevesi tıpkı tiyatrocuların “sahne tozu yutmak” deyimi gibi hastalıktır, bulaşıcıdır biraz. Bir kez matbaa kokusuna, o heyecana şahit olmuşsanız o his ömür boyu bırakmaz peşini. Eski bir hastalık gibi avare kaldığınız her an hatırlatır kendisini. İki binli yılların başlarıydı. Öğrencilik yıllarımızda zaten dergi tecrübesi kazanmıştık.  Artık her birimiz maaşlı olduğumuza göre daha kaliteli ve maddi bakımdan sıkıntıya düşmeden bir dergi yayımlayabiliriz diye düşündük.  Türlü vesilelerle bir araya geldiğimiz okuyan yazan arkadaşlarla bu fikri geliştirdik ve neticede ortaya Sühan çıktı.

B.E.E:Sühan ismi Şeyh Galip Hüsnü Aşk’ına telmih mi? Bu ismi neden seçtiniz?

Eski edebiyatta sık sık zikredilen bir kelime sühan. Hatta sühan kasideleri, sühan redifli gazeller var. Dergi ismi aradığımız dönemde aklımıza gelen her kelimeyi not alıp paylaştık. Bir kış akşamı dergi kadrosunda da olan bir arkadaşla hem yürüyor hem de dergiye isim düşünüyor, konuşuyoruz. O sırada aklıma geldi, “sühan” olabilir mi, dedim. Kelimenin anlamını arkadaşların çoğu bilmiyordu.  Hem edebiyattaki karşılığını hem de Hüsn ü Aşk’taki yerini öğrenince arkadaşlar kabul etti bu ismi. Başlangıçta edebiyat çevresinden bu ismi “arkaik” bulanlar oldu ama zamanla dergimiz benimsendi ve isim kabul gördü. Hatta edebiyat çevresinden bazı kalemlerin teveccühünü dergimiz  daha ellerine ulaşmadan sırf ismi ile kazandı diyebilirim.

B.E.E: “Çıkarını düşünenlerin bir çoğu dergi çıkarır.”  Hüseyin Akın siz sühanı hangi çıkarı gözeterek çıkardınız.

Herkesin bir dergi çıkarma amacı vardır şüphesiz ve bir “çıkar” adına dergi çıkaran yüzlerce ehl-i kaleme şahitlik etmiştir edebiyat tarihimiz. Sühan’ı farklı kılan da zaten “edebiyat”tan başka bir amaç ve çıkar peşinde olmaması idi. Okuyan, yazan insanlar bu samimiyeti gördükleri için dergide desteklerini esirgemediler. “Benim”, “bizim” değil Türk edebiyatının dergisi olma endişesiyle yayınlandı Sühan.  En azından benim “çıkar” endişem olmadı. Dergiye omuz veren arkadaşlar arasında bu tür beklentileri olanlar varlığından ise son sayımızda haberdar oldum.

S.A.D: Özel sayılarınız çok ilginç geldi bize. Özellikle Yenge özel sayısı Şair, yazarlar ve dergi çıkaranlar için bu bağlamda eşleri bir engel midir? Kocaeli merkezli bir yayın olduğu için rahat olabilirsiniz.

Her derginin değilse bile Sühan gibi dergilerin ailelere getirdiği birtakım yükler mevcut. Dergici eşleri şayet edebiyata aşina değillerse sitem etmez, engel de olmaz ama çoğu zaman anlam veremez bu çabaya. Bizim anlayışımızla yayın yapan dergiler çoğu zaman evin küçük çocuğu gibidir. Yazı ve şiir, evet eşler için “kuma”dır biraz zira ömürden ömür isteyen, candan can isteyen bir yanı var yazmak fiilinin. Bu kanaat de yalnızca kendi yazı dünyam için geçerli.  Yazmayı eğlenceye yahut bir çeşit gelir kaynağına dönüştürenler için bu dediklerim geçerli olmayabilir.

B.E.E: Hazır özel sayılara girmişken 10 ve 11. Sayı kapanan dergilerin hikâyelerine ayrılmış. Bu, dergi çıkarmayı düşünenler için bir vazgeçişe neden olabileceğini hiç düşündünüz mü?

Dergi çıkarmayı düşünenleri değil, geçmişte dergi çıkaranları düşünerek hazırlandı o sayılar. Bir vefa sayısı idi her ikisi de. Aslında tek sayı ile o dosya kapanacaktı ama ilgi gördü, ikincisini de hazırladık ve bu Türkiye'de “ilk” olma niteliği taşıyan bir düşünce. Diğer sayılarımızda da olduğu gibi sonradan bu düşünceyi kullanan, tekrar eden yayınlar çıktı piyasaya. Hem de Sühan’dan hiç bahsetmeden yaptılar bu işi bazıları.  Sühan edebiyat tarihine notunu düştü bu sayılarla. Görmezden gelen yahut taklit edenler düşünsün hallerini.

Dergi çıkarma fikri öyle telkinle, konuşmayla, yahut akıl vermekle vazgeçilecek bir düşünce değil zannımca. Bir zihne dergi fikri düşmüşse dönüşü olmuyor onun, belki erteleniyor ama günün birinde mutlaka o dergi çıkıyor. İlk gençlik yıllarında çıkaramadığı dergiyi profesör olunca, vali olunca, belediye başkanı olunca çıkaran insanlar var bu ülkede.

S.A.D: 10 ve 11. Sayıları yayımlamadaki amacınız neydi?

Aslında az evvel verdim bu sorunun cevabını. Vefa sayısı idi. Belki dergi mezarlığında adı sanı bile bulunmayan merhumlar için bir taziye düşüncesi.  Hissî bir sayı idi ve yazılar da hisli idi. Geçmişte dergi çıkaran arkadaşlarımıza, emekleriniz boşa gitmedi, mesajı da vardı bu düşüncenin altında. Bu sayılar için geride kalan dergiler adına “bir rahmet okuma çabası”, “hayırlı yâd ediş” de diyebiliriz.

B.E.E:10. Sayınızdaki” Aşinaya Aşina Bigâneye Bigâneyiz!”   ve 11. sayı “Hitab-ı Aşkı Kim Anlar Kiminle Söyleşelim” başlıklarınızı oldukça manidar geldi bize. Bu bir sitem mi? 

Evet, sitem vardı biraz. Düşünün, Türkiye’nin değil dünyanın en farklı edebiyat dergisini çıkarıyorsunuz ve hatta dünyanın dört bir yanına dergiyi gönderiyorsunuz. Abartı değil bu Asya’dan Amerika’ya, Balkanlar’a, Avrupa’ya gidiyordu dergi.  Değil yayımlanmış, düşünülmemiş sayıları hazırlıyorsunuz ama kimi çevreler bu çabayı görmemek adına başını kuma sokuyor ve az evvel de dediğim gibi sizin sayılarınızdan ilham alarak çalışmalar yapıyorlar bir taraftan... Üstelik sizin çalışmalarınızı görmezden gelerek. Edebiyat camiasının maalesef böyle bir  tabakası da var. Ne diyelim, “aşinaya aşina, biganeye biganeyiz”. Halen...

S.A.D: Turan Karataş taşra dergisi hikâyesini ‘’Kabuk Bağlamayan Yara’’ olarak sundu. Sizce Sühan hala kanayan bir yara mı?

Sühan dergi olarak bir yara değil. Onurla ömür defterim arasında muhafaza ettiğim bir hoş hatıra... Bir baki sedâ. Yara, olan kısmı arkadaşlıklar, dostluklar bağlamında yaptığım hatalar ama acısı yok onun da. İnsan tarafımız bu.

B.E.E: Dergi hikâyelerinin anlatıldığı yazıların başlıkları da hayli ilginç:

-Rüzgârın Kırdığı Dal: Burak

-Palandöken Hep Karla Kaplı Kalacak

-Susku Sustu Susalı

-Kırkikindi: Sona Eren Her Türkü Yanıktır.

Dergicilik bir romantiklik mi?

Elbette romantik. Akıllıca bir izahı var mı beş yıl boyunca ek ders ücretlerini geri gelmeyeceğini bile bile dergiye yatırmamın? Akıllıca bir izahı var mı -9 dereceyi bulan arızalı bir çift göz ile sabahlara kadar dergi tasarımı, tashihi yapmanın?  Bayram günlerini, tatil günlerini hiçbir karşılık beklemeden birilerinin yazılarını tashih ile geçirmenin?..

Anadolu dergiciliği romantiktir. Mücadeleci ruh taşıyan dergiler dahi  “yel değirmenleri”ne karşı “merkez”e karşı yapılmış Don Kişotluktur.  Buralarda bir söz var “Oturduğun ahır sekisi, söylediğin İstanbul türküsü” derler.  Elbette İstanbul türküsü söylemeye çalışan dergiler de var. Allah hidayet versin...

S.A. D :Yahya kemal :

Bir bitmeyecek şevk verirken beste,

Bir tel kopar âhenk ebediyyen kesilir..diyor  Sühan'ın kapanması sizde  bu hissi uyandırdı mı?

Hayatımda bir boşluk oluştuğu doğrudur. Her hafta kapıma bir çanta dergi, kitap getiren postacının kapımızı unuttuğu doğrudur. Susmak bilmeyen telefonların artık bayramda, kandilde dahi tenhalaştığı da doğrudur. “Altın altına gider, bakır bakıra doğru”. Kurduğumuz dostluklar, tanışıklıklar olumsuzlukları unutturacak nitelikte. Ahenk kesilmedi ama değişti... Hakiki dostlar, dostluklar kaldı geriye, bu yeterli.

B.E.E: Sühan ismini bize verirken evladını evlatlık veren bir ebeveynin hüznünü duydunuz mu?

Kelimeler kimsenin değil Allah’ındır ve emanettir hepimize. Yazdıklarım dahil şahsım adına ne varsa âlemde miri malıdır. Kaynak dahi verilmeden kullanılabilir. Bilakis mutlu oldum. Fuzûlî’nin, bu ismi tercihine dair bir rivayet var biliyorsunuz. İki manalı bir kelime fuzuli... Sühan da öyle.  “Boş lakırtı” anlamı da var bu kelimenin. Ümidim güzel manası ile yayıncılığa devam etmeniz, lakin bizi de arada yad etmeniz. Bizi derken “Sühan”ı kastediyorum elbet.

S.A.D: Sorularımızı samimiyetle cevapladığınız için Mehmet Akif Ersoy Kız Anadolu İmam Hatip Lisesi, Sühan dergisi adına sizlere teşekkür ederiz.

Dergi çıkardığım dönemlerde bile “yeni bir dergi” fikri beni hep heyecanlandırdı ve bu düşüncede olan arkadaşlarla gençlerle tecrübelerimi paylaşmaktan memnuniyet duydum. Her yeni dergi klasik söylemle yeni bir umut. Kim bilir aranızdan kimlerin dünyasında yeni kapılar aralanacak, kimlerin yıllar sonra bu hastalığı yeniden nüksedecek... Kimler bu dergiden aldığı heyecan ve şevkle edebiyat öğretmeni, şair, yazar olma sevdasına düşecek. Vefadarlığınız ve iyi niyetiniz için teşekkür ediyor, selamlarımı gönderiyorum. Güzel haberlerinizi, sayılarınızı ben de heyecanla bekliyorum.

mart 2016