6 Şubat 2026 Cuma

AĞIT


Hüseyn KAYA

Bahar usul usul veda ediyor, yaz kendini iyiden iyiye hissettiriyordu. Senelerdir olduğu gibi erkenden uyandı. Henüz hava aydınlanmamıştı. Sabah namazı için abdest alması gerekiyordu. Yorgun muydu? Hayır. Uyumuş dinlenmiş miydi? Hayır. Uyku, senelerdir onun için yalnızca sızmaktan ibaretti. Uyuyor ve uyanıyordu. Ağrıyan bir yeri yoktu. Senelerdir dişlerinin, başının ağrıdığını bilmiyordu. Abdestini ahırda aldı. Yaşlı ineğini sevdi namaza geçmeden önce. Sessiz adımlarla evin avlusuna süzüldü. Sekinin üzerinde, tandırın hemen yanında serili çulun üzerinde namaza durdu. Tarladan, bostandan kalan zamanı burada geçiyordu. Ya ekmek yapıyordu ya yemek. Süt kaynatma, yoğurt çalma, tereyağı çıkarma… Hepsi bu sekinin üzerinde yapılan işlerdi. Ev halkı uykudaydı. Farz namazı bitmek üzereydi ki kapının çalındığını fark etti. Hava halen aydınlanmamıştı. Bu saatte kim gelecekti ki? Her sabah namazdan sonra önüne yal çaldığı köpeğin uyanmış olabileceğini, sesleri onun çıkardığını düşündü fakat namazı bitmeye yakın yine kapı çalındı. Köpek olamazdı bu. Kapının ardına yerleştirdiği kös adı verilen odunu yerine sabitledi ve seslendi:
-Kim o?
-Benim Mevlüde. Abbas.
Abbas ismini duyar duymaz içerisi iyice karardı. Kapının ardına az kalsın düşecekti. Kanatlı kapının bir tarafına tutunarak yere oturdu. Salavat getirdi. Felak ve nas okudu. Dışardan kısık ses gelmeye devam ediyordu:
-Geldim sonunda işte, açmayacak mısın kapıyı.
Mevlüde, okuduğu ayetlerin, duaların verdiği güçle sesini yükseltti ve kapının kenarında duran pelit değneğe uzandı:
-Eğlenecek başka kapı bul kendine. Abbas öleli seneler oldu. Yemen’de kaldı o. Her kimsen çek git kapımızdan. 
Normalde kapıda duran köpek mani olurdu. Demek ki tanıdık biriydi bu. Köpek ses etmemişti. Abbas bir süre sustu. 
-İki gözüm önüme aksın ben Abbas. Deli Veli’den olma Zöhre’den doğma. Hamza’nın, Ayşe’nin, Ali’nin babası Abbas. Senin helalliğin Abbas. Her cümlenin sonundaki Abbas kelimesi ağır bir kaya yuvarlıyordu içindeki karanlık derelere yüce dağlardan. 

-Abbas öleli seneler oldu, Yemen’de kaldı o, dedi takati azalmış bir sesle.

Abbas devam ediyordu:

-Ölmedim, senin için hayatta kaldım, çocuklarım için.
Sesi de benzemiyordu kocasının sesine. Kelimeleri söyleyişi bile başkaydı. 
-Bizim buraların adamlarının konuşmalarına bile benzemiyor konuşman, dedi. Git başka yerde eğlen gardaş. Rahat bırak beni, kapımı. Her kim isen Allah rızası için uzaklaş buralardan. 
Normalde kapının önündeki zağar bir yabancı geldiğinde huysuzlanır, seğirtirdi. Ortalığı ayağa kaldırırdı fakat sesi çıkmıyordu onun da. Zaten yaşlanmıştı. Abbas cepheye gittiğinde gencecikti o da. Senelerce kapısının önünü ona emanet etmişti. Belki de… Belki de gerçekten Abbas’tı gelen ve onu hatırladığı, tanıdığı için ses çıkarmıyordu. Kapının ardından gelen ses kâh uzaklaşıyor kâh yakınlaşıyor ve durmadan bir şeyler anlatıyordu kendisinin Abbas olduğunu ispatlamak için.

Belki de kötü bir rüyaydı bu. Az sonra uyanacak ve kimseye bir şey demeden gün boyu karanlığı yaşayacaktı. Kaç kez Abbas gelmişti rüyasında ama uyanınca zehir olmuştu günü, haftası. Rüya ve hayal ile gerçeği karıştırdığı zamanlar bile olmuştu. Zaten sadece kendisi değildi ki bu hali yaşayan. Onca sıkıntılı zamandan sonra, iyileşmese bile kabuk bağlamaya yüz tutmuş bir yaraydı Abbas onun için. Her ailenin bir Abbas’ı vardı hemen hemen köyünde yahut civar köylerde. Kapının önünde öylece kalakalmıştı. Bir dizini döşüne doğru çekmiş, başını dizine doğru eğmiş, bir eli başında diğer eli boşlukta öylece bekliyor, boşluğa bakıyordu sadece. Avlu karanlıktı, serindi. İçerdeki ahırdan küçük sesler gelmeye başlamıştı. Horozun sesiyle tekrar dünyaya döndü ve kapının ardından gelen seslere kulak verdi:

-Hâlâ mı inanmadın Mevlude, sen sor ben söyleyeyim. Sen Abbas olsan şunları bilirdin de, ben anlatayım sana. 

-Sen Abbas olsan ben sesinden tanırdım seni, konuşmandan tanırdım, sen daha köye gelmeden kokunu alırdım, kapımı açık tutardım, kapıda karşılardım. Bey, Allah’ın adını veriyorum git başka kapıya, dedi Mevlüde bitkin ve çaresiz bir sesle.

Havanın aydınlanmaya durduğunu kapının altından sızan ışıktan fark etti. Artık yaşadıklarının rüya olma ihtimali kalmamıştı geriye döndüğünde üç çocuğunu gördü çaresiz ve suskun hâlde kendisini izleyen.  Ali, Hamza ve Ayşe başlarını önlerine eğmiş, dolukmuş gözlerle annelerini izliyorlardı. En küçükleri Ayşe sordu:

-Hırsız mı geldi anne, kim var kapının önünde.
Hamza en büyük çocuklarıydı. Babasını ve onun köyden ayrılışını hatırlıyordu. 
-Babam olamaz bu anne, dedi. Benim babamın sesi böyle değildi. Benim babam Yemen’de kaldı.
Abbas da yorulmuştu artık:

-Hamza, oğlum sen misin, dedi. Senin de sesin değişmiş. Delikanlı gibi geliyor sesin. Haydi artık, yorgunum, gücüm tükendi. Açın kapıyı sarılayım hepinize. Üç kardeş annelerin yanına oturdu. Dışarısı iyice aydınlanmıştı. Bir an kapıyı açmayı düşündü Mevlüde. Her kim ise görmeliydi kapının ardında olan kişiyi. Bir anlığına kapıldığı bu düşünceden anında vazgeçti. Bir yabancıya kapıyı açmış olmasını nasıl anlatabilirdi ki köylüye, akrabalarına. En iyisi birilerinin gelmesini beklemekti. Sabah namazından çıkan yaşlılardan birkaçı mutlaka görür, kapıya gelirdi. 

Kapının açılmasından umudunu kesen Abbas da kapının hemen önüne bağdaş kurdu. Evlerinin hemen karşısındaki tepeye baktı. Az ilerdeki söğütler büyümüştü ama tıpkı hayalindeki gibiydi her yer ve her şey. O da senelerce rüyasında gelmişti buralara. O da içindeki hasretin üzerine kül serperek geçirmişti en çetin yılları. Onu ayakta tutan, hayatta tutan şey eşine, çocuklarına, köyüne kavuşmak düşüncesiydi. Kapının önündeki zağar da Abbas’ın yanına geldi oturdu. Belli ki unutmamıştı ve o da susmayı tercih ediyordu. Ne bir sevgi gösterisi ne bir hasret belirtisi. Böyle bir karşılama hayal etmemişti. Kırılmaya hakkı yoktu hatta içten içe taktir etti eşinin kapıyı açmamasını. Yedi yıl az bir zaman değildi ki… Köyüne dönmüştü ya onca badireden sonra gerisi gelirdi nasıl olsa. 

Kalın tahtalardan yapılma kanatlı kocaman kapı halen kapalıydı. Görevini yapan, iki dünyayı birbirinden ayıran ağırlığıyla ve biraz da yorgunluğuyla hiç açılmayacak gibi duruyordu. Bazı bacalardan incecik dumanlar yükseliyordu köyde; ocaklar tandırlar yanmaya başlamış olmalıydı. Evin altındaki küçücük yoldan ilerleyen iki yaşlı adama takıldı yorgun gözleri. Birini Fehmi dayısına benzetti ama bastonla yürüyeni tanıyamadı. İki yaşlı adam da Abbas’ı görmüş olmalıydı ki kısa bir süre kendi aralarında konuştuktan sonra yollarını değiştirerek ona doğru yürümeye başladılar. Abbas ayağa kalkmaya çalıştı. Kapının önündeki örtmeyi ayakta tutan direğe tutunarak doğruldu, köpek halen oturur vaziyetteydi. İki ihtiyar olan biteni anlama çabasındaydı. Aralarında birkaç metrelik mesafe kalmıştı ki Fehmi dayı sessizliği bozdu:

-Selamunaleykum gardaş. Kime baktın, burada ne arıyorsun? Nerden gelip nere gidiyorsun?

-Fehmi dayı, dedi Abbas. Beni tanımadın mı yoksa? Benim Abbas. 

Biraz dikkatle bakınca yanındaki bastonlu ihtiyarın da Mehmet eniştesi olduğunu anladı. 

-Mehmet enişte, çok yaşlanmışsın ama tanıdım seni de. Abbas’ım ben. Ne çabuk unuttunuz beni. 

İki ihtiyar da hayli şaşkındı. Önce birbirlerine sonra Abbas olduğunu söyleyen adama baktılar. Mehmet enişte elindeki bastonun ucunu Abbas’a doğrulttu:

-Oğul, Abbas gideli yedi sene oldu, dedi. Öldüğü haberini alalı da beş altı sene oldu. Yemen’e gidenin geldiği duyulmuş mu hiç? Her kim isen haydi yürü işine git. Ayrıl bu kapının önünden, bu köyden. Ne kılığın kılık ne vaziyetin vaziyet. Köylü uyanmadan nereden geldinse oraya git. Sonrası iyi olmaz. 

Arap deseler değildi, çingene değildi bu adam. Başında kirli ve rengi dönmüş bir sarıkla, sırtında yırtık sökük bir urba ile ve uzun sakalıyla iyi bir intiba oluşturmamıştı onlarda. Zaman zaman döşürücüler gelirdi köye ama onlar bile yabancı sayılmazdı Abbas olduğunu iddia eden adama göre. Konuşmaları duyan Mevlüde içerden seslendi:

-Allah aşkına her kim ise kapının ardındaki götürün bu adamı. 

Bu cümlenin ardından Ayşe’nin ağlama sesi duyuldu. Abbas iki ihtiyarın eline uzandı. Benim vallahi benim, Abbas. İkinizi de tanıdım, başka biri olsaydım adınızı nereden bilecektim. Benim, Mevlüde’nin eşi. Bacısız, gardaşsız büyüyen bir babanın bir evladı Abbas. Hamza’nın Ali’nin, Ayşe’nin babası Abbas. Şu zağar bile tanıdı beni ses etmedi. Siz tanımıyorsunuz. Dövün, sövün ne derseniz deyin ama kovmayın. Mehmet enişte yoncalığı sürerken ekerken yanında değil miydim ben? Fehmi dayı söylesene Devrent’ten kaç kere seninle sap taşıdık. Hatta bir keresinde mazı kırılmış kağnı devrilmişti de ben kurtarmıştım öküzlerini zelveden. 

Abbas anlattıkça ihtiyarlar susuyor, birbirlerine bakıyor başlarını sallıyorlar ancak Abbas olduğunu söyleyen adamın yüzüne bakınca içlerindeki derin şüphe büyüyordu. Abbas son gücünü toplamış Abbas olduğunu ispat etmek için ha bire bir şeyler anlatıyordu. Parmağı ile uzaktaki harman yerini gösteriyordu:

-Fehmi dayı bak şurası senin harmanın hemen yanı da bizim harmanımız. Kaç kez döğen sürdüm oralarda. Atın vardı, duruyor mu? Katran’dı adı. Bir çift öküzün işini iki saatte hallederdi döğene koştuğumuz zaman. Mehmet enişte, acı pınarın suyunu beraber getirmedik mi Tatarın Çayırı’ndan. Gelirken su içtim, yüzümü yıkadım. Ben Abbas’ım inanın artık bana. Mevlüde’me söyleyin açsın kapıyı o tanır beni. Ellerimden tanır, yüzümden tanır.

Konuşmalar devam ederken birkaç kişi daha geldi kapının önüne. Abbas yeni gelenlere de ismiyle hitap ediyor, bazı isimleri karıştırıyordu. Tek kişilik bir tiyatro oyunu sergiler gibi ortada herkesle konuşuyor, dönüyor, dolaşıyor anlatıyordu. Kime dair ne anlatsa hepsi başıyla anlatılanları onaylıyor ancak kimse bu yabancının Abbas olduğuna inanmıyordu. Yorulmuştu, dili damağı kurumuştu. Bir yandan yalvaran bir ses tonuyla Mevlüde’den kapıyı açmasını rica ediyordu. Sonunda Mevlüde’nin kapısının önüne yaşlı kadınlardan biri yaklaştı ve içeriye seslendi:

-Kızım aç kapıyı. Sen ver kararını. Bu Abbas’tır de. Bu Abbas değildir de. Biz yorulduk artık burada. 

Mevlüde kapının ardındaki kösü geri çekti, dayağı kaldırdı ve kapıyı araladı. Gözleri doğrudan doğruya küçük kalabalığın ortasındaki yabancıya ilişti. Yalvarır gibi bakıyordu yabancı, yorgun ve kan ter içindeydi. Yabancıydı, sadece yabancı. Bir yandan ellerinde kalın değnekler, küreklerle yeni insanlar geliyordu evin önüne. Kısa bir süre bakıştı Mevlüde ve Abbas.

Yaşlanmıştı Mevlüde ama değişmemişti fazlaca. Başına bağladığı tülbendin kenarından dökülen saçlarında beyazlıklar vardı. Üstelik zayıflamıştı da. Abbas umutla bakıyor ve Mevlüde’nin ağzından çıkacak cümleyi bekliyordu. Hamza ondan önce davrandı:

-Defol git, benim babam Yemen’de kaldı.

Mevlüde’nin gözleri çakmak çakmak olmuştu. Biliyordu onun Abbas olmadığını ama görünce belki tanırım ümidi gelip gidiyordu kalbine. Belki de gerçekten Abbas’tı gelen. Küçücük bir umudu vardı kapıyı açıncaya kadar. Göz kapaklarının altında biriken damlalara daha fazla hakim olamadı. Kapının kenarından ağlayarak konuştu:

-Sen Abbas değilsin.

Abbas orada öylece kalmıştı. Felç olmuş gibiydi. Ne dönmeye ne de konuşmaya gücü vardı. Esmerleşmiş buruş buruş yanaklarından uzun ve kirli ağarmaya dönmüş sakallarına doğru peş peşe damlalar süzülmeye başladı. Bir şeyler anlatmayı, insanları ikna etme çabasını bırakmış öylece kalakalmıştı kalabalığın arasında. Kimseden ses çıkmıyordu, gözler Mevlüde ve Abbas olduğunu söyleyen adamın yüzünde dolaşıyordu. Yabancının bu halinden özellikle yaşlılar etkilenmiş gibiydi. Yabancı biri olsa niçin ağlasındı ki? Mevlüde’nin cevabından sonra niçin yıkılsın, ağlasın? Üstelik bu adam köye, ailesine dair her şeyi biliyordu. Fehmi dayı etraftaki insanları göz işaretiyle uzaklaşmaları için ikaz etti. Kimsenin gitmeye niyeti yoktu, birkaç yaşlı kadın ve erkek Mevlüde’nin yanına yaklaştı, salavat getirmesini söylediler. Fehmi dayı:

-Kızım, dedi. Evet hiç benzemiyor bizim Abbas’a ama seferberlik hali. İnsanda insanlık mı bırakır. Yedi yılda ne gördü ne yaşadı, ne yede ne içti bilemeyiz ki… Bu senin erin Abbas’tır. Ben inandım. Haydi artık gözün aydın olsun. Çocukların babasına kavuştu. Haklısın kimse dönmedi Yemen’den. Haklısın, ne desen ne söylesen lakin bu Abbas’tır. Hele bir üzerindekileri değişsin, yunsun arınsın. Saçını sakalını toplasın. O zaman hepimiz inanacağız, bu adam Abbas’tır. 

Abbas sessizce ağlıyordu. Yedi yıl boyunca uzak diyarlarda döktüğü gözyaşları şimdi kapısının önünde döküyordu. Çocuklarına bakıyor, birinin baba, diyerek koşup boynuna sarılmasını bekliyor gibiydi. Çocuklar bazen annelerinin yanından bazen arkasından bazen önünden hüzünlü bir ürkeklikle bakıyordu babaları olduğunu söyleyen adama. Ali ve Ayşe’nin gözlerinde endişe Hamza’nın gözlerinde isyan ve acı vardı. 

Abbas etraftaki birkaç kişinin de yardımıyla kapıdan adımını içeriye atmıştı. Avlunun kenarındaki sekiye oturdu. Sabahtan beri sırtında asılı duran kirli ve yırtık çıkınını çözüp yere bıraktı. Dalgaları aniden yatışan bir deniz gibi durulmuştu, rahatlamıştı. Mevlüde’nin eli ayağı ayaz yemiş pancar gibiydi. Bir yabancıyı Abbas diye evine aldırmıştı köylü. Büyükler istemese eve almazdı, kapıyı açmazdı. Bir ömür kapıda beklese bu adam Abbas olduğuna inandıramazdı onu. 

Nihayet yaşlılar Abbas’a soru sormaya başlamışlardı. Köyden Yemen’e giden diğer gençleri soruyorlardı Abbas’a. Onların da dönme ihtimalinin olup olmadığını, neler yaşadığını, nasıl bu kadar değiştiğini... Abbas arkadaşlarından üçünün Yemen’e varmadan yolda rahmetli olduğunu anlattı. Yolculuklarını, sıcağı, susuzluğu, çölü, gördüğü eziyetleri. Bazı kelimeleri hatırlayamıyor zaman zaman Arapça bir şeyler söylüyordu. Böyle anlarda dinleyenlerin yüzünde bir şüpheyle karışık bir ekşime oluyordu. Avlunun ahıra açılan kapısının ardından huzursuz hayvan sesleri geliyordu. Hamza ve Ali hayvanlarla ilgilenmek için oturdukları yerden kalktı.

Abbas’ın anlattığı her şeyi bazen hayretle ama çoğu zaman iç çekerek dinliyordu köylüler. Dinledikçe onun Abbas olduğuna olan inançları artıyordu. Mehmet enişte Abbas’a bir tas su vermesini istedi Mevlüde’den. Mevlüde akşamdan avluya koyduğu ağaç fıçıdan bakır bir tasa su döktü ve Abbas’ın önüne koydu. Abbas nefes almadan suyun tamamını içti. Suyu içmiyor da yedi yıldır içinde büyüyen çölün kızgın kumlarına döküyordu sanki. 

-Yukarı pınarın suyu bu, dedi. Kaç kez rüyamda içtim bu sudan yudum yudum. 

Abbas doğru söylemişti; su, yukarı pınarın suyuydu fakat Mevlüde’nin umurunda bile değildi bu adamın suyu tadından tanıması. Abbas su içerken kadınlar kendi aralarında fısıltıyla konuşup evden ayrılmışlardı. Aynı kadınlar çok geçmeden birkaç kap yemek ve ıslatılarak dürülmüş yufka ekmekle döndüler. Sekinin kenarındaki büyük direğe yaslanmıştı Abbas, tandıra, tandır isinin kararttığı tavandaki hezanlara baktı. Sonra aniden yaslandığı direkten sırtını çekti ve direğe bakmadan parmaklarıyla direğin gövdesinde bir şeyler aramaya başladı. 

-Çocukken düşen dişlerimi bu direğe çakmıştı babam, dedi. Ben de Hamza’mın bir dişini çakmıştım, aha buldum. 

İlk kez yüzünde küçük bir tebessüm oluştu bu sözleri söylerken. Ahırın, büyük odanın kapısına baktı. Sekinin üzerine, Abbas’ın önüne bir sofra dastarı serdi Mevlüde önce, ardından üzerine küçük bakır siniyi bıraktı. Gelen yemekleri dizdi, ekmeleri yerleştirdi. Tandırın hemen yanındaki leğençe ve ibriği getirdi fakat Abbas’ın eline su dökmedi. Dökemedi. Komşu kadınlar Ayşe’ye ibriği işaret etti. Ayşe bir yandan yabancı adamın eline su döküyor bir yandan ellerini izliyordu. Böylesine esmerleşmiş, çatlamış elleri daha önce hiç görmemişti. Konuşmalarında verdiği küçük detaylar az da olsa bir güven oluşturmuştu etraftaki insanlarda. Ta ki Abbas yemeğe başlayıncaya kadar. Sinin kenarındaki tahta kaşığı hiç kullanmadı Abbas. Bir bedevi gibi eliyle yemek yiyordu. Yufka ekmeği eski bir bez parçası gibi ortadan ayırıyor, dürmeden ağzına tepiştiriyordu. Kıtlıktan mı çıktın, derlerdi iştahla yemek yiyenler için ancak Abbas kıtlıktan çıkmış gibi değil, daha önce önüne hiç sofra kurulmamış bir yabani gibi yiyordu. Herkes onun yemek yemesini izledi dakikalarca. Kimse sofraya ortak olmadı. Mehmet enişte fısıldadı etrafındakilere:

-Arapların içinde kala kala onlar gibi yemeye alışmış zahir. 

Mevlüde’nin içinde alevden ırmaklar akıyordu. Abbas’ım değil bu diye haykırmak istiyor ancak susuyordu.  

Öğleye doğru ziyaretler başlamıştı. Abbas’ın döndüğünü duyan geliyor, onu görünce önce şaşırıyor, sonra hal hatır soruyordu. Abbas heyecanla anlatıyordu uzun yolculuğunu. Şehitlerin bedenleri arasında ölü taklidi yaparak kurtulduğunu, onlar gibi giyinerek ve konuşmaya çalışarak hayatta kaldığını, yol boyunca gündüzleri saklandığını geceleri yürüdüğünü anlatıyordu. Bazen günlerce boğazından bir lokma aşmadığını anlatıyordu. Yedi yıl boyunca verdiği hayat mücadelesini, yanında şehit olan arkadaşlarını anlatırken gözleri bile dolmuyordu. Kalbini, ruhunu kaybetmişti sanki. Ara sıra çocuklarına ve eşine bakarken mülayim bir çehre takınıyor ardından yine hırçın ve heyecanlı bir kişiliğe bürünüyordu. Ziyarete gelenler de önce bu adamın Abbas olduğuna dair şüphe duyuyor ancak konuştukça, köye dair bir şeyler anlattıkça bir insanın simasının, konuşmasının, bedeninin bu kadar nasıl değişebildiğini düşünüyorlardı. 

Vakit ikindi olduğunda Abbas Hamza’ya köyün üst tarafındaki patırdağı sordu:

-Suyu halen öyle gür ve berrak mı patırdağın, dedi. 

Kimileri çağlayan dese de Abbas patırdak derdi oraya. Sekiz on metre yükseklikteki kayalardan insan gövdesi hacminde su patır patır dökülürdü. Tüm köylü özellikle sap saman zamanı patırdağa gelir ve tozundan kirinden arınırdı onun altında. 

-Biraz serindir şimdi, her zamankinden de daha gür akar bu mevsimde, dedi Hamza. 

Yedi sene önceden kalan birkaç giysiyi getirdi Mevlüde, çıkın yaptı. Hamza’nın eline tutuşturdu. Baba oğul çağlayana doğru yola koyuldu. Onların gidişini izleyen Mevlüde’nin içinde şükür ve şüphe yan yana duruyordu. Belki döndüklerinde biraz daha Abbas’a benzer, diye içinden geçti. Belki saçlarını, sakalını keser kıyafetlerini değişirse biraz daha Abbas olur. Belki zamanla Abbas gibi konuşur. Belki zamanla kendileri gibi yemek yemeye başlar. Zamanla alışırım belki dedi. Başka çaresi yoktu ki. Kendisiyle aynı kaderi yaşayan gelinler vardı köyde. Eşi dönmeyince kimi kayını ile evlendirilmişti kimi başka köyde bir yaşlıya eş olarak gitmişti. Neyse ki Abbas bir babanın bir oğluydu. Hamza, Ali ve Ayşe olmasa kendisinin sonu da böyle olacaktı belki. Bir de başka köylerden de tuhaf haberler geliyordu. Yakın köyün birine böyle bir yabancı gelmiş ve eşi Yemen’e giden kadınlardan birine talip olmuş, derlerdi. Güya şehit düşen arkadaşının vasiyetini tutarak onun ailesine sahip çıkmak gelmiş yabancı. Sizi bana emanet etti rahmetli, demiş. Ben ölürsem git ve eşime, çocuklarıma sahip çık demiş. Zavallı kadın eşinin ölüm haberine mi üzülsün gelen adamın teklifine mi? Kadının birkaç ay sonra yangıdan öldüğünün haberi de yayılmıştı. Buna benzer olayları hatırladıkça zihnindeki vesvese kıymığı daha da derine iniyordu. 

Abbas saatlerce suyun altında yundu, yundu. Tepesini delercesine dökülen suyun altında gözlerini bazen kapadı bazen açtı. Bazen sırtını verdi suyun şiddetine bazen göğsünü. Suyun sesini dinledi, yukarıdaki kayalıkta havalanan tekrar yuvasına dönen güvercinleri izledi. Gövdesine temas ederek yerdeki kocaman kayadan akıp giden suyla yalnız bedeni değil zihni, ruhu, kalbi de aydınlanıyordu. Daha köyden ayrılır ayrılmaz özlemeye başlamıştı burayı da. Hamza, bir süre sonra endişelenmeye başlamıştı ama bir yandan o da babasız geçen günleri, mevsimleri, yılları düşünmeye dalmıştı.

Baba oğul eve döndüklerinde akşam alacasıydı. Hamza’nın yüzünde küçük bir neşe vardı. Hayal meyal hatırladığı o yüzün, sesin yerine yeni Abbas’ı koyması belli ki kolay olmuştu. Eski kıyafetleri üzerinde başka birinin emaneti gibi duruyordu ve yüzü açılmıştı Abbas’ın. Yine de bir yabancıydı halen Mevlüde için. Abbas artık alışmıştı eşi tarafından yad gibi görülmeye. Zamanla bilir beni, anlar diye düşünüyordu. Belki zamanla eski Abbas olurum onun gözünde, diyordu içinden. Belki konuştukça inanır, hatırlar, kabul eder. Belki zamanla yedi sene önce bıraktığım gibi olur her şey. Gönlü katlanmak zorundaydı. 

Ertesi gün Hamza, kırklıkla başladığı saç sakal tıraşını paslı bir makasla bitirmişti. Tıraş boyunca gözlerini babasından ayırmayan Ali’nin bakışlarındaki şaşkınlık, yerini sıcaklığa bırakmaya başlamıştı bile. Sırı dökük eski bir ayna parçasında kendi yüzünü aradı Abbas. Yıllar olmuştu bir aynayı eline alıp da suretine bakmayalı. Mevlüde haklıydı, çocukları haklıydı, tüm köylü haklıydı fakat elinden ne gelirdi ki?

Yaz geldiğinde artık Hamza, Ali ve Ayşe; baba diyorlardı Abbas’a. Mevlüde de onu Abbas diye çağırıyordu. Komşuları Abbas Efendi diye sesliyorlardı. Kaşık kullanmaya bile başlamıştı. Bahçe, bostan, tarla işlerini bitirir bitirmez patırdağa koşuyordu çocuk gibi. Civar köylerden onun hikayesini duyanlar ziyarete geliyor, kendi yakınlarından Yemen’e gidenlerin akıbetini soruyorlardı. Çocuklar, gençler hatta yaşlılar için onun hatıralarını dinlemek hüzünlü bir keyif haline gelmişti. 

Artık tıpkı babası gibi onun adının önüne de bir sıfat eklenmişti, Deli Abbas diyordu köylüler ondan bahsederken. Yorulmak nedir bilmeden her işe koştuğu için, aklına geleni yaptığı için, hüzünlü bir şeyler anlatırken birdenbire gülümsediği için ve biraz da babasının yadigârı olduğu için artık bu isimle anılır olmuştu. 

Yedi yıl geçti Yemen’den dönmesinin üzerinden. Yine bir bahar mevsimiydi. Tam da köyüne döndüğü zamanlardı Abbas’ın. O sabah uyanmadı Abbas. Horozlar uyandı, o uyanmadı. Serçeler, örtmenin altındaki sığırcıklar uyandı, o uyanmadı. Dağ taş uyandı Abbas uyanmadı. Ocaklar, tandırlar yanmaya başlamıştı. Bacalardan incecik dumanlar süzülüyordu. Kara haber yayıldı dilden dile, evden eve. Başka köylerden de akın akın insanlar geldi onu uğurlamaya. Mevlüde ağlamak istiyordu fakat bir set vardı göz pınarlarında gözyaşlarına mani olan. Kapının biraz ilerisine kocaman bir kazan koymuşlardı su ılıtmak için. Geçmişin bulanık sokaklarında kaybolmuş gibiydi, boşluğa bakıyordu sadece. Yüksek bir kenardan seyretti onun yıkanmasını, kefenlenmesini. Bu hayat onun muydu yoksa bir başkasının hayatını mı seyrediyordu uzaktan, anlamak zordu. Yıkanan Abbas mıydı yoksa bir başkası mıydı? Yorgundu, hareket edemeyecek kadar yorgun ve dilsiz. Köyden kadınlar koluna giriyor, ara sıra bilinçsizce kapanan parmaklarını açmaya zorluyorlardı. Yedi yıl önce Abbas olduğuna ikna etmeye çalıştığı insanlar bu kez musalla taşında er kişiye niyet ediyorlardı.

Babası Deli Veli ve annesi Zöhre’nin mezarının hemen yanına defnedildi Abbas. Yasinler, Fatihalar eşliğinde Abbas’ın mezarının baş ve ayakucuna kocaman iki taş dikildiğinde artık yas evine dönme zamanı gelmişti. Bir bahar günü başlayan garip hikâye, bir bahar günü sonlanmıştı.

Komşu kadınların kolları arasında yürümüyor sürükleniyordu Mevlüde. Bir hayalin, umudun yahut umutsuzluğun büyüttüğü bir hayalin içinden mi geçmişti yoksa köylülerin de şahit olduğu yedi yıl süren bir düş mü görmüştü çocuklarıyla? Çocukların üçünün de gözleri kızarmıştı ağlamaktan, yanakları ıslaktı yine de yüksek sesle ağlamıyorlar, ara sıra gelen hıçkırıklarını bastırmayı başarıyorlardı. Kaybetmenin, bulmanın ve yeniden kaybetmenin küçücük ruhlarına işlediği güce yaslanarak ayakta durdukları belliydi. Yemen türküleri geliyordu Mevlüde’nin dilinin ucuna. Senelerdir içinden söylediği türkülere yeni sözler ekliyor ama bu sözlerden hiçbirini etraftakiler duymuyordu. Sessiz bir ağıtın içinden geçiyordu. Yedi yıldır değil aslında on dört yıldır sessiz bir ağıtı yaşıyordu.  Parmaklarını sıkıyor, yumruğa dönüştürüyor sonra yeniden bırakıyordu. Sessizliği bozmak niyetiyle yaşlı kadınlardan biri fısıltıyla konuştu:

-Nur içinde yatsın, biz Abbas’tan razıydık Allah da razı olsun. Allah sana ve çocuklarına sağlık versin.

Kısa bir sessizliğin ardından Mevlüde geri döndü ve taze mezara baktı. Nasıl da belliydi diğer mezarlar arasındaki toprak yığını. Karla, doluyla, yağmurla, rüzgârla bu yığın da diğerleri gibi dümdüz olacaktı. Zamanla iki taştan ibaret bir bellilik kalacaktı bu mezardan. Yeniden önüne döndü, boşluğa bakarak cevap verdi:

-Abbas Yemen’de kaldı. 

 Ayakları çelimsiz vücudunu taşımakta güçlük çekiyordu, sol elini yumruk yaptı ve sağ eliyle döşünü tuttu:

-Şuramda bir şey var, yedi yıldır batan bir şey. Halen soruyorum kendime ama cevap alamıyorum gerçekten Abbas mıydı rahmetli?





Ocak, 2026, Sivas.

 

Ezelî Bir Tanışıklık, Ebedî Bir Muhabbet ve Hürmet


 

Hüseyin Kaya

Dünya her zaman güneşli bir yaz sabahıyla karşılamaz insanı. Bazen hikâyemizin kahramanı değil, izleyeni oluruz. Gündüzlerin gecelerden daha uzun olduğu zamanlar vardır hepimizin ömründe. Rüyalar yorumsuz, hayaller uzak, gerçekler ise anlamsızdır böyle zamanlarda. Yolun kıyısında oturur ve bir ses bekleriz, bir fısıltı, küçük bir işaret belki… Yeniden yürümeye, yola düşmeye bizi davet eden bir el yahut hâlimizi anlayacak bir bakış, yorgun başımızı yaslayacak bir omuz ararız. Tüm yollarımız kapalıysa, elimiz kolumuz bağlıysa hiç değilse bir kalbe ahımızın, sesimizin değdiğini bilmek isteriz. 

Kimi zaman da dertsizlikten dert çıkarırız, dünya boğar her hâliyle ve uzaklaşmak isteriz içinde bulunduğumuz her şeyden. Zamanı, mekânı geride bırakmak ve sonsuzluğu solumak isteriz. Böyle zamanlarda gönül bahçesinin kapılarını bize aralayan, dinginliğin sahilinde bizi misafir eden, biz anlatmadan bizi anlayan ve ruha, kalbe şifa sunan birkaç insan ya vardır ya yoktur etrafımızda. Hüseyin Akkaya, benim için böyle bir ağabey, dost ve hocadır her şeyden evvel ve bitmez tesellilerin limanı, huzurun istasyonudur.

Yalnızlığa kanat çırpan kuşların

Âşiyânı ben olurum her akşam

                        Hüseyin Akkaya

Bazı insanlar vardır, yaşadıkları şehri güzelleştirir.  Şehre anlam, sokağa ruh, zamana kıymet katarlar. Bu insanlarla aynı şehirde, aynı çağda hatta aynı dünyada yaşadığımızı düşünmek, hafifletir hayatın yükünü. Biliriz ki kendimize bile söyleyemediğimiz şeyleri emanet edebileceğimiz bir insan var yeryüzünde. Biliriz ki anlatmadan bizi anlayabilen bir kalple aynı dünyadayız, aynı şehirdeyiz. Hüseyin Akkaya, bu şehri güzelleştiren ve şehre anlam katan birkaç insandan biridir benim için.

Gönlüm kırık yüküm gam dünya ağır yol uzun

Ne zaman seni duysam kalbimde bir inşirah

                                               Hüseyin Akkaya

Her duruma münasip bir dizesi mutlaka vardır heybesinde. Sözün bittiği yerde seçerek söyler dizelerini. Bazen kendinin olur okuduğu dizeler bazen başka başka şairlerden okur. Bazen bir mesel aydınlığı ile aralar kapıları. Sözleri; kanayan, acıyan yerlere sürmekte mahirdir. Hangi söz hangi yaraya basılmalı, bilir.   Kurduğu her cümle, söylediği her dize insanı, kalbi onarmak içindir. Kelimelerle, şiirle derman sunan bir şifacıdır yaralanmadan yaşamanın mümkün olmadığı bu dünyada. 

Zamanın karanlığında bir ermiş edasıyla yanan sessiz ışıktır o. Hoca, ağabey, dosttan öte bir sığınak, bir yol arkadaşı. Hem söylemeyi hem susmayı öğreten bir derviş. O; kelimeleri bir perde gibi değil, bir pencere gibi kullanır. Onun okuma tarzıyla kulağınıza işlenen bir şiir artık o sesle yerini alır kalbinizde. Ne zaman o şiir aklınıza gelse, bir yerlerde rastlasanız Hüseyin Akkaya’nın sesiyle birlikte gelir. Kendisine ait bir şiiri bir kez dilinden dinlemişseniz artık o şiiri başka türlü okumanız, dinlemeniz mümkün değildir.

Yıldız ışığında kayan sözcükler

Bir yanar bir söner ne yapsın şâir

                                Hüseyin Akkaya

Kendisiyle baş başa kaldığı nadir zamanlarda bir dizenin kanatlarında kelimelerle sabahı karşıladığı olur kimseler bilmese de. Kaleminden kâğıda dökülen her mısra, uzaklarda parıldayan bir hakikatin kapısı, yaşanmışlığın mecazıdır. Sözün peşinden yürümek yormaz onu çünkü her kelime, bir yük değil bir yoldaştır ona. İmgeleri çağırırken uykuyu yolcu eder pencerelerden bazı geceler, imgeler onun ruhunun aynasıdır ve o bu aynalarda kendini değil, kendindeki sonsuzluğu arar hep.

Ne desem eksik kalır bittiği yerdir sözün

Her an yeni doğarsın kalbimin aynasından

                                                                                 Hüseyin Akkaya

Biliyorum, tek dostu ben değilim Hüseyin Akkaya Hoca’mın. Onun dostluğu büyük bir nehrin ayrı ayrı kolları gibi kıyısından geçtiği her toprağı yeşerten türden. Her yaştan, her camiadan farklı coğrafyalarda dostları vardır onun gönül haritasında. Her dostuna kalbinin, sevgisinin, merhametinin, bilgeliğinin ayrı parçalarıyla ulaşır.  Kimseyi birbirine benzetmeyen, her bir dostuna kalbinin ayrı bir rengiyle dokunan bir gönül hâli onunki.

İnsanlarla aynı dilden değil, aynı gönülden konuşur.  Kimi zaman dünyadan bîhaber bir çocuk olur yanına sokulan kimi zaman hayatın karmaşasından bunalan bir genç. Yaşlılar, yalnızlar, bîçareler, yoksullar, dertliler için bir ziyaretgâhtır gönül bahçesi.

Yalnızca yakın çevresinin değil; yeryüzündeki bütün yalnızların, mazlumların, düşkünlerin, yoksulların, hastaların derdini ve kederini hissedip onlar için de hüzünlenen bir kalp taşır göğsünde ve onlar için elinden bir şey gelmediği zaman dudaklarında titreyen dualarla, saklamaya çalıştığı gözyaşlarıyla andığı yaralı kuşlar vardır şefkatinin gölgesinde soluklanan. Şefkatten, merhametten bir bulut gibidir tanıyanların üzerinde.  Kimin kendisine ihtiyacı varsa ürkütmeyen bir incelikle onu hisseder ve süzülür üzerine. Bazen bir sabahın ümitsizliğinde ses olur bazen bir öğlenin sıcağında su olur bazen bir akşamın yalnızlığında yaslanılacak omuz olur. İyiliği; görünmezliğin içinde taşır, bir sözle bir ömürlük dostluk kurmanın ustasıdır. 

Sessiz şarkıların nevâsıyız biz

Kırılmış kalplerin duâsıyız biz

                         Hüseyin Akkaya

Her tanışmanın bir hikâyesi vardır dünyada ve bazı tanışmalar aslında yalnızca yeryüzünde karşılaşmadır. Zamanla, mekânla ilgili değildir bu türden aşinalıklar. Gözler değil, ruhlar tanır ve hatırlar birbirini. Hoca’mla tanışıklığımın hikâyesi böyle sessiz ve dilsiz biraz da. Hüseyin Akkaya’nın bendeki hikâyesinin hepsi bir cümle aslında: Ezelî bir tanışıklık, ebedî bir muhabbet ve hürmet… Bizi yeryüzünde yakın kılan şiir de hüzün de teselli de hatta ismimizin birbirine yakınlığı da bu cümlenin içinde.

Farz et yüzyıl yaşadın yüz daha ekle ey cân

Yorumu yarım kalmış bir rüyâ gibi hayat

                                                  Hüseyin Akkaya

Belki onun unuttuğu benim unutamayacağım siyah beyaz fotoğraflar var şimdiden çerçeveleyip gönlümün duvarlarına astığım, zaman zaman önünde durup “ah” dediğim. Sivas terminalinde serin bir gece vakti beni yolcu ediyor Hocam fotoğraflardan birinde, hüzünlü bir tebessümle. Otobüs terminalden ayrılıncaya kadar ayrılmıyor beklediği yerden ve otobüs hareket edince bir dost samimiyetiyle, ağabey sevgisiyle, baba şefkatiyle el sallıyor. Hangi sebeple, hangi ile gidiyorum hatırlamıyorum. Hatırladığım tek şey, seni terminale ben bırakırım, ısrarı Hoca’mın. Bir başka fotoğrafta sabahın erken vaktinde kapıda beni bekliyor. Seni ameliyata ben bırakacağım, cümlesi yürüyor kalbimin üzerinde harf harf, kelime kelime. Yol boyu onun varlığını, yakınlığını bir dua gibi hissediyorum. Bir başka fotoğrafta önce Divriği yolundayız, ardından bir konakta ondan Yunus’u dinliyoruz, yanımızda İbrahim Yasak ağabey de var. 

Eski öğrencilerinden Hüseyin Akkaya’yı dinlerken bazen kendimi nasipsiz hissederim. Keşke Hocamla aynı sınıfta bulunsaydım, onun dersini dinleyen bir öğrencisi de ben olsaydım, onun sorduğu sorulardan sınavlara girseydim, ondan not alsaydım diye. Üniversite sıralarında onun rahle-i tedrisinde bulunmak nasip olmadı belki, lakin ömrümün ortasından itibaren onun talebesi oldum. Son nefesime kadar da ilim ve irfan yolunda onun talebesi olacağım. Böyle bir bahtiyarlığa eriştim. Bu bana yeter.

Kardeşi, dostu, arkadaşı oldum. Hatta bazen evladı gibi hissettim kendimi. Edebiyat, şiir dersi almadım ama hayat imtihanı için ondan insanın, insanlığın, dünyanın en derin hâllerini öğrendim. Benden çok önce yürüdüğü yollara ben henüz adım atıyorken ondan öğrendim hangi yol çakıllı, hangi yol çalılarla kaplı, hangi yol yokuş…

Ne Kerbelâlar biter ne Hüseyin tükenir

                         Hüseyin Akkaya

Her geçen gün biraz daha kuraklaşan bir coğrafyada beni şiire, insana, hayata, dostluğa, ağabeyliğe inandıran birkaç isimden biri Hüseyin Akkaya. İsminden kalbine, ruhuna düşen güzelliğin ve “ah”ın hüznü ile şehrin kaldırımlarını arşınlıyor. Bazen bir gazel bazen kaside bazen bir mesnevi ahengiyle adımlıyor ezberden bildiği sokakları. Yürüdüğü yollarda, oturduğu çay ocaklarında, davet edildiği mekânlarda huzurun, hüznün, yalnızlığın desenleriyle işlenmiş dizeler bırakıyor. Çarşıda, pazarda, dost meclisinde hep hüseynî makamında konuşuyor. Kâh bir Sivas türküsü, kâh bir Yunus ilahisi tütse bakışlarından yine de tebessümün sadaka olduğunu biliyor ve hesapsız dağıtıyor aşinaya, bigâneye. Zaman zaman kalbinden, bakışlarından taşan Kerbela hüznünü silmeye yetmiyor dünyalık telaşlar bile.

Aynalarda yaşamayı umarken, kırılmış aynalarda yüzünü arayan bir derviş. Yıldız ışığında kayan sözlerin merhametli avcısı. Güneşlerin gittiği diyarların hasretçisi. “Efendimiz” kelimesi geçtiğinde bir yerlerde, gözlerini kaçırırsa bakmayın, susarsa sormayın. O artık gözyaşının bile sustuğu bir makamdadır. 

 


ÇEKİL GİDEYİM HAYAT


Mustafa Oğuz

2009, Türk Edebiyatı dergisi

Günümüzde ebatından içeriğine farklı bir dergi yayınlanmaktadır Sivas’ta: Sühan. Gavur dostlarımız, yenge, oyuncak, istasyon, dede gibi konular üzerine yazılmış denemeleri yayınlayan bir deneme dergisi. İlk sayılarını saymazsak şiir de yayınlamıyor Sühan. (Dergi her ay Divan şiirinden güzel bir gazeli okurlarını sunduğunu eklemeliyim, ama bu, derginin şiir yayınladığı anlamına gelmiyor) Hüseyin Kaya, bu farklı dergiciliği devam ettirmeye çalışırken şair kimliğini taşımayı da sürdürüyor. Her ne kadar kendi dergisini şiire kapamış olsa da Dergah, Yitik Düşler, Kırağı gibi dergilerde yayınlanmış şiirleri Çekil Gideyim Hayat adıyla Lamure Yayınları tarafından yayınlandı. 
1975 doğumlu şair, kuşağını oluşturan diğer şairler gibi ilk kitabını yayınlamış oldu. Murat Soyak, Mustafa Uçurum, M. Ali Köseoğlu, Çağrı Gürel geçtiğimiz aylarda ilk kitaplarını yayınlamışlardı. Bu isimleri zikretmekteki amacım, Hüseyin Kaya ve diğer isimlerin bir birlerine yakın bir dil ve duyarlıkla şiirlerini oluşturmalarıdır. Hayat karşısındaki duruşları, eşyayı ve zamanı algılayışları, kendilerine bakışları ve şiir dilleri olarak bir benzerlikten söz edebiliriz. Tenhalayın Kalbimi diyen Mustafa Uçurum; Çekil Gideyim Hayat diyen Hüseyin Kaya aynı tavır içindeler. Dünya yaşamı ve nimetleri ile çok bir işleri yok. Hayatı saf dışı bırakmaya çalışan ve tenhalığa kaçmak isteyen şair, kendini yaşamdan ve zamandan soyutlamak istiyor. Bu toplumsal ortamda şairin dünyayla, zamanla ve insanla bir kavgası yok. İçe dönük bir şiirin peşinde. Cevat Akkanat, Çekil Gideyim Hayat ile ilgili olarak “Hüseyin Kaya şiirini ve bizi hayat dışına itiyor.” Tespitini yapıyor ki yerinde bir tespit. 1980 sonrası edilgen bir kimliğe sürüklenen bir toplumun bireyleriyiz. Edilgen ve pasif kimliklerle içimize doğru derinleşmeye çalışmak yüzyılımızın modası. (Hastalığı mı demeliydim yoksa.) “Durun kalabalıklar bu cadde çıkmaz sokak / Diye haykırsam kollarımı makas gibi açarak” diyen Necip Fazıl’ın aksiyonu, kavgası ve dinamizmi günümüz şairlerinde olmadığı gibi Hüseyin Kaya’da da yok. Olmalı mı? Toplum olarak yaşadığımız hayata bakınca böyle bir dinamizmi diri tutacak ortamın olmadığını görüyoruz. 
Kimi şairlerin ısrarla gündeme getirmeye çalıştığı “neoepik” şiir, işaret etmeye çalıştığım sosyal şartlardan dolayı ayağını yere basacak bir canlılığa erişemiyor.
Hüseyin Kaya’ya “Çekil Gideyim Hayat” dedirten ortamı bu şekilde gözlemledim ben. Çöl başlıklı şiirde Hüseyin Kaya’nın yukarıda belirttiğim gibi dünyayı algılayışı netleşiyor: “olsa ne olmasa ne bu masalın sonrası / hep aynı çöl ruhumdan cennetime dökülen / yeniden yaşasaydım, dediğim bir günüm yok / çekil gideyim hayat çekil gideyim senden”
Dünyayı ve hayatı bu denli elinin tersiyle iteleyen şair: “yeryüzünde gördüğüm hiçbir rüya yetmiyor / hayatı anlatmaya bir tek intihar kadar” dizesinde beni şaşırtacak bir tavır sergiliyor açıkçası: Hayatı anlatmaya yetecek bir tek intiharı görmesi. İntihara bu tür anlamlar yüklenmesinin psikolojisine girmeyeceğim. Hüseyin Alacatlı, Nazir Akalın gibi şairlerin intiharı şiirlerinde sık sık işlemelerini ve sonunda intihara sığınmalarını hatırlattı bu dize bana. Beni şaşırtan da bu ilişki oldu. Şu dizeyi Kaya’nın hayata bakışını özetleyen bir başka dize olarak not etmek gerekiyor: “sonu yok bir masalmış senin hayat dediğin”
Hayatı bir kenara koyan şair, hüzne bulanıyor ve dizelere hüznü yığıyor: “bir hüzün kıssasının ortasındayım yine” “hangi köşeden baksam rengi hüzündür aşkın” “meleklerle yazgıma hüzün serptiğim yeter” Bu tür hüzünle içli dışlı dizeler epeyce yer ediyor kitapta ve şiirlere “arabesk” bir hava getiriyor. Bu arabesk hava şairi acılarla, yalnızlıkla iç içe bir ortama taşıyor kaçınılmaz olarak. “çekilirken sessizce kalbimin doğusuna / doğrudur yıldızlara bakarak ağladığım” “ben seni ağlayarak gideceğim ülkemden” dizeleri bu arabeskleşen söylemin göstergeleri. 
Bir başka yerde “ben sandım ki bu yağmur yalnızca benim için / ve yalnız benim için gökyüzünde bulutlar” diyen şairin içe dönüklüğüne ve dünyayı yalnız paylaşımına dair ipuçları elde ediyoruz. Dünya tenhalığını ise “kuş uçmaz kervan geçmez kuytusunda ömrümün” dizelerinde ortaya koyuyor.
Şairin hayata küskünlüğünü, yalnızlığa sığınıp arabesk aşk duyguları dile getirdiğine dair örnekleri arttırabiliriz. Bu söylediklerimi Hüseyin Kaya’nın şiirini olumsuzlamak için söylemiyorum. Şiiri zaman, dil ve şair olarak ele alıp bir yere oturtmak istediğimizde ortaya çıkan resmi netleştirmeye çalışıyorum. Günümüz şiirine hakim olan bir durum bu. O açıdandır ki 80 şiiri sentetik bir şiir olmakla itham edildi. 80 öncesinin diri ve dinamik şiirinin ardından gelen şiir, toplumun yaşadığı ağır darbenin ardından suskunlaştı ve içine döndü. Bu durumun sorumlusu Hüseyin Kaya değil, Kenan Evren’dir. Kaderin cilvesine bakın ki şiiri sentetikleştiren veya öyle olmasında en âmil kişi olan Kenan Evren, bir deniz kasabasında resimle uğraşmaktadır.
Çekil Gideyim Hayat şairinden şiiri hayatı içinde daha merkezi bir yere konumlandırmasını ve dize sağlamlığına önem vererek ilk kitabıyla oluşturmaya başladığı dilini zenginleştirerek devam etmesini bekliyoruz. Dergisinden şiiri soyutlayan Hüseyin Kaya’nın –ki uzun zamandır şiirini de okuyamadık – şiirle olan hemhalliğini de merak ediyoruz. Bu merakımızı gidermek de Hüseyin Kaya’ya düşüyor.