Günler birbirine benzemeye başladığında ve artık
günlerin isimlerini karıştırır hâle geldiğimizde; ayların, haftaların peşinde
koşmayı bırakıp onların bize doğru koştuğunu fark ettiğimizde, dört yanımızı
saran boşluğun uğultusunun içimizde çınladığını duymaya başladığımızda, kıyının
her geçen gün biraz daha uzaklaştığını hissettiğimizde, kocaman gölgesiyle bir
kuş dönmeye başlar başımızın üzerinde. Başımızı kaldırıp bakamayız rengine, istesek
de sağa sola kaçamayız. Koşmaktan bitkin düşmüş çaresiz bir av gibi kıvrılır
bekleriz bulunduğumuz yerde, gelir ve kanatlarının efsunlu rüzgarıyla omuzlarımıza
iner yorgunluk kuşu. Kirpiklerimizde, gözkapaklarımızda, parmak uçlarımızda
dahi hissederiz onun ağırlığını lakin sesini duyamaz, yüzünü göremeyiz. Ne halimizi
sorar ne yaşımızı konduğunda omuzlarımıza.
O andan sonra ne dünlerin sevinci kalır içimizde ne yarınların umudu.
Uyuruz, ayakucumuzda uyur bizimle; uyanırız baş ucumuzda karşılar bizi.
Ayrılmaz yanımızdan, içimizden. Dilimiz dönmese, dudaklarımız kımıldamasa da
tek kelime gürültüyle yuvarlanır, yankılanır içimizde: Yoruldum. Çabaların,
hayallerin, heveslerin bittiği yerde kalbin en derin köşesine yığılan tortudur
yorgunluk.
Yorulmaktır cihan-ı
köhneyi tamire uğraşmak.
(Keçecizade İzzet Molla)
Aslında dünyaya yorgun geliriz hepimiz ancak dünyanın
rengi,telaşı; keser ağrısını ezelden içimize işlemiş yorgunlukların bir
süreliğine. Uçmayı yeni öğrenmiş bir kuş gibi boşluğu kanatlarımızın altına,
koşmayı yeni öğrenmiş bir tay gibi rüzgârı yelelerimize doldururuz. Gökyüzünün bize
ait olduğunu zannederiz; yeryüzünün bize ait olduğunu. Sanırız ki her yokuşun
arkası düzlük, sanırız ki her ayrılığın sonu vuslat, her gecenin sonu sabah. Çırpınır
dururuz birkaç kulaç sonrasında huzurla dolu bir adaya ulaşabilmek hayaliyle
dalgalar arasında. Ne dağlar biter ne dalgalar oysa. Hep aynı merdivende
basamakları saymaktan, hep aynı yolda kanayan ayaklarla yürümekten yoruluruz. Yalnız
yürümek, çırpınmak değildir yoran insanı. Çaresizce bir meçhulü beklemekten,
sessizce hayatı izlemekten, iç çekmekten, düşünmekten, özlemekten de yoruluruz.
Dünyaya ait olmadığımızı anladığımızda ve dünyada hiç
bir şeye sahip olamayacağımızı bildiğimizde çalmaya başlar yorgunluğun hazin
şarkısı ruhumuzun derinliklerinde. Dünyayı yadırgamanın, dünyada suskun bir
yabancı olmanın ilk adımıdır; ömür defterine en güzel cümleleri yazmayı ümit
ederken kalem elde uyuyakalmanın adıdır yorgunluk.
Yorgunum ayna ayna bakınıp durmalardan
Dipsiz derin sularda boy vermekten yorgunum
(Hüseyin Akkaya)
Anlık cesaretlerle yahut kimi mecburiyetler yüzünden
bıraksak da kendimizi hayatın hızla akan ırmağına, çabucak çekiliyoruz soluk
soluğa sessiz bir kıyıya. Yorgunuz, gün boyu yorgunluklar biriktirerek dönüyoruz
akşamları evimize ve yorgunluklar biriktirdiğimiz rüyalarla açıyoruz
gözlerimizi yeni sabaha. Üşeniyoruz anlatmaya içimizi griye boyayan umutsuzlukları,
anlatmak da istemiyoruz anlaşılmak da.
Yorgunuz bütün kıyılarından içe doğru çekilen durgun
sular kadar, beslese de yağmurlar kalbimizi. Yorgunuz aynı bahçede sürekli toprağın
bağrına yürüyen ya da göğe uzanan ağaçlar gibi, süslese de bahar gülüşlerimizi.
Aynı şiiri dolamaktan dilimize, aynı rüyayı çağırmaktan uykumuza yorgunuz.
Yorgunuz akvaryumun kenarına sığınan küçük balıklar gibi.
Ne bir ağaç var altında unutarak her şeyi, dünyanın
kıyısına çekileceğimiz ne de bir dağ başı var hayatı sırtımızdan atarak omzuna
başımızı koyabileceğimiz. Ne kabuslarımızı anlatacağımız billur bir pınar ne kalbimizdeki
ağrıyı unutturacak derin bir uyku var.
İstemekten, koşmaktan, hayal etmekten, çarpmaktan, düşmekten
yorgunuz. İmtihanlardan, sorulardan,
sonuçlardan, sınıfta kalmalardan yorgunuz. Kuyulara, rüzgarlara Yusuf'u,
ceylanlara Leyla'yı sormaktan yorgunuz. Yorgunuz yıldızları saymaktan, kalbimizde düşen kaleleri işaretlemekten, dostların
zihnimizdeki resmini silmekten, gitmekten, gelmekten, bizden habersiz dökülen takvim
yapraklarını yerlerden toplamaktan, dünleri unutmaktan, yarınlara ümit duymaktan.
Aynı istasyonda her gidene el sallamaktan da
yorgunuz, aynı ufka gözlerimizi çivili bırakmaktan da. Hiç gelmeyecek o gemiyi
beklemekten yorgunuz. Bir mana aramaktan yorgunuz anlamı değişen yorgun
kelimelere. Pencere önünde yol gözlemekten gözlerimiz, sonu görünmeyen kıvrım
kıvrım yollarda tükenmekten, bitmeyen yokuşları tırmanmaktan ayaklarımız
yorgun. Gözlerimizde taşıdığımız
buluttan kirpiklerimiz, zoraki tebessümlerden yüzümüz yorgun. Sürekli yön
değiştiren fırtınayla yarışmaktan, yel değirmenleriyle savaşmaktan yorgunuz. Kalbimiz yorgun onarmaktan kırıklarını.
Yorgunluk nasır elimizde ayağımızda, gözlerimizin
sönen nuru, omuzlarımızda yük, kalbimizde ağrı, başımızda duman.
Yorulduğumuzda anlıyoruz, yorulan yalnız biz değiliz
yorgun dünyada. Çeşmeler akmaktan, serçeler uçmaktan yorgun. Mevsimler yorgun
dolaşarak dünyayı, örtüsünü değiştirmekten yeryüzünün. Zaman yorgun, yürümekten
hiçliğe. Çiçekler renk yorgunu, ağaçlar meyve.
Pervane dönmekten yorgun mumun etrafında, mum yanmaktan geceden sehere.
Bulutlar yorgun süslemekten gökyüzünü ve yorgun denizler bir dalgalanıp bir
durulmaktan. Dağlar yorgun dağ olmaktan, birbirine yaslanmaktan; çöller yorgun
kavrulmaktan. Gece, siyahından yorgun; bülbül bitmeyen âhından. Trenler,
istasyonlar, yollar da yorgun yolcular gibi. Yorgun, mezarların başında
bekleyen taşlar bile. Gölgeler yorgun yürümekten sahibiyle. Hikayeler,
masallar, ninniler yorgun; tekrar tekrar sesle vücut bulmaktan. Sevgiler, hicranlar,
intizarlar, sözler yorgun.
Bütün şiirler, şarkılar, kıssalar yaşamaktan
yorulduğumuz yerde buluyor ruhumuzdaki karşılığını. Yorulduğumuz yerde
yıkılıyor hayatın camdan kuleleri. Yorulduğumuz yerde dökülmeye başlıyor
ellerimiz, yüzümüz toprağa.
Ne yorgun inliyor sahilde sesin!
Ruhunun hicranı akşamla eş mi?
(Ahmet Hamdi Tanpınar)
Yorgunsun, kalkmıyor elin kolun uzanmak için hayata. Ağzına
kan tadı geliyor konuşmaya kalkışsan. Saksıda solmayı bekleyen menekşe, dalında
rüzgârı bekleyen yaprak gibisin. Okyanusu ararken kaybolmuş bir ırmağın
durgunluğu sözlerinde. Damarlarındaki kanla yarışan doru atlar gibi
koşamıyorsun kıyısında denizlerin, dolaşıyor ayakların birbirine. Dünyaya ait
sevinçler, ümitler merhem olmuyor bastırdığın hiç bir yaraya. Kendinden dahi sıkılıyor,
kendine gelmek istemiyorsun. Ruhun yorgun peronlarda dilsiz sızıları
ağırlamaktan.
Aynadaki yüzüne her baktığında gördüğün bin yıllık
yorgunluk. Asırlar evvel terk edilmiş bir evin, çiçek ölüleriyle dolu bir
bahçenin sessizliği üzerinde. Bir bıkkınlık denizinde sağırsın bütün seslere. Acı
suyla dolu iki dipsiz kuyu gözlerin, karanlık damlıyor kirpiklerinden. Durup
durup kendini kendine uğurluyorsun, kendini hiçliğe. Derinleşiyor çizgilerin
gölgesi gözlerinin altında, alnında. Parmaklarının farkı yok kuru bir ağaç
dalından. Yorgunsun sahipsiz bir kıyıda sessiz ilahiler mırıldanmaktan. Yorgunsun
çıkmayan rüyalarda titreyen kalbine rastlamaktan.