hüseyin akkaya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hüseyin akkaya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Şubat 2026 Cuma

Ezelî Bir Tanışıklık, Ebedî Bir Muhabbet ve Hürmet


 

Hüseyin Kaya

Dünya her zaman güneşli bir yaz sabahıyla karşılamaz insanı. Bazen hikâyemizin kahramanı değil, izleyeni oluruz. Gündüzlerin gecelerden daha uzun olduğu zamanlar vardır hepimizin ömründe. Rüyalar yorumsuz, hayaller uzak, gerçekler ise anlamsızdır böyle zamanlarda. Yolun kıyısında oturur ve bir ses bekleriz, bir fısıltı, küçük bir işaret belki… Yeniden yürümeye, yola düşmeye bizi davet eden bir el yahut hâlimizi anlayacak bir bakış, yorgun başımızı yaslayacak bir omuz ararız. Tüm yollarımız kapalıysa, elimiz kolumuz bağlıysa hiç değilse bir kalbe ahımızın, sesimizin değdiğini bilmek isteriz. 

Kimi zaman da dertsizlikten dert çıkarırız, dünya boğar her hâliyle ve uzaklaşmak isteriz içinde bulunduğumuz her şeyden. Zamanı, mekânı geride bırakmak ve sonsuzluğu solumak isteriz. Böyle zamanlarda gönül bahçesinin kapılarını bize aralayan, dinginliğin sahilinde bizi misafir eden, biz anlatmadan bizi anlayan ve ruha, kalbe şifa sunan birkaç insan ya vardır ya yoktur etrafımızda. Hüseyin Akkaya, benim için böyle bir ağabey, dost ve hocadır her şeyden evvel ve bitmez tesellilerin limanı, huzurun istasyonudur.

Yalnızlığa kanat çırpan kuşların

Âşiyânı ben olurum her akşam

                        Hüseyin Akkaya

Bazı insanlar vardır, yaşadıkları şehri güzelleştirir.  Şehre anlam, sokağa ruh, zamana kıymet katarlar. Bu insanlarla aynı şehirde, aynı çağda hatta aynı dünyada yaşadığımızı düşünmek, hafifletir hayatın yükünü. Biliriz ki kendimize bile söyleyemediğimiz şeyleri emanet edebileceğimiz bir insan var yeryüzünde. Biliriz ki anlatmadan bizi anlayabilen bir kalple aynı dünyadayız, aynı şehirdeyiz. Hüseyin Akkaya, bu şehri güzelleştiren ve şehre anlam katan birkaç insandan biridir benim için.

Gönlüm kırık yüküm gam dünya ağır yol uzun

Ne zaman seni duysam kalbimde bir inşirah

                                               Hüseyin Akkaya

Her duruma münasip bir dizesi mutlaka vardır heybesinde. Sözün bittiği yerde seçerek söyler dizelerini. Bazen kendinin olur okuduğu dizeler bazen başka başka şairlerden okur. Bazen bir mesel aydınlığı ile aralar kapıları. Sözleri; kanayan, acıyan yerlere sürmekte mahirdir. Hangi söz hangi yaraya basılmalı, bilir.   Kurduğu her cümle, söylediği her dize insanı, kalbi onarmak içindir. Kelimelerle, şiirle derman sunan bir şifacıdır yaralanmadan yaşamanın mümkün olmadığı bu dünyada. 

Zamanın karanlığında bir ermiş edasıyla yanan sessiz ışıktır o. Hoca, ağabey, dosttan öte bir sığınak, bir yol arkadaşı. Hem söylemeyi hem susmayı öğreten bir derviş. O; kelimeleri bir perde gibi değil, bir pencere gibi kullanır. Onun okuma tarzıyla kulağınıza işlenen bir şiir artık o sesle yerini alır kalbinizde. Ne zaman o şiir aklınıza gelse, bir yerlerde rastlasanız Hüseyin Akkaya’nın sesiyle birlikte gelir. Kendisine ait bir şiiri bir kez dilinden dinlemişseniz artık o şiiri başka türlü okumanız, dinlemeniz mümkün değildir.

Yıldız ışığında kayan sözcükler

Bir yanar bir söner ne yapsın şâir

                                Hüseyin Akkaya

Kendisiyle baş başa kaldığı nadir zamanlarda bir dizenin kanatlarında kelimelerle sabahı karşıladığı olur kimseler bilmese de. Kaleminden kâğıda dökülen her mısra, uzaklarda parıldayan bir hakikatin kapısı, yaşanmışlığın mecazıdır. Sözün peşinden yürümek yormaz onu çünkü her kelime, bir yük değil bir yoldaştır ona. İmgeleri çağırırken uykuyu yolcu eder pencerelerden bazı geceler, imgeler onun ruhunun aynasıdır ve o bu aynalarda kendini değil, kendindeki sonsuzluğu arar hep.

Ne desem eksik kalır bittiği yerdir sözün

Her an yeni doğarsın kalbimin aynasından

                                                                                 Hüseyin Akkaya

Biliyorum, tek dostu ben değilim Hüseyin Akkaya Hoca’mın. Onun dostluğu büyük bir nehrin ayrı ayrı kolları gibi kıyısından geçtiği her toprağı yeşerten türden. Her yaştan, her camiadan farklı coğrafyalarda dostları vardır onun gönül haritasında. Her dostuna kalbinin, sevgisinin, merhametinin, bilgeliğinin ayrı parçalarıyla ulaşır.  Kimseyi birbirine benzetmeyen, her bir dostuna kalbinin ayrı bir rengiyle dokunan bir gönül hâli onunki.

İnsanlarla aynı dilden değil, aynı gönülden konuşur.  Kimi zaman dünyadan bîhaber bir çocuk olur yanına sokulan kimi zaman hayatın karmaşasından bunalan bir genç. Yaşlılar, yalnızlar, bîçareler, yoksullar, dertliler için bir ziyaretgâhtır gönül bahçesi.

Yalnızca yakın çevresinin değil; yeryüzündeki bütün yalnızların, mazlumların, düşkünlerin, yoksulların, hastaların derdini ve kederini hissedip onlar için de hüzünlenen bir kalp taşır göğsünde ve onlar için elinden bir şey gelmediği zaman dudaklarında titreyen dualarla, saklamaya çalıştığı gözyaşlarıyla andığı yaralı kuşlar vardır şefkatinin gölgesinde soluklanan. Şefkatten, merhametten bir bulut gibidir tanıyanların üzerinde.  Kimin kendisine ihtiyacı varsa ürkütmeyen bir incelikle onu hisseder ve süzülür üzerine. Bazen bir sabahın ümitsizliğinde ses olur bazen bir öğlenin sıcağında su olur bazen bir akşamın yalnızlığında yaslanılacak omuz olur. İyiliği; görünmezliğin içinde taşır, bir sözle bir ömürlük dostluk kurmanın ustasıdır. 

Sessiz şarkıların nevâsıyız biz

Kırılmış kalplerin duâsıyız biz

                         Hüseyin Akkaya

Her tanışmanın bir hikâyesi vardır dünyada ve bazı tanışmalar aslında yalnızca yeryüzünde karşılaşmadır. Zamanla, mekânla ilgili değildir bu türden aşinalıklar. Gözler değil, ruhlar tanır ve hatırlar birbirini. Hoca’mla tanışıklığımın hikâyesi böyle sessiz ve dilsiz biraz da. Hüseyin Akkaya’nın bendeki hikâyesinin hepsi bir cümle aslında: Ezelî bir tanışıklık, ebedî bir muhabbet ve hürmet… Bizi yeryüzünde yakın kılan şiir de hüzün de teselli de hatta ismimizin birbirine yakınlığı da bu cümlenin içinde.

Farz et yüzyıl yaşadın yüz daha ekle ey cân

Yorumu yarım kalmış bir rüyâ gibi hayat

                                                  Hüseyin Akkaya

Belki onun unuttuğu benim unutamayacağım siyah beyaz fotoğraflar var şimdiden çerçeveleyip gönlümün duvarlarına astığım, zaman zaman önünde durup “ah” dediğim. Sivas terminalinde serin bir gece vakti beni yolcu ediyor Hocam fotoğraflardan birinde, hüzünlü bir tebessümle. Otobüs terminalden ayrılıncaya kadar ayrılmıyor beklediği yerden ve otobüs hareket edince bir dost samimiyetiyle, ağabey sevgisiyle, baba şefkatiyle el sallıyor. Hangi sebeple, hangi ile gidiyorum hatırlamıyorum. Hatırladığım tek şey, seni terminale ben bırakırım, ısrarı Hoca’mın. Bir başka fotoğrafta sabahın erken vaktinde kapıda beni bekliyor. Seni ameliyata ben bırakacağım, cümlesi yürüyor kalbimin üzerinde harf harf, kelime kelime. Yol boyu onun varlığını, yakınlığını bir dua gibi hissediyorum. Bir başka fotoğrafta önce Divriği yolundayız, ardından bir konakta ondan Yunus’u dinliyoruz, yanımızda İbrahim Yasak ağabey de var. 

Eski öğrencilerinden Hüseyin Akkaya’yı dinlerken bazen kendimi nasipsiz hissederim. Keşke Hocamla aynı sınıfta bulunsaydım, onun dersini dinleyen bir öğrencisi de ben olsaydım, onun sorduğu sorulardan sınavlara girseydim, ondan not alsaydım diye. Üniversite sıralarında onun rahle-i tedrisinde bulunmak nasip olmadı belki, lakin ömrümün ortasından itibaren onun talebesi oldum. Son nefesime kadar da ilim ve irfan yolunda onun talebesi olacağım. Böyle bir bahtiyarlığa eriştim. Bu bana yeter.

Kardeşi, dostu, arkadaşı oldum. Hatta bazen evladı gibi hissettim kendimi. Edebiyat, şiir dersi almadım ama hayat imtihanı için ondan insanın, insanlığın, dünyanın en derin hâllerini öğrendim. Benden çok önce yürüdüğü yollara ben henüz adım atıyorken ondan öğrendim hangi yol çakıllı, hangi yol çalılarla kaplı, hangi yol yokuş…

Ne Kerbelâlar biter ne Hüseyin tükenir

                         Hüseyin Akkaya

Her geçen gün biraz daha kuraklaşan bir coğrafyada beni şiire, insana, hayata, dostluğa, ağabeyliğe inandıran birkaç isimden biri Hüseyin Akkaya. İsminden kalbine, ruhuna düşen güzelliğin ve “ah”ın hüznü ile şehrin kaldırımlarını arşınlıyor. Bazen bir gazel bazen kaside bazen bir mesnevi ahengiyle adımlıyor ezberden bildiği sokakları. Yürüdüğü yollarda, oturduğu çay ocaklarında, davet edildiği mekânlarda huzurun, hüznün, yalnızlığın desenleriyle işlenmiş dizeler bırakıyor. Çarşıda, pazarda, dost meclisinde hep hüseynî makamında konuşuyor. Kâh bir Sivas türküsü, kâh bir Yunus ilahisi tütse bakışlarından yine de tebessümün sadaka olduğunu biliyor ve hesapsız dağıtıyor aşinaya, bigâneye. Zaman zaman kalbinden, bakışlarından taşan Kerbela hüznünü silmeye yetmiyor dünyalık telaşlar bile.

Aynalarda yaşamayı umarken, kırılmış aynalarda yüzünü arayan bir derviş. Yıldız ışığında kayan sözlerin merhametli avcısı. Güneşlerin gittiği diyarların hasretçisi. “Efendimiz” kelimesi geçtiğinde bir yerlerde, gözlerini kaçırırsa bakmayın, susarsa sormayın. O artık gözyaşının bile sustuğu bir makamdadır. 

 


6 Haziran 2021 Pazar

yorgunluk kuşu

 

Günler birbirine benzemeye başladığında ve artık günlerin isimlerini karıştırır hâle geldiğimizde; ayların, haftaların peşinde koşmayı bırakıp onların bize doğru koştuğunu fark ettiğimizde, dört yanımızı saran boşluğun uğultusunun içimizde çınladığını duymaya başladığımızda, kıyının her geçen gün biraz daha uzaklaştığını hissettiğimizde, kocaman gölgesiyle bir kuş dönmeye başlar başımızın üzerinde. Başımızı kaldırıp bakamayız rengine, istesek de sağa sola kaçamayız. Koşmaktan bitkin düşmüş çaresiz bir av gibi kıvrılır bekleriz bulunduğumuz yerde, gelir ve kanatlarının efsunlu rüzgarıyla omuzlarımıza iner yorgunluk kuşu. Kirpiklerimizde, gözkapaklarımızda, parmak uçlarımızda dahi hissederiz onun ağırlığını lakin sesini duyamaz, yüzünü göremeyiz. Ne halimizi sorar ne yaşımızı konduğunda omuzlarımıza.  O andan sonra ne dünlerin sevinci kalır içimizde ne yarınların umudu. Uyuruz, ayakucumuzda uyur bizimle; uyanırız baş ucumuzda karşılar bizi. Ayrılmaz yanımızdan, içimizden. Dilimiz dönmese, dudaklarımız kımıldamasa da tek kelime gürültüyle yuvarlanır, yankılanır içimizde: Yoruldum. Çabaların, hayallerin, heveslerin bittiği yerde kalbin en derin köşesine yığılan tortudur yorgunluk.

Yorulmaktır cihan-ı köhneyi tamire uğraşmak.

(Keçecizade İzzet Molla)

Aslında dünyaya yorgun geliriz hepimiz ancak dünyanın rengi,telaşı; keser ağrısını ezelden içimize işlemiş yorgunlukların bir süreliğine. Uçmayı yeni öğrenmiş bir kuş gibi boşluğu kanatlarımızın altına, koşmayı yeni öğrenmiş bir tay gibi rüzgârı yelelerimize doldururuz. Gökyüzünün bize ait olduğunu zannederiz; yeryüzünün bize ait olduğunu. Sanırız ki her yokuşun arkası düzlük, sanırız ki her ayrılığın sonu vuslat, her gecenin sonu sabah. Çırpınır dururuz birkaç kulaç sonrasında huzurla dolu bir adaya ulaşabilmek hayaliyle dalgalar arasında. Ne dağlar biter ne dalgalar oysa. Hep aynı merdivende basamakları saymaktan, hep aynı yolda kanayan ayaklarla yürümekten yoruluruz. Yalnız yürümek, çırpınmak değildir yoran insanı. Çaresizce bir meçhulü beklemekten, sessizce hayatı izlemekten, iç çekmekten, düşünmekten, özlemekten de yoruluruz.

Dünyaya ait olmadığımızı anladığımızda ve dünyada hiç bir şeye sahip olamayacağımızı bildiğimizde çalmaya başlar yorgunluğun hazin şarkısı ruhumuzun derinliklerinde. Dünyayı yadırgamanın, dünyada suskun bir yabancı olmanın ilk adımıdır; ömür defterine en güzel cümleleri yazmayı ümit ederken kalem elde uyuyakalmanın adıdır yorgunluk.

Yorgunum ayna ayna bakınıp durmalardan

Dipsiz derin sularda boy vermekten yorgunum

(Hüseyin Akkaya)

Anlık cesaretlerle yahut kimi mecburiyetler yüzünden bıraksak da kendimizi hayatın hızla akan ırmağına, çabucak çekiliyoruz soluk soluğa sessiz bir kıyıya. Yorgunuz, gün boyu yorgunluklar biriktirerek dönüyoruz akşamları evimize ve yorgunluklar biriktirdiğimiz rüyalarla açıyoruz gözlerimizi yeni sabaha. Üşeniyoruz anlatmaya içimizi griye boyayan umutsuzlukları, anlatmak da istemiyoruz anlaşılmak da.

Yorgunuz bütün kıyılarından içe doğru çekilen durgun sular kadar, beslese de yağmurlar kalbimizi. Yorgunuz aynı bahçede sürekli toprağın bağrına yürüyen ya da göğe uzanan ağaçlar gibi, süslese de bahar gülüşlerimizi. Aynı şiiri dolamaktan dilimize, aynı rüyayı çağırmaktan uykumuza yorgunuz. Yorgunuz akvaryumun kenarına sığınan küçük balıklar gibi.

Ne bir ağaç var altında unutarak her şeyi, dünyanın kıyısına çekileceğimiz ne de bir dağ başı var hayatı sırtımızdan atarak omzuna başımızı koyabileceğimiz. Ne kabuslarımızı anlatacağımız billur bir pınar ne kalbimizdeki ağrıyı unutturacak derin bir uyku var.

İstemekten, koşmaktan, hayal etmekten, çarpmaktan, düşmekten yorgunuz.  İmtihanlardan, sorulardan, sonuçlardan, sınıfta kalmalardan yorgunuz. Kuyulara, rüzgarlara Yusuf'u, ceylanlara Leyla'yı sormaktan yorgunuz. Yorgunuz yıldızları saymaktan,  kalbimizde düşen kaleleri işaretlemekten, dostların zihnimizdeki resmini silmekten, gitmekten, gelmekten, bizden habersiz dökülen takvim yapraklarını yerlerden toplamaktan, dünleri unutmaktan, yarınlara ümit duymaktan.

Aynı istasyonda her gidene el sallamaktan da yorgunuz, aynı ufka gözlerimizi çivili bırakmaktan da. Hiç gelmeyecek o gemiyi beklemekten yorgunuz. Bir mana aramaktan yorgunuz anlamı değişen yorgun kelimelere. Pencere önünde yol gözlemekten gözlerimiz, sonu görünmeyen kıvrım kıvrım yollarda tükenmekten, bitmeyen yokuşları tırmanmaktan ayaklarımız yorgun.  Gözlerimizde taşıdığımız buluttan kirpiklerimiz, zoraki tebessümlerden yüzümüz yorgun. Sürekli yön değiştiren fırtınayla yarışmaktan, yel değirmenleriyle savaşmaktan yorgunuz.  Kalbimiz yorgun onarmaktan kırıklarını.

Yorgunluk nasır elimizde ayağımızda, gözlerimizin sönen nuru, omuzlarımızda yük, kalbimizde ağrı, başımızda duman.

Yorulduğumuzda anlıyoruz, yorulan yalnız biz değiliz yorgun dünyada. Çeşmeler akmaktan, serçeler uçmaktan yorgun. Mevsimler yorgun dolaşarak dünyayı, örtüsünü değiştirmekten yeryüzünün. Zaman yorgun, yürümekten hiçliğe. Çiçekler renk yorgunu, ağaçlar meyve.  Pervane dönmekten yorgun mumun etrafında, mum yanmaktan geceden sehere. Bulutlar yorgun süslemekten gökyüzünü ve yorgun denizler bir dalgalanıp bir durulmaktan. Dağlar yorgun dağ olmaktan, birbirine yaslanmaktan; çöller yorgun kavrulmaktan. Gece, siyahından yorgun; bülbül bitmeyen âhından. Trenler, istasyonlar, yollar da yorgun yolcular gibi. Yorgun, mezarların başında bekleyen taşlar bile. Gölgeler yorgun yürümekten sahibiyle. Hikayeler, masallar, ninniler yorgun; tekrar tekrar sesle vücut bulmaktan. Sevgiler, hicranlar, intizarlar, sözler yorgun.

Bütün şiirler, şarkılar, kıssalar yaşamaktan yorulduğumuz yerde buluyor ruhumuzdaki karşılığını. Yorulduğumuz yerde yıkılıyor hayatın camdan kuleleri. Yorulduğumuz yerde dökülmeye başlıyor ellerimiz, yüzümüz toprağa.

Ne yorgun inliyor sahilde sesin!

Ruhunun hicranı akşamla eş mi?

(Ahmet Hamdi Tanpınar)

Yorgunsun, kalkmıyor elin kolun uzanmak için hayata. Ağzına kan tadı geliyor konuşmaya kalkışsan. Saksıda solmayı bekleyen menekşe, dalında rüzgârı bekleyen yaprak gibisin. Okyanusu ararken kaybolmuş bir ırmağın durgunluğu sözlerinde. Damarlarındaki kanla yarışan doru atlar gibi koşamıyorsun kıyısında denizlerin, dolaşıyor ayakların birbirine. Dünyaya ait sevinçler, ümitler merhem olmuyor bastırdığın hiç bir yaraya. Kendinden dahi sıkılıyor, kendine gelmek istemiyorsun. Ruhun yorgun peronlarda dilsiz sızıları ağırlamaktan.

Aynadaki yüzüne her baktığında gördüğün bin yıllık yorgunluk. Asırlar evvel terk edilmiş bir evin, çiçek ölüleriyle dolu bir bahçenin sessizliği üzerinde. Bir bıkkınlık denizinde sağırsın bütün seslere. Acı suyla dolu iki dipsiz kuyu gözlerin, karanlık damlıyor kirpiklerinden. Durup durup kendini kendine uğurluyorsun, kendini hiçliğe. Derinleşiyor çizgilerin gölgesi gözlerinin altında, alnında. Parmaklarının farkı yok kuru bir ağaç dalından. Yorgunsun sahipsiz bir kıyıda sessiz ilahiler mırıldanmaktan. Yorgunsun çıkmayan rüyalarda titreyen kalbine rastlamaktan.